Vesile’t-ün Necat – Mevlid-i Şerif / Resmî Dilimiz İbrânîce Mi?/Çağdaş Selefiliğin Kutlu Doğum İtirazlarını Çürüten Bir Eser

Makale Yazarı: Faruk Tarih, gün ve saat : 08. Eylûl 2006 18:48:56:

Demiştik ya, Soner Yalçın son kitabı Efendi-2′de sorular sorup orada bırakıyor diye, buna başka bir misâl daha vermek istiyorum. Zannımca bu suallerin cevaplarını bilmediğinden değil, sonunda kendi vereceği hükmü okuyucunun idrâkine bırakmak isteyişinden olsa gerek. Gelecek tepkileri de hesap ediyor olmalı ki, bâriz olarak konuşmak yerine sorarak imâ etmeyi tercih ediyor.

Kitabın 199. sayfasında okuyuculara tevcih ettiği sual şu:
“Asr-ı saadet’te (Hz. Muhammed döneminde) olmayan, ama zamanla “icma”ın bir öğesi olarak kabul edilen, bugün İslam dünyasında büyük değer taşıyan mevlit, camilere ne zaman girmişti?
Merak etmiyor musunuz?..” Devamında yorum da yapıyor:
“‘Allah’ın ipine sımsıkı sarılalın, tefrikaya düşmeyin’ sözünü kim unutturdu?”

Bununla Mevlid okumanın bid’at olduğunu demeye getirip orada bırakacakken, bu soruyla neyi kastettiğinin ipucunu veriyor:
“Çok uzattık, musiki konusunu kapayalım.
Ama gördüğünüz gibi, ne çok “tabu”muz var!
1492′de İspanya’dan gelen Yahudilerin kültür hayatımızı nasıl etkiledikleri konusunda ne yazık ki pek çalışma yok.”

Son cümleye bakıp ne anlamak lâzım? Kusura bakmasın ama ben Soner’in iyi niyetle bunları yazdığından emin değilim. Bu araştırmalara dalıp kendisini öyle kaptırıyor ki, sanki herşeyi judaize etmek gayretindeymiş gibi bir his uyanıyor içimde. Yâni bugün her yerde her zaman peygamberimizi medh ü senâ etmek için okunan, ne farz ne sünnet olmadığını bildiğimiz Mevlid-i Şerif’te Yahudiler’in tesiri var, öyle mi? S. Y. lâfı dönderip dolaştırıp buraya mı getirmek istiyor? Her işte Yahudi parmağı aramak isnâdına bir zamanlar müslümanlar muhatap olurdu, şimdi sanki aynı şeyi SonerYalçınKüçük yapıyor. Mevlid-i Şerif’in her yerde bulunabilecek kısa tarihçesi aşağıdaki gibidir. İktibas ettiğim bu makalenin yazarı Mevlid okunmasına pek sıcak bakmayan birisi, bunu bir not olarak ilâve edeyim.

“İslâm dünyasında mevlid merasimi ilk defa, Mısır’da hüküm süren Fatımîler (910-1171) tarafından tertiplenmiştir. Bu merasimler saraya ait olup, sadece devlet erkanı arasında cereyan etmekte idi. Fatimîler, Hz. Ali (r.a.) ve Fatıma (r.anha.)’ın doğum günlerinde de mevlid merasimleri tertip ederlerdi.

Sünnî müslümanlarda ilk mevlid merasimi, Hicri 604 yılında, Selahaddin Eyyubî’nin eniştesi ve Erbil atabeği Melik Muzafferuddun Gökbörü tarafından tertiplenmiştir. Uzun hazırlıklarla düzenlenen merasimler, bütün halkı kapsayan bir şekilde düzenlenirdi. Muzafferuddin, çevre bölgelerden fakıh, sûfi, vaiz ve diğer alimleri Erbil’e çağırır ve kutlamalar gayet debdebeli bir şekilde cereyan ederdi.

Daha sonra, değişikliğe uğrayarak, Mekke’de de mevlid merasimleri tertiplenmeye başlanmıştır (bk. Asım Köksal, İslam Tarihi (Mekke Devri), İstanbul 1981, 50 vd.).

Mekke ve Medine’den sonra mevlid merasimleri, İslam coğrafyasının her tarafında birbirinden farklı şekillerde tertiplenmeye başlanmış ve bu, bugüne kadar sürekliliğini korumuştur.

Osmanlılar tarafından mevlid, ilk defa III. Murat zamanında, 1588′de resmi hale getirildi. Merasimler, belirlenmiş teşrifât kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca, önceleri Ayasofya Camii’nde, sonraları ise Sultan Ahmed Camii’nde yapılan merasimlere, devlet erkanıyla birlikte halk da katılırdı.

(…)Rasulullah (s.a.s.)’ın doğumunu ve hayatını medh ve senâ eden, “Mevlid” adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler daha sonra, mevlid merasimlerinde, mevlidhanlar tarafından teğannî ile okunmaya başlanmıştır. Bunların Türkçede en meşhur olanı Süleyman Çelebi’nin Vesiletun-Necât adındaki mevlididir. Ancak, Süleyman Çelebi hakkında kaynaklarda pek fazla bir bilgi yoktur. Onun, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayûn Hocası olduğu, sonra da Bursa Ulu Camii’ne imam tayin edildiği bilinmektedir.

İstanbul kütüphanelerinde bulunan Mevlid nüshaları arasındaki farklardan, Süleyman Çelebi’nin kaleme almış olduğu Mevlid’in bir hayli değiştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır.”

İşte Mevlid meselesi bu kadar açık ve nettir, bunda kimse Yahudi dahli filân aramasın. Bid’at mı, haram mı, nasıl okunmalı, sevap mı gibi konular İslâm âlimleri tarafından hep tartışılmış ve tartışılabilir de. Ama zoraki bir şekilde İsrailiyat’a dahil etme çabaları beyhudedir.

Kitabın 384. sayfasında bir ezan meselesinden bahsediliyor ve bu defa soru değil hüküm var. Yukarıdaki konuyla bu husus arasındaki irtibatı ben kuruyorum. Bunu açıklamadan önce Soner’in yazdıklarına bir bakalım:

“Şöyle ki:
Yazı, Allah’ın kelamının ifadesiydi.
Ama ezan Tanrı’nın buyruğu değildi.
Dolayısıyla ezanın sözleri de Allah kelamı değildi; Kur’anı Kerim’de yoktu.”

Bunları böyle kesin ifadelerle yaparken, Peygamber Efendimiz’i aradan çıkardığının, sanki devre dışı bıraktığının farkında mı? Peygamberimiz hiç Allah’ın emirlerinin hilâfına bir amel işler mi? Kur’ân-ı Kerim arada bir vâsıta olmadan, gökten bir pazar yerine insan kalabalığının ortasına pat diye mi düşmüştür? “Muhammed er’Rasulullah” demeden müslüman olunabilir mi? Mü’minleri ibadete davetin bir adı da “Ezan-ı Muhammedî” değil mi? Bu soruları sorarak demek istediğim şu: Edille-i Şeriyye dörttür; Kitap, Sünnet, İcmay-ı Ümmet, Kıyas-ı Fukaha. Bunlar asırların süzgecinden geçmiş, İslâm uleması tarafından ekseriyetle hükme bağlanmış kaynaklardır. Nasslar haricinde ictihatlarda yapılmış hatâ ve noksanlar varsa, bu meseleler ulu-orta yapılmamalı, din ve vicdan hürriyeti kâmil mânâsıyla sağlanıp, her türlü baskı kaldırılıp, kurulacak yüksek dinî öğretim müesselerinde işin ehli tarafından kararlaştırılmalıdır. Herkes kendi keyfine göre fetva veremez, o zaman ortaya sayısız dinler ve kaos çıkar. İnsan ya bir dini reddeder veya ona kayıtsız şartsız itaat eder, bir kısmını kabul, bazısını inkâr edemez, dini kendi nefsine uyduramaz, kendisi uymak zorundadır. Dinimizin adının bir anlamı da teslimiyet demektir zaten. Neyse, bunları cümlenin gelişine göre yazmış oldum. Konumuz ezandı. Soner Yalçın, Kur’an’da bulunmadığı için ezanın Türkçe olarak da okunabileceğini zımmen kabul eder görünüp, buna muhalefet etmenin mantığını anlamadığını şu cümlelerle ifade etmek istiyor:

“Hele bir gidin Çin’de ezan sesi dinleyin, anlayana büyük ödül var!
Peki ezan Türkçe okundu diye niye fırtınalar koparıldı? “

Çin gibi hür bir İslâm ülkesinde okunan bir ezanı bulup buraya koyarız, bakalım dediği gibi anlaşılmaz bir şey mi beraber görürüz, ödül falan istemeyiz. Hakikaten niye biz Türkçe ezan yüzünden fırtınalar kopardık? Yahu, biz öylesine câhil, geri kalmış, geri zekâlı bir milletiz ki (Etrak-i bîidrak), asırlardır her Allah’ın günü beş defa okunan, her yanı birkaç cümleden ibaret olan ezanın mânâsını bir türlü anlayamıyoruz! Müezzin efendi ha bire çağırıyor, ah ne dediğini bir anlasak, hemen camilere koşup namazlarımızı eda edeceğiz de, Arapça olması buna mâni… Hoş, gençlerimiz sözlerini anlamasa da İngiliz, Fransız müziklerini dinleyip hoplayıp zıplıyorlar, ne gam. Televizyon ve dergilerin isimleri, kasaba ve köylerimize varıncaya kadar bakkal, berber, mağaza, kahvehanelerin adları, sıra sıra İngilizce’ye tebdil olmuş rahatsız olmayız, ne de olsa medeniyetin gereği. Amma ezan öyle değil. Türkiye’ye yeni gelmiş turist gibi, namaz vakti müezzin efendinin ezanını duyunca, ağzı açık minarenin şerefesine bakıp ne dediğini bir türlü anlamıyoruz. Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi; “Biliyorum yardım istiyorsun, ama öyle dalsız budaksız uzun bir ağaca çıkmışsın ki, nasıl varıp da seni kurtarayım?” diyoruz sanki.

Mesele hassas olduğu için bu kadar uzattım. Burada aynı zamanda bir çelişkiye dikkatinizi çekmek istiyordum. Soner Yalçın ezan meselesinde, “Nasıl olsa Kur’an’da yok, Türkçe okusak ne olur?” dercesine hafife alırken, iş Mevlid konusuna gelince, “Kur’an’da ve sünnette yok, o halde bid’attır ve Allah’ın ipine sarılma emrine uymuyor, okumasak da olur” diyor. Peki bir yandan ezanın Türkçe okunmasını tasvip ederken, müslümanların anlamakta hiç zorluk çekmedikleri öz Türkçe Mevlid-i Şerif’i lüzumsuz saymak niye? Üstelik işin içine İsrailiyat kokusu üflemek nasıl açıklanabilir. Nasıl ki, “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” ise, bu Mevlidler Türk’ün peygamber aşkının tezâhürüdür. İllâ bu hâdiselerde Yahudi parmağı aranacaksa, ezanın türkçeleştirilmesi arkasındaki maksat ve eller tetkik edilsin.

Bu yazıyı Soner Yalçın’ın kitabının 140. sayfasından aldığım bir cümle ile noktalamak istiyorum: “Hep soracağız; Türk ve Müslüman bir ülkede ‘Türkleşmek’ ve ‘İslamlaşmak’ ne demektir?”

 Resmî Dilimiz İbrânîce Mi?

Makale Yazarı: Faruk Tarih, gün ve saat : 09. Eylûl 2006 01:53:57:

Şu Yazıya Cevaben: Vesile’t-ün Necat – Mevlid-i Şerif makale yazarı: Faruk Tarih, gün ve saat : 08. Eylûl 2006 18:48:56:

Soner Yalçın’ın kitabını okumaya devam ediyoruz. Sakın bu kitaba kafayı taktın demeyin, bu yapıt 500 sayfa ve içinde bol malzeme var. Şimdi okuyacağınız satırları görünce bendeniz oldukça şaşırdım, umarım bana hak vereceksiniz. Efendi-2 sayfa 401, Soner Yalçın ilmî bir tesbitte bulunuyor:

“Araştıracak kimselere bir ön bilgi vereyim; bu konuda dilimize yerleşmiş sözcüklerin çoğunun İbranîce olması ilginç değil mi?
Antariye (entari), astar (astar), atlas (atlas), basma (basma), batista (patiska), Baul (bavul), bindallı (bindallı), bohça (bohça), camaşir (çamaşır), dulbent (tülbent), esnaf (esnaf), fustan (fistan), gerdan (gerdan), hirka (hırka), cepken (cepken), cube (cüppe), Katife (kadife), koltuk (koltuk), kürk (kürk), kuşak (kuşak), mendil (mendil), oya (oya), pabuç (pabuç), peştemal (peştamal), şalvar (şalvar), secade (seccade), şerik (şerit), sırma (sırma), yaşmak (yaşmak), yazma (yazma), yemeni (yemeni), yelek (yelek)…
Bu sözcüklerin önemli bir bölümü de İspanya’dan gelen Yahudilerin kullandığı Ladino dilinden geçmişti.”

Herhalde yanlış anlamadım, bu kelimelerin kökleri İbrânîce’den geliyormuş. Nasıl olur diye kendi kendime düşündüm. Her gün kullandığımız, atasözlerimize, türkülerimize, fıkralarımıza girmiş şu kelimeler İbrânîce öyle mi? Bir düşünün; üzerinde namaz kıldığımız seccade, cübbe, eskiden erkeklerin beline doladıkları kuşak, bazan atlas yüzden pahalıya gelen astar, köylü-kentli kadınlarımızın başını örttüğü yaşmak, tülbent, yazma, düğünlerde giydikleri millî kıyafet bindallı, göz nuru döktükleri oya Made İn İsrael mi? Efelerin mor cepkeni, dervişlerin sırtındaki hırka, bir zamanlar köylümüzün pabucu olan yemeni, erkeklerin yeleği meğer hep Lisan-ı Yehud’dan bize intikal eylemiş. Hadi bavul neyse ama bohça bizimdi, patiska, kadife ithal de olsa basma yerliydi. Koltukla kürke ne diyeceksiniz? Bunlar hep Yahudiler’in mârifetiyle Türkçe’ye sızmışlar. İşin garibi bu kelimelerin çoğunun ikincisi yok; peştamal, şalvar, sırma hangi kelimenin yerine geçmişler? Tamam, İbrahim Necmi Dilmen, Celâl Sâhir Erozan gibiler Türkçe’ye (hizmet) etmişler, ama bu kadar da olur mu? Eğer bu kelimeler İbrânî asıllı ise, biz farkında olmadan kavm-i necibin lisânını konuşuyoruz.

Dedim ya ben bunları görünce şaşırdım diye. Gördüğüm kadar forumumuzda Türkçe’ye hâkim, yazmakta mâhir arkadaşların yanı sıra etimoloğumuz da var. Şimdi sizlerden ricam şu; gelin beraber şu kelimeleri bir araştıralım, durum gerçekten kitapta yazıldığı gibi mi? Gerçi ben biraz uğraştım, Türk Dil Kurumu’nun sitesinde bu kelimelerin mânâsına baktım. Aslı Türkçe olanlar için bir kayıt yok, yabancı dillerden gelenlerin menşei belirtilmiş. Kelimelerin birkaç anlamlı olanları da var, onlardan sadece birini buraya aldım ki, yazı uzayıp sıkıcı olmasın diye. Bulduklarımı aşağıya aktarıyorum:

Bohça: İçine çamaşır, elbise vb. koyup sarılan dört köşe kumaş.
Kelimenin kokeni “boğca” boğmak’dan geliyor ve “2 veya 4 tarafindan sarilip bağlanmış , düğülenmiş bağ veya denk anlamına. (http://sourtimes.org/show.asp?t=bohca)

Yaşmak: Kadınların ferace ile birlikte kullandıkları, gözleri açıkta bırakan, ince yüz örtüsü.

Basma: Üzerinde bası ile yapılmış renkli biçimler bulunan pamuklu kumaş.

Kuşak: Bele sarılan uzun ve enli kumaş.

Bindallı: Çoğunlukla mor kadife üzerine sırma ile kabartma dal, yaprak ve çiçek işlenmiş giysi veya örtü.

Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi.

Kürk: Bazı hayvanların, giyecek yapmak için işlenmiş postu, hayvan postundan yapılan giysi.

Yelek: Ceket altına giyilen kolsuz ve kısa giysi.

Oya: Genellikle ipek ibrişim kullanarak iğne, mekik, tığ veya firkete ile yapılan ince dantel.

Koltuk: Omuz başının altında, kolun gövde ile birleştiği yer, kol dayayacak yerleri olan geniş ve rahat sandalye.

Atlas: İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş.

Sırma: Altın yaldızlı veya yaldızsız ince gümüş tel.”

Görüldüğü gibi bu kelimeler arı-duru Türkçe. Hattâ bu bohça kelimesinin bizden Batı’ya geçtiğini ve geçirdiği değişiklik neticesinde Fransızca’da Bagaj olduğunu bir yerlerde okumuştum. Diğerlerinin de kökeni ve mânâsı şöyle:

“Cübbe: (Arapça cubbe) Hukukçuların, üniversite öğretim üyelerinin, din adamlarının, mezuniyet törenlerinde öğrencilerin elbise üstüne giydikleri uzun, yanları geniş, düğmesiz giysi.

Esnaf: (Arapça e¹n¥f) Küçük sermaye ve zanaat sahibi.

Entari (enta:ri): (Arapça ¤anter³) Genellikle tek parçalı kadın giyeceği.

Seccade (secca:de): (Arapça secc¥de) Bir kişinin üzerinde namaz kılabileceği büyüklükte, halı, kilim, post veya kumaştan yaygı, namazlık.

Şerit: (Arapça şer³µ) Dar, uzun dokuma veya kumaş parçası.

Mendil: (Arapça mend³l) Burun ve ter silmekte, el ve yüz kurulamakta kullanılan küçük, kare biçiminde dokuma veya yumuşak, ince kâğıt.

Yemeni: (Arapça yemen³) Bir tür hafif ve kaba ayakkabı.

Hırka: (Arapça ¬ir®a) Dervişlerin giydikleri üst giysisi.

Kadife: (Arapça ®aµ³fe) Yüzeyi belirli uzunlukta bırakılmış ham madde lifleriyle kaplı, parlak, yumuşak kumaş.”

Buraya kadar olan kelimelerin de bize Arapça’dan geçtiğini öğreniyoruz. Tabii asıllarını olduğu gibi muhafaza ettikleri söylenemez, bunları kendi ağzımızla telâffuz ettiğimizden dolayı, meydana gelen değişiklikle kendimize mal etmişiz. Akla şu gelebilir, Zaten Süryânice, Ârâmice, İbrânîce ve Arapça birbiriyle akrabadır, aynı kelimeden İbrânîce’de de var, kim kimden hangi kelimeyi almış, onun ötesi ayrı bir araştırma konusudur. Devam edelim:

“Tülbent: (Farsça ter + bend) İnce ve seyrek dokunmuş, hafif ve yumuşak pamuklu bez, bu bezden yapılmış baş örtüsü.

Astar: (Farsça ¥ster) Giyecek, perde, çanta, ayakkabı vb. şeylerde, kumaşın veya derinin iç tarafına geçirilen ince kat.

Gerdan (Farsça gerden) Vücudun omuzlarla baş arasında kalan ön bölümü.

Pabuç: (Farsça p¥p°ş) Ayakkabı.

Çamaşır: (Farsça c¥meş°y) İç giysisi, kirli eşyaları yıkama işi.

Şalvar: (Farsça şelv¥r) Genellikle ağı çok bol olan, bele bir uçkurla bağlanan geniş bir tür pantolon.

Peştamal: (Farsça puştm¥l) Hamamda örtünmek için kullanılan ince dokuma, başa ve omuzlara örtülen dokuma.”

Demek ki bu kelimeler de Fârisî asıllı. Asırlarca kültür alış-verişi içinde olduğumuz için yadırganacak bir durum yok. Ben bir yazımda, Türban kelimesinin tülbent’ten geldiğini, hâkezâ Batı’daki lâle mânâsına gelen Tulpe’nin de buradan türediğini yazmıştım. Geriye şunlar kalıyor:

“Bavul: (İtalyanca baule) İçine eşya konulan ve genellikle yolculukta büyük çanta.

Patiska (pati’ska): (İtalyanca batista) Çoğu pamuktan dokunmuş sık ve düzgün bez, hasse, hasa.

Fistan: (Yunanca) Tek parça kadın giysisi, İskoç, Arnavut ve Yunan erkeklerinin giydikleri kısa, pilili eteklik.”

Bu kelimelerin bize geliş hikâyeleri elbette vardır ve illâ Yahudi gibi bir aracı olması da gerekmez. Bu milletleri yakından tanırız. İtalya’ya sefere çıkan leventler, bohça yerine bavulu görünce almışlar mı desek… Veya Balkanlar’da erkeğin fistan giydiğine taaccüp eden atalarımız, “yahu bu da nedir?” deyince, aldığı cevabı unutmayıp, kadınların etekliğine bu adı kondurmuş olabilir. Ne dersek diyelim, bir şeyi diyemiyoruz; bu kelimelerden hiç birinin menşei İbrânîce değilmiş. O halde nereden çıktı bu lisânımızı da judaize etme gayretkeşliği. Soner Yalçın bunları yazarken dayandığı bir mehaz olmalı. Bunların kaynağını bir zahmet bize bildirirse memnun olacağız.

http://f27.parsimony.net/forum67623/messages/21918.htm

Çağdaş Selefiliğin Kutlu Doğum İtirazlarını Çürüten Bir Eser

Her sene Rebiulevvel ayının 12. günü, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in doğum günü olması münasebetiyle İslam aleminin her yerinde müslümanlar bugünü ihya ederler. Oruç tutularak, namaz kılınırak, salât u selâm getirilirek, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i öven şiirler okunarak ve O´nun sireti anlatılarak ihya edilir bu mukaddes gün. Fakat kendisini selefe yahut selefiliğe nisbet eden bazı kimseler, mevlidi kutlamanın bid´at olduğunu ve mevlid toplantılarına gitmenin caiz olmadığını iddia eden kitaplar yazarak Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´i hatırlamaya ve bu sebeple Allah´a yakınlaşmaya vesile olan böyle bir gün hakkında müslümanların kafasında istifham oluşturma gayreti içerisindedirler.Müslümanlara toplu katliamlar yapılırken, anne babalar ölür, çocuklar öksüz ve yetim kalırken bazı kişilerin hala mevlid, tevessül, teberrük, tasavvuf gibi konuları temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp servise sunmaları ne ile açıklanabilir?

Bilindiği gibi mevlidle ilgili tartışmaların en yoğun yaşandığı İslam ülkesi Suudi Arabistan´dır. Zaman zaman kraliyet ailesine nüfuz eden bazı çağdaş selefîler sûfilerin kafir olduğu, tevessül, teberrük, tasavvuf gibi konuların şirk olduğu iddialarını ders kitaplarına kadar sokmuşladır.(1) Bütün bu yanlışlara “dur” diyebilen bir zatı görürüz Peygamber toprağında. Hiçbir dünyevi korkunun, zindan ve sürgünün kendisini Hakkı haykırmaktan alıkoyamadığı peygamber torunu, rabbâni ve muttaki âlim Seyyid Muhammed bin Alevi el- Mâliki el-Hasenî Rahimehullah Hazretleri…

Müellif merhum 100?e yakın eser kaleme almış, özellikle hadis ilimlerine derin vukufiyetiyle temayüz etmiş bir alimdir. Yazdığı kitaplardan dolayı Suud yönetimi tarafından sürgüne gönderilmiş, hatta hapse bile atılmıştır.Türkçeye “Mevlid-i Şerif´i Kutlamak” şeklinde çevrilebilecek olan merhum müellifin Havle´l-İhtifal bi-Zikra´l-Mevlidi´n-Nebeviyyi´ş-Şerif (2) isimli kitabı, muhaliflerin bütün iddialarını çürütecek nitelikte bir çalışmadır.

Eserin Yazılış Amacı
Kitabın yazılış amacı Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in doğumunu kutlamanın caiz olmadığını söyleyen aldatılan Müslümanların iddialarının temelsiz olduğunu göstermek ve çağdaş selefilerin beyanlarının hezeyandan ibaret olduğunu isbat etmektir. Zira bu ikinci grup mevlid kutlamalarına katılanlara olmadık iftiralar atmış ve yersiz isnatlarda bulunmuştur. Diğer bir amaç ise mevlidi kutladığı halde kafasında şüphe olanların şüphelerini izale etmektir. Nitekim müellif eserinin “Önsöz”ünde şöyle der: “Mevlidi Nebevi´yi kutlamanın hükmüyle ilgili çok şey söylendi. Ben de bu konuda bir şey yazmak istedim. Çünkü günümüzde hakkında çok konuşulması sebebiyle en büyük problemlerden birisine dönüşen bu konu idrak sahibi müslümanların ve benim de zihnimi meşgul ediyordu. Öyle ki her sene belli zamanlarda insanları bıktırıncaya kadar bu konu hakkında yayınlar yapılıyor/konuşuluyor. Kendilerini çok sevdiğim kardeşlerden pek çok kişi özellikle bu konudaki görüşümü öğrenmek istiyorlardı.”(3)

Müellif bu konuda, muhaliflerini müzakereye davet ettiğini, ancak hiçbir netice elde edemediğini, fakat söz konusu zevatın aynı iddialarını sürdürdüklerini ifade ediyor. Müslümanların tekrar izzetli dönemlerine dönmesi için doğru yol ve rabbani metod olan Ehl-i Sünnet anlayışına dönmeleri gerektiğini hatırlatan (4) müellif, mevlidle ilgili iddiaları tek tek cevaplıyor.

Mevlidi İlk Kim Kutladı?
Muhaliflerin bu konudaki en temel iddialarından birincisi mevlid kutlamalarının ilk defa Şiî Fâtımiler tarafından yapıldığıdır. Müellif, bu iddianın sahiplerini, “cahil ya da haktan uzak kişiler” (5) olarak nitelendirmekte ve bunların mevlidi ilk kutlayan kişinin bizzat Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem olduğu gerçeğini saklamak istediklerini ifade etmektedir. Nitekim Müslim´in rivayet ettiği hadiste bildirildiğine göre; pazartesi günü orucuyla ilgili sorulduğunda Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Çünkü o gün, benim doğduğum gündür”. Müellif, burada bütün iddiaları temelinden çürütecek sözünü söylüyor: “Bu hadis Mevlidi Nebi´yi kutlamanın meşru olduğuna dair açık bir delildir.” Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem?in o gün sadece oruç tuttuğunu ileri sürerek başka ameller yapılamayacağını iddia etmenin yersiz olduğunu belirten (6) müellif, Mevlid-i Nebî´yi değişik şekillerde kutlamanın meşru olduğuna dair muhaddis ulemadan nakiller yapar.(7)

İbn Kesir´e İftira
Mevlid kutlamalarının Şiî Fâtımiler tarafından ortaya çıkarıldığını iddia eden kişiler, bu iddialarına Hafız İbn Kesir Rahimehullah´ı da alet etmek istiyorlar. İbn Kesir´in el-Bidâye ve´n -Nihâye adlı eserinde yer alan mevlidle igili ifadeleri tahrif ederek İbn Kesir´in söz konusu iddiayı benimsediğini öne süren çağdaş selefilere müellif şöyle sesleniyor: “Eğer sadıklardan iseniz kaynağını getirin”.(8) Müellif, bu tahrifi

yapanların, ümmetin alimlerine ihanet ettiklerini, iftiracı ve yalancı olduklarını ispat eder.(9)Hafız İbn Kesir´in el-Bidaye ve´n-Nihaye (XIII/136)´sinin Mektebetü´l Mearif nüshasından konuyla ilgili iddiaları nakleden(10) müellif, çağdaş selefilerin Mevlid kutlamalarının ilk defa Şii-Fâtımiler tarafından ortaya çıkarıldığı iddiasını çürütür. Çünkü İbn Kesir ilk defa akdedilen mevlid kutlamalarını Şiilere değil Sünnî bir devlet adamı olan Melik Ebû Said´e nispet eder. İbn Kesir “alim”, “adil” sıfatlarıyla anlattığı Melik Ebû Said?in Peygamber sevgisinden dolayı Mevlid-i Nebi?de çokça hayır hasenat yaptığını da belirtir.

Mevlidin Şer´i Bayram Olarak Algılandığı İddiası

Muhaliflerin mevlidi ihya edenlere yönelttiği belki en ciddi eleştiri mevlidin şer?î bir bayram olarak algılandığı konusudur. Halkın bir kısmı tarafından mevlid gününün bayram olarak isimlendirilmesi, onların mevlid gününü şer´i bir bayram olarak algıladıklarını göstermediğini, çünkü bayram kelimesinin sevinçli ve mutlu günlerde kullanmanın halkın adeti olduğunu hatırlatan(11) müellif, hiçbir müslümanın mevlid gününü bayram olarak algılamadığını belirtir. Çünkü mevlid niteliği itibarıyla Ramazan ve Kurban bayramlarından daha üstün ve şerefli bir konuma sahiptir. Müellif bayramların senenin belirli günlerinde gelmesine karşın, mevlidi kutlamanın, Peygamber Efendimiz´i anmanın ve siretini hatırlamanın zaman ve mekan kaydı olmaksızın üzerimize vacib olduğunu söyleyerek konuyu şöyle açıklar:

“Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam´da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam´la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz Sallalahu Aleyhi ve Sellem´in mevlidi olmasaydı Bi´set olmazdı, Kur´an inmezdi, İsra ve Mi´rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke´nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e ve O´nun doğumuna bağlıdır.”(12)

Eserde Yer Alan Diğer Hususlar
Kitabının ilerleyen bölümlerinde mevlid meclislerinde Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in doğumu zikredilirken ayağa kalkılması ile ilgili tartışmalara değinen müellif, konuyla ilgili yanlış anlayışları def edecek deliller getirir.(13) Müellif, mevlid kutlamalarında icra edilen bazı bid´atlere de değinir ve bunlardan uzak durulması gerektiğini vurgular.(14)

“Hidayet İmamlarının Mevlid Kutlamaları Hakkındaki Sözleri” başlığı altında Suyuti, İbn Teymiyye, İbn Hacer el-Askalani´den nakiller yapan(15) müellif, reddiyesini ulemânın beyanatıyla tevsik eder.(16)

Ebu Leheb´in cariyesi Süveybe´nin Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in doğumunu müjdelemesinden dolayı Ebu Leheb tarafından azad edilmesi ve bu fiilinden dolayı Ebu Leheb´in azabının pazartesi günleri hafiflemesiyle ilgili hadisin sıhhati ile alakalı doyurucu malumat verir.(17) Eserin son bölümünü Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem´in mevlidiyle ilgili kitapların tanıtımına ayıran müellif, 17 adet kitabı öz bir şekilde tanıtır.(18)

Sonuç
Müellife göre bir müslümanın Kutlu Doğumu (mevlid) ihya edenlere “Neden siz mevlidi kutluyorsunuz?” şeklinde bir soru sorması kadar anlamsız bir başka sual olmaz. Çünkü bu soru “Niçin siz Peygamber´le ferahlıyorsunuz?” manasına gelir. Böyle bir soruya cevap vermenin bile gereksiz olduğunu vurgulayan müellif, ancak bu soruya şu şekilde yanıt verilebileceğini söyler: “Ben O´nun Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile ferahladığım ve sevindiğim için mevlidini kutluyorum. Mü´min olduğum için de O´nu Sallallahu Aleyhi ve Sellemi çok seviyorum”.(19)
————————————————-

1) Suudi Arabistan´da yayınlanan lise ders kitaplarında yer alan bu tür örnekler için bkz. Seyyid Muhammed bin Alevî el-Mâliki el-Hasenî, el-Gulüvv ve Eseruhu fi´l-İrhâb ve İfsâdu´l Müctema´, Basım yeri ve tarihi yok, s. 2830.
2) Kahire 1418 hicri, Matbaatu Daru Cevamiı´l Kelim, 10. Baskı, 104 sayfa.
3) Havle´l-İhtifal Bi-Zikra´l-Mevlidi´n-Nebeviyyi´ş-Şerif, s. 3.
4) a.g.e., s. 6.
5) a.g.e., s. 15.
6) a.g.e., s. 2021.
7) a.g.e., s. 1519.
8) a.g.e., s. 58.
9) a.g.e., s. 5758.
10) a.g.e., s. 59.
11) a.g.e., s. 9.
12) a.g.e., s. 10.
13) Havle´l-İhtifal Bi-Zikra´l-Mevlidi´n-Nebeviyyi´ş-Şerif, s. 4143.
14) a.g.e., s. 4854.
15) a.g.e., s. 6063.
16) a.g.e., s. 6376.
17) a.g.e., s. 7781.
18) a.g.e., s. 93103.
19) a.g.e., s. 12.

Seyyid Muhammed b. Alevi el-Mâliki el-Hasenî, Havle´l-İhtifal bi-Zikra´l-Mevlidi´n-Nebeviyyi´ş-Şerif, Matbaat-u Dâr-i Cevâmiı´l-Kelim, Kahire, 1418.

About these ads
Published in: on Eylül 9, 2006 at 3:04 pm  Comments (6)  

The URI to TrackBack this entry is: http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/09/vesilet-un-necat-mevlid-i-serif-resmi-dilimiz-ibranice-mi/trackback/

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri.

6 YorumYorum bırakın

  1. Genel olarak konu itibari ile guzel bir yazi olmasina ragmen yorumlar kafa karistirmaktan ote gitmemis.

  2. Sayın Faruk,

    Soner Yalçın ilmî bir tesbitte bulunuyor:

    “Araştıracak kimselere bir ön bilgi vereyim; bu konuda dilimize yerleşmiş sözcüklerin çoğunun İbranîce olması ilginç değil mi?
    Antariye (entari), astar (astar), atlas (atlas), basma (basma), batista (patiska), Baul (bavul), bindallı (bindallı), bohça (bohça), camaşir (çamaşır), dulbent (tülbent), esnaf (esnaf), fustan (fistan), gerdan (gerdan), hirka (hırka), cepken (cepken), cube (cüppe), Katife (kadife), koltuk (koltuk), kürk (kürk), kuşak (kuşak), mendil (mendil), oya (oya), pabuç (pabuç), peştemal (peştamal), şalvar (şalvar), secade (seccade), şerik (şerit), sırma (sırma), yaşmak (yaşmak), yazma (yazma), yemeni (yemeni), yelek (yelek)…
    Bu sözcüklerin önemli bir bölümü de İspanya’dan gelen Yahudilerin kullandığı Ladino dilinden geçmişti.”

    Soner Yalçın ilmi bir tespitte bulunmamış. Atmış. Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli bir çok kelime Türkçe’den ibrani diline geçmiştir. Soner Yalçın onların aslını ibranice zannetmiş veya öyle olmasını istemiş.

    Soner Yalçına kalırsa herkes yahudi. Acaba öyle olmasını mı istiyor?

    “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez
    Yürekler toplu vurursa onu top sindiremez”

    KİMSE BÖLÜCÜLÜK YAPMASIN.

  3. Arap ülkelerinde erkekler tarafından kullanılan, hafif kumaşlardan imal edilmiş başa sarılan örtülere ne ad verilir?

    8 harf lütfen yazın.tşk.

  4. Sayin Yorumcu

    Ben ibraniceyi cok iyi konusurum bu kelimelerin ibraniceyle alakasi bu konudaki izahlariniz yuzde yuz dogru ,Ispanya dan goc eden Osmanli ya siginan musevilerin de kullandigi Ladino lisaninda zamanla deformasyonlar olmus ve soz konusu kelimelerin bir cogunun o donemin Ispanyasinda gunluk hayatta kullanilmiyan kelimeler ladinoya osmanlinin kullandigi sekilde islenmis alisilmis ve bugune kadar gelmistir . Zannedersem sayin arastirmacilar onemli bir detayi unutuyorlar Ibranice 19 yilda revize edildi bunun sebebi ise Hazreti Ibrahim ( Abraham ) in zamanindan beri Hazreti Muhammedin zamanlarina kadar yorede konusulan dil Aramitce ( Israil ogullari ve Pilistinlilerin konustugu ) idi , Revize edilmis Ibranice kelime hazinesi acisindan ve lisan esnekligi ve edebiyat alarak gerek Osmanlica gerek Arapca ve tabiki Turkceye nazaran cok fakir kalir , salvarin ibranicesi yoktur

  5. “Kurban ve Ramazan bayramları dışında İslam´da başka bir bayram olmadığı malumdur. Ancak mevlid günü bayramdan daha büyük ve önemlidir. Biz mevlidi bayram olarak isimlendirmiyoruz. Çünkü bütün bayramlar, saadetler ve İslam´la gelen bütün büyük günlerin güzellikleri mevlidle var oldu. Eğer Efendimiz Sallalahu Aleyhi ve Sellem´in mevlidi olmasaydı Bi´set olmazdı, Kur´an inmezdi, İsra ve Mi´rac olmazdı, Bedir zaferi olmazdı, büyük fetih (Mekke´nin fethi) gerçekleşmezdi. Bunların hepsi bütün hayırların kaynağı olan Sallallahu Aleyhi ve Sellem´e ve O´nun doğumuna bağlıdır.”(12)

    VE SİZ BUNU BİLİYOR VE GÖRÜYORSUNUZ AMA ALLAH BİLMİYOR VE GÖRMÜYOR VE BU GÜNÜ BAYRAM İLAN ETMEDİ HE,VAH VAH VAH İSAYA İNANLAR GİBİ ŞARLATANLIK YAPIP DOĞUMGÜNÜ KUTLAMAK YERİNE NEDEN YOLUNDAN BİDATSIZ GİDEMİYORSUNUZ,YAŞARKEN DOĞUMGÜNÜNÜ KUTLAMIŞ MI HİÇ,EBUBEKİR SİZDEN AZ MI FERAHLIYORDU YANİ,BİZE BİR TEK ŞEY BIRAKTI,KUR’ANI,HADİSLERİ YAZMAK İSTEYENLERE İSE ATEŞİ GÖSTERDİ,ALLAHTAN AKLEDEREK OKUYORUM

  6. ben ne araştırıyorum cevap ne cıkıyo ya
    ben bunu araştırmıyorum
    benim sorum karan-ı kerimde namaz hangi dilde
    yazılmış
    siz bana ne cevabı weriyorsunuz olmaz büyle şey
    offfffffffff cevap yokmu ya


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: