Atatürk İsrail’e nasıl bakıyordu?

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk”ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar”.
Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin”de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail”in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler.
İsrail muharref Tevrat-Tora”ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova”nın seçkin kavmi, Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev”ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora”nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor. Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi”nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud”a şöyle bir göz atmak bile yeter. Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail”in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir.
Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar. Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi”nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti”ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır.
Fatih Sultan Mehmet”in doktoru Yakup Paşa”dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi”den, Menderes”in MİT müsteşarı Behçet Türkmen”e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad”ı Azam”ı Ahmet Salih Korur”a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail”in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk.
Cemil Meriç”in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye”de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK”yı takip etmek için bile ABD”li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin”de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.
Atatürk İsrail için ne düşünüyordu? Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk”ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu”da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti”nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin”e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed”in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam”ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı”ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk.
Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk”ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal”in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.
Milli Gazete -Lütfü ÖZŞAHİN31 Temmuz 2006 10:51
*******************************************************************************************************************
Filistin’i Kim Sattı?
Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları Temmuz 1882’lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştır.(1) II. Abdülhamid Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:“Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.(2)
“Filistin’i satmayız”
Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da “Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı. Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.(3)
Siyonistlere tedbir
II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. (…) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi Mûsevîlerin Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.
Filistin’i satanlar
15 Ağustos 1893’de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ’nın eski Umumî Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.(4)“Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskânları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirscb’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel’i Lübnan ahalisinden Selim ve Nasrullahi’l-Havarî’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece bir gecede 140 Yahudi aile Osmanlı vatandaşı olarak Osmanlı fakirlik ve ilmuhaberi verilerek birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ’da bu yolla Yahudilerin iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır. Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı. Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı. (…) Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudîler bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri haps ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.(5)
(1) Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar,
İstanbul 1991, 3. Baskı, Çağ Yayınları, 55-63
(2) Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973, s. 108-109
(3) Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 91
(4) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
(5) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
Bu yazı (Ahmet Uçar)-Tarih ve Düşünce dergisinden alınmıştır.



mim kemla öke türkiye hür ve bağımsız mason derneğinin eski başkanlarındandır
dikkatinize
izmir’deki siyon yıldızından haberiniz varmı?
siyonistlere yataklik yapan elbet cezasini cekecektir
mim kemal öke nin dedesinin ismide mim kemal ökedir bilginize
izmir’deki siyon yıldızından haberiniz varmı?
bunu gercekten ogrenmek isterim. nerede ve tarihcesini bana yazarsaniz cok sevinirim tesekkurler.
ATATURKUN ISRAIL KARSITI YADA YAHUDI KARSITI BIR GORUSU OLABILECEGINI SANMIYORUM OYLE OLSAYDI ISRAIL ILK TANIYAN DEVLETLERDEN BIRI BIZ OLMAZDIK..AYRICA ATATURKUN ORTADOGULU KARDESLERIMIZ ISLAM TOPRAKLARI VS GIBI SOZLERININ DE EGER SOYLEDIYSE BILE ICTENLIKLE SOYLENDIGINE INANMAM.CUNKI ATATURK BU TUR SOZLER SOYLERKEN HALKIN DESTEGINI ALMAK ICIN SOYLEMISTIR.KENDISINE ORTA DOGU ILE BIR SORU SORULURKEN OZAMANKI HALK BU ZAMANKI HALKDAN DAHA DA DINDER OLDGUNA GORE GERCEK HISLERINI ASLA ACIGA VURMAZDI…OZELLIKLE YENI DEVLETIN KURULMASI ASAMASINDA HALKI YANINA ALMASI ICIN BU SOZLERIN SOYLENILMESI GEREKIYORDU VE SOYLEDI AMA ASLA INANMADI YADA ICTEN SOYLEMDI KANIMCA…OZAMAN HER YER FITNE FESAD KAYNIYORDU VE ISYANA HAZIR BIR TABAKADA VARDI KENDISININ BU TUR SEYLERI ENGLEMMEK ICIN SOYLEMIS OLDUGU SOZLERDEN IBARET OLSA GEREK,,,,,
arkadaşın biri;”ATATURKUN ISRAIL KARSITI YADA YAHUDI KARSITI BIR GORUSU OLABILECEGINI SANMIYORUM OYLE OLSAYDI ISRAIL ILK TANIYAN DEVLETLERDEN BIRI BIZ OLMAZDIK..” kullanmış fakat arkaşım israilin kaç yılında kurulduğunu biilmiyor herhalde. israil 1948 de kuruldu. şunu da söyleyeyim. atatürk’ü savunduğumdan değil. doğru olmayan,eksik bilgi ile konuşmayalım. yanlış tarih bilgisine sahip olmayalım diye söylüyorum.
atatürk mason localarını kapatmıştır.açan ise ismet inönü’nün cumhurbaşkanlığında açılmıştır.
Bu yazı Tarih ve Düşünce dergisinde yayınlanmış, Ahmet UÇAR’ın yazısıdır. Lütfen yazının yazarını belirtin yoksa hakkınızda yasal işlem başladılacaktır.
Ben de Atatürk’ün Israil karsiti olabilecegini pek zannetmiyorum. Hatta onun da bir mason oldugu yönünde cok güclü iddialar var.Örnegin cektirdigi bircok fotografinda mason selami vermistir.
Ben de Atatürk’ün Israil karsiti olabilecegini pek zannetmiyorum. Hatta onun da bir mason oldugu yönünde cok güclü iddialar var.Örnegin cektirdigi bircok fotografinda mason selami vermistir. Ayrica Mason localarini o kapatmamistir. MAson localari hakkinda mecliste bir tartisma baslatilmistir. Atatürk Mason baskanini yanina cagirir ve onlarin kendi istekleri ile kapatmadiklari halde localarini kapatmak zorunda kalacagini bildirmistir. Böylece devlet karari ile kapatilmadan güya varliklarini devlete bagislayip uyku dönemine gecmislerdir. ismet inönü döneminde bürokrasideki mason ve dönem yahudi örgütlenmesi büyük ölcüde tamamlanmistir ve nihayetinde mason localari o dönemde tekrar acilmistir.
ATATÜRK Ü MASON SANAN ARKADAŞLAR BİRAZ DAHA OKUMASI LAZIM MASON LOCALARINI ATATÜRK 1935 TE KAPATTIRDI VE MASONLARA CEHENNEM OLUN ŞURDAN DEFOLUN DİYE AĞIR BİR DİLLE ŞUTLADI VEFATINDAN 3 YIL SONRA İSMET İNÖNÜ DÖNEMİNTE TEKRAR LOCA AÇILMIŞTIR AYRICA ARKADAŞIN BİRİ YUKARDA İSRAİLİ İLK TANIYAN DEVLETLERDEN BİRİSİ TÜRKİYEDİR VE HAL BÖYLE OLUNCA ATATÜRK İSRAİL KARŞITI OLAMAZ DİYOR ARKADAŞLAR İSRAİL 1948 KURULDU VE AYLAR SONRA TÜRKİYE İSRAİLİ TANIDI YANİ TAKİBEN ATATÜRKTEN 11 YIL SONRA İSRAİL KURULDU BİLGİLERİNİZE SAYGILAR…
dr.mim kemal MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün özel doktorudur (ÖKE) soy adı kendisine ATATÜRK tarafından verilmiştir.(özgürlük -kardeşlik-eşitlik)
mim kemal öke kendiside bir mason,bir masonu nasil delil kabul edebilirimki.M.Kemel Ataturkun yahudiler hakkindaki dusuncesinin dogrulugunada katilmiyorum.
ATATÜRK O SÖZLERİ SÖYLEMEDİ
Kaynak: http://sodomo.wordpress.com/
Şeriatçıların, kızıl elmacıların, Enver paşacıların Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına çekmek isteyen ve sözümona “Arap kardeşliği-müslüman birliği” adlarıyla aynı geçmişte olduğu gibi Anadolu’nun fakir Türklerini canlarını feda ederek kendilerinin hizmetine sokmaya çalışan Arap şeyhlerinin ve onların yerli hizmetkarlarının ve de Türkiye’yi emperyalist bir ülke yapma arzusu içine girip Musul-Kerkük petrollerinin üstüne konarak ceplerini dolduracaklarını zanneden çıkar guruplarının ve onların teorisyenleri olan sözümona strateji uzmanlarının son dönemlerde ortaya sürdükleri şu meşhur belgeyi dikkatle okuyun lütfen:
“Bazı çevrelerin Atatürk’le ilgili iddialarına son verecek olan bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanlığı’na hitaben yazdığı ön sunuş yazısında ’Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında ’Filistin’e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor’ başlığı altında bir yazı intişar etmiştir. Bu yazının Türkçe örneği ilişik olarak sunulmuştur. Bu vesile ile saygılarımı tekrarlarım’ diyor. Belgeden anlaşıldığına göre Mustafa Kemal Atatürk’ün, Meclis’te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara’da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye Gazetesi yayınlamış. Hindistan’da yayınlanan Bombay Chronicle Gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nden almış. Aslı Ankara’da Milli Arşiv’de 030 10 266 793 25 numaları dosyada saklı tutulan belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün Kutsal Topraklar’la ilgili olarak Meclis’te yaptığı bu konuşmanın tam metni şöyledir:
’Araplar’ın Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Araplar’ın arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar’dan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerinin Museviler’in ve Hristiyanlar’ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında,uğrunda Hristiyanlar’la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=175236
Oldukça ilginç. Bu belge bir dönem Saadet partisi milletvekilleri tarafından meclisin gündemine bile getirilmiş bir belgedir.
Şimdi şanslı olduğumuz bir şey var ki, o da bu sitede bu iki belgenin fotokopisinin sunulmuş olması. Her ne kadar gözlerden kaçırmak için fotokopiler oldukça mini boyutlarda verilmiş olsa da biraz gözlerimizi zorlayarak metinleri okuma imkanına sahip olacağız. Öncelikle lütfen bu iki belgeyi bilgisayarınıza kaydedin ve büyüterek bakmayı deneyin.
Bakıyoruz ilk metne ve orada gördüğümüz yazının tarihi 20.08.1937 olarak geçiyor.
İkinci metne bakıyoruz orada da Bombay Chronical 27.07.1937 tarihi geçiyor.
Bu iki durumu tespit ettikten sonra anlıyoruz ki, Hindistan’ın Bombay Chronical gazetesinde 27 Temmuz 1937 tarihinde çıkan bir haber Baş Vekalet Yüksek makamına Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından 20.08.1937 tarihinde Türkçe’ye çevrilerek verilmiş. İmza da dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın imzası var ama kaşe mevcut değil. (Tabii amacımız bu belgenin sahte bir belge olduğunu ispatlamak değil çünkü bu biraz teknik bir konu olup beni aşmaktadır. Ben sadece resmi imzaların hepsinin kaşe üzerine atıldığını bilirim, bu biraz garip geldi ama neyse).
Daha da ilginç olan belgenin İçişleri Bakanlığı tarafından değil de İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından düzenlenmiş olması. Yani belge İçişleri bakanlığına bağlı bir müdürlük tarafından düzenleniyor. Bunu da es geçiyorum. Belki de fazla şüpheciyim ondandır.
Neyse, kaldığımız yerden devam edelim.
İkinci (uzun olan) metne bakalım : Giriş paragrafında diyor ki : “Türkçe ’hâkimiyeti milliye’ gazetesi, Kemal Atatürk’ün Millet Meclisi’nde irâd etmiş olduğu nutuktan bahsediyor. Aşağıdaki satırlar, bu nutkun Filistin’e taâlluk eden kısmından alınmıştır…’’
Anlaşılan o ki, Bombay Chronical gazetesi sallama bir haber yapmıştır. Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinin TBMM’de Atatürk’ün irad ettiği bir nutukdan bahsetmesi mümkün değildir çünkü böyle bir nutuk Atatürk tarafından TBMM de irad edilmemiştir. Eğer Atatürk böyle bir nutuk irad etmiş olsaydı bu TBMM tutanaklarında yer alırdı ve burada bir Hindistan gazetesinin asparagas haberi değil Meclis görüşme tutanakları delil olarak kullanılırdı.
Daha da ötesi Atatürk’ün bu Meclis konuşmaları mutlaka ama mutlaka Cumhuriyet gazetesinde yer alırdı. Tabii Cumhuriyet gazetesi hala yayında olan bir gazete olduğu için böyle bir asparagası ona yamamak kolay olmayacaktı çünkü Cumhuriyet gazetesi kendi arşivinden bu haberin doğruluğunu teyid edebilirdi. Böyle olduğu için, şu anda yayında olmayan Hakimiyet-i Milliye gazetesi tercih edildi.
Peki madem Bombay Chronical gazetesi bu metni Hakimiyet-i milliyeden alarak yayınlamıştı o zaman Hakimiyet-i Milliye gazetesinin ilgili nüshası neredeydi ?
Şimdi şu linkte belge adıyla bir müsvedde kağıt parçası gösterilmiş. Lütfen bir bakın:
http://www.sinanoglu.net/fikir_meydani/ … php?t=7910
Ne yazıyor ? Atatürk’ün resminin altında; ”Atatürk’ün 27 Temmuz 1937 yılında TBMM de yaptığı konuşma” yazıyor.
Evet, sözümona 27 Temmuz 1937”de Atatürk mecliste bir konuşma yapmış ve yukarıda üçüncü paragrafta alıntıladığımız ifadeleri kullanmış.
Metne dikkat edin. Hani Hakimiyet-i Milliye gazetesinin anteti, hani sayısı, hani tarihi ?
Yani geçtik TBMM görüşme tutanaklarını, bu konuşmanın metninin yer aldığının söylenen Hakimiyet-i Milliye gazetesi bile ortada yoktur.
Şimdi o resimin altındaki kaynak kısmına dikkat edin:
Türkiye Cumhuriyeti Dahiliye Umum Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 27.7.1937 ve 438-a sayı
Yani bizim bu başlangıçta ele aldığımız iki adet evrak kaynak olarak gösterilmiş.
Halbuki orada gördük ki, 27.7.1937 tarihi Bombay Chronical gazetesinde bu asparagas haberin yayınlandığı tarihtir.
Yani ortaya resmi belge olarak sürülen belgeler bile 27.7.1937 tarihini Atatürk’ün Meclis konuşmalarının değil, bir Hint gazetesinindeki bu asparagas haberin yayınlandığı tarih olarak vermektedir.
Daha doğrusu bu arkadaşlar kendi elleri ile kazdıkları kuyuya düşmüşlerdir.
İlginç olan bu insanların Atatürk’ün TBMM’de yaptığı konuşmasını meclis tutanaklarından ve o günün gazete arşivlerinden değil de gidip taa Hindistan’daki Bombay Chronical gazetesinden öğrenmeye çalışmalarıdır. Durum tek kelime ile traji komik bir durumdur.
Üstelik dikkat edin bu linkte verilen bilgide ’Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında deniliyor ki bu tam bir komedi. Çünkü bu metin 20.08.1937′de tercüme edilmiş nasıl olur 8 gün sonra Bombay gazetsinden çıkmış olabilir. Tabii 27.07.1937′i meclis konuşması tarihi olarak gösterince bu tarihi de 1 ay ileri almışlar ama bu seferde belgenin tarihi ile çelişkiye düşmüşler. Tabi bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için de 27.07 tarihindeki meclis konuşmasından bahsetmemişler.
Anlaşılan o ki, şeriatçılar her zaman ki gibi yine sahte ya da gerçeği yansıtmayan bir belge ile karşımıza çıkmışlardır. Ben alıştım bunların sahteklarlıklarına da sizler de farkedin diye anlatıyorum bunları. Ne de olsa Dr. Rıza Nur’un talebeleri ve bu işi sanat haline getirmişler.
Peki hakiki kaynak nasıl gösterilir diyorsanız işte size 1 Kasım 1937 tarihli yani Atatürk’ün vefat etmeden 1 yıl önceki Meclis Açılış konuşmasından bir metin vereyim de görün:
“Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. – M. Kemal Atatürk Kaynak: Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3)
Yukarıdaki konuşma Atatürk’ün 1937 yılındaki meclisi açış konuşmasından bir alıntı. Dört ay önce Meclis’de Allah, din peygamber, cihad, mukaddes topraklar vb. ifadelerle konuşacak Atatürk dört ay sonra kendi kendisi ile çelişikiye düşecek böyle bir konuşma yapabilir miydi ? Bunuda mı görmediniz ?
Bu da Atatürk’ün 1937 kronolojisi. Bakın bakalım böyle bir Meclis açılış konuşması var mı?————-
1 Ocak 1937 Şark Demiryolları (Sirkeci – Edirne) satın alındı.
27 Ocak 1937 Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edildi.
4 Şubat 1937 İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi açıldı.
5 Şubat 1937 Altı ok, Anayasa’ya girdi. (T.B.M.M’ de görüşülerek, kabul edilen “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” la altı ilke de Anayasa’ya alındı. Malatya milletvekili İsmet İNÖNÜ ve altı arkadaşının önerdiği değişiklik, ikinci maddeyi şu biçime soktu : “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır.”)
8 Şubat 1937 T.B.M.M’ de “Orman Kanunu” kabul edildi.
13 Şubat 1937 ATATÜRK’ÜN Selanik’te doğduğu ev Selanik Belediyesi’nce satın alınarak Atatürk’ün buyruğuna verildi.
28 Şubat 1937 Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuruldu.
3 Nisan 1937 Karabük Demir ve Çelik Fabrikasının temel atma töreni yapıldı.
7 Nisan 1937 Türkiye – Mısır dostluk, ikamet ve tabiiyet antlaşması yapıldı.
15 Nisan 1937 Selaların kaldırıldığı, diyanet işleri reisliğinin, yazısı ile valiliklere bildirildi.
23 Nisan 1937 İstanbul Yedek Subay Okulu’nda (Harbiye) ATATÜRK Anıtı açıldı.
4 Haziran 1937 T.B.M.M’ de “Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu” kabul edildi.
4 Haziran 1937 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu T.B.M.M. kabul edildi.
9 Haziran 1937 T.B.M.M’ de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi.
11 Haziran 1937 ATATÜRK, Trabzon’dan, Hükümete “Bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını” bildirmesi.
12 Haziran 1937 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
14 Haziran 1937 Hatay’ın Bağımsızlık Antlaşması Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı.
15 Haziran 1937 İş Kanunu yürürlüğe girdi.
17 Haziran 1937 “Kadıköy Su Şirketi”nin satın alınmasına dair sözleşme imzalandı.
1 Temmuz 1937–Fevzi Paşa – Meydanıekbez, Toprakkale – İskenderun Demiryolu satın alındı.
8 Temmuz 1937– Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sâ’dâbat Paktı imzalandı.
20 Eylül 1937 –İkinci Türk Tarih Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
20 Eylül 1937 ATATÜRK, Türkiye’nin ilk resim galerisini Dolmabahçe’ de açtı.
9 Ekim 1937 Nazilli Basma Fabrikası ATATÜRK tarafından açıldı.
25 Ekim 1937 İNÖNÜ Başbakanlıktan çekildi. Celal BAYAR Başbakanlık görevini devraldı.
28-30 Ekim 1937 ATATÜRK Ankara’da son defa Cumhuriyet Bayramı törenlerine katıldı.
27 Aralık 1937 T.B.M.M’ de “Deniz bank Kanunu” kabul edildi.
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!