Megalomania / Yalçın Küçük

sabetayci

Cenk Ağcabay tarafından yazılan “Megalomania” kitabından:

SABETAYCILIK YA DA “YENİ” CADI AVI

Yalçın Küçük, Paris’ten Türkiye’ye gürültülü ve yine sembolik bir eylemle “muhteşem” dönüşünü gerçekleştirirken, yepyeni alanlara açılmanın ipuçlarını da vermeye başlıyordu. Küçük, her zaman olduğu gibi, yine gündemin tam ortasına düşecek, herkesi hayret ve şok içinde bırakacak bilimsel keşifler yapmaya başlıyordu. Yeni bir bilim alanını insanlığa açmak gibi yüce bir görevi yine tek başına yerine getirmek zorundaydı. Tembel ve kafasız Türkiye solunun ne yazık ki, bu tip büyük keşif ve görevlere soyunacak ne birikimi ne de niyeti vardı. İş, yine Küçük’ün omuzlarında kalmıştı. Küçük, “yeni” alanın açılışını da yine bir politik gelişmeye ve kendisinin bu politik gelişme karşısında geliştirdiği tutuma borçlu olduğunu da ısrarla belirtiyordu.

Küçük, Paris dönüşü, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde İsmail Cem’in cumhurbaşkanı olma hamlesi karşısında dehşete kapılmış; Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı büyük komployu anında teşhis etmiştir. Gizli Yahudi İsmail Cem büyük bir komplonun Türkiye ayağında önemli bir role sahiptir. Bunu bir tek Yalçın Küçük fark etmiştir. Ancak cezaevinde bulunmaktadır ve İsmail Cem’in cumuhurbaşkanı olmasını engelleyip, ülkeyi bu büyük tehlikeden kurtarabilmek için gerekli araçlara sahip değildir. Derin düşüncelere dalan Küçük, yeni bir büyük teoriyle İsmail Cem’i engelleyip, ülkeyi kurtarabileceğini anlar ve harekete geçer.

“Sayın Küçük, isimbilim nasıl çıktı ortaya? Bir tesadüf müydü bu pencereyi açan?


Şimdi, aslında ben bu işlere girmek istemiyor(d)um. Ama size bütün açıklığıyla söyleyeyim. Bir kez bilim, isimbilim… bunlar beni ilgilendiriyor, ama bu konuyla ilgilenmemin nedeni, doğru veya yanlış şu değerlendirmeyi yapmamdan kaynaklandı; “Süleyman Bey’den sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin Cumhurbaşkanı adayı İsmail Cem’dir. Onun Cumhurbaşkanı olması ülkemiz için hayırsız olacaktır. “Bu değerlendirmeyi yaptığım zaman ise, çok da çaresiz bir durumdaydım, cezaevindeydim. Bu durumu, ancak, İsmail Cem’in Sabataist olduğunu ortaya çıkararak önleyebilirdim. Ve bana göre, başka nedenleri de vardır. Ama sonuçta Cumhurbaşkanı olması önlenmiştir. Önlenmesi de iyi olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin adayının bu olduğunu bugün biliyoruz, ama o sırada benim için bu durum sezgiseldi. Ama bir kez Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Madeline Albright, “İsmail, gelecek sefer Cumhurbaşkanı olursun. Seni Cumhurbaşkanı görmek istiyoruz” demiştir, çok samimi olarak. Ayrıca, göstermelik de olsa, Bülent Ecevit, Cem’i tatmin etmek için Cumhurbaşkanı adayları arasına soktu. Demek ki benim sezgisel olarak yapmış olduğum tespit zamanla da doğrulandı. Ve ben bunu önlemeye çalıştım, önlendi. Bundan sonra da zaten çok çeşitli nedenlerle bu isimbilim araştırmalarımı geliştirmeye çalıştım, çalıştıkça da bir ağ ortaya çıktı.”
(“Ülkemi Boğan İlişkiler Ağının İçindeki herşeye Karşıyım” “İsmail Cem’in Cumhurbaşkanlığı’nı Önledim”, Prof. Dr. Yalçın Küçük ile Bir Söyleşi Anadolu Gençlik Dergisi, Sayı 19 )

Küçük’ün “özgünlük arayışı” ve magazin gündemi olma sevdası son yıllarda inanılmaz boyutlar kazandı. Marksizm’i terk ederek her tür tutarlılık ve ciddiyet sınırlamasından kurtulan Küçük, tekelci basının pespaye magazin sayfalarındaki mülakatlarla “çok geniş kesimlerle” buluşma ve yeni açtığı bilim alanını kitleselleştirme olanağı buldu. Küçük’ün kitaplarını okuyup isim analizlerini ezberleyenler, gizli Yahudi bulma oyunları oynamaya başladılar. Yeni bulgulara göre, neredeyse dünyanın en büyük Yahudi nüfusunun yaşadığı topraklara döndürülen ülkemiz, Küçük tarafından “yeni bir bilimin çığ gibi yayıldığı” bir ülke olarak kutsanmaya başlamıştı. Yıllardır Küçük’ün deyimiyle “bir sürü” gibi davranan halk yığınları, sonunda kerameti bulmuş, bilimin ışığıyla aydınlanmış, Türkiye büyük bir bilimsel laboratuvara dönüşmüştü.

Ancak, acaba bu yeni bilim alanı ne kadar yeniydi? Bu sorunun yanıtı, Türkiye gericiliğinin esaslı temsilcisi Mehmet Şevki Eygi tarafından yapılan bir çağrıyla biraz olsun aydınlanabilir.

Halide Edip Adıvar’ın “Türkiye’de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri” adlı kitabı meşhurdur. Bir merd-i gayur da çıkıp, “Türkiye’de Yahudi, Mason, Sabataist Tesirleri”diye ilmi bir araştırma neşr etse ne büyük bir hizmet yapmış olur.” (Mehmet Şevki Eygi, Yahudi Türkler Yahut Sa-betaycılar, sf. 12, Zvi-Geyik Yayınları 2000.)

Eygi’nin bu çağrısı 1993 tarihini taşıyor. Küçük, Eygi’nin bu çağrısına birkaç yıllık hazırlığın ardından yanıt veriyor ve İsmail Cem’in cumhurbaşkanlığına aday olması sürecinde yeni bilim alanının açıldığını ilan ediyor. Art arda yayımlanan kitaplarıyla, bu yeni bilim alanının en nadide ürünlerini kamuoyuna sunmaya başlıyor. Eygi, yaptığı çağrının ardından yazdığı bir başka yazıda, bu yeni bilim alanına temel oluşturacak fikirleri belirtiyor.

“Bugün Türkiye’de üç büyük baskı grubu, lobi saltanat sürmektedir. Bunlardan biri masonluktur. (Diğerleri: Musevi Siyonist lobisi ile ortodoks Yahudiliğin dışında gizli bir teşkilat olan Sabataistler-Selanik Dönmeleridir). (age. Sf. 15.)

“1908′den bu yana ülkemizde cereyan eden inkılapları, ihtilalleri, darbeleri, değişimleri anlayabilmek için Dönmeliği, Dönmeleri, onların tesirlerini bilmek gerekir. Bu konuda bilgi sahibi olmadan tarihimiz anlaşılamaz.” (age. Sf. 69.)

“1908′den beri bu memlekette olup biten ihtilal ve değişikliklerde Sabetaistlerin büyük rolü, tuzu biberi olmuştur.” (age. Sf. 88.)

Eygi, yeni bilim alanının dayanması gereken temelleri açıkladıktan sonra, İslamcı politik güçlere bu konularda araştırma yapacak bir bilimsel enstitünün kurulması çağrısını yapıyor. İslamcı politik güçlere, bu konuya olan ilgisizliklerinden ötürü serzenişlerde bulunan yazılar yazıyor. Bu arada, Eygi de tarihin karanlık noktaları ve bu karanlık olayların bugüne olan etkileri üzerine bilgi ve yorumlarını kamuoyuna açıklamaktan geri kalmamaktadır. Özellikle Türkiye tarihi ve yakın politik geçmiş hakkında yorumlar yaparak, yeni araştırma alanına “nur”lu ışıklar saçmaktadır. Veciz sözlerle, yakın tarihimize ilişkin “gizli” bilgileri ifşa etmektedir.

“Kimsenin bilmediği, üzerinde durmadığı bir konu daha var. Kazım Karabekir Paşa, Birinci Dünya Harbi sonunda Doğu Anadolu’da kimsesiz ve çaresiz kalan yetim çocukları toplamış, bunları himaye etmiş, bunlar için okullar kurmuş ve yetiştirmişti. Bu çocukların içinde, anne ve babalarını 1915 fırtınasında kaybetmiş gayr-i müslüm yetimler de bulunuyordu. Onlar, sözde Türk ve Müslüman olarak yetiştirildiler ama gerçekte, şimdi “Tehcirin intikamını alıyor dölleri.” (age. Sf. 64.)

“Şu anda da birçok önemli makam ve mevkilerde Ermeni, Yahudi, Rum asıllı kişiler bulunduğuna dair rivayetler mevcuttur. Birinci Cihan Harbi esnasında yetim kalan birçok Ermeni çocuğu, Kazım Karabekir Paşa tarafından toplanmış, Türk ve İslam terbiyesi ile yetiştirilmeye çalışılmış, fakat bunların çoğu, her şey aslına rücu eder kaidesi mucibince, yetişip büyüdükten sonra 1915 Ermeni tehcirinin intikamını almışlardır. Hem de, Türk ve Müslüman kimliği altında.” (age. sf. 23.)

Eygi’nin yazdıkları, onun politik kimliğini bütünleyen, 1960′lardan beri yazdıklarıyla tutarlılık taşıyan bir içeriğe sahiptir. Eygi, 1960′lı yıllarda yayımladığı “Bugün” gazetesiyle, sol ve ilerici düşüncelere savaş açan, Hitler’i dünya tarihinin en önemli politik önderi olarak selamlayan bir gerici-faşist çetecidir. 60′lı yıllarda gerici-faşist çetelerin örgütlenmesinde yaptığı yayınlarla rol oynayan, gerici-faşist çetelerin düzenlediği provokatif saldırıların çağrısını yapan bir sözde gazetecidir. Özde ise, Amerikan emperyalizminin çıkarlarını savunan, anti-komünizmi bir geçim kapısı olarak kullanan bir soğuk savaş dönemi faşistidir.

Eygi, İslam soslu bir ırkçı-faşizmi “Bugün” gazetesi aracılığıyla yay-gınlaştırırken, emperyalizme karşı mücadele eden devrimci sosyalistlere karşı “cihad” çağrıları yapan bir kişiliktir. Amerikan 6. Filosu’na karşı eylem yapan, NATO’ya Hayır kampanyaları düzenleyen devrimci gençliğe karşı, düzmece haber ve kışkırtıcı yayınlarla provoke ettiği kitleleri saldırtan bir emperyalizm ajanıdır. Küçük’ün zaman zaman son derece yanlış biçimde ele aldığı Türk-İslam sentezi politikalarının yaygınlaştırılması ve halk kitlelerine taşınması konularında işlev sahibi bir kişiliktir Eygi.

Eygi’nin yayımladığı ve başyazarlığını yaptığı Bugün gazetesinin 4 Mart 1969 Salı günkü nüshasının ilk sayfasında Hitler’e ait bir fotoğrafın altında, yeni başlayacak bir yazı dizisini haber veren şu ibareler vardır;
“Şair, ressam, müzisyen, politikacı, hatip, kumandan ve Komünizmin En Büyük Düşmanı: Hitler. Dünya ile boğuşan tek kişinin macerası.” Bu ilanın altında ise, bir kutu içinde, Hitler’in bir sözü yer almaktadır.

Yine Bugün gazetesinin 19 Temmuz 1969 Cuma nüshasının manşeti, “Nedir bu Yahudilerden Çektiklerimiz”dir. Haber başlığı, “İhracatımızı Sabote Eden İsrailli Sınır Dışı Ediliyor”dur. Bu haberin altında ise, David adlı bir Yahudi’nin vergi rekortmeni olduğu haber verilmektedir.

Ancak Yalçın Küçük’te, Eygi’nin çağrısının ardından yeni bilim alanını açarken, ondan hiç te geri kalmayacağının işaretlerini vermeye başlıyor.

“… Son Osmanlı yönetici kadroları ve bütünüyle el/ti, seçkinleri, sabetayist hegemonya altındaydılar ve sabetayist hegemonyayı temsil ediyorlardı. Şöyle de söyleyebiliriz; sabetayizmi ihmal ederek ve görmeyerek, Tanzimat’tan bu yana Türkiye modernizasyonunu, edebiyat ve basın tarihini yazmak imkansızdır, belki de şimdiye kadar imkansız deneniyordu.” (Tekeliyet Birinci Kitap, Yalçın Küçük, sf. 341, İthaki Yayınları 2003.)

Küçük de, Eygi gibi, Sabetayist öğeleri ele almadan Tanzimat’tan günümüze tarihi yazmanın imkansız olduğunu iddia ediyor; ancak bu imkansızlığı 10 ciltlik tezleriyle kendisinin “başarmış” olduğu iddiasını unutmamızı istiyor. Ama zaten, Tezler dizisini yazdığında da, o güne kadarki yazılanların tümünün kendisinin yeni tezleriyle geçersiz hale geldiğini iddia etmişti. Daha önceki tüm tezleri geçersiz hale getiren yeni tezlerin ilginç örneklerinden birisi, Küçük’ün açtığı yeni bilim alanının niteliğini aydınlatmak bakımından işlev görebilir.

“Bülent Ecevit, Bayar-Menderes Dönemi’nin ikinci yarısından itibaren, İsmet İnönü’nün özel sekreterliğini ve İngilizce çevirmenliğini yapıyordu; Demokrat Parti’den gelme, Hürriyet Partisi’nden geçme ve Paris’te tahsilde iken “ihtilalci komünist”, kuşkusuz sabetayist Turan Güneş ve ekibi, Ecevit’i hem takviye ediyor ve hem de Paşa’ya karsı hazırlıyordu. “Beyin takımı” adını verdikleri ve ön planda D. Baykal, B. Üstünel, A. Yücekök, H. Ülman’ın olduğu bu Güneş ekibi, önce İsmet Paşa’yi tasfiye ettiler ve sonra hükümete geldiklerinde, kamu yönetimindeki bütün boşlukları yine sabetayist kadrolarla doldurdular. Bütün bunlar, 12 Mart 1971 Darbesi’nden sonraya rastlıyordu; kuşkusuz Dar-be’nin lideri Orgeneral Tağmaç ve daha sonra yerine geçen ve Kıbrıs Savaşı’nda Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Semih Sancar da sabetayisttiler. 12 Mart Darbesi’nin ilk başbakanı, Güneş’in akrabası, Nihat Erim ve üçüncü başbakanı bankacı Naim Talu da sabetayist ailelerden geliyorlardı; ortadaki başbakanı Vanlı Ferit Melen’in bir Kürt-Yahudi kökeni olup olmadığı araştırmaya değer görünmektedir, Van Gölü, kripto-yahudiliğin santrallarından birisidir ve “Ferit” adı dikkat çekmektedir.” (Tekeliyet Birinci Kitap, Yalçın Küçük, sf. 343, İthaki Yayınları 2003.)

CHP’nin evrimi, İnönü’nün gelişen solu etkisizleştirmek için, 60′lı yıllarda ürettiği “ortanın solu” politikaları, 70′lerin konjonktüründe, aynı işlevi daha güçlü bir biçimde yerine getirmek amacıyla CHP içinde yaşanan revizyon, bir Sabetayist kurguya indirgeniyor. Ne kadar yazık… Kıvılcımlı’nın, yaşanan politik gelişmeleri, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin zorunlu bir sonucu olarak karakterize ettiği “Ortanın Solu ve Küçük Üretmenlerimiz” başlıklı incelemesi bu sürecin tüm yönlerini kavramamıza olanak sağlayan bir teorik ve politik yoğunluğa sahiptir. Bir ülkede, Marksist düşüncenin zaman içinde, Küçük eliyle böylesine geriletilmeye ve saptırılmaya çalışılması, gerçekten üzüntü veren bir olaydır.

Yalçın Küçük, bunları dile getirmekte ve ardından bir başka kitabında Kemal Tahir’in Devlet Ana adlı kitabı hakkında, “sınıf analizinden yoksun, çevresinden soyutlanmış, sui generis, bir “Türklük” yazılıyordu; MHP için çok uygun ve İsrail için ise mükemmeldir.” (Şebeke, ithaki için Önsöz, Yalçın Küçük, sf. 31, İthaki Yayınları, 2004.) yazabilmektedir. Kuşkusuz burada Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını, ya da Tahir’in Osmanlılık üzerine düşüncelerini tartışmıyoruz. Sadece Küçük’ün içine düştüğü durumu göstermeye çalışıyoruz. Küçük, Eygi’nin çağrısına uyarak Tanzimat’tan günümüze toplumsal, ekonomik ve politik tüm değişmeleri Sabetayizm bağlamı içinde ele alırken, hızını alamıyor ve bu kez, analizini Sultan Süleyman dönemine kadar genişletmeye başlıyor. Sarayda etkili bir konuma gelen Yahudiler’den, kapitülasyonlara kadar birçok olayı aynı çerçevede analiz etmeye başlıyor. Ancak, burada da, Küçük’e öncülük yapan Eygi’dir.

“Tarihimizde Yahudilerin büyük ağırlığı vardır. Yasef Nassi bir ara Sadrazam Sokullu’ya rakip olacak kadar güç ve nüfuz kazanmıştı.” (Mehmet Şevki Eygi, Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar, sf. 37, Zvi-Geyik Yayınları 2000.)

Eygi, Küçük’e yeni bilim alanında ilerlemesi gereken güzergahı göstermekte, Küçük de gerçekten “müthiş” performansıyla bu güzergahta hızla ilerlemektedir. Eygi, Abdülhamit’in tahttan indirilmesi olayını da bir Sabetayist komplosu olarak değerlendirmektedir.

“Sultan Abdülhamid’e karşı yapılan İkinci Meşrutiyet Hareketi bir Sabataist hareketidir.” (age. Sf. 78.)

Ancak Eygi, kendini Osmanlı ve cumhuriyet tarihiyle sınırlarken, Küçük, Osmanlı’dan günümüze, oradan da sınır ötesine Kuzey Irak’a da gitmekte analizini zaman ve mekan ötesi bir boyuta taşımaktadır. Kuzey Irak’taki kripto-yahudi Kürtleri de saptamak ve bölge halklarının maruz kaldığı komployu açığa çıkarmak işini de üstleniyor, Küçük.

Tabii her yiğidin kendine has bir yoğurt yeyişi vardır. Eygi, Küçük’ü sadece esinlendirmektedir. Küçük, isimbilim aracılığıyla Sabetayist kökenlileri ve kripto-yahudileri saptarken, Eygi farklı bir yönteme sahiptir. Küçük, sol orijinli bir zat olduğu için daha zarif bir araç kullanmaktadır. Eygi, bir suikastle öldürülen Rabin’in ardından yazdığı bir yazıda kendi yöntemine ilişkin ipuçlarını verir.

“Gazetelerde Rabin için samimi gözyaşları döken bazı Türk yazarlarının fotoğraflarına dikkatlice baktım da, burunlarında, saçlarında, çenelerinde, kaş ve gözlerinde, dudaklarında semitik sıfatlar gördüm.”
(Mehmet Şevki Eygi, Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar, sf. 37, Zvi-Geyik Yayınları, 2000.)

Eygi, bu düşünceleri dile getirirken hiçbir rahatsızlık duymaz. Bu tip ifadeler kullanmak onun için gayet normaldir. Ama, sol iddialı Küçük’ün, bu tip şahsiyetlerle aynı konuma düşmesi, gerçekten ironik bir durumdur. Gerici-faşist güçlerin dünyadaki kötülükleri, eşitsizlikleri, zorbalıkları açıklarken anti-semitik bir söyleme dayanmaları, dünyanın pek çok coğrafyasında ve tarihin çeşitli dönemlerinde karşımıza çıkan bir olgudur. Ülkemizde de bu eğilimler çeşitli dönemlerde daha da güçlenmiş, ancak, hemen her dönem varolmuşlardır.

Küçük’ün yenilerde dahil olduğu bu akım çok yeni değildir. Ama, Küçük’ün yazdıklarından bu teorisinin temellerine dair tutarlı bir bilgi bulabilmek de mümkün değildir. Yukarıda gösterdiğimiz gibi, Küçük, birçok yerde bu yola İsmail Cem’in cumhurbaşkanlığını engellemek için girdiğini ifade ediyor. Sabetayizm’i analiz ederken, 1967 Arap İsrail savaşının sonucunun, Sabetayizm’in ülkeyi tehdit eden bir akım haline gelmesinde önemli bir tarih olduğunu söylüyor. Ama bütün cumhuriyet tarihini, bu akımı analiz ederek öğrenebileceğimizi de iddia ediyor. Daha sonra analizini Sultan Süleyman dönemine kadar genişletiyor. Burada ise sözkonusu olanlar Sabetayistler değil, Yahudiler oluyor. Türkiye için “rezerv devlet” kavramını geliştiriyor, ancak kendi bulguları, İsrail’in kuruluşundan çok önce cumhuriyetin “rezerv devlet” olarak işlev gördüğünü kanıtlıyor. Bir yandan 1967 Arap İsrail savaşından sonra Sabetayistler’in ülke için bir tehdit haline geldiklerini yazıyor, diğer yandan da bütün cumhuriyet tarihinin, hatta, giderek bütün modernleşme tarihinin bu öğeler ele alınmadan anlaşılmayacağını ifade ediyor.

Yeteneksiz ve bilgisiz olanların kapitalist düzende zengin ve şöhret yapılmasını sabetayizme bağlıyor. Ancak, onun yazdıklarından bunun hangi dönemde ve nasıl başladığını anlamak da mümkün olmuyor. Bir taraftan “Sarper vakasını” yazıyor. İkinci Paylaşım Savaşı sonunda ABD’yle girilen bağımlılık ilişkilerinden söz ediyor, diğer yandan 1967 Arap İsrail savaşları sonrası Sabetayistler’in emperyalizme bağlanmasından. Küçük, hem tarihi zorluyor, hem politikayı. AKP’lilerin emperyalizme bağımlılıklarını kanıtlamak için onların etnik ya da dinsel kökenlerine bakmaya gerek var mı? Ama, Küçük, öyle bir noktaya geliyor ki, üstte gördüğümüz gibi, Kıvılcımlı’nın haklı eleştirilerini yönelttiği eski yoldaşları hakkında şunları yazmaktan kendini alamıyor.

“Peki Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran, eğer sabetayist ailelerden geliyorlarsa, sabetayist olmadılar mı; cevabı başka yerde aramak gereklidir. Şöyle söyleyebiliriz, eğer Çetin Altan ve Fatma Hikmet İsmen, birincisi iki dönem Tip milletvekili ve ikincisi uzun yıllar ve tek Tip senatörü yapıldılarsa, yapıldılar, ve sabetayist iseler, işte burada sabetayist davranış kalıbıyla karşılaşıyoruz. Çünkü her ikisi de sosyal mücadelenin dışındaydılar. Altan, ellili yılarda bugünkü ölçüde toplumsal sorumsuz ve büyük sermayeye yaslanmış olmasa da, yinede de parlak bir eksantrikti ve hiç güven vermiyordu. Seçimlere yaklaşırken sol yazıyordu, fakat o dönemde dünyanın her yerinde bütün ağaçlar sola eğiliyor ve bütün kalemler sol döküyordu ama TİP üyesi olmuyordu, bir ayrıcalığını bulmak, güçtür. Öyleyse ve eğer sabetayistlerse bulunmalarını ve seçilmelerini, sabetayizm içi bilgilere ve dayanışmaya bağlamak zorundayız. Kırklı yıllarda, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfedilen bir söz vardır, “eğer komünizm de gelecekse, biz getiririz”, bu sözü, bu bilgilerimizin ışığında, sabetayizme bağlamak daha yerindedir.” (Tekeliyet 1, sf. 352-353)

Bu sözleriyle birlikte, artık nerede Eygi konuşuyor, nerede Küçük, iyice birbirine karışıyor. Sol iddialı biri için, bundan daha büyük bir utanç olabilir mi? Küçük’ün, açtığını iddia ettiği yeni bilim alanının kaynaklarını öğrenmeye devam ettiğimizde, yaşananın gerçek boyutlarını kavrama olanağı buluruz.

“ilk işaretlerini, daha önce, Haymana Zindanı’ndan vermeye başladım: yalnız, yanlı anlaşılmak istemem, bu yolu ben açmadım. Kapalı’dan yanacık ceza evi koşullarına geçtiğimde görebildim, benden önce çok değerli çalışmalar vardı; Yesevizade ile Mahmut Çetin’i öncelikle kaydetmek gerekmektedir. Buraya Harun Yahya’nın yayınlarını da eklememiz bilimsel dürüstlüğe uygun düşer; bununla birlikte, Harun Yahya’nın kitaplarında o kadar şaşırtıcı bilgi ve iddialar var ki, ne kadarının bilimsel olduğuna karar veremiyorum, kaynak olarak göstermemem buradan kaynaklanıyor.” (ithaki İçin önsöz, sf. 23.)

Küçük, büyük bir hata yapıyor. Harun Yahya’nın kitapları da en az Küçük’ün ve Eygi’nin kitapları kadar “bilimseldir!” Sürekli haksızlık yaptığı için, bunu bir temel davranış kalıbı haline getirmiş. Bu kez de, Yahya’ya haksızlık yapıyor. Yine almış eline “bilim tartısı”nı, her zaman olduğu gibi kafasına göre tartıyor.

Ama kitabının ikinci önsözünde yazdıkları, artık söylenecek söz bırakmıyor.

“…beni marksizm ile bağlayarak bu alanda çalışmamı yadırgamak yaygındır. İkinci nokta ise şudur; Türkiye marksistlerinin bu alandan uzak durmaları, Marx’dan değil, Türkiye aydınına ve sol hareketine İbrani asıllıların egemen olmasından ileri geliyordu.” (İkinci Önsöz, Yalçın Küçük, sf. 63.)

Küçük, yeni bilim alanındaki derinleşmesinin sonunda, yaklaşık yüzyıldır, gerici-faşist güçler tarafından sürekli yinelenen bir demagojiyi bulmuş. Bunun için, bu kadar uğraşmaya gerek var mıydı? Harun Yahya’yı biraz erken okusaydı, ya da Planlama’da çalışırken, cuma günleri, mesai arkadaşları olan Özal kardeşlerle namaza gitseydi, çok daha erken öğrenebilirdi bu gerçekleri. Ama biz, Küçük’ün, yeni bilim alanına, tüm bu isimlerden çok daha gayretli biçimde sarılmasının, çok daha fazla çalışmasının nedenini biliyoruz. “Treni kaçırma kompleksi.”

Kürtler Kripto-Yahudi mi?

Küçük’ün yeni bilim alanında açtığı “nurlu” ufuklara daha yakından bir göz atmak, hokkabazlığının boyutlarını kavramak açısından önem taşıyor. Yakın tarihimizin politik olgularını yeni bilim yöntemiyle analiz etmeye başlayan Küçük, Turgut Özal’ın 1. Körfez Savaşı sırasında gündeme taşıdığı kimi politikaları tartışıyor. Tabii olarak, yola Özal’ın ismini analiz ederek başlıyor.

“Gerçekten de, bir Türk başbakanı veya cumhurbaşkanı için “Özal” adından daha saçma ne olabilir; neyin öz’ünü alması emredilmektedir ve ne için emrediliyor, cevap zor görünüyor. Peki nasıl analiz etmemiz gerekiyor; bölmek zorundayız ve noktaları atmakta hiçbir sakınca görmüyoruz. Geriye “oz-al” kalıyor; ibrani, “oz” güç ve “al” veyta “el” Tanrı demek oluyor, sıfat ismi izliyor; “Tanrı’nın Gücü” anlamı çıkıyor. Bana göre gerçekten öyledir; Turgut Özal ile birlikte çalıştım, çalıştığım kişiler içinde en yeteneksizi olduğunu hep yazıyorum. Demek ki, geldiği yere Tanrı Gücü’yle veya başka bir güçle gelmiştir; bu analizi, Halil Özal’ın, birinci Irak Savaşı’nda, Kuzey Irak’ı zaptetme tutku ve telaşına bir katkı sayabiliriz. Peki kim için; bu soru yerindedir. Demek ki, benim, Kuzey Irak’taki Kürt liderlerinin kripto-yahudi oldukları yollu hipotezim, Önemli olmaktadır.”
(Tekeliyet Birinci Kitap, Yalçın Küçük, sf. 328, İthaki Yayınları 2003.)

Yalçın Küçük’ün hipotezinin dayanak noktalarına bir bakalım. “Özal” adı, bir Türk başbakanı ve cumhurbaşkanının ismi olamaz. “Özal” isimbilim verilerine göre bir İbrani kaynaklı isim olabilir. Anlamı “Tanrının gücü” olmaktadır. Küçük, Özal’ı devlet hizmetinden tanımaktadır. Küçük’ün birlikte çalıştığı kişiler arasında en yeteneksizidir. Demek ki geldiği yere, bir güçle gelmiştir. Bu güç de Yahudiliğin gücüdür. Özal’ın Kuzey Irak’a sefer isteğinin altında da, Kuzey Irak’taki kripto-yahudi soydaşlarıyla bir araya gelme isteği yatmaktadır.

Özal’ın planlama teşkilatındaki görevinden sonra, dünya ve Türkiye finans-kapitalinin önemli kurumlarında görev yaptığını politik tarihle ilgilenen herkes bilir. Bu kurumlardan biri Dünya Bankası’dır. Emperyalizmin en önemli kurumlarından biridir. Özal’ın Türkiye’de Sabancı Holding’in en üst düzey yöneticisi olarak bu finans-kapital grubuna hizmet ettiğini ve MESS adını taşıyan işveren sendikasında kapitalistler adına emekçi sınıflara karşı militan bir mücadele yürüttüğü de işçi sınıfı devrimcileri tarafından iyi bilinir. Özal bu kurumlarda finans-kapitale hizmet ettikten sonra, yükselişe geçmiştir. Yani, onu geldiği yere getiren güç, uluslararası finans-kapitalin görünmeyen gücüdür. Özal finans-kapitale hizmette kusur etmeyeceğini pratik içinde kanıtladığı ölçüde basamakları hızla tırmanmıştır. 1. Körfez Savaşı’ndaki politik açılımları da emperyalizmin politikalarına uyumludur. Ancak ülke içindeki mevcut politik konjonktür ve güç dağılımı, Özal’ın bu hamlesinin gerçekleşmesini engellemiştir. Özal kardeşlerin politik misyonlarının ABD’nin yeşil kuşak projesi içinde anlam kazandığını; Ortadoğu’nın gerici rejimlerinin bu politikaların bir diğer ayağı olduğu da herkes tarafından bilinmektedir.

Turgut Özal’ın politik misyonunu kavrayabilmek için başvurulması gereken temel öge, onun isminin taşıdığı iddia edilen kodlar değil; 24 Ocak Kararlan ve 12 Eylül rejimidir. 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal’dır. 24 Ocak Kararları’nın uygulanabilmesi için gereksinim duyulan politik ve toplumsal ortamın yaratılabilmesi için gereken temel adım ise 12 Eylül faşizmidir. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül faşizminin kurumsallaşması arasında doğrudan bir bağ vardır. Ancak bu her iki gelişmenin de gerisinde yatan olgu; Türkiye kapitalizminin dünya emperyalist ekonomisiyle olan bütünleşme ilişkisinin yeniden dizayn edilmesidir. Yani bu gelişmeler, salt Türkiye’ye özgü değildir.

Emperyalist dünya ekonomisinin 70′lerin başında girdiği krizin aşılmasına dönük temel politikası, monetarizm olarak adlandırılan iktisadi uygulamalar demetidir. Bu politikaların temel araçları, bağımlı ülke ekonomilerinin emperyalist merkezlerle daha yüksek düzeyde bütünleşmesini sağlamaya dönüktür. Bu politikalar bağlamında gündeme gelen ilk adım ihracata dönük üretimin yaygınlaştırılmasıdır. Özellikle, belli sektörlere dönük teşvik ve muafiyetlerle sağlanan bu yöneliş, emperyalist merkezlere kaynak transferinin önemli bir aracı olmaktadır.

Bu politikaların uygulanması sonucu ortaya çıkan temel gerçeklik ise, Türkiye’de 1980-87 arasında işçi ücretlerinde reel bazda % 30-35 oranındaki gerilemedir. Ücretlerdeki bu gerileme, kuşkusuz 12 Eylül’ün yarattığı politik ve hukuksal rejimin bir sonucudur. İşçi önderleri ve ilerici sendikacıların yaşadığı uzun süreli tutukluluklar, ilerici-devrimcı sendikaların kapatılması, bu sonucun ortaya çıkmasının en belirleyici nedenidir. Bu yüzden TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı Halit Narin, 12 Eylül’den sonra, “Bugüne kadar onlar gülüyordu, bundan sonra biz güleceğiz” demiştir. Önemli bir mali karar la konvertibiliteye geçilmiş, ve para sürekli değer kaybetmiştir. Bu mekanizma sanırız 12 Eylül faşizminin sınıfsal ve politik karakterini yeterince aydınlatır. Turgut Özal, bu sürecin her aşamasında aktif roller üstlenen bir finans-kapital hizmetkârıdır.

Bütün bu gerçeklikler net biçimde ortada dururken, Özal’ın ismin den hareketle analizler geliştirmek, ve tüm bu yaşananları bir Yahudi komplosuna indirgemek, olsa olsa Küçük türü kişiliklerin ya hedef şaşırtma misyonuyla hareket etmekte olduğunu gösterir, ya da Küçük’ün, “özgünlük arayışı ve magazin gündemi olma” çabasıyla açıklanabilir.

——-
Cenk Ağcabay, Megalomania, Sosyal İnsan yayınları, İstanbul, 2008, s. 163-173

Kaynak: sosyalistforum.org //zastalina

KendiHalinde Not: Yorumsuz Araklamadır. Resim varken yoruma gerek yok sanırım…

Bu yazının geri izlemesini yapmak için URI: http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/06/megalomania-yalcin-kucuk/trackback/

Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri.

4 Yorumlar Leave a comment.

  1. Küçük’ün bilinmeyen portresi!

    Akşam yazarı Gürkan Hacır birlikte program yaptığı çılgın profesör Küçük’ü anlattı.
    Ergenekon operasyonuyla gözaltına alınan Yalçın Küçük polislerin kolunda giderken gazetecilere seslendi: ‘Ben her diktatoryada gözaltına alınırım. Benim mesleğimin parçasıdır.’ Gerçekten de Prof. Yalçın Küçük’ün yaşamı gözaltılar, hapisler, sürgünler ve mücadelelerle geçti…

    Gözaltı onun işi

    Liseyi Kabataş Erkek Lisesi’nde okudu. Okuldaki edebiyat öğretmeni Behçet Kemal Çağlar, tarih öğretmeni ise ünlü ittihatçı Galip Vardar Bey’di. Milli Mücadele’nin ilk nüvesini oluşturan Mim Mim gruplarının kurucusu Galip Vardar Bey.
    Ama Yalçın Küçük’ün Kabataş Erkek Lisesi’nden sınıf arkadaşı daha da ilginç bir isimdi: Sabih Kanadoğlu!
    Kanadoğlu Kabataş Lisesi’nin ardından Hukuk Fakültesi’ni kazandı, Yalçın Küçük ise Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yolunu tuttu.

    Yalçın Küçük’ün üniversite yılları aynı zamanda sol gençliğin ilk kez örgütlendiği yıllardı. Karşı geldikleri iktidar ise Menderes hükümetiydi. Fikir Kulüpleri Federasyonu kuruldu. Yalçın Küçük FKF’nin genel başkanlığına seçildi. Yardımcıları da iki ilginç isimdi: Biri halen CHP genel saymanlığı ve sözcülüğü görevini yürüten Mustafa Özyürek, diğeri eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal. Ama Yalçın Küçük’ün gerçek sağ kolu bambaşkaydı: Hikmet Çetin.
    Mülkiye’deki sınıfı da yıllar sonra şöhretler kulübüne dönüşecekti. Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, şair Ergin Günçe, büyükelçi Filiz Dinçmen… Ama bugünden bakınca sınıf arkadaşları arasındaki en ilginç isim Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’dü.
    Yalçın Küçük’ün belagattaki ustalığı o yıllarda kendini göstermeye başlamıştı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun genel kurulunda yaptığı konuşmalarda kitleleri etkilemeyi başarıyordu. Uzun konuşmalarını irticalen yapıyor, dinleyici topluluğunu ajite etmeyi başarıyordu.

    BAYKAL’LA ORTAK NOKTASI NE?

    Ankara Hukuk Fakültesi hemen yan binalarıydı. Hukuktan birçok öğrenci ders aralarında Mülkiye kantinine geliyordu. Yalçın Küçük ve arkadaşlarının yaptığı kantin sohbetlerine katılıyor ve onları dinliyorlardı. O dönemki hukuk öğrencileri arasında Deniz Baykal ve Ahmet Necdet Sezer de vardı. (Deniz Baykal’la ilişkileri bir küs bir barışık hep devam etti. İkisi de aynı sınıfta okuyan iki kıza aşık oldular. Biri Olcay, diğeri İffet Temren. İkisi de okul aşklarıyla evlendiler.)

    MENDERES’İN HÜRRİYET CEVABI

    Menderes hükümetiyle, öğrenci gençliğinin mücadelesi giderek sertleşiyordu. 28 Nisan 1960′da İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan olaylara polisin sert müdahalesi Ankara’da yankısını buldu. Yalçın Küçük’ün başını çektiği bir grup öğrenci, tarihimize 555 K olarak geçen ünlü olayı planladılar. ‘5 Mayıs günü saat 5′te Kızılay’da’ parolasının kısaltılmış haliydi. Adnan Menderes’in 5′te Kızılay’da olacağını haber alan öğrenciler Kızılay Meydanı’nı kuşattılar ve Menderes’in etrafını çevirdiler.

    Menderes şaşkın bir halde ‘Ne istiyorsunuz’ dedi. Öğrenciler ‘Hürriyet’ dediler… Menderes biraz da korkarak mırıldandı: ‘Bundan ala hürriyet mi olur, bir başbakanın etrafını çeviriyorsunuz.’
    555 K olayından sonra Yalçın Küçük hakkında arama kararı çıkartıldı. Yalçın Küçük dağa çıkmanın doğru olacağını düşündü. Ankara’da hareket etme şansı kalmamıştı. Kendisi dağın yolunu tutarken yardımcısı Hikmet Çetin’i İsmet Paşa’ya yolladı. Paşa sabırlı olmasını söyledi.

    Yalçın Küçük’ün dağ günleri uzun sürmedi. 27 Mayıs günü ordu yönetime el koyunca o da dağdan indi.

    İŞÇİ PARTİLİ KIBRIS GAZİSİ

    Aktif politik yaşamına karşın öğrenim hayatında da parlak bir öğrenci olmayı başarıyordu. Siyasal Bilgiler’e birinci olarak girmişti. Birinci olarak da mezun oldu. Mezuniyet sonrası Devlet Planlama Teşkilatı’nın uzmanlık sınavlarına girdi. Sınavı yine birinci olarak kazandı. DPT’de görevine ara verdiği yıllarda ABD’ye Yale Üniversitesi’ne lisansüstü eğitim almaya gitti.

    1960′lı yılların ikinci yarısında Türkiye İşçi Partisi’ne kaydoldu. Behice Boran’ın yanında yer aldı.
    Askerliğini yedek subay olarak yaptı. Önce Polatlı’ya gönderildi, ardından ’sakıncalı’ olduğu anlaşılınca Kıbrıs’taki Barış Harekatı’na kaydırıldı.
    Oradan da gazi kimliğiyle döndü.

    Ne güzel hapis yatıyorsun hocam!

    SULTANAHMET Cezaevi’nde birçok ‘şöhretle’ beraber yatıyordu. Dönemin silahlı sol örgütleri Dev-Sol ve MLSPB’nin (Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birlikleri) lider kadrosu da aynı cezaevindeydi. Dursun Karataş, Sinan Kukul, Bedri Yağan, Hasan Şensoy gibi isimler Yalçın Küçük’ün volta arkadaşlarıydı. Cezaevinde bir de mafya operasyonuyla tutuklanan ‘babalar’ vardı. Küçük ilk getirildiğinde ünlü babalardan Kürt İdris’in (Özbir) koğuşuna verilmişti. Kürt İdris yılların mahkumu… Yeni gelen ‘hocanın’ tavırları ona ilginç gelmişti. Sanki yıllardır cezaevinde yatıyormuş gibi, getirildiği günün sabahında sporunu yapmış ve ilk günün mahmurluğunu atmadan kitaplarının arasına gömülüp çalışmaya başlamıştı. Ranzanın alt katındaki yatağının altına kurduğu sandıktan çalışma masası yapmıştı. Bu dar çalışma mekanının adı ‘Tekhne’ idi. Kürt İdris ,Tekhne’nin başına geldi ve ‘Ne güzel hapis yatıyorsun hocam! Bayıldım sana’ dedi. Ardından koğuştaki adamlarına talimat verdi: ‘Hocam ne istiyorsa derhal yapın!’

    Kitaplarının sayısını bilmiyor

    YALÇIN Küçük’ün kaç kitabı olduğu hep tartışma konusu oldu. Kendisi 100′ün üzerinde olduğunu söylese de tam olarak sayısı bilinmiyor. Beş ciltlik ‘Türkiye Üzerine Tezler’ ve yine beş ciltlik ‘Aydın Üzerine Tezler’ çok tartışılan çalışmaları oldu. ‘Yeni Bir Cumhuriyet İçin’, ‘Bir Soran Olursa’, ‘Dikine Bir Ülke’, ‘Küfür Romanları’, ‘Ermeni Rahiple Mektuplaşmalar’ eski dönem çalışmalarından bazılarıydı. Yeni dönemde ise ‘Tekelistan’, ‘Sırlar’ ses getiren kitapları oldu. ‘Yeni Bir Cumhuriyet İçin’ kitabında yaptığı bir tespit çok şaşırtıcıydı. Kitap 12 Eylül’den hemen önce basılmıştı. Ve bir darbenin geldiğini haber veriyordu. Ama küçük bir hatırlatmayı da ekleyerek: ‘Yeni bir müdahale olacak ve Erbakan’ı hapse atacak. Ama Erbakan’dan daha İslamcı bir rejime doğru gidilecek.’ Yalçın Küçük bu kitabından dolayı 8 yıl hapse mahkum oldu.

    Yaptığı savunmayla savcıyı kanser etti

    MAHKEMELER ve hapishaneler Yalçın Küçük’ün ikinci adresi oldu. 12 Eylül döneminde sıkıyönetim mahkemesinde yaptığı uzun ve etkili savunmalar hep tartışıldı. Hakimle sık sık girdiği polemiklerle anıldı. Davaya bakan savcının kanserden ölmesi onun yaptığı savunmaya bağlandı. Bu dedikodu değildi; mahkeme tutanaklarına bile geçmişti: ‘Şeytana pabucunu ters giydirecek kadar zekidir ve yaptığı savunmayla savcıyı kanser etmiştir.’
    1998′de Türkiye’ye döndükten sonra Paris yıllarında yaptığı konuşmalardan dolayı yargılanıyordu. Mahkeme Başkanı daha sonra Apo’nun hakimi olarak ünlenecek olan Turgut Okyay’dı. Yalçın Küçük mahkemedeki savunmasında her ‘Kürdistan’ dediğinde yasalar gereği 5 yıl hapse mahkum oluyordu. Savunmasında ‘Kürdistan’ sözcüğünü, ilk kez Kanuni Sultan Süleyman’ın söylediğini ve Osmanlı döneminde de hep kullanılageldiğini söylese de cezadan kurtulamadı. 5 yıl daha…

    ÖCALAN’LA İLK RÖPORTAJI YAPMIŞTI

    TÜRKİYE İşçi Partisi 1960′lı yıllarda büyük bir rüzgar yakalamıştı. Tarihte adından 1. TİP olarak söz ediliyordu. 70′lerde ise ikinci kez aynı çatı altında toplanıldı. Birinci ve ikinci TİP’li o günleri Prof. Yalçın Küçük şöyle özetliyordu: ‘1. TİP önemliydi, ben önemsizdim. Ben önemli oldum, 2. TİP kuruldu ama artık parti önemsizdi.’

    Behice Boran’ın liderliğinde 1970 yılında Ankara Dışkapı’da toplanan Türkiye İşçi Partisi Kurultayı’nda alınan ‘Türkiye’de Kürt nüfusun varlığının kabul edilmesi’ kararı Yalçın Küçük’ün sonraki yıllarını etkiledi. Kürt olmamasına karşın hep Kürtlerin sorunları üzerine eğildi, bu konuda kitaplar yazdı. En çok tartışılan eylemi de Abdullah Öcalan’a yaptığı ziyaretler oldu. Bekaa Vadisine giderek Öcalan’la ilk röportajı o yaptı. Dönüşünde gözaltına alındı. Yanında getirdiği kasetler daha sonra TRT’de yayınlandı. Abdullah Öcalan’la görüşmeyi sonraki yıllarda da sürdürdü. Birkaç defa daha Bekaa’ya gitti.

    Türkiye’den ayrılıp gönüllü sürgüne gittiği 1993 yılından itibaren 5 yıl Paris’te yaşadı. Bu yıllarda hep Kürtlerle birlikte oldu. Öcalan’la yaptığı röportajları da yine bu yıllarda kitaplaştırdı: ‘Kürt Bahçesinde Sözleşi’.

    Türkiye’ye döndüğünde sürgün yıllarındaki açıklamaları ve devam eden davalarından dolayı hakkında yüzlerce yıl hapis istendi. Bir Cumhuriyet Bayramı’nda Türkiye’ye giriş yaparak teslim oldu. ‘Yanımda sürgünde ölen Türk aydınları Namık Kemal ve Nazım Hikmet’i getirdim’ dedi. Önce Gebze’de sonra Haymana’da hapis yattı. Haymana’daki iki kişilik hücresinde hapis arkadaşı yine ilginç bir isimdi: Doğu Perinçek!

    GÜRKAN HACIR-AKŞAM

  2. Umariz Prof. Kucuk, Sabetaycilar tarafindan Sabetaycilik calismalarindan dolayi sindirilmek icin iceri tikilmamistir. Ergenekon ile ne tur iliskisi var anlamis degilim.

  3. Elleri Kanli Yalcin Kucukler… Anne-babalarin cocuklarini yetistirsinler diye universitelere gonderip emanet ettigi ‘profosor’ lakapli ‘beyin igfalcilerinin’ kim olduklarini gosteren en guzel ornek. Kendilerine emanet edilen cocuklari iktidarlarinin devam edebilmesi icin orgutleyip en sonunda da rejimlerine kurban edenler bunlar. Iste Deniz Gezmislerin katilleri karsinizda…

  4. 27 Mayis’cilar, Inonu 2. Zaferi, ne zaman ABD’lilesme surecine girildi…

    http://www.youtube.com/watch?v=uAsnS_ol33c

    youtube yasakliysa, http://www.vtunnel.com dan ulasabilirsiniz.

    ————————————————————————-

    Hani 27 Mayis emperyalizme karsi durus idi :-) )) Dogru durus imis… Ama DOMALARAK durus imis. ‘Milliyetci’ Turkes’in kimligi uzerinde itinayla durmak lazim.


Leave a Comment