Efendi 2 ve Endülüs-İspanya-Osmanlı

Efendi 2 Üzerine

“Saidi nursi cemaati icinde disariya hic sizdirmamaya calistiklari bir cifr ilmi vardi.söylediklerine göre, bu hesabi yapip cok önceden Adnan menderesin ölecegi tarihi bilmislerdi. Bunu cifr ilmine göre saidi nursi hesaplamisti.1980-90 yillari arasinda mehdi gelecek inkarci felsefeyle mücadele edip, 2001 yilinda zafer kazanacak ve Ýslami yeryüzüne hakim kilacakti.
Olmadi
Ancak nur cemaati cifr ilmine inanmayi sürdürüyor.onlara göre kiyametin tarihi 2056.
Bu durumda ben edip yüksele inanmayi tercih ederim.”“Toparlarsak kabalanin bizdeki adi vahdeti vücud, kabalanin hesap yönteminin bizdeki adi da ebcedi cifr dir” diye de ekliyor.

Not: edip yüksele göre 2228
Yazar burada edip yükselin kiyamet tarihine mi yoksa 19 hadisesine mi yoksa kurandaki son 3 ayetin atilmasi gerektigine mi inaniyor bu acik degil.
——————————————————————————————————————————————————

efendi 2 kitabinin kaynaklar kismindan bir kesit:

f1.parsimony.net ( hangisi ki )
f27.parsimony.net ( hangisi acep)
geocities.com ( tonlarca var hangisi)
http://www.orienternet.de ( bak sennnn )
http://www.parsimony.net ( Allah Allah )
http://www.sabetay50g.com ( hele hele )
http://www.yesil.org
http://www.31brinkster.com ( kim varki burada:))))))))

—————————————————————————————————————————————————-

 kitap elimde ama atlaya atlaya okumak gibi bir huyum vardir.
bu metodla kendimce bir özet cikartirim her kitaba uygularim bunuda:)

elbette tamamini okumadan yorum yapmak büyük bir önyargi olur.
fakat Soner’in dilinin ucuna gelipte diyemedigini ben hemen söyleyim:)

okumuyorsunuz, kulaktan dolma bilgilerle müslümanligi yasiyorsunuz. Din bu degil olamaz ah nerede Turan Dursun’lar….

Inandiginiz Islam sabetayist islamdir.

bence kitabin özeti yukardaki son cümledir.

kitabin tamamini okuyunca ne kadar önyargili olup olmadigimi bende anliyacagim:)))

—————————————————————————————————————————————————-

Bu kitap neden yazildi:) Yazar kendince cok güzel kurgulamis, hatta kurgulamaklada kalmamis saftirikleri kekleme operasyonuna kilif bile hazirlamis:)
“Sayfa 9’dan kitabin ilk cümleleri:
Telefondaki kisi doktor nazim ile ilgili bilgiler vermek istiyordu,…………
Efendi kitabinda yüzlerce sayfa ondan bahsetmeme ragmen doktor nazim ile ilgili bilgiler beni heyecanlandiriyordu…….
Bulustuk…..”

Ve böyle devam ediyor, gizemli kisi haliyle sabetayizm meselesi ile cok ilgili ve kendide selanik göcmeni bir sabetayist. Hos bes faslindan sonra aniden bir soru geliyor : “sizce sabetayistler neden cok dindar gözükmek taninmak istiyor, mesela benim cevremdeki tüm sabataistler bir dergaha bagli “

Yazar devam ediyor anlatmaya, doktor nazimdan, tülin hanimdan, harun hocadan, izmirdeki asevinden falan filan. Ama yazarimiz 3 yil boyunca sabetay mevzuu ile yatip kalktigi icin konu doktor nazim bile olsa burun kiviriyor tavirlari veriyor. Kendine gelen elestirilerden bahsedip kendince kendini aklamaya calisiyor. Misafiri asansöre kadar ugurlamak icin eslik ederken misafir her nedense o ana kadar söylemedigi can alici bilgiyi veriyor. “ harun hocanin gercek adi aaron kandiyotiydi ve yahudiydi”
E haliyle acar yazarimiz hemen meseleye baliklama daliyor, 3 yillik yorgunluk ve onca elestiride gecmiste hos bir sada olarak kaliyor ve söyle diyor: “ yahudi bir seyh ve sabetayist müridleri meselesine daha ne kadar kayitsiz kalabilirdim” ve elbette kalmiyor
Sayfa 383’den devam edelim: “ 1932 yilinda yasaklanan arapca ezan DP hükümeti tarafindan 1950 de kaldirildi. Ne ilginç degilmi DP hükümetinin arapca ezani yasak eden kanunu kaldirmasini hararetle destekleyenler arasinda islami basinin her firsatta elestirdigi sabetayist ahmet emin yalman da vardi”

Sayfa 386’dan devam edelim: “sonucta 1950 de türkçe ezanin kaldirilmasi bir hükümeti yillarca ayakta tutmaya yaradi. Demekki o yillarda iyi bir siyasal strateji uygulanmisti. Benim zavalli halkimin dinsel inancini biraz oksayinca sana dünyalari bile veriyor sabetayist bir hükümet olsan bile ( bkz efendi kitabi ) “
Telekom derki: yukardaki onca seyi niye yazdim hemen cevabini vereyim. Soner Yalcin milleti fazla kek gördü ve keklemeye devam ediyor. Efendi 1 yazilirken Efendi 2 nin temelleri atilmisti zaten, hatta bence Efendi 2 nin temelleri Efendi 1 den de önce atilmisti.
Efendi 1 ile operasyon basladi , ve Efendi 2 ile turna gözünden vurulmaya calisiliyor.

Yazar Efendi 1’i yazmamis olsaydi Efendi 2 havada kalacakti.
Eeee güzel strateji ama sindirte sindirte yavas yavas morfini zerkediyorlar. Ve masalida cok güzel boyaci küpüne sokuyorlar.

Okumaya devam edelim bakalim daha neler cikicak.
hala önyargiliyim ama okumaya devam ediyorum:)

—————————————————————————————————————————————————-

Yazarimizin dini-felsefi referansida bolca alinti yaptigi Orhan Hancerlioglu:)))

Eminim Orhan Hancerlioglu hakkinda engin bilgiye sahip arkadaslar vardir:)
—————————————————————————————————————————————————

ENDÜLÜS ÜZERİNDEN OSMALIYA VURMAK DİYE BUNA DENİR… 

Sayfa 20’den dipnot:
“Konuyla dogrudan iliskisi yok ama yazmak istiyorum,1492 de ispanyanin birligini saglayan ve son islam kalesi girnatayi alan kral 2. fernando hristiyanligin amansiz savunucusu idi, sadece yahudilerin degil müslümanlarinda din degistirmelerini istedi; camilerini yakti; dogan cocuklarini vaftiz edilmeye zorladi
Soru 1- insanlik tarihinin en büyük trajedisinin bize neden sadece yahudi tarafi anlatilmaktadir
Soru 2- endülüsteki zulumden kacan yahudilere kapilarini acan osmanli, 1492’de bu duyarliligi neden ayni baskilara maruz kalan endülüslü müslümanlara göstememistir? Saniyorum neden yahudilerin hekim ziraatci zanaatci olmasi degildir. Çünkü islam dünyasindaki en nitelikli is gücü o yillarda endülüslü müslümanlardaydi. Üstelik osmanli ile iliskileri cok iyi oldugu icin ispanyollar tarafindan besinci kol olarak görülüyorlardi.Asil trajedi saniyorum bu. Kacabilen kuzey afrikaya gitti, din degistiren müslümanlara maricos-mariskos dendi “
——————————————————————————-
Eminim aranizda tarih bilgisi olanlarda vardir:))

Endülüsten gelen yahudilerin gemi yada kara yolu ile gelirken üstlerinin baslarinin perisan olmasina ragmen osmanli topraklarina gelene dek zayiatlarinin neredeyse sifira yakin oldugunu bir yerlerde okumustum.hatta o yazida kilisenin yahudileri özellikle osmanli topraklarina gönderdigi tezi bile öne sürülüyordu.Hatta bu tezin dayanak noktasi Osmanliyi nasil yikariz mantigindan hareketle özellikle planlanmisti.Kaynak sormayin cünkü nerede okudugumu hatirlamiyorum.

Sorular yukarda ve cok ince tezgahlanmis bir sekilde damardan giriyor:)
Bakalim sevgili sagduyulu medyamizin kalemsörleri bu iddialara ne zaman cevap verecekler.
Hürriyet gazetesi her zamanki kurnazligi ile, kitabin daha genis kitlelere yayilmasi icin sansasyonel konulari önplana cikarmayi basardi.
Zannediyormusunuz ki Soner babasinin hayrina ilk defa acikliyorum sark kurnazligini kitabinin icine koydu.
Hepsi tikir tikir isleyen bir planin parcasi.
Önce said nursi- sirada turkes var, zapsu var, hedef kitleler de belli.
Kimden daha cok ses getiririz ve kimi daha cok ciyaklatabiliriz.
Zaten amacta bu.
Ama zannetmeyinki onlarla bir alip veremedikleri var.
Maksat Efendi 2-yi daha genis kitlelere nasil yayabiliriz ve toplumsal paranoyayi toplum mühendisligi yaparak nasil daha iyi yayginlastirabiliriz.

—————————————————————————————————————————————————–

Mehmet MARUF

“ İspanyollar Gırnata’yı aldıkların zaman halkı dinlerini değiştirmeleri için ateşle yaktılar. Biz İstanbul’u aldığımız vakit, her türlü din sahibine dinini yaşayabilmeleri için tam bir din hürriyeti tanıdık.”

– Namık Kemal –

Hikayelerinin sonunda tarihler 1609 yılını göstermektedir ve İberik Yarımadası’nda bir katliam havası hüküm sürmektedir. İspanyol krallığının dört bir yandan topladığı Müslümanlar yaya olarak limana getirirler zaten bir çoğu yolda açlıktan, susuzluktan ve bitkinlikten ölmüştür. Sağ kalanları taşıtmak için Napoli’den, Ceneviz’den ve başka yerlerden gemiler kiralanıp kaptanlar Müslümanları nakil etmek için kelle başı ücret alırlar. Fakat İspanyol limanlarından uzaklaşıp, gözle görünmez olunca denize atmayı ve hemen dönüp yeni bir yükleme yapmayı daha kârlı bulurlar. Sonuçta altıyüzbin Müslüman limana götürülürken, yolda ya da açık denizde ölmüştür. Bu durum birçok tarihçiye göre hemen hemen Nazi soykırımına benzer bir durumdur. (Prof. Rodrigo de Ziyas; Endülüste Binlerce Müslüman Katledildi isimli makale, Endülüsten İspanya’ya, T.D.V)

Yukarıda anlatılanlar tamı tamına 781 sene İspanya’da hüküm süren Endülüs Müslümanlarının acı sonudur. Oysa işin başında 711 yılında Tarık b. Ziyad “gemileri yakarak” İspanya’ya girmiş ve üç sene zarfında Müslümanlar bütün İspanya’yı fethetmişlerdi. Amaç ise Akdenizi bir göl haline getirerek Balkanlar üzerinden İstanbul’a kadar gelmek ve Hz. Peygamber (sav)’in fetih arzusunu gerçekleştirmekti.

Eşsiz bir medeniyet

Bu gayeyle önce İberik Yarımadası’na tutunan Endülüsler burada muhteşem bir medeniyet kurarlar. Öyle ki; başkent Kurtuba daha 12. yüzyılda geceleri aydınlatılan sokakları ve anestezi yoluyla ameliyatların yapıldığı hastaneleriyle bir milyon nüfuslu bir şehirdir. 10. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’nın öteki ülkelerinde din adamları dışında okuma–yazma bilen yok denecek kadar azken, Endülüs’te halkın büyük bir çoğunluğunun okur–yazar olduğu rivayet edilmektedir. Ayrıca Kurtuba Üniversitesi’nde din, dil ve ırk ayrımı gözetilmeden dünyanın dört bir yanından gelen öğrencilere hizmet verilmektedir. Aynı üniversite Kahire’deki El–Ezher Medresesi’nden 193 yıl, Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nden 289 yıl önce faaliyete geçmiştir. Şehir kütüphanesinde 600 bin cilt kitap bulunmaktadır ve sadece bu kitapların kataloğu 44 cilt tutmaktadır. Batı’da 18 yüzyılda bile su az kullanılan bir nesne iken hatta Paris’teki bütün çeşmelerin sayısı 40 iken, Endülüs’ün Kurtaba’sında 70 kütüphane ve 900 halk hamamı bulunuyordu.

Avrupa’da onunla mukayese edilebilecek şehir olarak sadece Konstantaniye vardı. Özellikle tıp alanında zamana göre çok ileri seviyede olan Kurtuba’ya krallar tedavi olmak amacıyla geliyorlardı. Leon Kralı I. Sancho 960 tarihinde ameliyat olmak için, daha sonra II. Silvester adıyla papa olan rahip Gilbert fizik ve matematik tahsili için Kurtuba’ya gitmişlerdir. Ayrıca İspanyol krallardan hangisi olursa olsun, bir cerrah, bir mühendis, bir şarkıcı, bir terzi veya bir mimara ihtiyaç duyduklarında medeniyet merkezi Kurtuba’ya elçi göndererek temin ederlerdi. Nitekim Navar kralı veliaht oğlunun eğitimi için Kurtuba’dan hocalar istemişti. (Lütfü Şeyban; Reconquista, İz Yay. sy. 339)

Pirinç, şeker kamışı ve pamuğu Avrupa’ya sokanlar, suyun buharlaşarak azalmasını önlemek için yeraltından kanallarla naklini gerçekleştirenler, kağıdın, pusula ve barutun Batıya intikalini sağlayanlar, palamut ve hurma ağaçlarından katran elde etmeyi öğretenler 12 yüzyıldan itibaren İspanya ve Portekiz saray yapımına hatta Kuzey Afrika ve Doğu Amerika mimarisine etki edenler Endülüslü Müslümanlardır. (Age sy. 99)

Batı’nın defterinin en kara sayfalarından biri

İşte böylesine muazzam bir medeniyet, gerek Batı kültürüne kompleksli yaklaşımıyla, gerek Haçlı zihniyetinin sinsice yürüttüğü misyonerlik faaliyetleriyle, gerekse felsefecilerin fikirlerine kapılmalarıyla 1492 senesinde siyasi hakimiyetini kaybetti. (Prof. Dr. Haydar Baş; Dini ve Milli Büt.Yön.Tehditler, sy.61, İcmal Yay.)

Kısaca ifade etmek gerekirse 1031 senesinde yıkılan Endülüs Emevi halifeliğinden sonra Endülüsle, Hıristiyan İspanya arasında yaşanan mücadele; idealist bir toplumla idealini yitirmiş bir toplumun mücadelesinden ibarettir. Kazanan idealist taraftır ki bu da Hıristiyan İspanya’ydı. (Yrd. Doç. Dr. Mehmet Özdemir; Endülüs’ün Yıkılış Süreci Üzerine Mülahazalar adlı makale, Endülüs’ten İspanya’ya, T.D.V.)

1492 senesinde Gırnatanın işgaliyle İspanya’da siyasi bakımdan İslam sona erdiyse de bu ülkede kendilerine yapılan taahhütlere güvenerek yığınla Müslüman kalmıştır. Verilen sözlere bakılırsa Müslümanlar canlarını, mallarını, dinlerini, dillerini, örf ve adetlerini muhafaza hakkına sahiptirler.

Müslümanlar arasında bu teminatların birer aldatmacadan ibaret olduğunu fark edenler yok değildi. Nitekim Gırnata’nın teslimi için hazırlanan anlaşma metninin meşhur El–Hamra Sarayı’nda imzalanması esnasında devlet ricali arasında ağlaşmaların başlaması üzerine ünlü komutan Musa b. Ebil–Gassân’ın şu sözleri oldukça dikkat çekicidir:

“Ağlamayı çocuklara ve kadınlara bırakınız. Kendinizi aldatmayın. Hıristiyanların vaatlerine sadık kalacaklarını da beklemeyin. Ölüm daha az korkulacak bir iştir. Önümüzdeki günlerde evlerimizin yağmalanması, mescitlerimizin kirletilmesi, kadın ve kızlarımızın tecavüze uğraması, vahşet, zorbalık, kırbaçlar, zincirler, diri diri yakılacağınız ateş çukurları sizleri bekliyor. Ölümden korkan zayıf nefisler bunları görecektir. Ben ise Allah’a yemin ederim ki bunları görmeyeceğim.” (A.g.m.)

Ve zaman onu haklı çıkardı. İşgalin üzerinden daha beş yıl bile geçmeden tarihte eşine ender rastlanan bir imha hamlesiyle karşı karşıya kaldılar. Ayrıntılarını zorla Hıristiyanlaştırma, katliam, engizisyon mahkemeleri ve toplu sürgünlerin oluşturduğu bu hamle 1609 yılında tamamlandı. İspanyol tarihçi Marmol Carvajal’ın konuyla ilgili şu tespiti dikkate sayandır:

“Gırnata işgal edilir edilmez, kilise çevreleri, kral Ferdinand’dan ısrarla Muhammed’in taifesinin kökünün kazınması için çalışmasını onlardan İspanya’da kalmak isteyenleri ya Hıristiyanlığa girmeye ya da İspanya’yı terke zorlamasını istediler. Böyle davranmasının anlaşmayı ihlal etmek anlamına gelmeyeceğini, ülkenin selameti, Hıristiyanlığın safiyeti için bunun gerekli olduğunu söylediler. Onlara göre Hıristiyanlarla Müslümanların bir arada yaşamaları kesinlikle mümkün değildi.” (A.g.m.)

Neticede ne hayatta kalan bir Müslüman, ne de ayakta kalan bir cami bırakıldı. Kısacası sekiz asır İspanya’nın kaderinde söz sahibi olan Müslümanlar sanki bu ülkeye hiç ayak basmamışlardı.
—————————————————————————————————————————————————-

Milletleri ve toplumları canlı bir organizmaya benzetmek mümkündür. Oraya siyaset edecek virüs veya mikropa karşı direncin ehemmiyeti, belki yüzlerce virüsün yok edilmesinden daha önemlidir. Zira bağışıklık sistemi alt üst olmuş bir bünye, bazen çok basit bir virüsün etkisiyle varlığını kaybedebiliyor. Bu manada toplumlar ve milletler için “Dini Bütünlük” gerçeği dışardan gelen her türlü tehlikeye karşı dirençli ve güçlü bir bağışıklık sistemi mesabesindedir. Tebliğimizin çerçevesi komplo teorileri alanı değildir. Bilakis günümüze ve istikbalimize ışık tutabilecek nitelikte maziden süzülen bazı sosyal gerçeklerdir, hayattan kesitlerdir.

Şüphesiz sosyal hadiselerin temelinde birden ziyade etken söz konusudur. Dolayısıyla gelişen olayları sa­dece bir veya birkaç sebebe bağlamak kamil manada bir teşhis imkanı vermeyebilir.

Ancak bazı sebepler de var ki, bunlar belki yüzlerce sebebin bir araya gelerek oluşturdukları sosyal tesiri tek başlarına meydana getirebilirler.

Milletleri ve toplumları canlı bir organizmaya ben­zetmek mümkündür. Oraya siyaset edecek virüs veya mikroba karşı direncin ehemmiyeti, belki yüzlerce vi­rüsün yok edilmesinden daha önemlidir. Zira bağışık­lık sistemi alt üst olmuş bir bünye, bazen çok basit bir virüsün etkisiyle varlığını kaybedebiliyor. Bu manada toplumlar ve milletler için “Dini Bütünlük” gerçeği dışardan gelen her türlü tehlikeye karşı dirençli ve güçlü bir bağışıklık sistemi mesabesindedir.

Bu cümleden olarak “Dini Bütünlük” gerçeğini ve ‘Dinlerarası Diyalog’ mantığını daha yakından görür­sek faydalı olur kanaatindeyim.

Endülüs ve Osmanlı medeniyetlerinin çöküşü, dini bütünlük gerçeği açısından tarihi tecrübeler sunmak­tadır.

Genel bîr değerlendirme yaparsak aslında Endülüsün zeval grafiği, kemal grafiği ile beraber başlar.

Bilindiği üzere Musa bin Nusayr ve Tarık bin Ziyad komutasındaki Müslümanlar, 711 yılında İspan­ya’ya ulaşırlar ve üç yıl zarfında İspanya’nın tama­mına yakın kısmını fethederler. 732 yılına gelindi­ğinde ise Güney Fransa’nın büyük bir bölümü de fethedilir. Hatta günümüz Paris’inin 100 km yakını­na kadar ulaşırlar.

Ancak 732 yılında cereyan eden Balat’uş Şüheda savaşından sonra Endülüs dışa karşı mücadeleyi bıra­karak içten içe kaynamaya başlar. Berberilerin isyanı­nın Arap katliamına dönüşmesinin ardından Şamiyyün-Belediyyün mücadeleleri kı­zışır. Bu asabiye savaşları 10 yılı aşkın sürerken 750 senesinde 300 ile 3.000 arasında değişen Hristiyan gücü Asturias krallığını ku­rar. Ardından Müslümanlar daha önce fethettikleri toprakların yarı­sını terketmek zorunda kalırlar.

Asturias Krallığının Hıristiyan dünyasını cesaretlendirir ve Endülüsten Müslümanların sökülüp atılması için güçlü bir ideal oluş­turur; Reconquista.

Bu stratejiyle askeri boyutta ye­ni kurulan taife sultanlıklarının birbirleriyle olan mücadelesi ola­bildiğince tahrik edilir. Böylece hem müslüman kuvvet iki taraftan eksilir hem de birbirlerine karşı Hristiyan İspanya’dan yardım ta­lep ederek kendilerini haraca bağ­latırlar. Böylece hem siyasi, hem de ekonomik çöküş devanı eder.

Henüz 732’de siyasi olarak ini­şe geçen Endülüs Medeniyetinde asabiyet sebebiyle dini bütünlük yok olmaya yüz tutmuş adeta toplumun bağışıklık sistemi altüst olmuştur. Merkezi otorite dağıl­mış,güçİü ordu kaybolmuş, kay­naşmış toplum birbirini bitiren in­sanlar halini almıştır. (Doç Dr. Mehmet Özdemir, Endülüs Müs­lümanları, Ankara.)

Geçen zaman içinde yorgun düşen Endülüs Müslümanlarının sosyal dokuları hızla çözülür. İlk dönem Hristiyanlara etki eden Müslümanlar gün geçtikçe tesir altında kalmaya başlar. Müslü­man ve Hristiyanlar arasında İs­lam nokta-i nazarından çarpık di­yaloglar gelişir. Nitekim Müslü­man halk, kızlarını bile Hristiyan-larla evlendirmeyi sürdürürler. Bu çözülme sadece halk kesiminde olmayıp üst düzeyde de devam e-der. Benû Kasi’nin reisi Musa bin Musa kızım Navarra kralıyla ev­lendirir. Kardeşinin kızını da kral Wannaca ile evlendirmişti.(Guic-hard, Al Andalus, Barcelona 1973,s.232)

Giyim zevkini dahi Hristiyanla­ra benzeyerek tatmin eden liderler ortaya çıkar. İbn Merdeniş’in giydiği elbiseden atının eğerine ka­dar her şeyi Hristiyan kontlara benziyordu. (İnan, Endelusiyyat, Kuveyt, 1988. s.86)

Sebte Valisi Ebu’l Kasım el-A-zafi’yi derinden üzdüğü üzere En­dülüs halkı Hıristiyanların yılbaşı kutlamalarına iştirak etmekle kal­mıyor, toplumda içki alemleri revaç buluyordu. Hatta bazı yöre­lerde haşhaş kullanımına bile rast­lanıyordu (El- Abbadi, el-A’yad, 146 ; Arie, III. 310). Nitekim L Hakim’in işret meclislerine ağır­lık vermesi, halkın sevdiği takva ehli alimlere ilgi göstermemesi, Rabad isyanlarına sebep olmuştu.

Sosyal hayat böylece devam e-derken dini ve fikri hayat da En­dülüs açısından pek güven verici değildi.

Kurtuba doğumlu İbn Rüşt (d: 1126) Endülüs’te Aristo’nun vari­si olur. Aristo’nun eserlerine üç türlü şerhler yazar. Bu şerh ve ha­şiyelere Hıristiyan ve Yahudiler bilginlerinin özellikle sahip çık­maları dikkat çeker. Nitekim Ya­hudi asıllı İbn Meymun, İbn Rüşt’ün çalışmalarına yoğunlaşa­rak eserlerini Latinceye çevirir (Henry Corbin, Hıstorie de la phı-losophie Islamıguc, 1964)

Aristo’yu Endülüs’ün ortasına diken İbn Rüşt, hakikati bulmada akıl İle vahyin ikiz kardeş olduğu anlayışım kokleştirir; ayet-i keri­mede belirtildiği üzere bazıları muhkem bazıları müteşabih olan Kur’an ayetlerinin müteşabih o-lanlarının ancak ‘rasihûn’ tara­fından anlaşılabileceği beyanın­da felsefecilerin kastedildiğini temellendirir. Hıristiyan dünyanın temel taşı olan Aristo’ya bu dere­ce yakınlık, İbn Rüşt’ün içinde bulunduğu toplum için ciddi bir tehlike olur (Macit Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, İklim Yay., İs­tanbul.)

Bütün bu gelişmeleri Özetlersek Endülüs’teki yokoluşun perde ar­kasında dini bütünlüğün fert, aile ve kültür hayatı düzeyinde kaybo­luşunun varlığına hissettirmekte­dir. Asırlar sonra İngiliz Sömür­geler Bakanlığına bağlı ajan Hampher şu teşhisi yapar:

“Bir keresinde Sömürgeler Bakanlığı’nda Britanya, Fransa ve Rusya temsilcileriyle bir konfe­rans düzenlendi. Konferans üyeleri siyasi heyetler, din adamları ve ünlü şahsiyetlerden oiuşmakta idi. Ben de katılmıştım. Konferansın konusu İslam ülkelerinin ne şekil­de sömürülebileceği ve bu yolda karşılaşılan engellerdi.

Konferansa katılanlar Müslü­manları birbirine düşürmenin, aralanndan nifak ve tefrika icad et­menin yollarını araştırıyorlardı. Müslümanlar arasındaki sarsıntı söz konusu olunca üyelerden ba­zıları, ispanya’nın yüzyıllar sonra Hıristiyanlığın kucağına döndüğü gibi bazı İslam ülkelerinin de Hı­ristiyanlık yoluna erişeceklerine inanıyorlardı.” ( Humpher, Hatırat, Nehir, 1995 s. 16)

Toplumun bağışıklık sistemi mesabesindeki dini bütünlüğün pörsümesiyle birlikte Arap yarımadasından İspanya’ya gelen Müslüman süvariler bir şeylerini yitirmişler. Yitirmişler ki, ünlü ta­rihçi İbn Hayyan şu tespiti yapar: ‘Allah, Endülüs Müslümanlarına düşman korkusunu öylesine mu­sallat etti ki, bunlardan birini her­hangi bir yerde bir Hristiyanla karşılaşsa, Allah’tan utanmadan sırtını döner ve kaçardı. Allah’ın düşmanları Müslümanların bu davranışlarını çok sık gördükleri için alıştılar’ (İbn İzari, II. 280).

Ruhunun özünü, aşkını kaybe­den bir nesil değerleri uğruna de­ğil şehit olmak, tırnağını dahi fe­da edemez. İşte dini bütünlüğü milli bütünlüğe bakan bir diğer ö-nemli yönü bu olsa gerek.

Görünen şu ki Endülüs’te fikir imal eden enlellektüel kesim, top­lumun duyarlılıklarından uzak kalmanın yanısıra Yunan felsefe­sinin problemleriyle debelenirken kültürel etkileşimin zebunu olan toplum, ilk zamanlarda Hıristi-yanlara timsal olurken daha sonra Hıristiyanlar! taklid etme noktası­na sürüklenir

Osmanlının yıkılışını hazırla­yan kültürel altyapı, belki yıkı­lıştan yaklaşık iki asır öncesine dayanır.

1700’lü yıllarda Özellikle Arap dünyasındaki dini kimlikli hare­ketler, siyasi içeriğe sahiptir. Alt­yapısını Renan, Ceatani, Stobard, Robert Bell, Rodinson, Goldziher gibi müsteşriklerin hazırla­dığı ve kimi zaman Lawrence gibi bil fiil ortaya konan proje ilmi kimlikli olmaktan öte siyasi ve misyoner karakterli faaliyetlerdir. Arap dünyasını Osmanlı’dan ko­parma amacına yönelik Goldziher, Ceatani, Renan, Rodinson gibi yabancı oryantalistlerle Reşit Rıza, Cemalettin Efgani gibi on­ların yerli gönüldaşlarının İslam üzerindeki inceleme ve araştırma­larında ele aldıkları konuların or­tak olması ve aynı neticeleri pay­laşmaları gözden kaçmamaktadır.

Nitekim İslam dünyasında dinin temel kaynaklan üzerindeki yo­ğunluklu tartışmalar, özellikle Hz. Muhammed (sav) ve İslam’ın i-kinci temel kaynağı olan sünnet üzerindeki spekülasyonlar, İs­lam’ın Hıristiyanlık ve Yahudilik­le bağlantılı bir temellendirmeyle yorumlanması, İslam’ın ilmi mü­esseseleri olan mezhepler ve meş­repler üzerinde münakaşalar, müctehid imamlarla ilgili tahkir­ler… vs bu dönemde ve özellikle bu iki yabancı ve yerli ekip tara­fından yaygınlaştırılmıştır. (Bkz. Ignaz Goldziher, Die Richtungen der Islamichen Koranausîegung ; Walt, Gibb’in İlgili dokümanları)

Bu dönemin yerli meşhurları Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza, her ne ka­dar dini kimlikle öne çıkmış olsa­lar da, ardından Muhammed Ab-dulvehhab İle gün yüzüne çıkan ve Haremeyn’in, Şam’ın, Mısır’ın Osmanlıdan koparılması gibi dev-şirdikleri meyvelere baktığımızda görünen gerçek, arka planda ciddi siyasi manevraların ve misyoner­lik projelerinin varlığıdır. Nite­kim Hampher’in hatıratında dik­kat çeken Önemli bir nokta, o dönemde İngiliz, Fransız ve Rusya temsilcilerinin Osmanlı’nın üze­rinde ortak hesap çalışmalarıdır.

Hatıratlarda da apaçık ortaya çıkan gerçek şudur: İslam dünya­sını, dolayısıyla dönemin Osman­lı’sını çökertmek için toplumun dokusunu oluşturan dini bütünlük hedef seçilmiş; ilginçtir, neticede siyasi sonuçlar devşirilmiştir.

Bu yerli üçlü ve oryantalistlerin ortak noktalan, hakikatler üzerin­de şüphe tohumlan ekerek İs­lam’ın müesseselerin hedef al­mak, toplumun problemlerine ça­reler aramak yerine toplumu Al­lah Resulüne ulaştıran kaynakları­nı kesmek, devasa dini mirasım yok etmek olmuştur.

Halklarının dini hayat ve dü­şüncelerini dar görüşlülükle suç­layan bu kimselerin sömürgeci güçler tarafından taltif görmeleri boşuna değildir. Nitekim bazıları­nın farmasonluk teşkilatlarındaki hizmetleri de gözden kaçmamak­tadır. Nitekim İslam adına ortaya çıkan ve islam ilminin temsilcileri olarak vasfedilen bu insanlar Su­riye’de Protestan Okulunun ve Je-suits Okulu açılmasına önayak ol­muşlardır.Diğer yandan Afganis­tan’da kabile savaşlarını körükle­yen Cemalettin Efgani, İngilizler tarafından Rusya’ya hizmet et­mekle suçlanır. Afganistan’a da kendini Seyyid-i Rumi diye tanı­tırken, İstanbul’da Seyyid Afgani olarak kendini gösterir. Gittiği yerlerde Mason Locaları açmakla ünlenir. En bariz Özelliği kız kar­deşinin oğlu Mirza Lütfullah Han’ın belirttiği üzere her gün ye­ni bir tiple yeni bir kimlikle orta­ya çıkmasıdır, iskoç Mason loca-sındaki gayretlerinin ardından Fransız locasına geçer (Robert Olson, Oryantalistler ve İslami-yatçılar, İnsan Yay, 1995 ; Albert Houranı, Arabic Toughl in The li­beral Age 1789-1939, Cambrid-ge,1983)

Hompher’in hatıratındaki proje lerle geçmişte ve günümüzde Müslümanların dini bütünlüğüne kasteden mİsyoner-diyalog proje­leri arasındaki ilginç benzerlikler­den bazılarını şöylece sıralayabi­liriz:

Müslümanlar arasında millet çeşitliliğini asabiyet kavgasına dönüştürmek.

Din alimleri ile halkın arasın­daki köprüleri kaldırmak.

Din alimleri ve müctehitlerİ töhmet altında tutmak.

Müslümanları şuna inandırmak şart; Peygamberin dinden kastı sadece İslam değildir. Yahudi, Hıristiyan ve diğer dinlerin men­supları da cennetliktir.

Müslümanı ibadetten soğut­mak şarttır.
Müslümanlar, akıl-vahiy mü­nasebetinde özgürce düşünme he­vesi verilmelidir

M.Emin KOC
—————————————————————————————————————————————————

ENDÜLÜSLÜ/İSPANYA-OSMANLI İLİŞKİLERİ

——————————————————————————–
Osmanlı Padişahı II.Bayezid

——————————————————————————–

CEZAYİRLİ TÜRKLER’İN ENDÜLÜS MÜSLÜMANLARINI KUZEY AFRİKA’YA NAKLİ VE NETİCELERİ
Prof. Dr. Ercüment KURAN

2 Ocak 1492’de Endülüs Müslümanlarının hakimiyetindeki son şehir Gırnata, Katolik İspanyol hükümdarları Ferdinand ve İzabella’ya teslim oldu. Böylece İspanyollar’ın “Reconquista” dedikleri, İberya Yarımadası’nın Hıristiyanlar tarafından geri alınması hareketi tamamlandı. Bilindiği gibi, Müslüman Araplar’ın 711’de fethine başladıkları bu yarımada İslam medeniyeti 800 yıla yakın bir zamanda yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Endülüs hakimiyeti sona erdikten sonra memlekette kalan Müslümanlara İspanyollar “morisko” veya “mudejar” adını verdiler. “Mudejar” sözü Arapça “mudeccen”den bozma olup Osmanlı kaynaklarında çok kere “müdeccel” şeklini almıştır.

Gırnata’nın teslim antlaşmasında Müslümanlara can ve mal emniyetiyle din ve ibadet hürriyeti tanındığı halde, İspanyollar bu şartlara uymadılar ve 1499’dan itibaren onları hıristiyanlaştırmaya başladılar. Bunun üzerine müdeceller ayaklandılar. İsyan Gırnata bölgesinde geniş bir sahaya yayıldı. İspanya Kralı 1501’de çıkardığı bir fermanla Müslümanları ya Hıristiyan olmak veya İspanya’dan çıkmak zorunda bırakınca da müdecceller dinlerini korumak için dağlık bölgelere sığındılar. Bazıları da görünüşte Hıristiyanlığı kabul ettiler.

Endülüslü Müslümanlar bir çok defa Fas hükümdarlarına mektup yazarak yardım istemişlerdir. Fakat, bu sıralar İspanyol ve Portekizliler’in Mağrib kıyılarını istilaya girişmeleri sebebiyle Faslılar din kardeşleri lehine bir davranışta bulunmadılar. Gırnatalı Müslüman bir şair, XVI. yüzyıl başlarında, Osmanlı padişahı II. Bayezid’e gönderdiği manzum şikâyetnamede müdeccellerin acıklı halini arz etmiştir. Ne var ki, 1499’da Venedik’e karşı açılan savaş 1503’de Osmanlıların zaferiyle sona ermişse de, ardından İran şahı Safevi’nin kışkırttığı Alevi Türkmen aşiretleri Anadolu’da ayaklanmışlardır. Bu yüzden II. Bayezid’in Endülüs Müslümanlarının yardım isteklerini cevapsız bıraktığı kuvvetle muhtemeldir.

Gırnata’nın düşüşünden öncede, 1486 yılı ortasında, son Endülüs hanedanı olan Beni Ahmer’in bir elçisi İstanbul’a gelmiş ve Ebu’l -Beka Salih bin Şerif’in ağıtını padişaha sunarak yardım istemişti. O yıllarda Osmanlı Devleti’nin denizaşırı sefere çıkacak donanması bulunmaması ve Malta Şövalyelerinin Cem Sultan’ı 1482’den beri ellerinde rehine tutmaları bu isteğin yerine getirilmesine imkan vermemişti. Bununla birlikte, Türk Korsanı Kemal Reis’in, Osmanlı devleti hizmetine girdiği 1494’den önce, 1487 yılında gemileriyle İspanya kıyılarını vurduğu anlaşılmaktadır.

Osmanlı Türklerinin Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzatması Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatı başlarında gerçekleşmiştir. Şöyle ki Oruç ve Hızır adlı iki kardeş Türk denizcisi Antalya valisi Şehzade Korkut’a tabi olarak Hıristiyanlara karşı Akdeniz’de mücadele ederken, Şehzade Selim’in babası Bayezid’in yerine, 1512’de padişah olması ve kardeşi Korkut’u öldürtmesi üzerine, cezalandırılacakları korkusuyla Mağrib taraflarına kaçmışlardı. Oruç Reis Tlemsen civarında İspanyollarla savaşırken 1518’de şehit olmuş, Hızır Reis ertesi yıl Cezayir şehrini zaptetmişti. Anavatandan uzak bu diyarda kendi kuvvetleriyle tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, Yavuz Selim’e müracaat ederek Osmanlı devletine tabiiyetini bildirmişti. Bu arada Sultan Selim ölmüş, yeni padişah Süleyman 1520 yılında Hızır Reis’e 2000 yeniçeri ve topçular gönderdiği gibi, onu Cezayir-i garb beylerbeyliğine tayin etmişti. Bu tarihten itibaren Barbaros Hayrettin adıyla tanınan Hızır Reis, 1525’den Kapu’dan paşalığa getirildiği 1533’e kadar 70. 000 müdecceli gemilerle İspanya’dan Kuzey Afrika’ya taşıdı.

Hayrettin Paşa Kapudân-ı Deryalık görevine başlamak üzere İstanbul’a giderken, mutemet adamlarından Hasan Ağa’yı Cezayir’de vekil bırakmıştı. Memleketin batısında Vehran şehri 1509’dan beri İspanyollar’ın hakimiyeti altında bulunuyordu. Mukaddes Roma İmparatoru ve İspanya Kralı V. Karlos, Barbaros’un 1534’de işgal ettiği Tunus’u, ertesi yıl geri almıştı. 1541 Ekimi sonunda Karlos, Cezayir’i de ele geçirmek maksadıyla, büyük bir donanmayla gelerek şehrin doğu kıyısına asker çıkardı. Lakin Hasan Ağa’nın kumandasındaki Cezayir kuvvetleri karşısında yenilgiye uğradı ve çekildi. Bu durumdan cesaretlenen Gırnata müdecelleri, aynı yılın sonlarında, Osmanlı padişahına bir mektup gönderdiler. Mektupta Faslıların yardım etmemesinden şikayet olunduktan sonra, Hayrettin Paşa’nın Endülüs Müslümanlarını Hıristiyan zulmünden kurtardığı şükranla belirtiliyor, Paşanın Cezyir-i Garb Beylerbeyliğine yeniden tayini istirham olunuyordu. Ancak bu dilek gerçekleşmedi ve Hayrettin Paşa 1546 yılında öldü. Söz konusu mektupta dikkate değer bir husus İspanya’da 364.000 Müdeccel yaşadığının kaydedilmiş bulunmasıdır. Ülke nüfusu 1541’de 6 milyon tahmin olunduğuna göre, Müdeccellerin sayıları epeyce yüksektir.

1558 ‘de İspanya tahtına oturan II. Filip’in zamanında Müdeccellerin durumu daha da kötüleşti. Çünkü, Katolik Kilisesi’nin Engizisyon mahkemeleri memlekette kalan Müdeccel ve Yahudileri şiddetli baskı altında tuttu. 1567’de çıkarılan bir kanunla Müdeccellerin kendilerine mahsus elbise giymeleri, evlerinin kapılarını kilitlemeleri, hamama gitmeleri ve Arapça konuşmaları yasaklandı. Buna tepki olarak Müdecceller 1568 yılında isyan ettiler. İki yıl süren isyan kanlı bir şekilde bastırıldı. Cezayir-i garb beylerbeyi Uluç Ali Paşa Endülüs mücahitlerine silah ve mühimmat yollamışsa da, Kıbrıs seferine hazırlanmakta olan Osmanlı Devleti doğrudan yapmamış ve adanın fethinden sonra İspanya’ya donanma göndermeyi tasarlamıştır. Kıbrıs 1561 Ağustosunda fetholundu. Lakin, aynı yılın Ekiminde Osmanlı donanması İnebahtı deniz muharebesinde Müttefik Hıristiyan donanması tarafından bozguna uğratılınca Endülüs Müslümanlarına yardım tasarısı gerçekleşmedi.

İspanyollar Müdeccellere son darbeyi XVII. yüzyıl başlarında vurdular: Kral III. Filip 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla onları memleketten kovdu. 300.000 kadar Müdeccel vatanlarını terkettiler. Bu facia karşısında Osmanlı Padişahı I. Ahmed Endülüs göçmenlerine elden gelen yardımı yapmalarını Cezayir, Tunus ve Trablusgarb beylerbeyine emretti. Ayrıca İngiltere, Fransa ve Venedik nezdinde teşebbüslerde bulundu. 1610 sonbaharında elçilikle İngiltere’ye gönderilen Müteferrika İbrahim Efendi, Kral’a padişahın bir namesini sundu. Bunda “İngiltere’ye iltica eden Berberilerin İngiliz gemilerine konulup, salimen Memalik-i Osmaniye’ye yollamaları ‘rica ediliyordu. Bu teşebbüs sonuç vermedi. Padişahın Fransa kral naibesi Marie de Medicis’ye yolladığı mektubun ne derece fayda sağladığı bilinmemektedir.

I. Ahmed’in Venedik dojuna 1614 Haziranında yazdığı Türkçe mektupta şöyle denilmekteydi: “… zikrolunan Müslüman müdeccel taifesi İspanya’dan kalkup memalik-i mahrûsamıza gelürken Venedik vilayetine uğradıklarında menzil ve merâhilde ve mağberlerde kendülerine ve davarlarına ve esbab u erzaklarına ahd ü emana muhalif bir ferdi dahl ü taarruz etdirmeyüb emin ve salim memalik-i mahrûsamıza îsâl eyleyesiz. Şimdiye değin hüsn-i ihtimâmınız zuhûra getürüldük acilden bu fukaranın dahi suhûlet ile dar ül-eman olan memâlik-i mahrûsamıza gelmelerine müsâadeniz zuhûru ve tahsil-i rizay-i iktizanıza bâdi ve esas-i müsâlaha ve muâhedenin istihkâm ve imtidâdı olacağında iştibah yoktur. Ona göre takayyüd gösterüb merzi ül-hal ve merfih ül-bâl revâne kılmalarına say ü himmet eyleyesiz”

Müdeccellerin bir bölümü Osmanlı memleketlerine göç ettiler. Çukurova’ya ve Suriye kıyısına iskan olunanlar üretici hale gelinceye kadar beş yıl süreyle vergiden muaf tutuldular. İstanbul’ûn Galata semtine de yerleştirildiler. Oturdukları mahalledeki cami bu sebeple Arap Camii adını aldı. Müdecellerin çoğu Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarb’a gittiler. Ziraat ve sanayide gelişmiş bir toplum olduklarından yeni vatanlarının iktisadi ve içtimai hayatına katkıda bulundular. Yerli halkla karıştılar; fakat Endülüslülük şuurunu kaybetmediler. Endülüs üslubu mimari de öncelik taşıdığı gibi, Endülüs musikisi Kuzey Afrika ülkelerinde hala yaşamaktadır.

Bu yazı, Endülüs’ten İspanya’ya (TDV, İst. 1996) adlı kitaptan alınmıştır.
——————————————————————————–

OSMANLI-İSPANYA MÜNASEBETLERİ VE İSPANYOL ARŞİVLERİ HAKKINDA, Prof.Dr. Halil İNALCIK

Kongre kapandıktan sonra kaldığım bir haftayı İspanyol arşivlerinde Türkiye tarihini ilgilendiren Türkçe, Arapça vesikaları araştırmakla geçirdim. Türk-İspanyol münasebetleri çok eski bir tarihe maliktir. Türk ve İspanyol tarihleri arasında görülen o kadar bariz parallellizm sadece bir tesadüf değildir. Bu, müsbet tarihi bağlardan, mümasil şartlardan ve amillerden doğmaktadır. Akdeniz’in biri bir köşesinde öteki öbür köşesinde her iki millet, biri İslamiyet’in diğeri Hıritiyanlığın müdafii olarak ortaya çıkmışlar, 16. asırda her ikisi de cihanşümul birer imparatorluğun sahibi olmuşlar, Akdeniz’de genişleyerek birbiri karşısına çıkmışlar, bu denizin hakimiyeti için mücadele etmişler ve benzer şartlar altında iktisadi ve siyasi inhitata uğramışlardır.

Osmanlılar, tarihlerinin daha ilk yıllarında İspanyollar ile temasa gelmişlerdir: Garbi Anadolu’yu istilaya girişen Türkmen kuvvetlerine karşı Bizans imparatoru Mihail Paleolog bir Katalan askeri kumpanyasını kullandı. Batı Anadolu’da umumiyetle muvaffakiyetli harekatta bulunduktan sonra imparatorla bozuşan Katalanlar Trakya’ya çekilmişler, bunlardan bir grup Osman Gazi’ye iltihak etmişti. Trakya’da o zaman akıncı grupları halinde bulunan Türklerle gah rakip gah müttefik olarak dolaşan bu Katalanlar sonra gidip Atina ve Theb’i zapt etmişler ve orada yerleşmişlerdir (1311). Onlar burada 1388 tarihine kadar hakimiyetlerini saklayarak Balkan fütuhatına girişmiş olan Osmanlılar ile ekseriya dostça münasebette bulunmuşlar, 1369 yılında I. Murad ile ittifak etmişlerdir. Bilahare Katolonya’nın sahibi Aragon hanedanından kralların Atina üzerinde iddiaları bu Katalan hakimiyeti ile alakalıdır. Aragon hanedanı Sicilya’dan sonra 1435 tarihinde Napoli arazisini de ele geçirdikten sonra Akdeniz hakimiyeti emelleri beslemeğe başlamış, bir taraftan Arnavutluk’ta, öbür taraftan Yunanistan’da siyasi gayretler göstermişlerdir. Osmanlılar buralarda yerleşince de bu gayretler haçlı emelleriyle birleşmiştir.

Rönesans’ın parlak hükümdarı V. Alfonso, Arnavutluk’ta Osmanlılar’a karşı asi Arnavut senyörlerini, evvela Araniti’yi, sonra İskender beyi himayesi altına sokmuş para ve asker göndermiş, Osmanlıları bir hayli endişeye düşürmüştür. Aragon krallarının Barselona’dali arşivi bu devirde Osmanlılar’ın Balkan harekatı ve siyaseti hakkında zengin malzemeyi ihtiva etmekte olup bunları ilk defa Romanyalı tarihçi C. Marinesco esaslı surette tetkik etmiştir. İstanbul’un zaptı üzerine Papa V. Nikola’nın teşkiline çalıştığı haçlı seferinin kumandasını Alfonso kendi almayı ve İstanbul’u kendisi için zaptetmeyi tahayyül ediyordu. İstanbul’un fethi İspanyol milleti üzerinde derin bir tesir bırakmıştır. Bunu o devirde meydana çıkmış olması lazım gelen bir İspanyol romans’ında açıkça görmek mümkündür. V. Alfonso ölünce (1458) yalnız Napoli’ye tevarüs eden oğlu Ferrante Osmanlılar’a karşı, kendi düşmanı da olan Papa ve Venedik ile birleşmekten kaçınmıştır (Osmanlılar ile dostça münasebeti gösteren bir Napoli mektubu Topkapı Sarayı arşivinde çıkmıştır, no. 6675). Fakat bu, 1480’de Osmanlılar’ın İtalya fütuhatına başlangıç olarak Otranto’yu işgal etmelerine mani olamamıştır.

Gırnata’nın, İspanyol hükümdarı Ferdinand ve İzabel tarafından istilası üzerine oradaki müslümanların istimdadına Osmanlı Sultanı Bayezid II faal olarak bir cevap verememiştir. Bu müslümanlardan bir kısmı ve tazyik gören pek çok yahudi bu devirde Osmanlı ülkelerine kabul edilmişlerdir. İspanya’dan şimali Afrika’ya geçen birçok müslümanlar buraya gelen Türk deniz gazilerinde İspanyollar’a karşı enerjik bir intikamcı ve müdafi bulmuşlardır. Bu deniz gazileri şimali Afrika’yı eski Rumeli uçları gibi serbest bir gaza bölgesi haline getirdikten ve orada yerleştikten sonra Osmanlı Sultanı’nın doğrudan doğruya emri altına girmişler, bu suretle Batı Akdeniz’de Osmanlı-İspanyol mücadelesi başlamıştır. İmparator Şarlken, yahut bizim vesikalarda bazen yazıldığı gibi “İspanya Kralı Karlo” zamanında bu mücadele en şiddetli bir hal almış, nihayet Osmanlılar Barboros Hayreddin Paşa’nın deniz zaferiyle Batı Akdeniz’de de hakimiyet kurmaya muvaffak olmuşlardır. Şu noktayı belirtmek lazımdır ki, Şarlken, dayandığı kuvvet ve temsil ettiği siyaset itibariyle bir İspanyol kralıdır.

Osmanlılar onun şimali Afrika’da İspanyol hakimiyetini kurmasına mani olmuşlardır. Ancak 1571’de İnebahtı (Lepanto) da Türk donanmasının mağlubiyeti esaslı bir İspanyol zaferidir. Denilebilir ki, 16. asır son yarısında Akdeniz tarihi bu iki imparatorluğun bu deniz üzerinde hakimiyet mücadelesinden ibarettir. Şah Abbas, Batı’da Osmanlılar’a karşı müttefik ararken bilhassa İspanyol sarayına elçilerini göndermiştir. Bununla beraber İspanya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında esaslı iktisadi bir bağ vardır. 16. asır sonralarına doğru Osmanlı ülkesini İspanyol gümüş reyalleri istila etmiştir. İspanyolların Amerika’dan getirerek doğuya kanalize ettikleri bu bol gümüş, İspanya’nın ve Osmanlı devletinin birbirini müteakip uğradıkları enflasyonun ve iktisadi kargaşalıkların kaynağıdır. 17. asırda İngiliz ve Hollandalılar Akdeniz’e hakim oldukları zaman artık iki eski rakip İmparatorluk tarihlerinin inhitat devrine girmişler ve tekrar kendi köşelerine çekilmişlerdir.

İşte bu çok eski ve kesif münasebetlerin belgeleri bugün İspanyol arşivlerinde her iki milletin tarihlerinin en parlak sahifelerini aydınlatacak bir serginlikle mevcut bulunmaktadır.

İspanya’da muhtelif eyaletlerin, şehirlerin, manastır vs. dini müesseselerin ve bazı eski büyük ailelerin müstakil arşivleri olmakla beraber devletin idaresinde bulunan şu arşivler en mühimleridir: 1. Archivo Historico Nacional, Madrid: 1886’da tesis olunmuştur. II. Juan (1406-1454) zamanına kadar çıkan vesikaları ihtiva eder. Orta-Çağ askeri tarihi, engizisyon, üniversiteler ve deniz aşırı İspanyol müstemlekeleri bakımından ehemmiyetlidir.

2. Archivo de la Corona de Aragon, Barcelona: Burada 10.-15. asır vesikaları mühimdir. Daha öncelere ait vesikalar Al-Mansûr’un 986 da Barselona’yı zapt edip yakması sırasında mahvolmuştur. Mevcut vesikalar bilhassa İspanya İslam devletlerinin tarihi bakımından değerlidir. Osmanlı-Türk tarihi bakımından da bu arşiv fevkalade mühimdir. C. Marinesco’nun tetkikatı göstermiştir ki, arşivlerimizde Osmanlı tarihinin ilk iki asrına ait siyasi vesikaların çok mahdut olması sebebiyle bilhassa Balkan tarihinde bazı boşlukları doldurmak için Aragon arşivi çok kıymetli malzeme ihtiva etmektedir. Aragon Arşivi’nin yeni bir rehberi çıkmıştır: Los Archivos de Barcelona I. Ciudad, Direccion general de Archivos y Bibliotecas, Servicio de publicaciones del Ministerio de Educacion Nacional, Madrid 1952, Keza A. Rubio y Lluch’un Katalonya ile Şark arasındaki münasebetlere dair pek çok yazıları (bunlar için bak. B. Sanchez, Fuentes…, Madrid, 1952) burada zikredimelidir.

3.Archivo Historico de Valencia: Akdeniz tarihi için mühimdir.

Bu arşivlerden başka, Akdeniz tarihi için ehemmiyetli olan
4. Archivo Historico de Mallorca,
5. Archivo de la real Chacilleria de Granada burada zikredilmelidir.
6. Archivo de Indias, Sevilla: Bilhassa deniz aşırı İspanyol müstemlekeleri, Amerika, Filipinler ve hususiyle iktisadi tarih bakımından mühimdir.
7. Yeni-çağlar için en mühim arşiv hiç şüphesiz Simancas arşividir: Biz İspanya’da çok kısa ikametimiz esnasında ancak bu arşivi ziyaret edebildik. Archivo General de Simancas, II. Filip (1556-1598) tarafından Valladolid’den 10 km. kadar bir mesafede Simancas köyünde yapılmış bir şatoda devlet arşivi olarak tesis edilmiştir. İspanyol tarihinin parlak devri olup Akdeniz’de üstünlük için Osmanlılar ile mücadelenin en hararetli safhasına vardığı V. (I.) Karl ve II. Filip devirlerinin başlıca vesika hazinesini teşkil eden Simancas Arşivi, Osmanlı tarihi için birinci derecede ehemmiyetli arşivlerden biridir. İngiliz Arşiv İdaresi (Public Record Office) İspanyol arşivlerinden ve bilhassa Simancas arşivinden İngiliz tarihiyle alakası olan vesikaları tarattırarak 1870’ten beri bir seri halinde neşretmektedir (Calendar of State Papers, Calendar of letters, despatches and State papers relating to the negociations between England and Spain preserved in the Archives at Simancas and elsewhere). Bu serinin son 12. cildi 1949’da Royall Tyler tarafından neşredilmiştir. İngilizce tercümeleri verilen bu vesikalarda doğrudan doğruya Osmanlılar’ı ilgilendiren pek çok malzeme bulunmaktadır. Simancas Arşivin’den Türkiye’yi alakadar eden vesikalar kısmen F. Braudel tarafından kullanılmıştır. (La Méditerranée et le monde méditerranéé à l épogue de Philippe II, Paris 1949). Braudel, bu arşivin ihtiva ettiği muazzam malzemenin henüz tamamıyla tasnif edilmemiş olduğunu işaret ettikten sonra kendisinin ancak sondajlar yapmış bulunduğunu işaret eder (Kendisi, Archivo Historico Nacional de Madrid’de Osmanlı tarihi için şüphesiz fevkalade bir ehemmiyet taşıyan Confederacion entre Felip II y los Turcos’u bulup kullanamamıştır). L. Von Ranke (Die Osmanen und die spanische Monarchie im 16. und 17. Jahr. Leipzig 1878) daha ziyade İtalyan vesikalarını kullanmıştır. Simancas Arişivi’nin umumi bir rehberi Mariano Alcocer tarafından neşredilmiş olup (Archivo general de Simancas, guia del investigator, Valladolid 1923) orada Türkiye tarihini ilgilendiren serileri ve dosya numaralarını bulmak mümkündür. Mesela no: 92. serie VII: Costa de Africa y Levante correspondencia 1510-1620; no: 93. serie VIII: Expediciones maritimas en Levante…1588-1615 yılları; no: 101. serie XVI: Negociaciones de Roma , Expulsion de Moriscos, expediciones contra turcos, 1589-1618 yılları.

Simancas Arşivi’nin muhteviyatını sistemli bir şekilde tanıtmak üzere şimdiye kadar muhtelif tarihlerde olmak üzere on dokuz katalog neşredilmiştir. Bu kataloglardan tarihimizi ilgilendirenleri şunlardır:
1. Patronato Real, anos 834-1851, Edicion completa, Vallodolid 1946-1949, 2 cilt.
2. Papeles de Estado de la Negociacion de Roma, Introduccion D. Angel de la Plaza, Vallodolid 1936.
3. Papeles de Estado de la Correspondencia y Negociacion de Napoles, Por d. Ricardo Magdaleno, Vallodolid 1942.
4. Guerra y Marina, I: Epoca de Carlos I de Espana y de Alemenia, por Concepcion Alvarez Teran, Vallodolid 1949.
5. Patronato Nacional de Archivos Historicos, Papeles de Estado Sicilia, Virreinato espagnol y Negociacion de Malta, por Ricardo Magdaleno, Vallodolid 1951.
6. Secreteria de Estado Capitulaciones con la Casa de Austria y papeles de las negociaciones de Alemenia, Sajonia, Polonia, Prusia y Hamburgo, 1493-1796, por Julian, Paz, Archiv für österreich. Geschichte, Band 103, Heft 1, Wien 1912.

Bütün bu kataloglar kullanışlı bir şekilde hazırlanmış olup indeksler vasıtasıyla araştırılacak mevzuya ait vesikaların numaraları kolayca bulunabilmektedir. Fazla olarak vesikaların ait olduğu mevzu, belli başlı şahsiyetler ve tarihler kaydedilmiş olduğu için, Braudel’in de dediği gibi (mez, eser s. 1102), bazen asıl kaynak gibi kullanmağa imkan vermektedir. Bu analitik katalogların arşiv ve büyük kütüphanelerimiz için sağlanması çok faydalı olur.
Prof.Dr. Halil İnalcık, “İspanyol Arşivleri Hakkında”, Belleten, XX, Ankara (1956), S. 78-80, s. 230-236 kaynağından alınmıştır.
——————————————————————————–
OSMANLI-ENDÜLÜS, Sezai KARAKOŞ (Çıkış Yolu I: Ülkemizin Geleceği, Diriliş, İst. 2002, s. 64)

Eğer Timur, kendi büyük devletini kurarken Osmanlı Devleti’yle barış içinde olsaydı, yani İslam’ın selam ruhunun içinde gizli olan noktadan hareket etseydi, yahut da ortam olsaydı, ya da kaderimiz öyle olsaydı, sonuç olarak Timur-Bayezid savaşı olmasaydı, Osmanlılar Endülüs’ü kurtarmak için gecikmemiş olurlardı.
Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz hakimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur’un Anadolu’yu istilası olmasaydı, İstanbul’un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs’ün imdadına yetişecektik.
Endülüs’ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu. Çünkü, Endülüs Avrua’nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz, İslam medeniyeti Avrupa’yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu medeniyet, bir gün belki orta yerde, Viyana’da buluşacaktı. İşte o zaman tarih tümüyle değişecekti. Ve o günden sonra, Rönesans’ın oluşumu ve büyük İslam devleti Osmanlı’nın bu yüzyılın başında çöküşü olmayacaktı.

Reklamlar
Published in: on Temmuz 27, 2006 at 11:52 am  Comments (2)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/07/27/efendi-2-ve-endulus/trackback/

RSS feed for comments on this post.

2 YorumYorum bırakın

  1. Merhaba,
    tesekkürler cok hemde cok tesekkürler bu denli güzel ve yerinde aydinlatmalariniz icin. Malesef sizin gibi böyle konulara önce bir Müslüman sonrada bir türk gibi ögretici bize gecmisimizi hatirlatici ayni anda ise tarih tekerrürden itibardir örnegi dokunanlar yok ki bu benim icin cok üzücü.Bu güne degin ben ve esim bu konuda öcü masallari anlatanlar gibi kendimizi yalniz hissediyorduk,cünki bizlere bizim medyamizin yolu ilede kibar bir baski ile anlatilmaya calisilan yalanlara inanmadigimiz icin,öyleki en medeni diye gecinen halklardan(siyonizme hizmet etmis bu ugurda ise her türlü olanagi kullanmis ki bunun icinde en büyük silah Islamiyetin ustaca bölünüp kendini kendine kirdirmasida dahil hurafelerle besleyip süsleyerek)cok daha bilgili ve insani bir halk olusumuz bize Mac Donals gibi zirvalarla unutturulmustur, ne aci.Bugün ise neredeyse hemen hemen bize bile inandirilmis soykirimlari ile yasiyoruz ki nedenli utanc verici.Insanligin medeniyetin olmadigi her yerde biz vardik simdi ise bizi neslimizden sorgular durumuna getirdiler nedeni ise carpik curpuk tarih verileri, tabi bu arada bunu seyhler hocalarla bize sormayi ögrenmeyi okumayi haram ve günah kilarak.Tesekkürler bu aydinlatici site icin.

    Saygi ve Sevgilerimizle

    Isilay hazar

  2. ğüzel


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: