Efendi 2 ve Palavralari/ Özbekler Tekkesi/AAONMS üzerinden Hz. Peygambere Kara Çalmak/YALÇIN KÜÇÜK-SONER YALÇIN A.Ş. ve SABATAİZM/Milliyetçiler Kurtlar Vadisi’ni Neden Sevmedi?

Efendi 2 ve Yalanlari

Sayfa 49’dan:
”Biz geçmise dönelim.
Özbekler tekkesinin ilginc girift iliskileri vardi. Ingiliz belgelerine göre özbekler tekkesi postnisini seyh süleyman efendi (1821-1890), konuk olarak dergaha gelen kisilerden topladigi istihbarati, ingiliz büyükelcisi henry layard’a para karsiligi veriyordu ( tarih ve toplum dergisi nisan 1992 s.12-16 )
Hoppala…
Bu bilgiyi veren dergi TEKZIP edilmismiydi? Hayir.
Ama yinede bir seyh veya mürit icin bir tarikati, tekkeyi, dergahi suclamak dogru degildir.”——————————————————————————
Telekom derki:

Yazar özbekler tekkesinin baglantilarini yine belli bir malum yere odakliyor. Bilgiler dogrudur yada yanlistir ben buna hic girmek istemiyorum. Zaten mesele de o degil. Bizim meselemiz bana da hoppala dedirten gözboyamacadadir.

Evet …
Hoppala ki ne hoppala…
Bu bilgiyi veren derginin 1992 yilinda bu bilgiyi verdigini yazarin notundan ögreniyoruz.
Adi gecen seyhin ise 1890 yilinda öldügünü yine yazardan ögreniyoruz.
1925 tarihlide tekke ve zaviyelerin kapatilmasina dair bir kanun oldugunu biliyoruz.
Bilmedigimiz tek tarih ingiliz belgelerinin ne zaman günisigina ciktigi ve ne derece dogru oldugudur.
Hemen öteki sayfada yazarin ilginc bazi söylemleri var tarih yaziciligi konusunda.
Orada yazilanlara kismen katilmakla birlikte tarihimizi ingiliz belgelerine göre yazmaninda bir mantigi oldugunu düsünecek kadar saf degilim.
Amma velakin yazar tarafindan keklenme taraftarida degilim.
Yazar bir soru soruyor ve TEKZIP istiyor.

Ha ha ha

Kimden Istiyor ? Belli degil.
Zaten mümkünde degil böyle bir tekzibin gelmesi.
1925 tarihli kapi gibi bir kanun dururken hangi tekkeden hangi seyhten hangi müritten TEKZIP beklersin ki?
Seyh 1890’da mevta olmus. Hadi tekke duruyor diyelim fiziki olarak. Kim dogrulayacak bu bilgiyi, yada kim tekzip edecek?

Velhasili Yazar bu kitabi böyle yazdiysa vayki vay :))))))))))

Ama amac farkli önemli olan tekkenin kime ait oldugu falan degil. Bu sabetayist bir tekke bile olsa orada hedef yine müslümanlar elbette. Kitabin sansasyonel hizinda hele birde Oray Egin gibi yalayip yuttuysaniz bir gecede bu ayrintilari görmezsiniz yada görmek istemezsiniz. Ucunda bir tekke varya nasil olsa .

Tekke olsunda camurdan olsun. Olsun ki yazar bok atabilsin
——————————————————————————
ILGILI KANUN

Tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılmasına ve türbedarlıklarla (türbede hizmet edenler) birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun: No. 677, Tr: 13 Aralık 1925. Madde l – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle, gerek mülk olarak Şeyhinin tasarrufu altında, gerek diğer suretlerle tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler, sahiplerinin diğer şekilde temellük ve tasar ruf haklan baki kalmak (yani başka maksatlar için kullanılmak) üzere kâmilen kapatılmışlardır. Bunlardan mevzu usulü dahilinde halen cami veya mescit olarak kullanılanlar ipka edilir.Bilûmum tarikatlarla, Şeyhlik, Dervişlik, Müritlik, Dedelik, Seyitlik, Çelebilik, Babalık, Emirlik, Naiplik, Halifelik, büyücülük, üfürükçülük, falcılık ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle, bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iksâsı (elbise giyilmesi) memnudur.
Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Selâtine (Padişahlara, Sultanlara) ait, ve ya bir tarikata (dini tarikata) ve yahut cerri menfaata (Çıkarcılığa) müstenit olanlarla, bilûmum sair türbeler mesdut (kapatılmış) ve türbedarlıklar mülgadır. Kapatılmış olan tekke ve zaviyeleri veya türbeleri açanlar veya bunları yeniden ihdas edenler veya tarikat âyini icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hizmetleri ifa veya kıyafeti iksâ edenler (elbise giyenler) üç aydan eksik olmamak üzere hapse ve elli liradan aşağı olmamak üzere para cezasına çarptırılırlar. Madde 2 – İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir. Madde 3 – Bu kanunun icrasına Vekiller Heyeti memurdur. Düstur tertip No. 3. cilt 7. s. 113.

 —————————————————————————————————————————————————–

Telekom derki: Vur müslümana vur Islam Peygamberine, Nasil olsa kafalar Karisik
Sen ossurdukca ortalik biraz daha koksun. Koksun ki millet zivanadan ciksin.

————-
Sayfa 48’den dipnot:
“ABD baskani roosevelt müslümanmiydi bilmem, bildigim onun, dünyanin en eski ve en tehlikeli yeralti cemiyeti illimünite ( aydinlanma demekti ve ilk 1492’de ispanyadan kovulan yahudilere denirdi) örgütünün, ‘ancient arabic order of nobles and mystics ‘ adli alt birimine üye olduguydu. Pythias sövalyesi ünvani tasiyordu. Bu cemiyetin Hz. Muhammedin sahabesi tarafindan kuruldugu ve bünyesinde sadece müslümanlarin degil, hristiyan ve yahudilerinde yer aldigi biliniyor. Ne karisik isler degilmi? “

————

Evet arkadaslar…
Gördügünüz gibi oldukca karisik isler:))))
Ama bir yazarin görevi kitabina ekledigi bilgi notlarinin kaynagini vermek ve o notlarin kaynaklarini arastirmak degilmidir? Bir yazari hele bu yazar arastirmaci kimligi ile ortada arzi endam eyliyorsa bunu ondan beklemek bizim hakkimiz degilmi?

Ama önce bir kac aktarma yapalim, bahsi gecen arabic örgüt hakkinda:

Masonlukla doğrudan ilişkileri olmasa da, bugün bir çok sosyal dernek örgütlenmesini Masonlardan aktarmış durumdadır. ABD’de, bu derneklerin başında, “Ancient Arabic Order of the Nobles of the Mystic Shrine” (Eski Arap Gizemli Türbe Soyluları Tarikatı) gelmektedir. AAONMS, ya da kısaca Shrine, üyelerini yalnızca 33. derecedeki masonlar arasından kabul etmektedir.”

“Shrine, 1870’lerde New York’ta aktör William Florence tarafından kurulmuştur. Fransa gezisi sırasında, bir Arap diplomatın davetine katılan Florence, doğu göreneklerine hayran kalmış ve böylece Shrine’ı kurma düşüncesine varmıştır.”

Ancient Wisdom and Secret Sects ( kadim bilgiler ve gizli sektler )

Kaynak: Ezoterika- Aydogan Vatandas sayfa:150

AAONMS (dikkat edilirse anagramı “A MASON” oluyor) üyeleri, daima ya İskoç Riti’nin 32. derecesinden, ya da York Riti’nin Tampliye Şövalyesi derecesinden olmak zorundadır. Shrine, hayırseverliğe ağırlık vermekte ve yaşama neşe ile bakış özelliğini ön plana almaktadır. Çoğu zaman, “Masonluğun oyun bahçesi” diye adlandırılır. Sloganı “ölçüyü kaçırmayan keyif, kabalığa varmayan konukseverlik ve terbiyesizliğe yol açmayan neşe”dir.”

Andrew Fabbro, Fremasonry FAQ ( farmasonluk sikca sorulan sorular )

Kaynak: Ezoterika- Aydogan Vatandas sayfa:150

“Amerika’daki en zengin hayır kurumu Shrine’dır. Gelirler Müdürlüğü tarafından, 1984 yılı varlıkları 1,9 milyar $ olarak hesaplanmıştır. Bu tutar, ikinci sırada gelen Amerikan Kızıl Haçı’nın varlıklarının yaklaşık iki katıdır, üçüncü sıradaki Amerikan Kanser Vakfının varlıklarının ise dört katı.”

William T. Still, New World Order
Kaynak : http://www.geocities.com/ezoterika_thamos/

Ama bu kaynakta kurucusu tarafindan kapatilmis. Gidip bakabilirsiniz.

——————-

Yani örgüt bir aktör tarafindan 1870 li yillardan sonra kuruluyor.
Ne karisik isler degil mi ?
Bilgisi ve belgesi olanlarin katkisinida bekliyoruz efendim:)
————————
Tarih 19.10.2005 “haber10” sitesinden bir makale, haber10’nun haber kaynagida Haftalik dergisi. Yazinin tamami asagida:

GELMİŞ GEÇMİŞ EN BÜYÜK YER ALTI ÖRGÜTÜ
İlluminati… Kimilerine göre komplo teorisi… Kimilerine göre ise dünyayı yöneten güç… Ve “Liderini adını verirsem sizi de beni de yaşatmazlar” diyen yazarlar
19.10.2005 13:23

Gittigidiyor

KURTLAR VADISI’NI ARTIK DERÎN DEVLET DEĞİL
DÜNYANIN EN ESKİ VE EN TEHLİKELİ YERALTI
ÖRGÜTÜ İLLUMİNATİ YÖNETECEK
KANLI
İLLİMUNATİ
VADİŞİ’NE
HOŞGELDİNİZ
Dizide kırmızı pelerinleriyle bir hayal ürünü gibi geldi milyonlara. Oysa İlluminati Tarikatı, 600 yıllık geçmişiyle dünyanın en tehlikeli örgütü. Bu “cinayet tarikatının” tüm gizli yapısını ve Türkiye’deki bağlantılarını ortaya çıkardık. Ve gördük ki eski bir başbakanımız ve eski bir cumhurbaşkanımız da bu örgüte mensupmuş.
Bir tabut içinde yeniden hayata dönen Polat Alemdar’ın başına yeni sezonda neler geleceği Türkiye’nin ana gündem maddelerinden biri oldu. Polat’a yaşam bağışlayan dünyanın en büyük ve en eski gizli örgütü İlluminati, bağışladığı yaşamı karşılığında Polat’tan önce Lübnan başbakanını öldürmesini ister… Ve artık Polat Alemdar, Türkiye’deki “derin devlef’in değil, “dünyadaki derin devlet” olan illuminati’nin adamı olmuştur. İlluminati adlı gizli örgütün adını Kurtlar Vadisi’nin geçen sezonunda da duymuştuk. Ama bazı okurlarımız hatırlar, ünlü yazar Dan Brovvn’ın Da Vinci Şifresi’nden sonra en çok ses getiren romanı olan Melekler ve Şeytanlar’da da romanın ana eksenini yine dünyanın en esfâ ve en tehlikeli gizli örgütü İlluminati oluşturuyordu. O halde, bir fenomen haline gelen Kurtlar Vadisi’ni şimdilik bir kenara bırakalım ve dizinin yeni bölümlerinde ağırlığı fazlasıyla hissedilecek olan bu örgütün gerçek hikâyesini beraber araştıralım. Zira şimdiye kadar olayları yönjsndiren “derin devlet” kavramı artık arka planda kalacak. Bundan böyle Kurtlar Vadisi’ni İlluminati yönlendirecek.
Bahsettiğimiz, gerçekten de dünyanın en eski ve en tehlikeli yeraltı örgütü. Yüzyıllar boyu dünyanın pek çok ülkesinde değişik isimlerle ortaya çıkmışlar. Avrupa’nın birçok ülkesinde, Amerika’da, hatta Türkiye’de bile… Zaman zaman seri cinayetler işleyen, ancak düşünsel anlamda da önemli fikirler ortaya koyan bu örgütü daha iyi anlamak için, gelin üzerine biraz büyüteç tutalım…
İlluminati, “aydınlanmış” demek. Bu kelime ilk kez 1492’de, ispanya’dan Yahudilerin ve Müslümanların çıkartılması sırasında duyulmuş. Bu kişilere “aydınlanmış kişiler” denmiş. Örgütün resmi kuruluş tarihi ise 1776. Adam Weishaupt adında 28 yaşında bir hukuk profesörü tarafından, Bavyera’da bir Alman teşkilatı olarak ortaya çıkmış. İlluminati’nin idealleri arasında, insanların inançları ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyan bir dine ve onun yaygın örgütlenmesi olan Kilise’ye hiçbir biçimde yer yok. Hatta, ülkeler ve sınırların varlığı da dışlanmakta, tek bir “uluslararası insan kardeşliğinin altı çizilmekte.
İlluminati için, Da Vinci Şifresi’nde de sık sık adı geçen Gül ve Haç Tarikatı’nın bir alt kolu diyebiliriz. Bu tarikatın bir operatif tarafı var, bir de spekülatif tarafı… Operatif kolu icraata dayalı… Suikastler yapan, adam öldüren bu kol.
DOLAR’DAKI İLLUMİNATİABD dolarının arka yüzünde gördüğünüz “Piramitin içindeki göz”ün, İlluminati örgütünün amblemi olduğunu biliyor muydunuz? “Her yerde sizi gözlüyoruz” der… Piramitin üstünde Roma rakamlarıyla yazan 1776, İlluminati’nin kuruluş yılıdır. “Novus Ordo Seclorum” ise “Yeni Dünya Düzeni” demektir.
KURULUŞ AMAÇLARI NEYDİ?
Tarikatın spekülatif kısmına bakarsak… Özellikle Vatikan’a karşıydılar. Pagan geleneğe bağlıydılar, İlluminati, tarih boyunca iki büyük teşkilatın ortasında yer aldı: Bir yandan Gül ve Haç, diğer yandan Mason Teşkilatı.
İlk yıllarında; bir “entelektüeller kulübü” olmaktan öteye gidemeyen İlluminati, yıllar ilerledikçe Baron Adolf Vön Kntgge ile işbirliği yaparak (1778) saflarına Mason localarını da katmaya başlar. Birçok akademisyen, tüccar, entelektüel teşkilata katılır. Kimisi dinsel, kimisi ticari, kimisi ise düşünce özgürlüğü fikrine tav olur. Kurucuları arasında Goethe gibi “krema tabakasından” insanların olduğu gizemli örgüt artık çok güçlü ve etkin bir hale gelmiştir.

1782’de Masonların spekülatif kısmı bir kongre toplayıp bu örgütün çok tehlikeli olduğunu, amaçları arasında kiliseyi, papayı, kralları yok etmek olduğunu tartışır. Gerçekten de İlluminati’nin amacı Cumhuriyet ilan etmektir. Hedefe ulaşmak için ordu komutanını, gerekirse kralı bile öldürmeyi seçmiş, Cumhuriyet sevdalılarıdır bunlar, ilk ulus – devlet girişimleri de diyebiliriz. “Biz ne kral, ne de Papa istiyoruz. Biz meclis ve anayasa istiyoruz” demektedirler.
Knigge, örgütü tehlikeli bulup ayrılır. Ve Fransız ihtilâli’nde büyük rol oynar. İlluminati’nin üyeleri ise teker teker tutuklanmaya başlar. Kurucusu Weishaupt üniversiteden atılır. Kısa sürede İlluminati adı yok olur. 1790 yılından itibaren yeraltına iner…
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NI DA BU ÖRGÜT BAŞLATMIŞ
Yıllar sonra İlluminati ile yeniden tanışır insanoğlu. Bu sefer Fransa’da, Blanqui adında birinin liderliğinde… Blanguist’ler 140 suikast yapar, dehşet saçar. 1890’da liderlerinin yakalanıp idam edilmesiyle teşkilat yok olur gibi gözükür. Ama çok geçmeden “Four Seasons” (Dört Mevsim) adıyla yeniden kurulur. Doğru tahmin ettiniz, bildiğiniz Four Seasons Oteller zinciri… Bunlar ise 1930’larda Hitler’e destek olurlar. Hatta Münih’teki Dört Mevsim Oteli’ni Hitler’in karargâhı yaparlar.
Avrupa’nın bir yanında illuminati değişik adlarla devam ederken, diğer yanında da örgütün diğer kolları, bambaşka isimlerle kurulur… Mesela Yugoslavya’da “Black Hand” (Kara El) adıyla… Birinci Dünya Savaşı’nı bu örgüt başlatır. Ferdinand’ı 1914’te birsuikastle öldürürler. Kara El’in devamı niteliğinde bir diğer illuminati teşkilatı ise Romanya’daki Kırık Ok olur. Faşist bir teşkilattır ve günümüzde de özellikle liderleri Miloseviç ile oldukça etkili olur. Teşkilatın Rusya’daki adı ise Skoptsky… Kadın üyeleri de olan bu örgüte girmek isteyen kadınlar, sol meme uçlarını kesmek zorundadır. Böylelikle kadınlıktan çıkarlar.
TARİKAT ÜYESİ ABD BAŞKANLARI
ABD’ye gelirsek… 1930’ların Amerika’sında Başkan Roosevelt, illuminati’nin bir kolu olan “Ancient Arabic Order of Nobles and Mystics” adlı tarikata üyeydi ve “Pythias Şövalyesi” unvanını taşıyordu. Bu tarikatın, Hazreti Muhammed’in sahabesine mensup kişiler tarafından kurulduğu ve bünyesinde sadece Müslümanların değil, Hıristiyan ve Yahudilerin de yer aldığı biliniyor. Amblemi ise Bengal kaplanının pençesiyle koruduğu bir hilâl ve bunun içine yerleştirilmiş bir ters piramit… Ve onların yanına konmuş bir Pentagram… Peki ABD’nin şu anki başkanı George W. Bush’un da illuminati’nin bir kolu olan Skulls and Bones’un (Kurukafa ve Kemikler) bir üyesi olduğunu duymuş muydunuz?
Kimilerine göre bütün bu anlattığımız hikayeler, seri halde uydurulmuş komplo teorileri… Kimilerine göre ise dünyayı yöneten güç illuminati… Örgüt isimleri sürekli değişse de değişmeyen şey illuminati’ye asla sıradan insanların katılamayacağı… Bir de nihai amaçları hiç değişmiyor: Dünyaya hükmetmek!
DAN BROWN “MELEKLER VE SEYTANLAFTDA KONU ETTİĞİ GİZLİ ÖRGÜTÜ ANLATIYOR”Gelmiş geçmiş en büyük yeraltı örgütü- Dünyanın en büyük gizli örgütünü kitabınıza konu etmek nereden aklınıza geldi?Bir grup bilim adamıyla italya’da bir geziye katılmıştım. Otobüsle bir tünelden geçerken rehberimiz bu tüneli, zamanında Papa’nın saldırılardan kaçmak amacıyla kullanmak üzere kazdırdığını anlattı. Dönemin dehşet saçan gizli örgütü llluminati’den korunmak için Papa bunun gibi birçok tünel kazdırmış. Daha sonra bu örgütle ilgili araştırmalar yaptım.- Neler öğrendiniz?Din karşıtı olduklarını ve bilim adamları tarafından kurulduğunu… Ve yüzyıllar boyu yeni bir dünya düzeni kurmak için çalıştıklarını… İlluminati, Avrupa’nın heryerin-de cinayetler işlemiş.- Elinize örgüt ile ilgili somut bilgiler geçti mi peki?Hâlâ var olduğuna inananlar var. Küresel politikada büyük bir güç olduğuna da… Kimi zaman Masonlarla bağlantı halindeler, kimi zaman Satanik örgütlerle, kimi zaman ise Mazilerle… Sanki her yerde elleri var. Nihai amaçları Vatikan’ı yok etmek. O kadar çok ve değişik bilgi var ki, hangisi doğru, hangisi değil, ayırt etmek mümkün değil. Bir takım tarihçilere göre bu, bilinçli olarak bizzat İlluminati’nin kafa karıştırma metodu…
************
ARAŞTIRMACI YAZAR AYTUNÇ ALTINDAL ANLATIYOR
Liderin adını verirsem sizi de beni de yaşatmazlar”
İlluminati hakkında Türkiye’de pek bir eser yok. Eldeki en somut bilgiler ise araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın kaleminden yazılmış “Gül ve Haç Kardeşliği” adlı kitapta toplanmış. Altındal’la buluşup, illuminati’nin özellikle Türkiye’deki icraatlerini konuştuk. Altındal, yıllar boyu Gül ve Haç’ın Türkiye’de örgütlendiğini isimler vererek anlattı. Hatta şu an bile teşkilatın bir lideri olduğunu söyledi ama onca ısrarımıza rağmen isim vermedi. “Eğer isim yazarsanız ne sizi ne de beni yaşatmazlar” diyen Altındal’dan, teşkilatın şu anki liderinin sadece ünlü bir hukukçu olduğunu öğrenebildik.
Altındal, istanbul’daki Gül ve Haç temsilcilerinin yıllar boyu Teşvikiye’yi merkez tuttuklarını ve semtteki birçok binada illuminati’yle direkt bağlantılı olan Gül ve Haç Teşkilatı’nın izleri olduğunu da anlattı. Bu izlerden örnekler istedik. Cadde üzerindeki izmir Apartmanı’nı gösterdi bize. Binanın girişindeki gül işaretlerini ve üstteki iki katın mimarisine dikkat etmemizi istedi. Binanın en üst iki katı gerçekten de bir mabed gibi inşa edilmiş. “Bu bina, Gül ve Haç’ın 1912’ye kadar merkeziydi” diyen ünlü yazar, hemen bu apartmanın karşısında, yine gül kabartmalarıyla dolu liseyi gösterdi: “Eskiden burası Gül ve Haç lideri Kont Bernardini’nin konağıydı…”
İlluminati ile Gül ve Haç teşkilatı yüzyıllardır içice geçmiş. Peki son 100 yıl içinde Türkiye’deki Gül ve Haç şövalyeleri kimler?
Altındal başladı sıralamaya:
1861’de Halim Paşa, 1909 – 15’te Aziz Ahmet Paşa, 1928 – 31 ‘de Yargıtay Başkanı Fuat Hulusi Demirelli, 1945 – 55’te Doktor Mim Kemal Öke, 1955 – 67’de Prof. Hazım Atıf Kuyucak, onun isteğiyle şövalye olan DP milletvekili Ekrem Tok, 1975 – 84’te Prof. Mukbil Gökdoğan, 1984 – 95’te Prof. Sahir Erman, 1966 – 67’de Doktor Enver Necdet Egeran, İçişleri eski Bakanı Şükrü Kaya, Dışişleri eski Bakanı Tevfik Rüştü Araş, Ankara eski Valisi Nevzat Tandoğan, istanbul eski Valisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Meclis Başkanı Kazım Özalp, Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Özbekler Tekkesi Şeyhi Ataullah Efendi, Amiral Mehmet Ali Paşa, yazar Servet Yesari, Başbakan Hasan Saka, Devlet Şûrası eski Başkanı Mustafa Reşit Mimaroğlu…
“Bunların tamamı 33 derece Masondu. Kimi Kadoş Şövalyesi, kimi Tunç-Yılan Şövalyesi, kimiyse Gül ve Haç Şövalyesi unvanını taşıyordu. Ama Türkiye bu kişilerin gerçek kimliklerini hiçbir zaman bilemedi.”

Haftalık

——————————————————————————————————————————————————

YALÇIN KÜÇÜK-SONER YALÇIN A.Ş. ve SABATAİZM(III)

 Pazar gecesi Cevizkabuğu programında Prof.Dr. Yalçın Küçük vardı. Yalçın Küçük?ü 1977?den beri izlerim. 1980-90?lı yıllarda Kürt Meselesi ile ilgili yazdıklarını-çizdiklerini çok dikkatli şekilde takip ettim.
Mahkemeler, yurtdışına kaçmalar, hapishaneler? bu ilgimi hiç akamete uğratmadı. Yalçın Küçük, benim nazarımda hep takip edilmeye değer bulundu.
Sovyetlerin dağılmasından itibaren, genel bir ifade ile Türk Solu, daha özel bir ifadeyle Türk Komünistleri bir arayışın içerisine girdiler. Bunlardan, vitrinin hep önünde olanlar, tribünler tarafından izlenenler, kendilerine ulusalcı ve Atatürkçü bir çizgiyi seçtiler? Doğu Perinçek, Yalçın Küçük gibi?
Yalçın Küçük Türk kamuoyunda, yani kamuoyunun her kesiminde dikkatleri üzerine çekilmesini Sabataistlerle ilgili yaptığı çalışmalarla sağladı.
Sabataistler, 1980?den bu yana, Türk aydınları arasında yoğun tartışmalara sebep olmuşlardı. 28 Şubat süreciyle bu konu yoğunluk kazandı. Hatta 28 Şubat?ın motor gücünün Sabataistler olduğu, yine 28 Şubat?ın önde gelen komutanlarının da Sabataist oldukları yazılıp çizilmeye başlandı. Hedef tahtasına konan isimlerin başında da Çevik Bir, Güven Erkaya? gibi isimler geliyordu?
Yalçın Küçük, Şebeke ve Tekelistan adlı eserlerini yayınlayınca, işler daha da içinden çıkılmaz hale geldi. Her yeri toz-duman kapladı. Küçük?ün kitaplarında takip ettiği yöntemleri, kitapları okuyanlardan önemli bir kesim, etrafına da uygulamaya başladı. Bundan Yalman Paşa ve Tolon Paşa da nasiplerini aldılar.
Yalçın Küçük, sokaktaki vatandaşın zihninde deprem yaratırken, konu ile ilgilenen, az-çok birikim sahibi aydınlar nezdinde ise, birçok yönüyle şüphe uyandırmaya başladı?
Acaba soruları çoğaldı? Hatta Sabataizm tartışmaları kahve köşelerinde hararet kazanırken, aydın çevrede, bu hararetini kaybetti?
İşin tuzu-biberi ise Soner Yalçın?ın Efendi?si oldu. Sabataistler, milyarlarca dolar harcasalardı, bu neticeyi elde edemezlerdi.
Kısacası, bu iki kişi konuyu sulandırdılar? Sabataizm tartışmaları, aydınlar arasında ciddiyetini yitirdi. Komedi malzemesi haline dönüştürüldü?
Bu konuyu, bir yazı dizisi şeklinde devam ettireceğim. Pazar gecesi Cevizkabuğu programında Yalçın Küçük büyük açıklar verdi?
Teşekkürler Hulki CEVİZOĞLU!..
Sabataistlerin, Türkiye?nin gündemine oturması özellikle 28 Şubat?la ivme kazandı. Konu ile ilgili çok sorularla karşılaştım. Yine konu ile ilgili olarak çeşitli vilayetlerde 10?un üzerinde konferans verdim.
Yine bu dönemde, Ilgaz Zorlu?nun bu konu ile çalışması aydın çevrelerce çok ilginç bulundu. Bunun en büyük nedeni ise, Ilgaz Zorlu?nun Sabataist oluşuydu ve yazdığı kitapta Sabataistlere “artık kendilerini saklamamalarını; bu durumun kendilerine de zarar verdiğini, binaenaleyh cemaatin asimilasyona maruz kaldığını” söylüyordu.
Gerek Ilgaz Zorlu?nun bu kitabı ve gerekse M.Şevket Eygi?nin yine bu konuda kaleme aldığı kitap, kamuoyunun dikkatlerini konu üzerinde yoğunlaştırdı. Özellikle Eygi?nin, Sabataistlerin önemli devlet kademelerinde görev aldıklarını, Atatürkçülük ve Laiklik maskesi altında, devlet gücünü kullanarak bu ülkenin âsli unsuru olan Türk ve Müslüman halkı ezdiklerini ileri sürmesi, dindar kesimin zihnindeki “benim devletim” imajını sarsmaya başladı. Ancak, Eygi fazla isim vermiyordu. Tarifler yapıyor, imalarda bulunuyordu.
Bu zihin karışıklığı devam ederken, Yalçın Küçük?ün Şebeke ve Tekelistan adlı kitapları bomba gibi gündeme düştü? Herkes birbirine Şebeke?yi okudun mu?.. Tekelistan?ı okudun mu?.. diye sormaya; kitapları bulamayanlar birbirlerinden ödünç alarak, bir gecede kitapları bitirme yarışına girdiler.
Küçük kendine göre yöntemler bulmuştu: Özellikle isimlerden, mezar taşlarından, cenaze ilanlarından hareket ederek, birçok tanınmış ismin ve ailenin Sabataist olduğunu ileri sürüyordu.
Gerçi bunların bir kısmı biliniyordu? Bazı aileler zaten bu yönleriyle şöhret de bulmuşlardı. Örneğin İpekçi ailesi, basın-yayın organlarını ellerinde bulunduran bazı aileler gibi?
Yalçın Küçükün eserleri, işin doğrusu önemli bir boşluğu dolduruyordu. Takip ettiği yöntem bilimsel ve sağlıklı olmasa da, kamuoyunun zihni, bunları filtre etme veya sorgulama refleksinden uzaktı. Özellikle 28 Şubat?ın bir silindir gibi üzerinden geçtiği dindar çevre, devletin bu politikasına bir anlam veremiyor ve benim bin yıllık devletim, bunları bana yapamaz diye düşünüyor; olsa olsa, evet bu Sabataistler, devlet çarkını ele geçiren bu Sabataistler, İslam?dan intikam almak için bunları bize yapıyorlar? şeklinde değerlendiriyorlardı.
Dindar ve aydın çevreyi paradokstan kurtaran ise Soner Yalçının Efendisi oldu?

Reyting rekorları kıran Kurtlar Vadisi dizisinde Efendi göründüğü anda, baskı üstüne baskı yaptı? Kitap adeta kapışılıyordu? Bu sefer de herkes, Efendi?yi okudun mu, Efendi?yi? Diye birbirine soruyordu?
Doğrusu o günlerde telefonlarım hiç susmadı? Sokakta, fakültede, her önüme çıkan bana Efendi?yi soruyordu?
Kısacası, kamuoyu 80 yıllık kötü gidişin nihayet sebebini, kaynağını kendince keşfetmişti? Evet, evet, Sabataistler!..
Tabiî, bir aydın olarak Efendi hakkında sağlıklı bir bilgi sahibi olmak için, öncelikle Yalçın Küçük?ü yeniden okumaya başladım? Ardından da Efendi?yi?
O gün, bu gün hep şunu söyledim: Evet, Sabataistler, 1980?den sonra Türk aydınının gündeminde yeralmaya başladılar. 28 Şubat?ta çok yoğun şekilde tartışma konusu yapıldılar? Hatta, bazı noktalarda son derece sağlıklı kanaatler de oluştu?
Fakat Yalçın Küçük ve Soner Yalçın bu işi öylesine sulandırdılar ki, Sabataistler milyarlarca dolar harcasalardı, kendilerini gündemden bu şekilde düşüremezlerdi.
Bilinçli mi yaptılar, bilinçsiz mi yaptılar, bilmiyorum. %50 doğrunun yanına, %50 de saçma-sapan, yanlış bilgiler ekleyerek, konuyu sulandırdılar ve ciddiyetini kaybettirdiler.
Örneğin Pazar gecesi Cevizkabuğu programında Yalçın Küçük Türk-İslam Sentezi?nin bir Yahudi planı olduğunu söyledi ve Aydınlar Ocağı bünyesinde faaliyet gösteren bir kısım aydının İbranî kökenli olduğunu iddia etti. Hulki Cevizoğlu biraz sıkıştırınca isim de vermeye başladı: Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş!..
Bu iddiasına da delil olarak, Nevzat Yalçıntaş?ın oğlunun Şişli Terakkî Lisesi mezunu olduğunu gösterdi. Bu lise, bu cemaate ait?
Bunun üzerine programa Aydınlar Ocağı Gn.Bşk. Prof.Dr. Mustafa Erkal bağlandı.Prof.Dr. Erkal, öncelikle Türk-İslam ülküsünün, bir ideoloji olmadığını, herhangi bir siyasi partiye de ait olmadığını; bunun Türk Milleti?nin iki asli umdesi olduğunu ve Türk Milleti?nin tanımının bu iki umde de mündemiç olduğunu söyledi. Yalçın Küçük bu konuda aksi bir iddiada bulunmadı, ancak görüşünde ısrarlı olduğunu yineledi. Erkal ile Küçük arasında pek bir tartışma yaşanmadı.
Erkal telefonu kapatınca, herkesin merakla beklediği kişi, Prof.Dr. Yalçıntaş bağlandı.
Prof.Dr. Nevzat Yalçıntaş, Türk kamuoyunun çok yakından tanıdığı, 1970?li yıllarda TRT Genel Müdürlüğü de yapan, son derece ağır başlı, nazik ve birikimli bir bilim adamı.
Telefonla bağlanınca, ilk sözleri “Dehşet ve hayret içerisindeyim. Saatlerdir telefonlarım susmuyor?” diyerek giriş yaptı.
Hoca öncelikle, Ankara Keskin?li olduğunu, öz be öz Türkmen olduğunu, ailesinin soy ve sopunu anlattıktan sonra, çocuğunun Şişli Terakki Lisesi?nde okumasını da şöyle izah etti. Bu lise, son derece kaliteli eğitim veren bir kurum. Benim evim de bu liseye 100 metre mesafede olduğu için, çocuğumu buraya gönderdim, dedi. Ayrıca bu liseden öz be öz Türk olan binlerce aydının yetiştiğini ekledi.
Cevizoğlu, bu sefer Yalçın Küçük?e döndü: Sayın Küçük, Yalçıntaş?ın İbrani kökenli olduğuna, sadece çocuğunun bu okula gitmesinden dolayı mı kanat getirdiniz? Bu konuda başka deliliniz, belgeniz yok mu? diye üsteleyince, Küçük, cevap veremedi ve milyonların huzurunda Prof.Dr. Yalçıntaş?tan özür diledi. Kitabında yeralan bu bilgileri de düzelteceğini söyledi.
Yalçın Küçük , program boyunca belki 10 sefer, bu özrünü yineledi. Tabiî Cevizoğlu da Küçük?ün bu yöntemine çok yüklendi? Küçük?ü çok sıkıştırdı.
Gerçekten de, Küçük çok zor durumda kaldı?
Yalçın Küçük, bu kadar sakat bir yöntemle, bu büyük hataya nasıl düştü, bunu açıklamadı.
Onu da ben burada açıklayayım: Yalçın Küçük?e göre Dışişleri Bakanı Sabataistlerin elinde. Sabataist olmayanlar Büyükelçi olamazlar!..
Hele hele Dışişleri Bakanı hiç olamazlar!..
Bu saplantıya takılıp kalan Küçük, mevcut Dışişleri Bakanı Abdullah Gül?ü bir yere oturtmaya çalışıyor, ama, bunu bir türlü beceremiyordu.
Abdullah gül, kaç göbek Kayserili bir Türkmen ailenin çocuğu?
Abdullah Gül?ün durumu, Yalçın Küçük?ün bu saplantısına zarar veriyordu? Daha doğrusu uykularını kaçırıyordu. İsmail Cem, Şükrü Sina Gürel ve daha önceki Dışişleri Bakanları için söylediklerini, Gül için söyleyemiyordu?
Kitaplarında takip ettiği yönteme de Gül?ün durumu uymuyordu? Ne kendisinin, ne babasının, ne dedesinin, ne de anne ve ninesinin isimleri ve ekleri, Yalçın Küçük?ün metodunun sınırlarına girmiyordu? Akrabalarına da bu kriterleri uyguladı, olmadı?
Tek bağlantıyı Prof.Dr. Yalçıntaş?la kurabildi. Yalçıntaş, Abdullah Gül?ün hocasıydı, hamisiydi ve O?nu İslam Kalkınma Bankası?na da elinden tutup götüren O?ydu? Oğlu da Şişli Terakki Lisesi mezunuydu?
Kısaca, Yalçıntaş?ı İbrani asıllı göstermesinin nedeni,Sabataist olmayan kişi Türkiye?de Dışişleri Bakanı olamaz saplantısına kurban gitmesidir.
Yalçın Küçük?ü, o gece sabahın 05:00?ine kadar izledim.
İddiaları, çok sivri cümlelerle dillendiriyor? Ancak bu iddialarının dayandığı sağlam temeller yok? Daha doğrusu bırakınız sağlam temelleri, temel yok, temel!..
Yalçın Küçük de, Soner Yalçın da bence Sabataistler?e büyük hizmet ettiler: Bilerek mi, bilmeyerek mi derseniz, bu konuda henüz zihnim berrak değil?
Konuyu öylesine sulandırdılar ki,artık çok ciddi olarak üzerinde çalışılsa da, kamuoyunun ilgisini çekmeyecektir.
Sabataistler hususunda benim kanaatimi sorarsanız, şunu derim: Evet, 1940?lardan itibaren medyada, sermaye çevrelerinde ve bürokrasinin üst kademelerinde çok etkin konuma geldiler. Dışişleri gibi önemli bakanlıklarda son derece etkindirler.
Hepsine menfi gözle bakamam; bir kısmı Türk kültürü içerisinde asimile olmuş ve bu ülkeyi seven, hizmet eden insanlardır. Bir kısmı ise o kapalı cemaat anlayışı içerinde, milli ve dini kimliklerinin gereğini yapmaktadırlar.
Bu konuda tereddütü olanlar İstanbul Üsküdar?daki Bülbül Deresi?nde bulunan Sabataistler?e ait mezarlığı mutlaka ziyaret etmelidir. Devletin çok önemli mevkilerinde görev yaparken, bu milletin değer yargılarıyla, örf ve adetleriyle, tarihiyle nasıl mücadele ettiklerini hatırlayacak ve taşlar zihinlerinde daha iyi yerli yerine oturacaktır.
30 yıllık bilim hayatım ve araştırmacı özelliğim bende şu kanaati oluşturdu: Her ne adına olursa olsun, bu milletin tarihini, dinini, değer yargılarını, örfünü-adetini sevmeyenlerin, ya genetik yapılarında ya da dini yapılarında bir farklılık vardır.
Kısacası, kumaşları farklıdır?
Yalçın Küçük ve Soner Yalçın keşke bu konuda hiç yazmasalardı? Bu işi sulandırmasalardı…
Son söz: Türk aydını ve Devleti, sulandırılmış da olsa, bu konunun üzerini örtmemeli!..
Sabataistler, sulandırılacak bir cemaatin mensubu değildirler. Türk Devleti ve Milleti, bu konuyu ciddiye almak zorundadır.
Kumaş meselesi, kumaş!..

——————————————————————————————————————————————————-

Milliyetçiler Kurtlar Vadisi’ni Neden Sevmedi? (16.02.2006)

Yazar Y. Doğan Çetinkaya

Kurtlar Vadisi üzerine yapılan tartışmalar, daha çok kamuoyunda büyük tartışmalar yaratan bu filmin milliyetçiliğin ve derin devletin toplumdaki etkisini ne kadar arttırdığı üzerinde durur. Devletin kirli dolaplarının, ülkücü mafyanın ve milliyetçiliğin en pespaye yüzlerinin popüler hale getirildiği çokça dile getirilir. Ancak çok fazla farkına varılmayan, ülkücü camia içinde bu dizi ve filmin kıyasıya eleştirildiği ve hatta son film ile birlikte Kurtlar Vadisi’nin Türkiye karşıtı bir operasyonun bir parçası olduğu iddiasının yaygınlığıdır.

Milliyetçi cephe içerisinde Kurtlar Vadisi’nin Türkiye’ye karşı bir psikolojik harekatın parçası olarak ele alan görüş kendisini Yeniçağ gazetesinde ifade etti. Milliyetçi cenah içerisinde en fazla okunan ve tartışma yaratan yayın organı olan bu gazete Kurtlar Vadisi Irak’ı iki gün sürmanşet ederek film hakkında var olan tartışmaları daha da körükledi. Elbette ki, Kurtlar Vadisi hakkındaki tartışmalar Irak filminden çok daha önce de mevcuttu. Bu tartışmalar genellikle iki kampta toplanıyordu. Bunlardan ilki filmin ülkücüleri ve milliyetçileri yanlış tanıttığı yollu yaygın yorumdu. Devlet için çalışanları dizi yanlış tanıtıyordu. Ülkücüleri mafya ve kirli işlerle ilişkilendiren dizi milliyetçilere zarar veriyordu. Ayrıca Kurtlar Vadisi milliyetçilerin karşı karşı olduğu tehlikeleri ve yıllardır çektiklerini moda olacak bir tarzda sunuyordu.

Bunun yanında birincisi kadar yaygın olmasa da diğer bir görüş bu dizinin bir takım değerleri yaygınlaştırdığını ve bu bakımdan da önem arz ettiğini gündeme getirmiştir. Devlete sahip çıkılması, Türk milletinin düşmanlarının deşifre edilmesi ve bu değerlerin popüler hale getirilmesi olumlanmıştır.

Ancak özellikle Kurtlar Vadisi Irak filmiyle birlikte tartışmalar başka bir boyuta taşınmıştır. Filmin gerçek amacının Türk toplumunda yükselen anti-Amerikancılığı kontrol altına almak ve Türk insanının Amerikan karşıtı intikam duygularını film yolu ile tatmin etmek olduğu iddia edildi. Bu tartışmayı “teorik” bir temele oturtmak işi de elbette ki Ümit Özdağ’a kaldı. Ona göre filmin en büyük zararı bir yanılsama yaratıyor olması. Birçok insan Kurtlar Vadisi’nde sunulduğu şekildeki bir derin devletin varlığına inandı veya inanmak istedi. İddiaları dile getirenlere göre bu durumun en kötü yanı vatandaşı rehavete sürüklüyor olmasıdır. Vatandaşın devlet ve millet için içinde yaşadığımız “Mütareke dönemi” benzeri bir dönemde harekete geçmesini isteyen anlayış, bu rehavetten çok rahatsız.

Memleketin haraç mezat satıldığı, AB’ye teslim olduğu ve “milli güçlerin” geri çekildiği bir dönemde milliyetçiler iç cepheyi güçlendirecek, silikleşmiş milli hassasiyetleri canlandıracak, milli refleksleri diri tutacak girişimlerden yanadır. Ancak Kurtlar Vadisi gibi dizi ve filmler topluma sanal kahramanlar sunmakta ve “nasıl olsa derin devlet Türkiye’yi savunuyor” düşüncesini besleyerek, toplumu uyuşturmaktadır. Bunun altında yatan fikir Türkiye’nin elbette bir derin devletinin olması gerektiği düşüncesidir. Ancak milliyetçiler böyle bir derin devlet “maalesef!” olmadığı için vatadandaşın, sıradan insanın, yani aslında milletin inisyatifi eline alması gerektiğini iddia etmektedirler. Kurtlar Vadisi ise olmayan bir derin devlet resmi çizerek vatandaşı, milletin içinde bulunduğu tehlikeler karşısında hareketsiz bırakmaktadır.

Diziden ayrı olarak Irak filminin çekilme nedeni olarak daha özel nedenler de sıralanmıştır. Filme eleştiri getiren gazete ve internet portallarındaki yazılar, bu sinema filminin çuval operasyonu sonrasında Türk toplumunda tavan yapan ABD karşıtlığını soğurmak için çekildiği kanısındadır. Buna göre son derece rencide olmuş Türk kamuoyu bu film ile intikamının alındığını düşünecektir. Bundan dolayı günlerce milliyetçiler bu film ile vatandaşın Süleymaniye hadisesinin intikamının alınmış olup olmayacağı hakkında neler hissedeceği üzerine tartışmıştır.

Aslında konuya birkaç kez tam sayfa ayıran Yeniçağ gazetesi filmin senaristinin yaptığı “Kurtlar Vadisi Amerikan karşıtı bir film değil” açıklamasını kendi görüşlerinin bir teyidi olarak algılamıştır. Dahası filmin gösterime girmesinden sonraki tartışmalar, filmde bile Amerikalara çuval giydirilememiş olması üzerinde durmuştur. Bu sefer de eleştirilerin ana noktasını hem Iraklılara hem de Türklere filmin sabır ve tevekkül telkin ediyor olmasıdır. Zira filmin Irak’ta da el altından dağıtılıyor olması tartışmalarda sıkça yer almıştır. Film aslında gerçek hayatta Polat’lar olmadığına göre, ABD’nin hakkından gelinemeyeceğini (öyle ya donlarına kadar her şeyi onlara Amerika vermekte!), üstelik binlerce işbirlikçisi olduğunu ve direnişin yanlış olduğunu telkin ediyor olsa gerekti. Elbette bu psikolojik harbin en büyük delili ABD’nin çıkarlarının Türkiye’deki sözcüsü Doğan medya grubunun ve en çok da onun amiral gemisinin Hürriyet’in aldığı tavır. Milliyetçilere göre dizin Show TV’den Kanal D’ye geçmesi ve Irak filminin Doğan grubunca pohpohlanması zaten filmin ABD karşıtı olmayacağının bir ispatıdır.

Bu konuda en önemli nokta başta değindiğimiz husustur. Yani vatandaşın bir rehavet ve atalet içerisinde bırakılmasını amaçlayan “psikolojik harekat.” Zira milletin şahlanmasını ve mukadderatına bizzat sahip çıkmasını politikasının merkezine koyan bu anlayış milletin reflekslerini zayıflattığını düşündüğü her şeye düşman kesilmektedir. Yine örneğin solun da iyi hisler beslemediği Soner Yalçın ve diğer Sabetaycı literatür farklı saiklerle milliyetçiler tarafından sevilmemektedir. Zira Soner Yalçın okuyanlar “ne yani kardeşim, sağımız-solumuz, önümüz-arkamız Sabetayist olmuş… Memleketin bütün köşe başlarını bunlar tuttuğuna göre bizim yapabilecepimiz bir şey kalmamış yılgınlığıyla neredeyse teslim bayrağı çekecek hale düşmüşlerdir.” Bu nedenle Soner Yalçın’ın konsept danışmanı olarak yeni ekiple Kurtlar Vadisi’nde işin başına geçmesi milliyetçiler için manidardır.

Bu psikolojik harb muhabbetinin dışında filme ve diziye daha az stratejik gıcık gidenler de yok değildir. Zira Yeniçağ’da yazılan çizilenden rahatsız olan okurlardan bazıları gazete ve yazarlara tepki göstermişlerdir. Bunları verilen cevaplardan çıkarmak mümkündür. Bu cevaplar milliyetçi cenah içindeki bu grubun zihniyetini yansıtması açısından da önemlidir. Her şeyden önce örneğin Abdullah Özdoğan bu kadar kahramana aç bir kitlenin kendisine kahraman olarak şeçtiği figürü düşünerek hayıflanmıştır. Türk tarihinde mevcut Ulubatlılar, Barbaroslar, Hasan Tahsinler gibi gerçek kahramanlar veya Tarkan’dan Kara Murat’a sanal kahramanlar mevcuttur. Ve bunların hiçbiri kötüden iyiye dönüşmemişlerdir. Zaten iyidirler. Ama Kurtlar Vadisi’ndekiler öyle midirler ya? Bu sanal kahramana sahip çıkanlar Yeniçağ gibi bir gazeteye 30 kuruşu çok görüp onu internetten takip edenlerdir. Sahipsizlikten kapanan Radyo Turkuaz’a Polat’a sahip çıkanlar sahip çıkmamıştır. Bu mantıkta olanlar da son kertede “stratejik” düşünenlerle aynı noktaya çıkarlar. “Yaşayanlar, olmayanlara sahip çıkacaklarına gerçekten olanların zorluklarına ve çektiklerine vakıf olmalılar…”

Bu yazılanların da gösterdiği gibi vatandaşın durumdan vazife çıkararak milletin ve devletin mukadderatına sahip çıkması ve linç girişimlerinde olduğu gibi işi ele almasını isteyenler, bu işi vatandaşın yerine kahramanlara yaptıranlara ve bu sanal kahramanlara pek de iyi gözle bakmamaktadırlar.
——————————————————————————————————————————————————

İSMİN TABİİ Kİ ÖNEMİ VAR!
Rahmi Yıldırım e- posta: Rahmi Yıldırım

Geçen hafta Shakespeare’a atfen “İsmin ne önemi var!” dediysek de o kadar da değil.

Shakespeare’in söylediği, ‘gül’ün kendisinin adından daha önemli olduğu, ne ad verilirse verilsin, ‘gül’ün yine güzel kokacağıdır.

Doğru olmasına doğru da, adlandırmanın önemini tümüyle bir kenara atmamak gerek. İnsan hayvanlar dünyasından firar edip kendi dünyasına gelebildiyse, yani insan olabildiyse, tabiatı eşelemesi ve tabiatı eşelerken gördüğü duyduğu herşeyi anlamlandırıp adlandırması, giderek konuşması sayesindedir.

Felsefe ve dil bilimlerinin en baba kuramcıları, insanların kendilerine ve nesnelere neden o ismi değil de bunu lâyık gördüklerine ilişkin düzinelerce kuram geliştirdiler. Üniversitelerin felsefe ve sosyal bilimler fakültelerinde, sözcükbilim, adbilim, anlambilim gibi bir dizi dersler veriliyor.

Bu yüzden basitçe ‘isim’ deyip geçmemeli. Hele de insan isimlerini. Doğar doğmaz başkalarınca alnına yapıştırılıyor ki, ölene kadar, hatta öldükten sonra bile yakasını bırakmıyor.

Türkler pek önemsemiyor; ama, başka kültürlerde, özellikle Arap ve Yahudi kültürlerinde isimbilim konusuna büyük önem veriliyor. Aristokrat ailelerde, kişiye takılan adın mistik önem taşıması istendiğinden harfler ve rakamlar arasında matematik bir denklem bile kuruluyor.

Soner Yalçın, tuğla kalınlığında, ‘Efendi: Beyaz Türklerin Gizli Tarihi’ adıyla bir kitap yazmış ki, O’nun dayandığı temel düşünce de, Yahudi kültüründe kişi isimlerinin tarihi açıklayacak kadar önemli olduğu. Soner, anahtar kavram olarak ‘Efendi’ sözcüğünü almış, isim ve aile kütüğünde ‘Efendi’ yazılı kim varsa “Sözde müslüman özde yahudi”, yani Sabetayist ilân etmiş.

Soner demeye getiriyor ki, İttihat ve Terakki, Milli Mücadele, Cumhuriyet dönemi, kısacası Türkiye’nin modernleşme tarihi aslında Sabeyatizmin tarihidir. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimi liderlerinin çoğu aslında Türk değil gizli Yahudi’dir.

Öyle midir değil midir tartışmasına girmeyeceğim. ‘Madem Yahudiler bu kadar güçlü, tarihin tekerleğini neden kendileri adına değil de Türkler adına çevirdiler?’ diye de sormayacağım.

Benim bildiğim Soner, eskiden böyle düşünmezdi. Eskiden tarih sınıf mücadelelerinin tarihiydi. “Maddede hareketin, yürüyen cemiyetin kanunları” geçerliydi. Tarihin tekerleği, ‘efendi’lerin gücüyle değil, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki zorunlu uyumun gücüyle dönerdi. Üretici güçler gelişir, üretim ilişkileri üretim güçlerinin gelişmesine köstek olur, yeni toplumsal düzenin temsilcisi devrimci sınıf, eskimiş üretim ilişkilerini tasfiye ederek üretim güçlerine yol verirdi.

Dediğim gibi bunlar eskidendi! Soner baktı ki, devrim yapacak sınıfta hayat yok. O halde tarihi yapan başka bir güç olmalı. Soner, Türkiye’nin modernleşme tarihi bağlamında aradığı tarih motorunu Sabetayizmde bulmuş. Hayrını görsün derim!

Madem tarihin motoru isim kütüğünde mevcut, bence Soner, Türkiye Cumhuriyeti’nin isim kütüklerinde kimler ‘efendi’, kimler ‘efendi’ değil, çetelesini çıkarmak için boşuna zahmet etmiş. Telekom rehberindeki isimlere bakması yeterdi.

Geçen hafta bir parça anlatmıştım. İnternet uleması üşenmemiş, Telekom rehberindeki isimleri kafasına göre istif etmiş. Tekirdağ Çorlu rehberindeki Gülsen Motor, tam da Soner’in aradığı türden bir ‘tarih motoru’ olsa gerek!

Tabii motor, tarihin tekerleğini tek başına çeviremez. Tarihen sabit bir gerçek ki, yakıt da lazım. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Türk mühendisinin ve işçisinin azim ve zekâsını kanıtlamak için Cemal Gürsel’in emriyle, Eskişehir’deki atölyede alelacele, Devrim adı verilen otomobil üretildi. Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için trene bindirildi, son kat boyası trende vuruldu. Güvenlik gerekçesiyle trendeki Devrim’e benzin konmamıştı. Ankara’ya varışında, Cemal Gürsel Anıtkabir’e gitmek için Devrim’e kuruldu. Fakat, Devrim 100 metre ilerledikten sonra motor stop eti. Çünkü, motorda benzin yok. Cemal Gürsel, “Batı kafasıyla otomobil yaparız, doğu kafasıyla benzin koymayı unuturuz” diyerek söylendikçe söylendi. Ankara’da benzinsiz yürümeyi beceremeyen Devrim o günden beri Eskişehir’de öksüzlüğe mahkûm, ama hâlâ yürüyebiliyor.

Motorun benzinsiz çalışamayacağını bu vesileyle kavrayan memleketimin isim babaları, bu nedenle Tekirdağ’dan Gülsen Motor’u yalnız bırakmamışlar. Urfa’dan Hacı Benzin, hizmete hazır! İnternet uleması arasa, kurşunsuzbenzin, süperbenzin soyadlısını da bulur muhakkak.

Memleketimin isim babaları, çocuklarına kuru kuruya ‘motor’ demekle yetinmemişler. Kimileri, ‘reklama girer’ filan demeden doğrudan marka seçmiş. Maraş’tan Ökkeş Ford, rehberi karıştırsa herhalde yalnız kalmaz. Mercedes bulur, Ferrari bulur, hiçbirşey bulamazsa CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol’u bulur ya da Tekirdağ’dan İbrahim Marşandiz’i bulur.

İsim babalarının yaratıcılığına gerçekten söyleyecek söz yok. Neler yok ki Telekom’un isim rehberlerinde?

İstanbul’dan Veli Manyak, Denizli’den Salih Salak.

Diyarbakır’dan vatandaş soruyor: Salih Nerede. Yanıt Siir’ten geliyor: Osman Orada.

Rizeli diyor ki, Mustafa Kaçalım. Diyarbakırlı ikaz ediyor: Şehmus Kaçma.

Dikkat ettim. İsim babalarımız ve internet uleması hayvan, silah ve cinsellik çağrıştıran soyadlarını seçmeye özen göstermişler.

Aslan ve kaplan soyadlılarını saymazsak, Antalya’dan Aziz Ayı, Lüleburgaz’dan Rafet Davar, Devrek’ten Cemalettin Kedi, Bursa’dan Şerafettin Panda, İstanbul’dan Ayhan Kunduz, Sivas’tan Abidin Karga, Kütahya’dan Halil Deve, Niğde’den Bünyamin Dana, Adıyaman’dan Sadık Öküz, Muğla’dan Necdet Tavuk… Saymakla bitmez.

Ama en çok da cinsellik çağrıştıran soyadları. İzmir’den Gülfidan Gösterir, İstanbul’dan Nadir Verir, Antalya’dan Halil İbrahim Gömer, İstanbul’dan Mehmet Boşalan nasıl bir ekip oluşturuyorlar, artık Soner Yalçın karar versin.

Ya da Manisa’dan Yunus Gay ile Çorum’dan Abdurrahman Abaza. Tesadüf bu ya, Ankara İstanbul hızlı treninde yanyana düştüler. Artık başlarında makinist mi nöbet tutar, yoksa yolcular ikisini birden trenden mi atar, bilemem.

Telekom rehberinde kayıtlı İzmir’den Yalçın Ziker ile İstanbul’dan Fevzi Zik. Bu beylerin sosyal hayatta başlarına neler gelebilir? Onu ne siz sorun ne ben anlatayım.

Bunca laf kalabalığından sonra kıssadan hisse. Türkiye’nin isim babaları pek de öyle tarihin tekerleğini döndürmek filan gibi bir iddianın derdinde değiller. Öyle olmasa bu memlekette “Adını Unutan Adam” diye iki roman birden yazılmazdı. Neredeyse tamamen ümmî bir toplumda, çok değil 60 yıl önce soyadı kanunu çıktıktan sonra, üç beş okur yazar dışında isim babaları, tabiatta ve sosyal hayatta akıllarına ilk gelen ne olduysa, soyadı olarak onu bellemişler. Durum bundan ibaret.

Burası Türkiye!

Rahmi Yıldırım

4 Haziran 2004
http://www.sinbad.nu/

Sinbad’dan kısa bir açıklama:

Soner Yalçın’ın kitabını okumamış olduğumuz için herhangi bir polemiğin tarafı değiliz.
Sayın Rahmi Yıldırım’ın görüşlerine saygı duymakla birlikte, adla ilgili olarak “Türkler pek önemsemiyor; ama…” diye başlayan cümlesine, ya da Türklerin ad konusuna önem vermedikleri görüşüne katılmıyoruz. Türk halk edebiyatının en seçkin örneklerinden olan Dede Korkut Öyküleri’ni okumuş olanlar, 1300’lü yıllarda Anadolu’nun kuzeydoğusuna veya güney Kafkasya’ya yerleşmiş olan yarı göçebe Türkmen aşiretlerinin ada ne ölçüde önem verdiklerini bilirler. Bu öykülerin kahramanları, akılları ve cesaretleri ile adlarını kendileri kazanırlar… Biz, Rahmi Yıldırım’ın da aynı öyküleri okuduğuna ama, acele ile yukarıdaki eylenceli yazısını kaleme alırken bildiklerini hemen anımsayamadığına inanıyoruz. Ayrıca yine biz, Dede Korkut’un kahramanlarının veya adlarını kazanan göçebe Türkmen bireylerinin günümüzde dirilecek olsalar, geçmişi yalanlarla özünden kopartarak istismar edenlere, ırkçı demagojilerin malzemesi yapan faşistlere kılıç üşüreceklerine, eğer bulabilirlerse halktan yana solcuların safında kavgaya gireceklerine inanıyoruz; inanmanın ötesinde bunun böyle olduğunu biliyoruz. Kısacası, solcuların ciddi işlerle ilgilenmelerini, köklerini, halk kültürünü doğru tanıyıp tanıtmalarını arzuluyoruz.
Bu tip tartışmalarla ister istemez reklamı yapılan sözkonusu kitabı okumadığımızı belirttikten sonra, üst sınıfların değişik gizli örgütlenmelerle, masonik örgütlenmelerle ülkelerin ulusal politikalarına ve hatta güçleri ölçüsünde dünya politikalarına yön verebildiklerini bilmenin yararlı olduğunu söylemek istiyoruz… Zaten bu tip gizli örgütlenmelerin eylemleri de sınıf mücadeleri olgusunun dışında değerlendirilemezler; uluslararası mücadelelerde sınıf mücadelesinin bir başka boyutta yansımalarıdır. Ezilenler ve ezilenlerden yana aydınlar bilme ve örgütlenme konularında tembel oldukları sürece anılan masonik örgütlenmelerin veya üst sınıfların çok gizli karanlık hileli işler çeviren örgütlenmelerinin başarı şanslarıda artmaktadır. Örneğin, 1920’de ABD’de kurulmuş olan CFR, o yıldan bu yana etkisi artan ölçüde ABD’nin dışpolitikalarına ve uluslararası politikalara yönverebilmektedir; çünkü, karşısında kendisini dengeleyebilecek güçte halkçı örgütlenmeler oluşamamıştır. Bu gerçeklerin yanında, iki bin yıl (aslında bundan önceside var) aşağılanarak göçmen yaşamı sürdürmüş olan dindar- ırkçı Yahudilerin gizli örgütlenme konularında uzmanlaşmış olmadıklarını sadece ahmaklar düşünebilir. Yine de bu gerçeğe karşın, sözkonusu örgütlenmeleri ve bu örgütlere özgü yasadışı haksız karanlık entrikaları bilimsel bir gerçekçilikle araştırıp açığa çıkartmak yerine, Hıristiyan dünyasındaki antisemitizm’den esinlenerek abartılı “Mason” ve “Yahudi” masalları yaymanın; insanların bilinçaltlarına bu tip korku filmleri yerleştirmenin yalana, üst sınıfların entrikalarına hizmet ettiği kanısındayız

——————————————————————————————————————————————————

5. feraye / 03.05.2004 13:37:00 / # 631976

Genelde derin devletle ilgili yazan son kitabı efendi ile kıyısından köşesinden Türkiyedeki sabetaylar konusuna el atan araştırmacı gazeteci.Kendisi derin devlet mevzunu popüler hale getirmiştir kitaplarıyla.Aynı şey sabetay konusu için de olacak sanırım.Çünkü birçok araştırmacının söylediği şeyler nedense onun kaleminden çıkınca değer kazanıyor.

9. feagal / 18.11.2004 01:14:48 / # 787492

eski MİT müsteşarı Sönmez Köksal, Soner Yalçın’ın evinde üzerinde Teşkilat-ı Mahsusa logosu bulunan fincanlar olduğunu iddia etmiştir.. ayrıca kendisine MİT müsteşarlığını da teklif etmiştir bu zat..

10. yorgundemokrat / 10.01.2005 05:36:20 / # 859856

Oglunun ismi Aren olan, 5n1k ve Oradaydim programlarini hazirlayan basarili arastirmaci. Ancak bir Ugur Mumcu olabilecekken post-modern caga ve arabesk 21. yuzyil Turkiye’sine uyum saglamasi ve populizme kaymasi kendisini bitirmistir ve en iyi ihtimalle bir televole arastirmacisi olarak anilacaktir.

13. quadros / 11.05.2005 12:46:19 / # 1021109

hayat secimlerden olusur sacmaliginin dogrulugunu cumle aleme kisa bir zaman olmasa da gorece cabuk ispatlamis bir adem evladidir.2000e dogru dergisinde yazarak hayatini idame ettirmeye calisan genc bir gazeteci soner yalcindan,kurtlar vadisinin konseptini oturtan kisi olan cnn turk sonere dogru hayatini yoneltmis ve bunu tamamen bilincli bir sekilde yapmis bir kayip genclik oykusu aslinda soner yalcin.ilk kitaplarini veya aydinlik cevresi tarafindan cikarilan dergilerdeki yazilarini okuyanlar kisa zamanda farketmislerdi bu gazeteciyi aslinda.(o acidan hakettigi ilgiyi goremediginden alem degistirdi iddiasi bastan sacmadir).biz olur da yeni bir ugur mumcu cikar mi umuduyla takip ettik yazilarini ve kendimizce manevi destegimizi verdik.beco ve cem erseverin itiraflari adli kitaplariyla eminm ki derin devletimizin de dikkatini cekmis olacak ki kendisini dogru yola sokma yolunda calismalar bir anda hizlandi.once sosyo populerlige kayis doneminin ilk habercisi geldi.reis.kitapta anlatilan herseyin rahmetli ugur mumcu ve benzer gorevleri idame ettiren kisiler tarafindan yazilanlarin magazinel hale sokulmasindan baska bir sey olmadigini aslinda ilk basta soner yalcini dikkatli gozlerle izleyen bizler farketti.lakin bir bildigi vardir herhalde deyip devam ettik yolumuza.gormek istedigimiz isigi yakalamaya calistik soner beyde.ugur mumcuyu bizzat gorememis ama oykuleriyle buyumus bir neslin yeni isigi olmasini bekledik.bekledik ki biz de pesinden gidebilelim.hani bir oluruz bin gelirizcilerdendik.sonra bay pipo geldi.isin cilkinin ciktigini gosteren kitapti bu kitap.ruhunu seytana satan soner beyin insanlarina verdigi mesajdi aslinda.benden birsey beklemeyin artik.ben hayatimi seviyorum.hak verdik,kendi istegidir saygi duymak gerekir dedik.belki ilerde farkina varir dedik.lakin varmadi,varamadi,varmak istemedi acikca.5n1k ve sonrasinda kurtlar vadisi.bitmisti.evet secimini yapti soner yalcin ve belki de yasamayi secti.luks plazalarda,luks icinde yasamayi.sermayenin parayla satin aldigi degersiz bir varliga donustu gozlerimizin onunde.halbuki daha kahraman olacaktin be sonerim.bizi de pesinden surukleyecektin.

——————————————————————————————————————————————————

“ilk ben yazıyorum” diyen Soner Yalçın bakın kimden alıntı yapmış..
Aslında Soner Yalçın’ın dün Hürriyet’te, yeralan ve ilk kez burada açıklıyorum sözleri çok doğru değil. Çünkü faili meçhul bir cinayetle öldürülen kürt Aydın Musa Anter’in Yön Yayınları’ndan 1991 yılında çıkan Hatıralarım adlı kitabında bu enktod yeralayıor.

Kitabın, 77’inci sayfasında, “… Ne var ki, o zamanın faşist ihtilal konseyi emriyle, gece gelinip mezar açılarak, tabutu başka ağır bin sandukaya kondu. Diyarbekir’e götürülüp, bir uçakla Mersin-Kıbrıs istikametinde Akdeniz’in ortasına bırakıldı…”
http://www.medyarazzi.com’dan

Reklamlar

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/07/27/efendi-2-ve-palavralari-2/trackback/

RSS feed for comments on this post.

3 YorumYorum bırakın

  1. ulen sen sanki yabanci kaynak vermemissin, bi de “ben yabanci kaynaklari kabul etmem” diyorsun. Ustelik de verdigin kaynak internet sitesi, hem de bir kısmı kapalı.
    dangalak
    biz de müslümanız ama senin gibi salak değiliz.
    sen git de muzcu hoca tarikatına ne yalayacaksan yala.
    bugün tekke ve zaviye yasası yürürlükte mi? bugün dergah yasalara rağmen var mı?

  2. yaklaşıyor yaklaşmakta olan -ne diyeceksen ona de
    gizide aşikarda olanın çıkması yakındır.
    kim ne yaparsa kendine yapar iyi veya kötü..

  3. bilimsellikten, gerçekten uzak saçma sapan yazı dizisi işte.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: