Efendi 2 üzerine diyaloglar

EFENDI 2 ÜZERİNE BIR BASKA SITEDEN AKTARMA

Kaynak:

http://gelenek.wordpress.com/2006/07/24/gunun-yazisi-tkivanc-yeni-safak/

 

  1. fatih demir on July 25th, 2006

    Solculari KGB, Sagcilari CIA, Dincileri Iran yada terorist sayma hastaliginin ayni meyvelerinden biri bu. Cok da inanani var bu adamin. Malum kurtlar vadisine danismanlik yapiyordu… Wallahi yazik…

  2. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Galiba, kitabin bazi bolumleri cope atilmatan kurtulacak gibi.

    Koru’nun bu ‘eglenceli’ kitapta bahsi bir hayli gecen Esad Cosan hakkinda da bizleri de guldurecek tek kelime etmemis olmasini ciddi bir eksiklik sayiyorum.

    Bence, sozum ona muhafazakarlarimizin tam olarak neyi muhafaza ettigini de tartisabilmeliyiz.

  3. fatih demir on July 25th, 2006

    Muzmin bey kitabi okuduysaniz ilginc yerlerini bizimle paylasir misiniz?
    Esad Cosan hakkinda ne diyor mesela?

    Ben Soner Yalcin’in Dogan yurdakul ile yazdigi “Reis” adli kitabini okumaya baslamistim. Girisinde tamamen tarafsiz olarak anlatacaklarini iddia ediyorlardi. Ama kitap “ulkuculerin her yaptigi kotu, solcularin iyi”den oteye gidemiyordu. Tamamini bitiremedim.

    Sonra Abdullah Catli olarak lanse edilen Polat alemdar’in dizisine danismanlik yaptigini gorunce bu ne perhiz, bu ne lahana tursusu dedim. Sonra’da “Kurtlar Vadisi’ndeki şiddet, günlük hayatta var olan bir şiddettir… Kurtlar Vadisi’ni yasaklamak faşistliktir!..” deyince amanin demeden gecemedim. Oyle ya gercek hayatta var olan herseyi biz televizyona tasiriz. Coluk cocuk gormeli bunlari.

    Ornek aldigi gazetecileri gorunce insan biraz garip oluyor : “Uğur Mumcu’nun titizliği, Mehmet Ali Birand’ın çalışma azmi, Emin Çölaşan’ın gazetecilik heyecanı, Ufuk Güldemir’in haber dehası”

    Yine de merak ettim wallahi. Ne demis acaba Esad Cosan hakkinda.

    Ayrica yahudi avina cikmak da kafatasi avina cikan irkcilarin yaptigindan pek farkli degil gibi. Ne dersiniz?

  4. fatih demir on July 25th, 2006

    Bir de yaptigi roportaji ve hakkinda bir kac yaziyi okudum da kotu karakterlerin tamamini sagdan cikarmak gibi bir hastaligi var diyorlar. Buna ne diyorsunuz?

  5. Suat Öztürk on July 25th, 2006

    Müzmin Bey,

    Hoşgeldiniz..

    Koru’nun bu ‘eglenceli’ kitapta bahsi bir hayli gecen Esad Cosan hakkinda da bizleri de guldurecek tek kelime etmemis olmasini ciddi bir eksiklik sayiyorum.

    Koru’nun yazısının sınırlı hacimde bir köşe yazısı olduğunu ve yazısını “Eğlenceli kitabın sayfalarında biraz daha gezinebilirim.” diye bitirdiğini hatırlatmak isterim..

  6. metin-thePoor on July 25th, 2006

    Bu cadı kazanı bir defa kaynamayagörsün, neler çıkar neler, dumanlarının arasından! Soner Yalçın’ın hükümlerinin iki paralık değeri olduğu kanısında değilim bugüne kadarki çelişkili performansından ötürü, Yalçın Küçük de fazla üstüne düşülmemesi gereken ilginç bir kişilik, ama Muzmin Bey dostumuz ciddi bir insandır ve sözlerinin dikkatle dinlenmesi gerekir. Bakalım bu konu nereye kadar gider…

  7. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Efendilerim, beyzadelerim, hanimevlatlarim 🙂

    Cumlenizi en sicak duygularla sevdigimin arz ve kabulunu istirham ederek baslamak isterim once. 🙂

    Simdi.. biz duygusal insanlariz; okumuslarimiz bundan daha munezzeh de degil. Taptiklarimiz [bulduklarimiz] bizler icin kiymetlidir ve bunlarin sarsilmasi bizi tedirgin eder. Yatirimlarimiz taptiklarimizdir cunku…

    Aydinimizin [i.e okumus/okutulmus kisilerimizin] bu tur sevgi terakumu bilgi terakumunden cok daha hizli olur; dolayisi ile sokaktaki adamdan hic de daha az degildir. Tek farki, bu tur sevgi terakumu daha alt tabakalarda oldugunda onlara burun kivirir ve ‘taassup’ der..

    Once, Fatih beyin isaret ettigi ‘Reis’ kitabi hakkinda bir iki kelime edeyim: Evet, ben de okudum –ortasinda terk filan da etmedim, cunku devaminda ne oldugunu da gormek istiyordum–; kitaptan aklimda kalan ’significant’ bir sey yok. Yani, evet, klasik seytan taslama ayini gibiydi.

    Bu, benim, seytan taslama ayinlerini sevmedigim anlamina gelmez; bilakis, bu tur ayinlerde normalde soylenmeyecek gercekler –ofkenin de verdigi bir beyin firtinasi halet-i ruhiyesi icerisinde– soylenir ve bunlar bir aklimizin kosesine yazilacak kadar onemli seyler olabilir.

    ‘Reis’te bu tur seyler ben bulamadim. Meselenin buyuk resmine ve diyalektigine bakmak yerine, dedikodusunu yapmisti bence. Ama, Soner Yalcin’i tek o kitapla, ya da ondan oncekilerle degerlendirmenin de yanlis olacagini dusunuyorum.

    Sundan dolayi yanlis: Hepimizin caylaklik ve ciraklik donemleri olmustur; Soner Yalcin’in da caylaklik donemi belki yeni bitiyor. Soyle yeni bitiyor; uzun zamandir ilk defa, hem nalina hem de mihina vuracak seyler soylemege basladi.

    Ciraklik donemi burada baslar ve Yalcin Kucuk’un ciragi oldugunu dusunebiliriz.

    Yalcin Kucuk ismi gectiginde bazilarimizin otomatik olarak ‘tuyleri diken diken’ moduna gectigini biliyorum. Ve, bunu da cok olumlu bir sey olarak goruyorum.

    Cunku, ‘kimler fikri rehavet icinde; ellerini kaldirsin’ desek kimsenin kaldiracagi yoktur; ama, tuylerinin [bile] ayaga kalkmasi bu sualin yerine geciyor ve yeteri kadar cevaplayici oluyor benim icin.

    Ezberlerimizin bozulmasi lazim, ve bunu da bir cenahtan oburune ‘ben degistim’ diyerek gecen Ahmet Hakan Coskun’larin yapacagini beklemek bazilarina belki ama herkese yakismiyor. Yakismadigi [tutarli olmadigi] halde boyle tercihler edebiliyorsak, bence ozundeki motivlerimizi ya da derin aidiyetlerimizi aciklamak zorundayiz… Biz aciklamazsak, bunu yapmagi –hakli olarak– baskalari dener.

    Hepimiz gibi, Fehmi Koru da insan –onun da derin aidiyetleri var. Soner Yalcin[’in] da.

    Fakat, SY’nin son kitabinda dedigi bir cumle var –mealen aktariyorum– ‘Ben Efendi kitabinda derin devleti anlattim; ama, herkes luzumsuz teferruata takti’…

    Evet, derin devleti anlatiyordu; ama, ‘Kurtlar Vadisi’ gibi ‘kan-kin-nefret-ask-ihtiras’ sosuyla anlatmadigi icin, alem de onu bir soyagaci calismasi zannetti. Torunu hatirina dedesini filan aklamaga calisanlar vs gorduk. Ama, konunun ozunu konusan oldu mu. Hayir. Sag cenahtan birileri bunlari dikkate alir beklerdiniz degil mi? Hic gormedim. Ama, dedigim gibi sasirmis da degilim. Bunun bir ornegini su yazida da dile getirmege calistim. [Samimi soyleyeyim: Giderek ’sag’ cenahi daha fazla ‘mabedi bekleyen kazlar’ olarak goruyorum. Saygim azaliyor.]

    Gelelim ikinci ‘Efendi’ye.. Dindarlarimizin ne de guzel istimal edildigini anlatiyor.

    Soylediklerinde eksikler ya da fazlalar olacaktir tabii ki; sonunda adam bir ‘Yeni Ahit’ yaziyor degil –ki, Yeni Ahit’in dahi bu tur seylerden malul olmadigini iddia edemiyoruz…

    Eksik ya da fazlalara takip, geri kalani yok saymak –yani, cope layik gormek– konusunda kimseye karisamam, ama, bunun cope atilmasi gerektigini soyleyenlerin temel yaklasimlarini ya da niyetlerini cidden merak ettigimi yazabilirim.

    Mukaddesleri korumak ile, mukaddesatin arasina sokusturulmus seyleri, hic alakasi olmadigi halde belli mevkilere gelmis kisileri (tarikat ve cemaat onderlerini kastediyorum) korumak, onlara siper olmak arasinda coook uzun bir mesafe var ve bu mesafe icinde de coook farkli niyet ve tiynetler gizlenebiliyor.

    Seyhlere –nefsini oldurmuslugunu ispat icin seyhin tukurdugunu yalayacak derecede– biat etmis olanlari, imanini supheden arindirip birilerinin eline vermis olanlari; ve bunlari yuceltenleri takdir edenleri –nacizane- ben anlayisla karsilayamiyorum. Biraz durup dusunseler onlar da oyle dusunur saniyorum.

    SY’nin kitabini bu yuzden okumak gerekir –maddi delil olarak her dediginin dogru olmasini beklemek yerine suphe ile okumak yani.

    Ve, sonra da, seyhlerin, kanaat onderlerinin vb.nin de dediklerini suphe ile okumak..

    Turkiye’deki Islam’in onemli derecde Judaize oldugu iddialari var. Tamami dogru olmasa bile, azicik gercek payi varsa, bunun baska bir suru seylerden cok daha onemli oldugunu kabul etmiyor ve hala da parmaga bakmakta israr ediyorsaniz, soylenecek cok sey var.

    Ama, o meshur laf var ya, hani, ‘gorene; kore ne!’ der.. Onun gibi.. Bunu da, bu lafi da, hep dindarlarimiz ederler… Gormek kac turludur ve once dogru zaviyeden bakmak gerekir (’tekkeden’, ‘dergahtan’ degil; ‘acidan bakmak gerekir’ demek istiyorum).

    Lafin uzuncasi ve bulamac hulasasi: Kitabi ozetleyecek degilim. Hal-i pur melalimizi ozetlemek daha kolay ve anlamli benim icin.

  8. Suat Öztürk on July 25th, 2006

    Müzmin Bey,

    Yazdıklarınızın çoğunluğuna katılıyorum. Dindarlarımızın istismar edilmesinden, şeyhine imanını teslim eden ve dediği herşeye koşulsuz biat eden ahmaklardan, araya sokuşturulmuş şeyleri sorgulamadan “dininden”miş gibi benimseyen dahası cahilane ve canhıraş savunan zavallılardan haberdarım/z.

    Evet şüphe gerekir bunda da hemfikirim.. Bu şeyhlik iddiasındaki adam ne diyor, neler söylüyor, dayanağı ne? Nasıl yaşıyor, kimlerle niçin ve nasıl görüşüyor? Şeyhlik nedir? tasavvuf nedir? Bunların İslam’la bağıntıları nelerdir? Bunlar her müslümanın bilmesi, sorgulaması gereken şeyler..

    Elhak doğru, mukaddesleri korumak ile araya sokuşturulmuş ve mukaddes addedilen sözler,kişiler,akımlar aynı şey değildir.. Zaten biz de yıllardır bundan farklı birşey söylemiyoruz ki.. Bunlardan şüpheleniyoruz, hep şüphelendik. Ölçülerimizin ne olduğunu defalarca söyledik. Tabi bunu yapanlar var yap(a)mayanlar var.. O ayrı..

    Yani bizim durduğumuz yer,işaret ettiğiniz olması gereken yerden zaten farklı değil..

    Amma şimdi bir sol görüşlü yazar ortaya çıkarda yıllardır -mesela- Yenişafakta yazan S.Albayrak’ı Milli Gazete’de yazıyor gösterip de bir de üstüne bu olmayan aidiyete dayandırarak,   S.Albayrak’ın  -mealen- “Milli Görüş içindeki AKP’lileri “Refah bilgisayarına girmiş bir virüs’ olarak tanımladığını ve , “Milli Görüş’ün bu virüsü dışarı atacağını” söylediğini sallarsa, kimse kusura bakmasın ama bu kitaptan hangi ölçütler içinde yararlanabileceğimizi iddia edebiliriz? Ayan beyan bir meselede bile çok vahim bir hata yapıp, bir de bu hatasını bir yalanla süsleyince burada kasıtdan başka ne aranır? Nerde doğru nerede yanlış nasıl ayıracağız? Ve hangi kıstasa göre? Önyargılarımıza göre mi?

    Sadece Koru’nu yazısındaki hatalar bile kitabı güvenilmez kılıyor. Ve kasıtlı yanıltma amaçlı olduğunu düşündürtüyor bana. Bunu önyargı ile söylemiyorum. Samimiyim. Kıçıkırık bir blog yazarı iken benim bile yapmayacağım hataları bu konunun kompedanı olduğu düşünülen bir gazeteci yapıyorsa bunda kasıtlı bir yönlendirme olduğuna dair “kuvvetli şüphelerimiz” devreye giriyor.

    Evet, biz şüpheleniyoruz, yukarıda saydığım mukaddesata sokuşturulmak istenen zırvalardan şüphelenmenin yanında Soner Yalçın’dan ve Y.Küçük’ten de şüpheleniyoruz. Hatta bu anlamda biz genel çerçevede daha şüpheciyiz. Ve gerçekten hem YK’nın, hem de SY’nın kitaplarından şüphelenmemiz için çok fazla nedenimiz var.

    SY ve YK, birkaç işe yarar gerçek bilgi verip, kalanında yanlış bilgilerle yönlendirmeler yapıp ortalığı toz dumana katarak, herkese çamur sıçratmak suretiyle, gerçek çamurluları seçmemizi güçleştiriyor olmasın sakın?

    Bence bu yazarlara gereğinden fazla değer verenlerde bu Sabetayist avı macerasının, gerçek Sabetayistleri kamufle etme amacı güttüğü konusunda bir şüpheye kapılsalar çok iyi olur.

    Ben bir kitapda, -üstelik aynı konudaki eski kitapta da benzer noktalarda yoğun eleştiriler alınmasına rağmen- bu kadar aleni bilgi yanlışlıkları yapılmasının başka bir izahatını bulamıyorum doğrusu..

    Şüphe işte :-))

  9. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Ozturk bey,

    Amma şimdi bir sol görüşlü yazar ortaya çıkarda yıllardır -mesela- Yenişafakta yazan S.Albayrak’ı Milli Gazete’de yazıyor gösterip de bir de üstüne bu olmayan aidiyete dayandırarak, S.Albayrak’ın -mealen- “Milli Görüş içindeki AKP’lileri “Refah bilgisayarına girmiş bir virüs’ olarak tanımladığını ve , “Milli Görüş’ün bu virüsü dışarı atacağını” söylediğini sallarsa, kimse kusura bakmasın ama bu kitaptan hangi ölçütler içinde yararlanabileceğimizi iddia edebiliriz? Ayan beyan bir meselede bile çok vahim bir hata yapıp, bir de bu hatasını bir yalanla süsleyince burada kasıtdan başka ne aranır? Nerde doğru nerede yanlış nasıl ayıracağız? Ve hangi kıstasa göre? Önyargılarımıza göre mi?

    Sadik Albayrak’in hangi gazetede yaziyor oldugu cok ve hayati derecde vahim ve onemli ise, tabii ki bunu en onemli kistaslardan birisi olarak alirsiniz ve bu tur bir hata buldugunuz zaman geriye kalan herhangi bir seyi okumak ya da dinlemek zorunda kalmazsiniz. Sonuc olarak, huzur Islamdadir ve otesi dunyevi safsatadir..

    Daha da otesi, bu tur bir hatayi yakaladiginiz zaman, cemaatin geri kalaninin da okumamasi icin her turlu iyiniyetli ‘cope at’ kampanyalari suret-i haktanlik icin kendine temel bulur.

    Magribilerin onemli bir kismi buraya goc edeli 500 seneden fazla oldu ve ‘benzeme benzet’ prensibi geregi onlarin bazi huylarinin belli bir cogunluga sinmis olmasini yadirgamam lazim.

    Ote yandan, eger SA dememisse, ve sizin icin herhangi bir anlam ifade edecekse, bendeniz “Milli Görüş’ün bu virüsü dışarı atacağını” soylemek isterim; cunku, gelinen nokta ile baslanan nokta arasinda bir ucurum var ve bu ‘ben degistim’le ifade edilemeyecek kadar fazla. Secim oncesi ile secim sonrasi arasidnaki farkin gerekcelerinin aciklanmasi gerekiyor ve aciklanmis degil. Ama, herseye ragmen, imani bagliliklar devam ediyor –sorgu yok sual yok; ve kimse de ihanetten filan bahsetmiyor.

    Dogru ya da yanlisi nerede ayirdetmeniz gerektigini benim size soylemem hem mumkun degil hem de anlamli olmaz. Ama, su kadarini soyleyebilirim, ben olsam, once yalan ve ihaneti kendi hanemde arardim –ve, Allah icin, bir defa olsun boyle bir sey buldugum zaman sadakat ve aidiyetim basiret ve adaletimi baglamazdi. Cikar soylerdim. Sizin surekli ‘biz’ dediginiz bu cemaatten (ister mekteplilerinden, ister alaylilarindan olsun) bu bir defa olsun cikmamistir. Herkes –bu acilaradan– cennetliktir cunku.

    Sadece Koru’nu yazısındaki hatalar bile kitabı güvenilmez kılıyor. Ve kasıtlı yanıltma amaçlı olduğunu düşündürtüyor bana. Bunu önyargı ile söylemiyorum. Samimiyim. Kıçıkırık bir blog yazarı iken benim bile yapmayacağım hataları bu konunun kompedanı olduğu düşünülen bir gazeteci yapıyorsa bunda kasıtlı bir yönlendirme olduğuna dair “kuvvetli şüphelerimiz” devreye giriyor.

    Cok laf yalansiz, cok mal haramsiz olmuyor.. Nereye baktigimizda, nereleri onemsedigimizde fark var.

    SY’nin herhangi bir seyin kompedani olmasini nereden ve nicin bekliyorsunuz –sonunda sizin ile benim yaslarim arasinda birisi, gecmisi filan da az-cok belli. O da el yordami ile bir seyler buluyor –ya da suphecilikleri devam ettirecek olursak– eline tutusturuluyor. Bunda garip olan ne var?

    Bence garip olan o degil. Garip ve eksik olan, guzel ahlak, dogruluk durustluk filan dendiginde mangalda kul birakmayan bir cenahin icinden kimsenin ‘esyanin aslini’ soylemeyisidir. Eger farkediliyorsa bile (ki, cok nadirdir), kol kiriliyor, yen icinde kaliyor. Nicin?

    Evet, biz şüpheleniyoruz, yukarıda saydığım mukaddesata sokuşturulmak istenen zırvalardan şüphelenmenin yanında Soner Yalçın’dan ve Y.Küçük’ten de şüpheleniyoruz. Hatta bu anlamda biz genel çerçevede daha şüpheciyiz. Ve gerçekten hem YK’nın, hem de SY’nın kitaplarından şüphelenmemiz için çok fazla nedenimiz var.

    ‘Karsi taraf’tan suphelenmek ne cok matah ne de cok istisnai bir sey bence. Aslolan kendi cenahinizdan suphelerinizin var olup olmadigi ve bunlari dile getirip getirmediginizdir. Yani, kendi kapinizi temiz tutmak icin ne yapiyorsunuz?

    SY ve YK, birkaç işe yarar gerçek bilgi verip, kalanında yanlış bilgilerle yönlendirmeler yapıp ortalığı toz dumana katarak, herkese çamur sıçratmak suretiyle, gerçek çamurluları seçmemizi güçleştiriyor olmasın sakın?

    ‘Gercek camurlu’lari cikip gostermenizi kim engelliyor? SY ve YK’nin kitaplari mi? Ismet Pasanin deyimi ile ‘Hadi canim, sen de’.. Onlari yok farzedin ve cikin soyleyin, kim tutar siz(ler)i?

    Bence bu yazarlara gereğinden fazla değer verenlerde bu Sabetayist avı macerasının, gerçek Sabetayistleri kamufle etme amacı güttüğü konusunda bir şüpheye kapılsalar çok iyi olur.

    Mesele Sabetayist avi degil. Bunu siz de benim kadar biliyor olmalisiniz. Ama, ‘Hurriyet benim karakterimdir’ turunden hadisi teraneleri kendi kendimize tekrarlayarak huzur icinde yasayabilemeyecegimizin ihtimaller dairesinde oldugunu da artik idrak etmeliyiz bence. Mesele Sabetayizm degil, Sabetayizm de derin ve farkli.

    Hic dikkat ettiniz mi, bilmem, Suriye’de, Irak’ta, Misir’da, Suudi Arabistan’da vs bir azinlik bir cogunlugu yonetirken, bizde de –eger kendi kendimize inanacak olursak– bu asla ve kat’a ve hatta hic de boyle degildir. Cunku, biz ‘hic somurge olmadik’… Evet.. ne mutlu bize; Halife’yi de Sultan’i da Musul’u da benligimizi de sirf biz istedigimiz icin verdik.. Bunlari verdik ve is bitti; baska bir transplantasyon yemedik. Degil mi?

    Dolayisi ile, mesele Sabetaycilik filan degil; su veya bu sekilde bir azinlik tarafindan yonetiliyor olup olmadigimizi sorgulamak ve eger varsa bunu idrak etmektir. Problemin cozumu de once problemin idraki ve tarifi ile baslar.

    Ben bir kitapda, -üstelik aynı konudaki eski kitapta da benzer noktalarda yoğun eleştiriler alınmasına rağmen- bu kadar aleni bilgi yanlışlıkları yapılmasının başka bir izahatını bulamıyorum doğrusu..

    Okumadan fikir sahibi olmanin isabetli olmadigini dusundugunuzu saniyordum. Siz de mi ‘degisti’niz 🙂

    Şüphe işte :-))

    Rahmettendir. Ama, hep ‘biz’ demek yetmez. Cuvaldizi da hatirlamak gerekir.

  10. metin-thePoor on July 25th, 2006

    Muzmin Bey,

    Ezber bozmaya ben de taraftarım elbet, ancak ezber bozacağız derken bozulmaması gereken şeylerimizi, mesela sağduyumuzu, mantığımızı, aklımızı falan da bozmayalım derim. Bir de ben keçiboynuzunu sevmiyorum pek. Onun için de Soner Yalçın okudum, ama okumuş kadar da olamadım! Ne diyeyim! Yalçın Küçük’ü takdir ederim, saygı da duyarım, ama çok ciddiye alırsam yanlış yapmış olacağımı içimdeki ses söylüyor. Ben içimdeki sesin yalancısıyım!

  11. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Metin bey,

    Ezber bozmaya ben de taraftarım elbet, ancak ezber bozacağız derken bozulmaması gereken şeylerimizi, mesela sağduyumuzu, mantığımızı, aklımızı falan da bozmayalım derim.

    🙂

    Degisik yaklasimlar var tabii.. ‘Hava ziyan olmasin’ diyerek korugun agzini tikayan da var, ‘akli muvazenem bozulur’ korkusuyla basini sagdan sola (ya da soldan saga) cevirmekten kacinanlar da..

    Bir de ben keçiboynuzunu sevmiyorum pek.

    🙂

    Nicin daha once demezsiniz bunu; size Haci Agop El Kibrisi’nin kendi elleriyle hazirladigi keciboynuzu usaresi bulup gonderirdim.. simdi de gec kaldim, cunku mevsimi gecti :))

    Onun için de Soner Yalçın okudum, ama okumuş kadar da olamadım! Ne diyeyim!

    Ben ise, kolay sasirdigim icin olacak, daha once kulaktan kulaga duydugum seylerin bir kisminin bir arada olmasina sasirdim..

    Yalçın Küçük’ü takdir ederim, saygı da duyarım, ama çok ciddiye alırsam yanlış yapmış olacağımı içimdeki ses söylüyor.

    Cok ciddiye almak ne demektir? Kimi cok ciddiye aliyoruz?

    Ben içimdeki sesin yalancısıyım!

    🙂

    Ne sansli insansiniz.. ben ise hep disimdan sesler duyuyorum.. Birisi hep beni cagiriyor.. ustelik de yukaridan geliyor o ses :))

  12. metin-thePoor on July 25th, 2006

    Muzmin Bey,

    İsmail Bey’i imdada çağırdım! Kim mi o? Nasıl bilmezsiniz!

  13. Suat Öztürk on July 25th, 2006

    Müzmin Bey,

    Mesele sadece Sadık Albayrak meselesi değil.. O sadece bir örnek ve evet; doğru bile olsa hiç önemli bir şey değil..

    Burada önemli olan şey kasıtlı olarak bilgi vermek. SA meselesi ilk bakışta dikkatsizlik ve özensizlik gibi görünebilir ama üzerine yalan da ilave edilince dezanformasyon olduğu açığa çıkıyor. Bu kadar aleni hata ve üzerine kondurulan yalan -ki bu kondurulan yalan dikkatsizlik ihtimalini yok ediyor- sizi nasıl kuşkulandırmıyor anlamıyorum. SY ve YK kitaplarında bu tip maddi hatalardan vahim hatalara ve bu hatalar üzerine kurgulanmış akıl yürütmelere uzanan geniş bir yelpaze var.

    Şimdi çok yoğunum, yazdıklarınız ekseninde değinmek istediğim birkaç nokta daha var. Müsait olduğumda yazacağım..

    Saygılar..

  14. Suat Öztürk on July 25th, 2006

    Güncelleme: Bu güncellemeyi yazıya da ekledim. Taha Kıvanç bugün aynı konuya devam ediyor. Alakalı olduğu için yazısını buraya alıntılıyorum:

    Dikkat: Vurgular bana aittir (S.Ö)

    ‘Efendi’ olmak…

    ‘İsim-bilim’ çok önemli bir şifre-kırıcı. Diyelim çocuğunuza ‘Hüdayi’ ismini koydunuz, ya da ne bileyim kızınız için Sare, Beria, hatta Rabia isimlerinden birini uygun gördünüz, ‘büyük sırrı’nızı fâş ettiniz demektir: Tamam, siz ‘Beyaz Müslüman’sınız…

    ‘Beyaz Müslüman’ dedimse, beyazlığınız da, Müslümanlığınız da kuşkuludur haa…

    Aziz Mahmud Hüdayî’ye ‘Hüdayi’ mahlâsını hilâfetnâmesini aldığı şeyhi vermiş… ‘Efendi-2′, “Niye bu mahlâsı vermişti acaba?” diye soruyor 1540′larda doğmuş büyük mutasavvıfın ismi için… Cevap da gecikmiyor: “Tevrat’ın Aramca çevirisi Targum’da ‘Hüdayi’ ‘Yahudi’ demekti.” Sonra da hep yaptığı kurnazlığa sapıveriyor: “Ama onunla bir ilgisi yoktu herhalde; ‘Hüda’ Osmanlıcada ‘doğru yolu gösterme; Tanrı; Kutsal kitap’ anlamlarında kullanılıyordu; sanıyoruz bu daha akla yakın…” (s. 366).

    İsmi Beria olanların bu kadar da bir çıkış kapısı yok: Sabetay Sevi’nin 18 maddelik emirlerinde bu isim çok sık geçermiş… Sovyetler Birliği’nde ünlü polis şefinin ismiymiş… Bir gazetede iki Musevi vatandaşımızın çocuklarına Beria ismini koymak istedikleri haberi çıkmış… Kabala’ya göre dünyanın dört halinden biriymiş bu…

    ‘Efendi-2′ soruyor: Bir İslâmî cemaat lideri kızına bu ismi neden koysun? (s. 107).

    Recaizade Mahmud Ekrem’in annesinin adı Rabia’ymış… 1899′da ölen Rabia Adviye adlı Sabetayist bir hanım ‘Bedevi Dergâhı’ yaptırmış… Hımmm!!! ‘Efendi-2′nin gözünden kaçar mı böyle bir ayrıntı; “İsim benzerliği mi, bilemiyorum” diyor çok bilmişcesine… (s. 372).

    Hani, son zamanlarda herkesin dilinde dolaşan ‘Üstad’ hitabı var ya, ‘Efendi-2′ ona da itiraz ediyor. Okuyalım: “Türkiye’de İslâmcılar arasında da ‘üstat’ hitabı-sıfatı son dönemlerde sıkça kullanılır oldu. Örneğin, Nurcular, Said-i Nursi’ye niye ‘üstat’ diye hitap ediyorlar? (Bkz. Aksiyon dergisi, 6 Şubat 2006.) Masonların hitabı olan ‘üstat’ Türkiye’deki İslâm terminolojisine ne zaman, nasıl, kim tarafından sokulmuştu?” (s. 263)

    Siz bu takılmadaki soruyu beğenmişsinizdir muhakkak, ben ise kaynak kullanımına bittim. ‘Efendi-2′ daha önce (s. 98) Risale-i Nurlar ile Yahudilik arasındaki ‘ilişkiye’ dikkatimi çekmişti çünkü… ‘İlişki’ tuhafınıza mı gitti? Eh, okuyun o zaman: “Nur Cemaatinin ‘motiflerinin’ bütünüyle Yahudi Kabalası’na benzediğini söylemek büyük hata olur; ama bir etkilenmenin olmadığını söylemek yanlıştır.” Yahudilikte gelenekçi okullardaki öğretmenlere ’soferim’ deniliyormuş; eh Nurcular da Risaleleri aslından okuyup çoğaltanlara ne diyor, ‘yazıcı’ değil mi? Bingo!

    Vaktim olsa, kitapta ilk kez karşılaştığım bütün bilgilerin doğruluğunu teker teker soruştururdum; çünkü her duyduğunu gerçekmiş gibi aktarma huyu var ‘Efendi-2′nin… Şu satırları (s. 289) okuyalım: “Samih Rifat, Türk Dil Kurumu’nun ilk başkanıydı. Mehmet Akif Ersoy’la birlikte Divanü Lügat-it Türk’ü çevirdi.”

    Akif’in nice özgün kitabını ve çevirisini bilirsiniz, ama bunu duymuş muydunuz? Duymadınız, çünkü böyle bir çevirisi yok. Dahası, Samih Rifat’ın da değil çeviri; Besim Atalay’ın. Kilisli Rifat yayının denetimini yapmış. Söylemeye bile gerek yok: Kilisli Rifat ile Samih Rifat ayrı

    ayrı kişiler…

    ‘Efendi’ her şeyi biliyor, ama temel konulardan bîhaber. Sözgelimi, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Atatürk’ün emriyle kaleme aldığı tefsiri de değerini de biliyor, ama ondan sonra da tefsirler yazıldığını bilmiyor. Herhalde “Böylesi bir daha yazılamadı” gibi bir övgü okumuş bir yerde, onun etkisiyle şunu (s. 381) yazıyor: “Bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor; Hamdi Yazır’ın kaleme aldığı tefsirin üzerinden 70 yıl geçti ve ne acıdır ki, bu tefsirden bir tane daha yazılamadı! Hâlâ Yazır’ın tefsiri kaynak olarak kullanılmaktadır.”

    Üzerlerinden bin yıl bile geçse kaynak olarak kullanılacak temel eserlerdir tefsirler…

    Neyse. Elde böyle bir kitap var işte. Bir yönüyle olağanüstü eğlenceli bir kitap, bir yönüyle telefon rehberi gibi; MERNİS verilerinden çapraz sorgulama yaparak herkesin gülcemalini ortaya döküyor… “İlgim yok” itirazında bulunanlara da, “Kendisi değilim diyor, ama…” notuyla yine de yer veriyor…

    En şaşırtıcı olan ise şu: Yeni Harman dergisi, son (Temmuz 2006) sayısında, ‘Efendi’ kitaplarının başkalarının emeğinin üzerine oturduğunu iddia ediyor; internette yazışan bazı meraklı gençler ile Mahmut Çetin, Abdullah Muradoğlu gibi araştırmacıların emeğinin… Efendi’nin “Böyle karmaşık bir dünyayı kim yazmak ister; zaten böyle bir deli çıkmamış da!” meydan okumasına rağmen, dergi, hangi bilginin nereden aktarıldığını ayrıntılı biçimde veriyor…

    ‘Efendi’nin esas ’sırrı’ bu olmasın?

  15. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Ozturk bey,

    Mesele sadece Sadık Albayrak meselesi değil.. O sadece bir örnek ve evet; doğru bile olsa hiç önemli bir şey değil..

    OK.

    Burada önemli olan şey kasıtlı olarak bilgi vermek. SA meselesi ilk bakışta dikkatsizlik ve özensizlik gibi görünebilir ama üzerine yalan da ilave edilince dezanformasyon olduğu açığa çıkıyor. Bu kadar aleni hata ve üzerine kondurulan yalan -ki bu kondurulan yalan dikkatsizlik ihtimalini yok ediyor- sizi nasıl kuşkulandırmıyor anlamıyorum.

    Kuskulanmadigimi ima bile etmissem dogruyu yansitmamis olurum. Tabii ki kuskulaniyorum.

    Fakat, bazi seyler var ki, resmi agizlarca yillarca inkar edilir, hatta hucum edilir; fakat bir gun gelir ki, delinin birisi cikar ve baklayi kusuverir. YK’nin son yarim duzine kitabi bence boyle.

    Basta MKA olmak uzere, bir suru seyin –kisisel olarak size gore, buyuk bir ihtimalle– dedikodusunu yapiyor; ama, benim acimdan daha once bagimsiz kaynaklardan duydugum bir suru seyi ya tekrar ediyor ya da aralarini dolduruyor…

    Ornek vermek icin benim de vaktim yok, ama, son okudugum Gizli Tarih bunlardan birisi mesela. Siyasi acidan bir suru ilginc, onemli ve fakat unutturulmus realiteyi ortaya seriyor –bir anlamda NFK’nin Muhasebe’de “Inanmiyorum, bana ogretilen tarihe! / Sebep ne, mezardansa bu hayati tercihe?” deyisinin aralarini dolduruyor. Destan’daki “Ve ferman, kumardaki dört kralın buyruğu: / Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu! / Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama, / Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!” deyisin de ipuclarini veriyor…

    Butun bunlari hangi saikle yaptigini o soyluyor ama ben de tam emin degilim. Soylenen su: Cumhuriyet bitti ve bitmesinin musebbibleri de belli. YK’nin hucum ettigi zumre.

    Dogru mudur degil midir bilmiyorum. Bu zumreyi siyasi acidan YK’dan daha iyi taniyan kac kisi sorusuna ben belli bir kisiyi gostererek cevap veremiyorum –hele soldan hic kimse yok. Sagdan herhalde cok var; ama, hepsi dut yemis bulbul mubarek..

    Dolayisi ile, YK’nin, soylediklerin onemli bir kisminin dogru olduguna cok fazla suphem yok. Sadece nicin soyledigi konusunda kuskularim var… Nicin kucaginda buyudugu ‘ocak’a cephe aldi? Onemli bir sorudur.

    SY ve YK kitaplarında bu tip maddi hatalardan vahim hatalara ve bu hatalar üzerine kurgulanmış akıl yürütmelere uzanan geniş bir yelpaze var.

    NE bekliyordunuz? Emin Oktay tarihi mi? Yazilan ya da basili metin kutsaldir ve icerdikleri dogrudur ya da olmak zorundadir mi diyeceksiniz? Yazilanlari sadece hipotez olarak kabul ederseniz gerisi bence cok kolaylasiyor.

    Islamin Judaize oldugu iddiasini dile getiriyor. Ne kadar dogrudur bilmiyorum, ama, tamamen yanlis oldugunu da sanmiyorum. Ve, henuz de butun argumanlarini dile getirmis de degil..

    Fakat, derununda COK ONEMLI bir seylere uzandigindan kuskulaniyorum. Ve, bu kusku negatif degil benim batigim yerden. Onu da baska bir zaman konusuruz –simdi konustuklarimiz yeteri kadar vakit aliyor cunku. Ama, tarihimizi yeniden elden gecirmek ve ‘Turk’ler olarak burada hangi sacayaginin uzerinde bin yil durdugumuzu tekrar idrak etmek zorundayiz. YK, biraz da, bilerek ya da bilmeyerek buna hizmet ediyor. Keske klasik sagdan birileri olsaydi. Ama, yok. malesef yok.

    Şimdi çok yoğunum, yazdıklarınız ekseninde değinmek istediğim birkaç nokta daha var. Müsait olduğumda yazacağım..

    OK.

  16. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Metin bey,

    İsmail Bey’i imdada çağırdım! Kim mi o? Nasıl bilmezsiniz!

    Gene mi nepotizm?

  17. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Ozturk bey,

    Koru’nun yazdiklarini okudum. Esasa.. malesef, benim baktigim yerden, esasa taalluk etmiyor. FK, bundan daha derin bilgilidir –eminim– ama, bu konuda ormani konusmak yerine, agaclari tadat etmegi tercih ediyor. Bu da bana cok garip geliyor.

  18. metin-thePoor on July 25th, 2006

    Muzmin Bey,

    Yok yok, değil. Mr.Smiley idi kastettiğim!
    ***
    Yalçın Küçük’ün yaptığı şeyin önemli olduğundan benim de kuşkum yok yok olmasına ama, bu “önem”i nereye oturtacağız, ondan pek emin değilim kendi hesabıma. Varsayalım ki dedikleri harfiyyen doğru, peki ama n’olacak? Bunun bize faydası ne? Cadı avına mı çıkmamız gerekecek? Sorularım size saçma gelebilir, bana gelmiyor. Olanı biteni anlamlandıran bir çerçeve çizmede YK verilerinin bana fonksiyonel bir fayda sağladığına inanmıyorum doğrusu. Heyecanlı, enteresan, şaşırtıcı… evet, ama anlamlı? I’ıh.

  19. metin-thePoor on July 25th, 2006

    Muzmin Bey,

    Efendim bu arada ismini burada veremeyeceğimiz bir ortak arkadaşımızın bir maruzatı var! Diyor ki, -geçmiş zaman hatırlayamıyorum, ya Can Yücel’in, ya da Aziz Nesin’in sözüdür bu aslında- Yalçın küçüktür, mide bulandırır! Walla ben elçiyim, elçiye zeval olmaz bilirsiniz!

  20. metin-thePoor on July 25th, 2006

    “veremeyeceğimiz” değil, “veremeyeceğim” olacaktı.

  21. fatih demir on July 25th, 2006

    ben de hatirliyorum oyle birsey 🙂

  22. Muzmin Anonim on July 25th, 2006

    Fatih bey, Metin bey, [alfabetik]

    Ikiniz de –yanlis bilmiyorsam– Mulkiyeli oldugunuzdan belki benim bilmedigim bir cok seyi biliyor ve dolayisi ile, size ne yeni, ne de onemli geliyor. Olabilir.

    Eger oyleyse, o zaman, bu yeni olmayanlari bizlere daha once anlatmamis olmanizdan siz(ler) sorumlu olursunuz…

    Yok, oyle degil, size de yeni bir seyler varsa; ki, galiba var, cunku soru sanki onu ihsas ediyor. O zaman da bu pragmatiklik beni sasirtiyor; yani:

    Varsayalım ki dedikleri harfiyyen doğru, peki ama n’olacak? Bunun bize faydası ne? Cadı avına mı çıkmamız gerekecek? Sorularım size saçma gelebilir, bana gelmiyor. Olanı biteni anlamlandıran bir çerçeve çizmede YK verilerinin bana fonksiyonel bir fayda sağladığına inanmıyorum doğrusu. Heyecanlı, enteresan, şaşırtıcı… evet, ama anlamlı? I’ıh.

    Bunu soyleyen kisilerle aylar boyunca bir topluignenin basina kac melek sigar (i.e. ‘tasarim’ var/yok) gibi hayatin temelini ve istikbali ilgilendiren bir onemli konuyu tartismamis olsak, bu tur pragmatikligi yadirgamazdim..

    Simdi.. Siz gercekten bana bunun neye faydasi olacagini mi soruyorsunuz? Emin olmak icin geri donup sormak ihtiyacini hissettim de…

    YK’nin kucuk oldugu, mide bulandirdigi beni ilgilendirmiyor; ne kendisini yemege davet edecegim, ne de onu yemek giib bir niyetim var. Sadece yazdiklarina ve icerigine bakiyorum.

    Yazdiklari ile birilerinin midesini bulandiriyorsa, midesi bulananlarin cig yemis (ve dolayisi ile karni agriyor) oldugunu dusunmek bana daha makul geliyor..

    Eger sorunuzu tekrar sorarsaniz, ‘neye faydasi’ oldugunu bir sekilde yazmaga calisacagim; ama, zamansizlik gibi herkesin basinda dert olan seylere siginip iki satirla cevap vermek yok. Anlastik mi?

  23. Suat Öztürk on July 26th, 2006

    Müzmin Bey,

    Ancak fırsat bulabildim yazmak için..

    Ben Metin Bey gibi düşünmüyorum onu söyleyeyim; geçmişte yaşananların ayrıntıları ve büyük oyuncuların idealleri/aidiyetleri/eylemleri ya da niyetleri yaşanan olayları doğru okuyabilmemize yarar. Bunun niçin gerekli olduğunu ve “an”ı ve geleceği kurarken nasıl yardımcı olacağını ise söylemeye gerek yok. Gerçi bu konunun farklı yönleri var ama özde aynı..

    Ayrıca YK’nin ya da bir başkasının yazdıklarının mide bulandırması bence çok önemli değil, benim de midemi bulandıran birçok yazar var ama onları da okuyorum. Yani bu konuda çok da duygusal değilim. Yararlanabileceğim şeyler varsa yararlanırım, yoksa yallah der geçer giderim..

    Ben bulunduğum noktaya aidiyetlerimi, inançlarımı sorgulaya sorgulaya geldim, Humeyni ile ilgili babamın ezberleri yüzünden kendisi ile çok sert tartışmış bir insanım. Ben ya da aklı başında bir müslüman için “İman”ın tanımı çok açıktır ve bu tanımın içinde nelerin olduğu asırlardan beri belldir. Bu tanımın içinde ,cemaatlerin, liderlerin, geleneklerin, ezberlerin yeri yoktur. Cemaat kaygımın olmadığı da bunca teşrik-i mesaimizden sonra herhalde anlaşılmış olsa gerek.. Şüphe ile ilgili görüşlerimi ve nelerden ne şekilde şüphelendiğimizi de daha yukarıda yazmıştım. Tekrar yazmama gerek yok sanırım.

    Hal-i pür melalimizin iyi olmadığı ortada. Bunun birçok sebebi olmakla birlikte en büyük sebepleden birisininde yine kendimiz olduğunu düşünüyorum.

    Sabetayistlerin bu ülkede önemli mevkilere geldiğini, birçok noktada karar mercii olduklarını da biliyorum/z. Bazı cemaatlerin içine de böyle sızmalar olmuştur, gerek bu tür oluşumlar gereke devlet kadrolarından. Aşırılıkları törpülemek ve kontrol altında tutmak için cemaatler gibisi yoktur. Son 100 yıl gerçekten çok acayip geçti. Evet alenî sömürge olmadık ama kendi zihni iğdiş edilmişlerimiz bizleri tam bir sömürge yaptı. Biz hep bundan şikayet ettik şimdiye kadar..Yani biz sizin dediğiniz gibi “Evet.. ne mutlu bize; Halife’yi de Sultan’i da Musul’u da benligimizi de sirf biz istedigimiz icin verdik.. Bunlari verdik ve is bitti; baska bir transplantasyon yemedik.” demedik hiçbir zaman. Herhalükarda içimizin boşaltıldığının farkındaydık ama belki özneler farklıydı. Halen de mesele “özünde” böyle..
    Ve bu iğdiş edilmişlerin aidiyeti bazılarımızın gözünde ikinci planda kaldı sanki biraz. Yani zihni iğdiş edilmişti zaten, kaybedilmişti, anlatabiliyor muyum? Onlardan, şunlardan ya da bizden olması çok farketmiyordu. Osmanlı’nın son dönem aydınlarının ve subaylarının bir çoğu aynı durumdaydı. Bu dalga tüm tanzimatçıları sarmıştı. Oradan İttihat ve Terakkiye oradan Cumhuriyeti kuran kadrolara..

    Bu süreçin tek merkezden bir yönlendirmeyle ve olağanüstü bir biçimde ince ince organize olmasına gerek yoktu, zaten mevcut akım onların da (sabetayistlerin) isteyeceği şeyleri yapmaya dünden hazırdı. Hatırlarsanız sizinle Lozan’ı tartışırken “başka çare yoktu” mealinde birşeyler söylemiştiniz. ben de o zaman gizli pazarlıklar yapıldığını düşündüğümü söyledim. Tamam Kadir Mısıroğlu kadar da değilim ama Lozan’da kesinlikle bizi dolaba koydular. Lozan’da, devrimde ve sonraki süreçlerde nokta tesirleri -ki önemli noktalarda- olmuştur muhakkak, buna inanıyorum. Bizimkilerde zaten kafalarında kararlaştırdıklarıyla paralel olan bu tür açılımlara, pazarlıklara balıklama dalmışlar yada en yumuşak tabirle hoşgörmüşlerdir. Bu ülkede Cumhuriyetin ilk yıllarında bakanlar kurulunda devletin resmi dininin hristiyanlık olup olmaması bile tartışıldı biliyorsunuz. Bunu yapmaya çalışanlarla sabetayistlerin yada bir başkasının amaçlarının paralel olması çok şaşrtıcı değil çünkü hedefledikleri şey yada hayal ettikleri şey -birbirlerinden habersiz de olsa- aynıydı. Buradan, bugünden bakınca, geriye doğru akıl yürütürken yaşananların sabetayistlerin düşündükleri/hedefledikleri/hayal ettikleri gibi olması bunu onların planladığını ve gerçekleştirdiğini göstermeye yetmez.. Sadece amaçların paraleliği ironik olarak hafızalarda yer eder.

    Sonra toplumsal olaylarda böyle kuyumcu titizliği işlerin, planlanıp bu derece uzun vadede uygulanmaya konduğunu söylemek bana fazla ütopik geliyor. Etkileri yok demiyorum muhakkak var söyledimde yukarıda zaten ama bu derece yoğun, organize ve uzun vadeli olduğunu düşünmüyorum. Zaten paralel amaçlar var, cuk diye oturmuş bazı şeyler. Körün isteği bir göz Allah vermiş iki göz misali.. Geriye baktığımız zaman organize gözükmesi amaçların paraleliği gibi duruyor.. Zaman zaman müdahaleler gidişatı rayına oturtur zaten.

    Meselenin kavramsal geçmişi -bence- bu olunca YK’nin ve SY’nın kitaplarındaki “doğru olan bilgiler” önem arzediyor elbette. Bunda sizinle hemfikirim. Ama esas sorun da zaten burda başlıyor. Hangisi doğru? Ve bunu nereden bileceğiz? Bunun cevbını verebiirseniz size gerçekten minnettar kalırım.

    Bu kitaplara ilgi de çok bildiğiniz gibi. Bu ilgililerin büyük çoğunluğunun araştırma zahmetine katlanamayan, bilgi fakiri kişilerden oluştuğu gözönüne alındığında yanıltıcılık özelliği bilgilendirici özelliğini ezip geçiyor. Zaten kaç kişi bu kitaptaki bilgilerin doğruluğu araştırabilir ki?. Birde kitaplardaki akıl yürütme yöntemlerini incelediğimizde ve gözümüze gözümüze giren bilgi yanlışlıkları ve bunlar üzrine bina edilmiş kasıtlı yanıltmaları düşündüğümüzde ister istemez aklımıza “bu kitapların amacı ne?” sorusu takılıyor. Ve dezanformasyon ihtimali kuvvetlenmiş oluyor. Ve gerçekten içerikte vahim hatalar var; bunu kabul edelim. Bu hatalar üzerine bina edilmiş bir sürü kurgu var. Hepsi yanlış oluyor haliyle.. Bu kurgularla birçok insan etiketleniyor, bunları atlamamalısınız.

    Ve “bu bulanıklıktan ve karmaşadan en çok kim fayda görür?” sorusunun cevabı yine “sabetayistler” oluyor. Bu da bir aklıl yürütme ve bana daha rasyonel geliyor.

    Keşke dediğiniz gibi bu meseleyi daha hassas, daha gerçekçi ve bilgi yanlışlıklarına yer vermeyen bir şekile inceleyen birisi çıksa da yararlanabilsek. Ama dediğiniz gibi yok maalesef. Fakat iyisi yok diye “kötüsünü” alıp kabullenme mecburiyetimiz olmasa gerek..

    Ben YK ve SY meselesine böyle bakıyorum. Bu iş gerçekten keçiboynuzu yemeğe benziyor. Keçi boynuzunu yerken özüne geldiğimizde dilimiz bu tadı alıyor ama bu kitaplardaki “öz bilgi”ye ulaşmak için  neyi kullanacağız?..

  24. fatih demir on July 26th, 2006

    Muzmin bey,

    Benim cok yaptigim bir yanlis vardir. “Boyledir, burdan bu cikar, bilinir,yapilir, budur,…” gibi cumleleri cok kullanarak , herkesin yada cogunlugun benimle ayni seyleri bildigini yada iddia ettigini soylerim. Gerci benim bu yanlisi diger “Turk”lerden cok daha az yaptigim asikardir… 🙂 Bu konuda hickimse en ufak bir tereddut dahi gostermemelidir… 🙂 Ama ben bunu cok yaptigimi bildigim icin kitap yazmiyorum. Yoksa arastirma ve uydurma kabiliyitine ben de haizim.

    Simdi Soner Yalcin’in iki gundur yaptigi konusmalarda, yazdigi kitaplardan yapilan alintilarda, iki gercek bilgi arasinda yaptigi baglantilarda hep bunu yaptigini gordum. Bunu arastirmaci sifati ile ben de yapabilirim. Zaten asiri dincilerden gelen MKA karsiti hikayeler de ayni baglamdadir. Eger amac uzum yemek degil de bagciyi dovmek ise adam bahceye dogru yollardan da girmis olsa durdurulmalidir.

    Simdi kotu niyet aramasinin da ozunde ayni sey var. Bilerek bazi onemli noktalar da yanlislar yaptigina inaniyorsaniz diger noktalara olan guveninizin tamamen sarsilmamasi imkansiz degil midir? Bu noktada birileri bilerek yaptigina inanirlar ve digerleri ufak hatalar olarak bakip genel cerceveden birseyler okumaya calisirlar.

    Ayrica Soner Yalcin’in tarihi kaynaklari nasil arastirdigini da merak ediyorum. Bildigim kadari ile akademik bir kariyeri yok. Osmanlicasi nasil, Arapcasi nasil, Ibranicesi nasil bunu biliyor musunuz? Bu dilleri bilmeden arastirmalarinda ne kadar iyi olabilir diye dusunmeden edemiyorum…

    Kursat Bumin’in Murat Bardakciya yaptigi bir elestiri geldi aklima. Tarihi istatistik gibi veri sunarak degerlendirince hata yapmak kacinilmaz demisti. Devrin sartlarina tam vakif olup durumu okumak ayri bir istir mealinde birseyler soylemisti ki ben de o dediklerine katiliyorum.

    Dedigim gibi son kitaplarini okumadim, medyadan takip ettigi kadari ile de soyleyebileceklerim bu.

    Not : mide bulandirma meselesini oklari uzerine cekmemek icin baskalarinin agziyla soyletmeye calisan o arkadasi buradan kiniyorum :)))

  25. fatih demir on July 26th, 2006

    Simdi Soner Yalcin’in iki gundurarastirdigim kadari ile yaptigi konusmalarda,

    seklinde olacak idi. virusler silmis 🙂

    bir de : noktalar da=noktlarda olacak… genelde duzeltmem ama bunlar cok goze carpiyor. Muzmin Bey de diger tarafta duruyor… Allah muhafaza takilasi gelirse bu Turkce ile hayatta kurtulamam 🙂

  26. Muzmin Anonim on July 26th, 2006

    Ozturk bey,

    Once, selim ve salih cevabiniz icin etmek isterim; ve de ediyorum.

    Simdi, Metin beye soylemek istediklerim var, sizin yaziniza ardindan donecegim.

    Benim derdim Sabetayizm uzerinden cadi avciligi degil. Boyle bir sey pesinde olmak aklimin ucundan gecmez; ben sadece gizli olanlairn nicin gizli oldugunu soruyorum. Kimden gizleniyor olduklarini da cok iyi de anlamis degilim aslinda: Musevilerden mi gizleniyorlar –oyle ya, orijin itibariyle, Musevi cemaatinin ‘afaroz’ ettigi bir alcemaatten bahsediyoruz sonucta– yoksa, ‘muslumanlar’dan mi?

    Birincisinden (Musevi cemaatinden gizleniyorlar) ise, pek de gizli olduklarini sanmiyorum –her ne kadar kullenmis bir husumet varsa da, taraflarin birbirlerini taniyip bildikleri anlasiliyor.

    Ikincisinden, yani muslumanlardan gizleniyorlarsa, bunun gerekcesini anlamis degilim. Hikayenin bildigim kadari, Sabatay Sevi’nin dinlerarasi bir alimler heyeti tarafindan idama mahkum edilmesini Sultan –belki de sehit yaratmamak i ki, bence akillica idi– sarta baglayip affetmisti. Sart da musluman olmasi idi. Sabatay Sevi de ikna olup kabul etti ve Aziz Mehmet adini aldi.

    Hikayenin benim bildigim ve cok ozet olarak baslangici budur. Sabatay Sevi’yi, Osmanli, Musevi cemaatinin israrli sikayetleri uzerine tevkif etmisti. Yani, Osmanli bunu keyfen yapmadi. Idam olunmasina karari da Sultan vermedi. Idamdan affini saglamak icin araya adam koyan da Sultan idi. Buyuk bir ihtimalle, hem zevahiri kurtarmak, hem de Sabatay Sevi’yi Musevi cemaatinin simseklerinden kurtarmak icin musluman olmasini istedi. Sabatay Sevi de kabul etti.

    Simdi… butun bu hikayede, Sabatay Sevi’nin 18 emri arasinda nicin muslumanlarla kiz alip vermegi yasakladigini anlamis degilim. Bunun isaret ettigi kin nedendir? Bunu ogrenmek, anlamak istiyorum.

    Ikincisi, nicin muslumanlardan gizlenmek ihtiyaci duyulmustur? Benim bilmedigim (mesela, bu alt-cemaatin tekrar Musevilige donmesi, ya da inandiklarini acikca yasamalari halinde idam ne dair) gizli bir ferman mi vardir? Eger, boyle bir sey yada benzeri bir sey varsa bunu da bilmek isterim.

    Bugune kadarki gizlilik yuzunden bunlarin cevaplarini ogrenebilmis degilim; ‘ben degilim’ derken, baska kimse de bilmiyor demek istiyorum. Bilenler varsa da aciklamiyor. Nicin?

    Sonuc olarak ortada cok uzun zamandir suren bir gizlilik, bir bilinmezlik var. Sizin de katilacaginizi zannettigim uzere, gizlilikler bilgi karartmasina yol acar, karartmalar da karanliga.. Karanlik ya suphe veya korku uretir ya da merak. Ben merak edenlerdenim.

    Ama, suphe de yok degil. Ve, yakin sayilacak gecmise bakarsak, bir suru tasin altindan Sabetayistler cikiyor. Ulkenin kurtulusunda onemli yerleri var; inkar edemeyiz. Ulkenin ‘modernlesmesi’nin altinda da oyle.

    Fakat hep gizli. Nicin gizli? Nicin gizli olmak ihtiyaclari var? Madem yapilanlar iyi bir seydir, nicin gizli olmak zorundadir?

    Bu sorularin cevaplari acik ve bekliyor. Cevap alamamak devam ettigi surece, insanin aklina kurt dusuyor. Acaba, bizimiz bir husumetin intikami mi bizden alindi da zamanla bize iyilik olarak yutturuldu; eger oyleyse nerede ne hata yaptik; kimlere nicin kandik… falan filan.

    Kisacasi, bu sorular varittir. Bunlarin czorunludur –olsa iyi olur demiyorum, zorunludur. Gecmisimizi ve bugunumuzu anlamadan gelecegimizi dusunemeyiz. Gelecegimizi de gizli bir hakim elitin elinde tasavvur etmek insana huzur vermiyor acikcasi.

    Simdi, Ozturk beyin cevabi yazisina donmek istiyorum.

    Ben Metin Bey gibi düşünmüyorum onu söyleyeyim; geçmişte yaşananların ayrıntıları ve büyük oyuncuların idealleri/aidiyetleri/eylemleri ya da niyetleri yaşanan olayları doğru okuyabilmemize yarar. Bunun niçin gerekli olduğunu ve “an”ı ve geleceği kurarken nasıl yardımcı olacağını ise söylemeye gerek yok. Gerçi bu konunun farklı yönleri var ama özde aynı..

    Ditto. Daha iyi ifade edemezdim.

    Ayrıca YK’nin ya da bir başkasının yazdıklarının mide bulandırması bence çok önemli değil, benim de midemi bulandıran birçok yazar var ama onları da okuyorum. Yani bu konuda çok da duygusal değilim. Yararlanabileceğim şeyler varsa yararlanırım, yoksa yallah der geçer giderim..

    Ditto again.

    Ben bulunduğum noktaya aidiyetlerimi, inançlarımı sorgulaya sorgulaya geldim, Humeyni ile ilgili babamın ezberleri yüzünden kendisi ile çok sert tartışmış bir insanım. Ben ya da aklı başında bir müslüman için “İman”ın tanımı çok açıktır ve bu tanımın içinde nelerin olduğu asırlardan beri belldir. Bu tanımın içinde ,cemaatlerin, liderlerin, geleneklerin, ezberlerin yeri yoktur. Cemaat kaygımın olmadığı da bunca teşrik-i mesaimizden sonra herhalde anlaşılmış olsa gerek.. Şüphe ile ilgili görüşlerimi ve nelerden ne şekilde şüphelendiğimizi de daha yukarıda yazmıştım. Tekrar yazmama gerek yok sanırım.

    Gerek yok. Sadece bu baslik altindaki yaklasiminizi yadirgamistim.

    Hal-i pür melalimizin iyi olmadığı ortada. Bunun birçok sebebi olmakla birlikte en büyük sebepleden birisininde yine kendimiz olduğunu düşünüyorum.

    Hep biziz. Bizim kendimizi anlamamiz icin bazan sarsilmamiz gerekiyor. Hos degil, ama, gerekli.

    Sabetayistlerin bu ülkede önemli mevkilere geldiğini, birçok noktada karar mercii olduklarını da biliyorum/z. Bazı cemaatlerin içine de böyle sızmalar olmuştur, gerek bu tür oluşumlar gereke devlet kadrolarından. Aşırılıkları törpülemek ve kontrol altında tutmak için cemaatler gibisi yoktur. Son 100 yıl gerçekten çok acayip geçti. Evet alenî sömürge olmadık ama kendi zihni iğdiş edilmişlerimiz bizleri tam bir sömürge yaptı. Biz hep bundan şikayet ettik şimdiye kadar..Yani biz sizin dediğiniz gibi “Evet.. ne mutlu bize; Halife’yi de Sultan’i da Musul’u da benligimizi de sirf biz istedigimiz icin verdik.. Bunlari verdik ve is bitti; baska bir transplantasyon yemedik.” demedik hiçbir zaman. Herhalükarda içimizin boşaltıldığının farkındaydık ama belki özneler farklıydı. Halen de mesele “özünde” böyle..

    OK. Dolayisi ile, ne yedik, neler yutturulduk sorusunu sorarken, sirf su ya da bu sebeple aidiyetimiz var diye iltimas gecmemeliyiz. Yazik ve yanlis ederiz. Benim bakisim budur. Hic bir seyi fiziken imha etmek taraflisi degilim, ama, manen mahvolmasi gereken ‘deger’lerimiz varsa mahvolmasi evladir bence.

    Ve bu iğdiş edilmişlerin aidiyeti bazılarımızın gözünde ikinci planda kaldı sanki biraz. Yani zihni iğdiş edilmişti zaten, kaybedilmişti, anlatabiliyor muyum? Onlardan, şunlardan ya da bizden olması çok farketmiyordu. Osmanlı’nın son dönem aydınlarının ve subaylarının bir çoğu aynı durumdaydı. Bu dalga tüm tanzimatçıları sarmıştı. Oradan İttihat ve Terakkiye oradan Cumhuriyeti kuran kadrolara..

    Kimseyi likla suclamak zorunda degiliz. Zaten gayem de o degil. Olan biteni oldugu gibi anlamaga calisiyorum. Gizlenince icime kurt dusuyor.

    Yoksa, asil varolus sebeplerini unutmus ve asagilik kompleksiyle eski dusmanlarini kendine daha yakin sanmis olan samimi fakartTanzimat aydinlarimizin derisini yuzelim de demiyorum. Bastaci etmeyelim yeter –eger etmemiz gerekmiyorsa.

    Bu süreçin tek merkezden bir yönlendirmeyle ve olağanüstü bir biçimde ince ince organize olmasına gerek yoktu, zaten mevcut akım onların da (sabetayistlerin) isteyeceği şeyleri yapmaya dünden hazırdı.

    Dogru.

    Hatırlarsanız sizinle Lozan’ı tartışırken “başka çare yoktu” mealinde birşeyler söylemiştiniz. ben de o zaman gizli pazarlıklar yapıldığını düşündüğümü söyledim. Tamam Kadir Mısıroğlu kadar da değilim ama Lozan’da kesinlikle bizi dolaba koydular.

    Benim eksik bilgilerim, eksik analizim vardi. Seyh Sait isyanini ben de TC’ye karsit bir Kurt isyani saniyordum. Simdi oyle dusunmuyorum. Dolayisi ile, isyanin bastirilisi ve sekli beni Lozan’dan daha onceleri bir seylere hazirlandigimiza goturuyor. Hatirladigim kadariyla, Misirlioglu, analizini bu genislikte yapmamisti. Ben bunu YK’ya borcluyum ve dedikleri tutarli. Gizli Tarih’i okumalisiniz.

    Lozan’da, devrimde ve sonraki süreçlerde nokta tesirleri -ki önemli noktalarda- olmuştur muhakkak, buna inanıyorum. Bizimkilerde zaten kafalarında kararlaştırdıklarıyla paralel olan bu tür açılımlara, pazarlıklara balıklama dalmışlar yada en yumuşak tabirle hoşgörmüşlerdir.

    Evet. Ve, orada da bitmiyor. Beni rahatsiz eden sey, bu gizlenmek ihtiyaci yuzunden, kolayca dusman diyebileceklerimizle ittifak kurmak zorunda kalmis olmalaridir. O yuzden, nicin gizlenmek ihtiyaci duyduklarini anlamak zorundayim.

    Bu ülkede Cumhuriyetin ilk yıllarında bakanlar kurulunda devletin resmi dininin hristiyanlık olup olmaması bile tartışıldı biliyorsunuz.

    Judaizm ya da Sabetayizm acisindan bunun nasil daha iyi bir cozum olabilecegini aciklayabilir misiniz? Ben anlamli bir sey goremiyorum da.

    Bunu yapmaya çalışanlarla sabetayistlerin yada bir başkasının amaçlarının paralel olması çok şaşrtıcı değil çünkü hedefledikleri şey yada hayal ettikleri şey -birbirlerinden habersiz de olsa- aynıydı.

    Bu noktada, bu spesifik noktada sizinle ayni dusunmuyorum. Bu topraklari Hiristiyan unsurlardan (Ermeni, Suryani, Keldani ve Rum) temizleyenlerin kim oldugunu hatirlarsaniz, kendi elleriyle Hirgi resmen devlet dini yapmak istemeleri anlamli gelmiyor bana.

    Buradan, bugünden bakınca, geriye doğru akıl yürütürken yaşananların sabetayistlerin düşündükleri/hedefledikleri/hayal ettikleri gibi olması bunu onların planladığını ve gerçekleştirdiğini göstermeye yetmez.. Sadece amaçların paraleliği ironik olarak hafızalarda yer eder.

    OK. Ama, nicin o oyunda yer aldiklarini anlamamiz gerekir. Nicin?

    Sonra toplumsal olaylarda böyle kuyumcu titizliği işlerin, planlanıp bu derece uzun vadede uygulanmaya konduğunu söylemek bana fazla ütopik geliyor. Etkileri yok demiyorum muhakkak var söyledimde yukarıda zaten ama bu derece yoğun, organize ve uzun vadeli olduğunu düşünmüyorum. Zaten paralel amaçlar var, cuk diye oturmuş bazı şeyler. Körün isteği bir göz Allah vermiş iki göz misali.. Geriye baktığımız zaman organize gözükmesi amaçların paraleliği gibi duruyor.. Zaman zaman müdahaleler gidişatı rayına oturtur zaten.

    Kimse bunun bastan yazilmis bir senaryo oldugunu soylemiyor ki. Ama, yol haritasi da ilginc patternler ifsa ediyor.

    Meselenin kavramsal geçmişi -bence- bu olunca YK’nin ve SY’nın kitaplarındaki “doğru olan bilgiler” önem arzediyor elbette. Bunda sizinle hemfikirim. Ama esas sorun da zaten burda başlıyor. Hangisi doğru? Ve bunu nereden bileceğiz? Bunun cevbını verebiirseniz size gerçekten minnettar kalırım.

    Hangisi dogrudan ziyade, temel anafikir nedir sorusu sorulmasi gerekir bence. Buna daha genis bir sekilde baska bir yazida devam etmek isterim. Su anda benim @#$%^& bilenayilik ediyor ve kapandi kapanacak. O yuzden kafami da tam toprlayabildigimi de soyleyemem.

    Bu kitaplara ilgi de çok bildiğiniz gibi. Bu ilgililerin büyük çoğunluğunun araştırma zahmetine katlanamayan, bilgi fakiri kişilerden oluştuğu gözönüne alındığında yanıltıcılık özelliği bilgilendirici özelliğini ezip geçiyor. Zaten kaç kişi bu kitaptaki bilgilerin doğruluğu araştırabilir ki?. Birde kitaplardaki akıl yürütme yöntemlerini incelediğimizde ve gözümüze gözümüze giren bilgi yanlışlıkları ve bunlar üzrine bina edilmiş kasıtlı yanıltmaları düşündüğümüzde ister istemez aklımıza “bu kitapların amacı ne?” sorusu takılıyor. Ve dezanformasyon ihtimali kuvvetlenmiş oluyor. Ve gerçekten içerikte vahim hatalar var; bunu kabul edelim. Bu hatalar üzerine bina edilmiş bir sürü kurgu var. Hepsi yanlış oluyor haliyle.. Bu kurgularla birçok insan etiketleniyor, bunları atlamamalısınız.

    Vahim hatalar, temel anafikir yaninda bence o kadar onemli degil.

    Ve “bu bulanıklıktan ve karmaşadan en çok kim fayda görür?” sorusunun cevabı yine “sabetayistler” oluyor. Bu da bir aklıl yürütme ve bana daha rasyonel geliyor.

    Bu ‘akil yurutmeyi’ bana izah edebilir misiniz? u hic ama hic anlamli gormuyorum. Da.. neyi gormuyorum, yani neyi atliyorum. Izah edebilir misiniz lutfen.

    Keşke dediğiniz gibi bu meseleyi daha hassas, daha gerçekçi ve bilgi yanlışlıklarına yer vermeyen bir şekile inceleyen birisi çıksa da yararlanabilsek. Ama dediğiniz gibi yok maalesef. Fakat iyisi yok diye “kötüsünü” alıp kabullenme mecburiyetimiz olmasa gerek..

    Mecburiyet yok. Kabul. Ama, ideali bekleyecegiz diye de sart da yok. Kervan yolda duzulur. Kervanci o kaderi coktan yasadi.

    Ben YK ve SY meselesine böyle bakıyorum. Bu iş gerçekten keçiboynuzu yemeğe benziyor. Keçi boynuzunu yerken özüne geldiğimizde dilimiz bu tadı alıyor ama bu kitaplardaki “öz bilgi”ye ulaşmak için neyi kullanacağız?..

    Aklimizi? :))

  27. Muzmin Anonim on July 26th, 2006

    Once, selim ve salih cevabiniz icin etmek isterim; ve de ediyorum.

    Dedim ya, benim @#$%^&* bilgisayar kafayi yemek uzere. Klavyede degil de diskte bir sorun var. Takiliyor. Takilinca da klavyeden gelen harfleri yutuyor. Ornek olarak, yukaridaki cumle soyle olacakti:

    Once, selim ve salih cevabiniz icin tesekkur etmek isterim; ve de ediyorum.

    Baskalari da vardir. Eminim. Ama, bu haliyle duzeltmem imkansiz. Insallah cok abes yutmalar olmamistir.

  28. fatih demir on July 26th, 2006

    Muzmin Beyin son yazisinda cikmayan kelimeler teorisini aynen kabul ediyorum 🙂

    Yok ya benimki genelde mouse touchpade parmagim yada elim degdigi icin oluyor. farketmeden fareyi baska yerlere tasiyorum. Bir de ingilizcenin cumle kurulusunun Turkce cumlelerime etkisi var diyerek yazimdan kaynaklanmayan hatalarima da bir kilif uyduruvereyim 🙂

  29. Suat Öztürk on July 26th, 2006

    Müzmin Bey,

    Dolayisi ile, ne yedik, neler yutturulduk sorusunu sorarken, sirf su ya da bu sebeple aidiyetimiz var diye iltimas gecmemeliyiz. Yazik ve yanlis ederiz. Benim bakisim budur. Hic bir seyi fiziken imha etmek taraflisi degilim, ama, manen mahvolmasi gereken ‘deger’lerimiz varsa mahvolmasi evladir bence.

    Elbette.. Bunu biz de söylüyoruz. Ama bunun içi nasıl doldurulacak? İşte “doğru bilgi” tam da burada gerekiyor.

    Kimseyi likla suclamak zorunda degiliz. Zaten gayem de o degil. Olan biteni oldugu gibi anlamaga calisiyorum. Gizlenince icime kurt dusuyor.
    Yoksa, asil varolus sebeplerini unutmus ve asagilik kompleksiyle eski dusmanlarini kendine daha yakin sanmis olan samimi fakartTanzimat aydinlarimizin derisini yuzelim de demiyorum. Bastaci etmeyelim yeter –eger etmemiz gerekmiyorsa.

    Elbette.. Tanzimat aydınlarını biz hiçbir zaman baştacı etmedik zaten.. Ben kendi adıma onları anlıyorum; ama fena halde çuvalladılar. Ve olan bu memlekete oldu. Hala sıkıntısını çekiyoruz. Daha ne kadar çekeceğimizde meçhul. Fakat onları anladığımı da özellikle belirtiyorum. Kolay bir zamanda yaşamadılar.
    Bu konuda Merhum Abdulhamid’in sözlerini alıntılamıştım bir yazımda. Şöyle diyor Sultan:

    Hayır, bunca okumuş, düşünmüş, kendisini davasına vermiş vatan evladının cibilliyetsiz çıkacağını kabul edemem! Sadece aldandılar, derim. Aldandılar ama, cezalarını kendilerinden çok, aldanmayan milyonlarca masum vatan evladı çekti; hem öldüler hem vatandan oldular!

    Durum budur.

    Dolayisi ile, isyanin bastirilisi ve sekli beni Lozan’dan daha onceleri bir seylere hazirlandigimiza goturuyor. Hatirladigim kadariyla, Misirlioglu, analizini bu genislikte yapmamisti. Ben bunu YK’ya borcluyum ve dedikleri tutarli. Gizli Tarih’i okumalisiniz.

    “Gizli Tarihi” zaten okumak istiyordum. Masanın üstünde yığılan kitapları bitirince tabii 🙂

    Lozan’da, devrimde ve sonraki süreçlerde nokta tesirleri -ki önemli noktalarda- olmuştur muhakkak, buna inanıyorum. Bizimkilerde zaten kafalarında kararlaştırdıklarıyla paralel olan bu tür açılımlara, pazarlıklara balıklama dalmışlar yada en yumuşak tabirle hoşgörmüşlerdir.(S.Ö)

    Evet. Ve, orada da bitmiyor. Beni rahatsiz eden sey, bu gizlenmek ihtiyaci yuzunden, kolayca dusman diyebileceklerimizle ittifak kurmak zorunda kalmis olmalaridir. O yuzden, nicin gizlenmek ihtiyaci duyduklarini anlamak zorundayim. (M.A)

    İsrail emelleri olabilir. İşte burda ben topyekün organize bir oluşuma ihtimal veremiyorum. Bu fazla komplo teorisi olur kanaatimce. Sabetayistlerin bir kısmı gerçekten müslümanlığa inanmış ve öyle yaşamıştır. Bir kısmı da eski inançlarını muhafaza etmiştir. Bir kısmı devrin rüzgarıyla pozitivizme kaymış ve “din” mefhumunu tamamen bırakmıştır. Bu sabetayist elitin de bu son kısımdan oluştuğunu düşünüyorum. Tabii o zaman bizim “İsrail emelleri” tezi de boşluğa düşüyor. Öyle ya dine inanmayan birisi niçin kutsal İsrail’i kurmaya/korumaya kalksın? Belki milliyetçilik olabilir. Menfaat de denebilir, bu da tam oturmuyor. Organize oluşumun ihtimal dahilinde olmadığı da düşünüldünde her olayda ayrı ayrı sebeplerle devreye girmiş lokal amaçlar ortada amaca ulaşmış bir resim/plan varmış izlenimi verebiliyor.
    Ben burada suşu onlara atmıyorum tabii. Suç bizde. Bizdeki bu halim selimliğe kim olsa semeri vururdu.

    Bu ülkede Cumhuriyetin ilk yıllarında bakanlar kurulunda devletin resmi dininin hristiyanlık olup olmaması bile tartışıldı biliyorsunuz.(S.Ö)

    Judaizm ya da Sabetayizm acisindan bunun nasil daha iyi bir cozum olabilecegini aciklayabilir misiniz? Ben anlamli bir sey goremiyorum da.(M.A)

    Bunu ekstern bir örnek olarak verdim. Bizimkilerin şaşkınlığının boyutlarını gösterrmek açısından..

    Bunu yapmaya çalışanlarla sabetayistlerin yada bir başkasının amaçlarının paralel olması çok şaşrtıcı değil çünkü hedefledikleri şey yada hayal ettikleri şey -birbirlerinden habersiz de olsa- aynıydı.(S.Ö)

    Bu noktada, bu spesifik noktada sizinle ayni dusunmuyorum. Bu topraklari Hiristiyan unsurlardan (Ermeni, Suryani, Keldani ve Rum) temizleyenlerin kim oldugunu hatirlarsaniz, kendi elleriyle Hirgi resmen devlet dini yapmak istemeleri anlamli gelmiyor bana.(M.A)

    Şaşkınlığa örnekti o dediğim gibi. Yoksa anlamlı değil elbet.. Gayri Müslümlerin büyük çoğunluğundan arındırılmış topraklarda elbet böyle bir şeyi konuşak saçmalıktan başka bir şey değil. Bizimkilerin basiretlerinin nasıl bağlı olduğunu göstermesi açısından çok iyi bir örnek ama. Böyle zihniyete istediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz. Yeter ki yem akıllıca olsun. Anlatmak istediğim buydu..

    Buradan, bugünden bakınca, geriye doğru akıl yürütürken yaşananların sabetayistlerin düşündükleri/hedefledikleri/hayal ettikleri gibi olması bunu onların planladığını ve gerçekleştirdiğini göstermeye yetmez.. Sadece amaçların paraleliği ironik olarak hafızalarda yer eder.(S.Ö)

    OK. Ama, nicin o oyunda yer aldiklarini anlamamiz gerekir. Nicin?(M.A)

    Bunu yukarıda da söylediğim gibi anlamak kolay değil. Eğer organize olduğunu düşünürsek bir amaç ararız..Pekii ya organize değil de öyle görünüyorsa?
    Bu pekala her seferinde farklı amaçlar/menfaatler için devreye girmiş günübirlik müdahaleler de olabilir. Zaten zemin müsait. Niçin gizlendikleri ile ilgili düşüncelerimi de bir araya getirecek olursam bu süreçte komplike bir oluşumdan ziyade kısmen maddi menfaat, kısmen dini emeller, kısmen de ırkî duygular rol oynamış olarak görülebilir.. Ve bugünden geriye bakınca organize gibi görünen birtakım olayların aslında her seferinde başka lokal amaçlar için düşünülmüş günübirlik hadiseler olduğunu söyleyebilirim. Arada mutlka büyük oynamak isteyenler de olmuştur, ve zaman zaman müdahil olmuşlardır da. Onlar olayları yönetemeseler de ortam tam onların istediği gibi şekillenmiştir zaten. Ekstra, büyük ve uygulaması çok zor planlara gerek kalmamıştır.. Dediğim gibi zaten bizimkilerin felsefelerinin olası sonuçları da saydığım her üç lokal amacın (menfat, dini, ırkî) hedefleriyle örtüşüyor. Bunları doğru okuyan birkaç da büyük oyuncu.. Ve yerinde müdahaleler.Geriye de resmi seyretmek kalıyor. Bunlar benim düşüncelerim tabii.
    İşe gitmem derek. Buradan devam edeceğim.Bilgi yanlışlıklarının olası amaçları ve sonuçları ile ilgili değineceğim birkaç nokta var.

    Saygılar..

  30. Suat Öztürk on July 26th, 2006

    Müzmin Bey,

    Kaldığım yerden devam edeyim..
    Benim açımdan meselenin kavramsal çerçevesi yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi.. Sonuç olarak başımıza gelen bir hal var ve biz bunun nedenlerini anlamaya çalışıyoruz.

    YK’nin ve SY’nin kitaplarına gelelim.

    Ve “bu bulanıklıktan ve karmaşadan en çok kim fayda görür?” sorusunun cevabı yine “sabetayistler” oluyor. Bu da bir aklıl yürütme ve bana daha rasyonel geliyor.(S.Ö)

    Bu ‘akil yurutmeyi’ bana izah edebilir misiniz? u hic ama hic anlamli gormuyorum. Da.. neyi gormuyorum, yani neyi atliyorum. Izah edebilir misiniz lutfen.(M.A)

    Buradaki akıl yürütme şu. Sizinde dediğiniz gibi hepimizin aidiyetleri var. Bunlardan tam anlamıyla sıyrılmak mümkün değil. Ne kadar nesnel olduğumuzu iddia etsekte meselelere mecburen bir pencereden bakıyoruz. Kimimizin pencerese dar, kimimizin alabildiğine geniş. Ama sonuçta baktığımız bir pencere/fikri aidiyet var.

    Bunun ışığında ben baktığım zaman meseleye önce bu yazarlar kim diyorum.. Bakıyorum bunlar sol cenahtan kişiler. Yazdıklarına bakıyorum, vahim, bir kitabı bırakın köşe/blog yzısında bile olmaamsı gereken bariz hatalar var. Bir biyografi okuyor olsam özensizliğe verir geçerim. Ama bu yanlışlıklar üzerine hükümler inşa ediliyor, ilişkiler kuruluyor. temelde bir yanlışlık olunca da haliyle bu hükümler anlamsız oluyor. Bakıyorum, bu hükümler kapsayıcı da. Artı yöntem çok subjektif. Asıl yazıda bahsettiğim gib, Kur’an şifrecilerinin yöntemine benziyor. Bu yöntemle gerçekten, istediğiniz kişiyi istediğiniz kişi/kurum/aidiyet ile ilişkilendirebilirsiniz. Bir; bilgi hataları olanlar var. Bunlar baştan çöküyor. İkincisi bilgi yanlışı olmayıp subjektif değerlendirmelerle ilişkilendir,lenler var. Bunlarda yöntem bakımından yanlış olduğu için haliyle doğruluğu hayli su götürür oluyor. Ayrıca bilgi yanlışlıkları ile yöntem hataları birleşiyor üzerine karmaşık ilişkiler kuruluyor. Ve daha başka hükümler çıkartılıyor. Ve bunlar uzayıp, çeşitlenip gidiyor.

    Ben bu kitaplarda işe yarar birşey yok demiyorıum. Bunu zaten başta da söyledim. Ama apaçık yanlışlıkara bolca rastlandığında bu kez tüyler dikiliyor. Ve bu kitapların amacı ne sorusu sorulmaya başlıyor.Beyaz Türklerden sonra beyaz Müslümanlara da geçilmesi bu soruyu daha da anlamlı kılıyor. Kitaptaki etiketlendirmeden pek fazla kimsenin kurtulamadığını görünce ve kendi aidiyetlerimiz pencerinden bakarak yazarların aidiyetleri ile tüm bu suçlamaların totalde kime yaradığını düşününce bu yazarların amaçlarının “Sabetayistleri korumak/kamufle etmek” olduğu gibi bir hükme vermek kolaylaşıyor. Ben “bu doğrudur” demiyorum, “bana mantıklı geliyor” diyorum.

    Daha öncede söylediğim gibi kitaplardaki bilgi yanlışlıkları sehven yapılmış hatalara benzemiyor. Çünkü bu bilgilere ulaşmak zor değil. Emin olmadığı “bilgi” leri -bakın dikkat yorum/hüküm demiyorum- bolca kullanmasının da bir tev’ili yok. Yani bu yanlış bilgileri nereden edinmiş, neden kullanıyor onlarda belli değil. M.Akif Ersoy’a yapmadığı bir çeviriyi nispet ediyor. Buna bilgi yanlışı bile diyemeyiz bu düpedüz uydurma.. Bunu neden yapıyor? Bu hataların sehven olmadığını bilerek yapıldığını kuvvetlendiren en önemli husus da bu hatalı bilgiler üzerinden bir takım hükümlerin çıkartılması.. Dolayısı ile bahse konu anlamda şüphelenmek çok doğal oluyor. Ve bana da mantıklı gelmesinin sebebi bu yazdıklarım..

    Mukni başka bir izahatı varsa dinlemek isterim. Bunu ketum sağdan birisi yapsa bu kuşkular olmaz bunu da belirteyim. Çünkü meseleye nihayetinde belli bir pencereden bakıyoruz. Ama soldan olması baştan 1-0 yenik başlatıyor onları(YK-SY) .. Tıpkı Mısıroğlu’nun sol cenahta yenik başlaması gibi.. Bunu da gözardı etmiyorum.

    Keşke dediğiniz gibi bu meseleyi daha hassas, daha gerçekçi ve bilgi yanlışlıklarına yer vermeyen bir şekile inceleyen birisi çıksa da yararlanabilsek. Ama dediğiniz gibi yok maalesef. Fakat iyisi yok diye “kötüsünü” alıp kabullenme mecburiyetimiz olmasa gerek..(S.Ö)

    Mecburiyet yok. Kabul. Ama, ideali bekleyecegiz diye de sart da yok. Kervan yolda duzulur. Kervanci o kaderi coktan yasadi.(M.A)

    İşte biz de kervanı yolda düzmeye çalışmıyor muyuz zaten.. Yani bir süreç içinde oluyor bunlar. Bu tartışmalar birçok yerde yapılıyordur eminim… Evet ideali beklemeyelim, ideale yakın olan bu tartışmalar neticesinde bir süreç içinde çıkacaktır zaten gelecekte.. Bir şey “evet sen idealsin” demekle ideal olmuyor ki..

    Bu noktada sağ cenahtan bu işlere meraklı ve birikimli kişilerin de bu meseleye en azından YK ve SY kitaplarına reddiye olarak da olsa eğilmesini umuyorum. Böylece gerekli ayıklamalar yapılır, doğru noktaları açığa çıkar. Bizim gibi araştırma ve bilgi fakirleri için yardımcı nitelikte olur. Ve neler olup bittiğini mümkün olabilecek en doğru bir şekilde okuyabilme yolunda hızla mesafe alabiliriz.

    Ben YK ve SY meselesine böyle bakıyorum. Bu iş gerçekten keçiboynuzu yemeğe benziyor. Keçi boynuzunu yerken özüne geldiğimizde dilimiz bu tadı alıyor ama bu kitaplardaki “öz bilgi”ye ulaşmak için neyi kullanacağız?.. (S.Ö)

    Aklimizi? :)) (M.A)

    Yanlış cevap :-))

    Elbette analiz için aklımızı kullanacağız ama bilgilerdeki doğru-yanlış ayrımı için araştırma ve kaynak şart.. Aklımızla, yapılan yorum ve “akıl yürütmelerin”, bunların ışığında kurulan çatıların tutarlılığını test edebiliriz. Zaten şu an yaptığımız da bundan farklı değil..

    Akıl verileri değerlendirir, yanlış ansiklopedik bilgiyi doğruya çevirmek gibi ekstra bir özelliği yok..

    Keşke olsaydı.. 🙂

  31. metin-thePoor on July 26th, 2006

    Muzmin Bey ve Suat Bey,

    Anlatmak istediğimin dışına çıkmışım. Yazdığımı şimdi dışarıdan okuyunca bunu anladım. Faydacı bir yaklaşımla bakmıyorum aslında. YK ve SY verilerinin bize bir açılım sağlayabilmesi için gerekli tutarlılık ve olgunluğa sahip olmadıklarını söylemek isterken sizin ve Suat Bey’in söylediği çok doğru şeylerin çapraz ateşinde kevgire dönmüşüm!

    Ancak son cümlem halâ geçerli benim için: Heyecanlı, enteresan, şaşırtıcı… evet, ama anlamlı? I’ıh. Çünkü müphem, yanlışlarla dolu, tutarsız, teorik çerçeveden yoksun, falan filan.

  32. metin-thePoor on July 26th, 2006

    Ayrıca da sinek meselesinde ben gerçekten elçiydim! Zeval olmaması gerekir(di)!

  33. fatih demir on July 26th, 2006

    Itiraf ediyorum o bendim… Metin beye yapilan zulumlere gonlum artik katlanamamaktadir… Bu vicdan azabi cok buyuk 🙂 Muzmin beyin YK’yi blogundaki sag menuye yazacak kadar ilgiye deger buldugunu gorunce dayanamadim… Metin beyden rica ettim… Sucluyum…

    Ama elciye zeval edenler daha da sucludurlar 🙂

  34. bekirlyildirim on July 27th, 2006

    Suat Bey Kardesim,

    Sizin, blog ahalisinin ve butun Alem-i Islam’in mubarek Regaib Kandili’nin tebrik eder hayirlara vesile olmasini dilerim.

    Selam, saygi ve muhabbetlerimle

  35. Suat Öztürk on July 27th, 2006

    Teşekkür ederim Bekir Bey Ağabeyim..

    Duanıza yürekten amiin diyorum..

    Ben de sizin, tüm dostlarımın ve bütün Müslümanların mübarek Regaip gecesini tebrik ederim.. Hayırlara vesile olur inşaAllah..

    Selam vr Saygılarımla..

  36. Akif on July 27th, 2006

    Recep ayının ilk kandili olan Regaib Kandili’nin de ‘’rahmeti, bereketi ve mağfireti bol olan manevi bir mevsime’’girişin habercisi olduğu bu gecede dua ederek, tövbe ve istiğfarda bulunarak (af dileyerek), ibadetle geçiren kullarından olmanızı niyaz eder, cümle inananlara hayırlara vesile olmasını diler, tüm İslam ve Türk Dünyasına mübarek olmasını temenni ederiz.

    http://www.blogcu.com/aakif/
    http://www.blogcu.com/kenqaryazilari/

  37. Muzmin Anonim on July 27th, 2006

    Metin bey,

    YK ve SY verilerinin bize bir açılım sağlayabilmesi için gerekli tutarlılık ve olgunluğa sahip olmadıklarını söylemek isterken

    Birincisi, SY acikca kitabinda yazmiyor, ama YK alenen –Gizli Tarih’te– ‘bu bir masal’dir diyor. Masal, yani –nereden baktiginiza bagli olarak degisen sekilde– ‘toeri’, ‘hiptez’ ya da ‘tez’..

    Ve, pek de oyle gorunmese bile, ben de farkindayim 😉 fakat, bize bugune kadar anlatilan masal ve mavallarin antidotuna da ihtiyacimiz oldugunu dusunuyorum.

    ‘Tutarlılık ve olgunluk’ konusuna gelince. Teorik olarak haklisiniz, fakat, birincisi ‘olgunluk’ bir zaman isi.. zaman gecmesi lazim. Dolayisi ile, ben, gecen zamana hayiflaniyorum.

    ‘Tutarlilik’a gelince, o da baska bir safhanin ilgi sahasina giriyor bence. Su anda, mevcuttaki tutarsizliklari dile getiriyorlar –yani, muhalefet yapiyorlar. Tutarli sandiklarimizin da tutarsiz oldugunu orneklerle gostermek bir hizmettir ve genel modelin tutarli olmasina katki yapar.

    Eksik ve vahim hatalar meselesine gelince…

    Bunlarin varligi ortada. Fakat, bir executive tercih yapmak gerekiyor. Kitaptaki bir kac maddi hata mi daha onemli, yoksa bunyedekiler mi? Ben ikincisini daha cok onemsiyorum.

    sizin ve Suat Bey’in söylediği çok doğru şeylerin çapraz ateşinde kevgire dönmüşüm!

    ‘Elciye zeval olmaz’ deyisinin bir kuraldan cok bir temenni oldugunu biliyor oldugunuzu sanirdim :))

    Ancak son cümlem halâ geçerli benim için: Heyecanlı, enteresan, şaşırtıcı… evet, ama anlamlı? I’ıh. Çünkü müphem, yanlışlarla dolu, tutarsız, teorik çerçeveden yoksun, falan filan.

    ‘Anlamlı’ mi? Evet. Cunku, butun yanlislarina, eksiklerine, tutarsizliklarina, teorik çerçeveden yoksun olusuna (ki, bu son ikisine katilmiyorum) ragmen, anlamli.

    O gunlere siz yetismediniz belki ama, ben cok iyi hatirliyorum: Galieo icin de bnzer seyler soylenmisti baslangicta.. 🙂

  38. Muzmin Anonim on July 27th, 2006

    Fatih bey,

    Itiraf ediyorum o bendim… Metin beye yapilan zulumlere gonlum artik katlanamamaktadir… Bu vicdan azabi cok buyuk 🙂

    Metin beye yapildigini soylediginiz ‘zulum’un musebbibi olarak bir vicdandan bahsetmeniz tabii ki takdire sayan.. ama, mayinli araziye salinan Menzil Develerinin mayina basip berhava olmasinin kabahati ve faturasi mayinlara ya da doseyenlere cikarilmiyor, malum. Ayrica, Menzil Devesi ile ‘elci’ ayni sey de degil :)))

    Muzmin beyin YK’yi blogundaki sag menuye yazacak kadar ilgiye deger buldugunu gorunce dayanamadim…

    Orada ayrica ‘derin’ Fehmi Koru’yu da gormediginizi soylemiyorsunuz degil mi?

    Metin beyden rica ettim… Sucluyum… Ama elciye zeval edenler daha da sucludurlar 🙂

    Elciye zevalden cok, mayina basip havaya ucmusluk var bence :))

  39. Muzmin Anonim on July 27th, 2006

    Ozturk bey,

    Elbette.. Bunu biz de söylüyoruz. Ama bunun içi nasıl doldurulacak? İşte “doğru bilgi” tam da burada gerekiyor.

    ‘Dogru bilgi’ her zaman lazim. Ve, malesef, ‘dogru bilgi’ agacta yetismiyor. Cogu zaman fikirlerin catismasindan cikan ziya ve simseklerin gosterdikleriyle bulabiliyoruz ‘dogru bilgi’yi..

    Dolayisi ile, fikir catismasi gerekiyor. Bu da tam odur. Bugune kadar, her iki taraf da (sag ve sol) meleklerin kanatlarini tartistilar. Kimseye bir faydasi olmadigi gibi, kendileri de kamufle oldular. Simdi karsilikli (ya da her iki tarafa da) hucum zamani. Kimin ne oldugunu gormeliyiz artik.

    Bundan sonra ortaya cikacak olan ‘dogru bilgi’nin hacmini gorunce sasiracaksiniz bence…

    Elbette.. Tanzimat aydınlarını biz hiçbir zaman baştacı etmedik zaten.. Ben kendi adıma onları anlıyorum; ama fena halde çuvalladılar.

    Ayni sey Cumhuriyet aydini icin, hatta daha da beteri bugunku (sag, sol, dinci filan) aydinimiz icin gecerldir bence. Hala cuvalliyorlar. Noktasal sadakatleri umumun aleyhine isliyor.

    “Gizli Tarihi” zaten okumak istiyordum. Masanın üstünde yığılan kitapları bitirince tabii 🙂

    Onceliklerinizi gozden gecirmenizi tavsiye etmek isterim.

    Evet. Ve, orada da bitmiyor. Beni rahatsiz eden sey, bu gizlenmek ihtiyaci yuzunden, kolayca dusman diyebileceklerimizle ittifak kurmak zorunda kalmis olmalaridir. O yuzden, nicin gizlenmek ihtiyaci duyduklarini anlamak zorundayim. (M.A)

    İsrail emelleri olabilir.

    Olabilir, ama, gercekci degil. Bahsettigimiz bu surec 3-4 asirlik bir surec. Israil’in ismi bile yokken yani. Dolayisi ile, daha farkli bir neden bulmak zorundayiz bence.

    İşte burda ben topyekün organize bir oluşuma ihtimal veremiyorum. Bu fazla komplo teorisi olur kanaatimce.

    Ayni kanaatteyim. Ama, galiba, dogal bir farkli cizgi oldugunu soyleyebiliriz. Ki, bence bu vardir. O zaman da, bunu anlamamiz lazim. Yani, bilgilendirmemiz gerekiyor –daha dogrusu, butun koularda oldugu uzere, aktif olarak bilgi sahibi olmak icin gayret etmemiz lazim.

    Sabetayistlerin bir kısmı gerçekten müslümanlığa inanmış ve öyle yaşamıştır. Bir kısmı da eski inançlarını muhafaza etmiştir.

    Bunlar beni hic ilgilendirmiyor. Yani, benim meselem kimin neye inandigi degil. Isteyen istedigi herseye, bazi seylere, ya da hic bir seye inanir.

    Benim ilgilendigim sey, sozkonusu kisilerin bunu kisveler altinda yapmasidir. Sorun burada. Cunku, inancla siyasi kamuflaj ayni sey degil.

    Bir kısmı devrin rüzgarıyla pozitivizme kaymış ve “din” mefhumunu tamamen bırakmıştır. Bu sabetayist elitin de bu son kısımdan oluştuğunu düşünüyorum. Tabii o zaman bizim “İsrail emelleri” tezi de boşluğa düşüyor. Öyle ya dine inanmayan birisi niçin kutsal İsrail’i kurmaya/korumaya kalksın? Belki milliyetçilik olabilir. Menfaat de denebilir, bu da tam oturmuyor.

    Baskalarini bilmem, ama, benim baktigim yerden bu ‘ortusmezlik’ bence cok fazla ve luzumsuz bir zorlama iddiasi oluyor. Kisisel olarak sunu soyleyebilirim (ki, daha onceleri de soyledim, baska baglamlarda ve Metin beyle de bu konuda bir turlu anlasamiyoruz), ‘devlet’in bir suru isinden ben de memnun degilim, bircoguna da alenen karsiyim; ama, bunlar benim ‘devlet’in yikilmasina cevaz verecegim anlamina gelmiyor.

    Benzer sekilde, ‘Israil emelleri’ de pekala benziyor olabilir… Yani, bir ceist yol teorisi: ‘Bir devletimiz olsun once, nasil yapilandigi uzerinde sonra konusuruz’ demek gibi.. Uygulamaya gecmek isteyen her ideolojinin kitabinda buna yer var.

    Organize oluşumun ihtimal dahilinde olmadığı da düşünüldünde her olayda ayrı ayrı sebeplerle devreye girmiş lokal amaçlar ortada amaca ulaşmış bir resim/plan varmış izlenimi verebiliyor.

    Organize olusumdan kasdiniz bir orkestra gibi, metronomun her salinimda kimin ne yapacagini belirleyen bir maestro fikri ise, bu tabii ki anlamli degil.

    Daha anlamli bir benzetme icin, klasik sark usulu saz heyetlerine bakmalisiniz: Baslarinda bir sef yoktur. Ellerinde de cogu zaman nota yoktur. Dinleyicinin halet-i ruhiyesini hissederler ve solistle beraber olaganustu guzel performanslar icra ederler. Yapabilmek icin talimli olmak, hevesli olmak, tecrubeli olmak gerekir.

    Disaridan bakinca neredeyse imkansizdir bunu yapmak. Hele de askeri mantikla dusunenlerin aklinin alacagi sey degildir.

    Ben burada suşu onlara atmıyorum tabii. Suç bizde. Bizdeki bu halim selimliğe kim olsa semeri vururdu.

    Aynen. Soru su: Daha ne kadar devam?

    Bu noktada, bu spesifik noktada sizinle ayni dusunmuyorum. Bu topraklari Hiristiyan unsurlardan (Ermeni, Suryani, Keldani ve Rum) temizleyenlerin kim oldugunu hatirlarsaniz, kendi elleriyle Hirgi resmen devlet dini yapmak istemeleri anlamli gelmiyor bana.(M.A)

    Şaşkınlığa örnekti o dediğim gibi. Yoksa anlamlı değil elbet.. Gayri Müslümlerin büyük çoğunluğundan arındırılmış topraklarda elbet böyle bir şeyi konuşak saçmalıktan başka bir şey değil. Bizimkilerin basiretlerinin nasıl bağlı olduğunu göstermesi açısından çok iyi bir örnek ama. Böyle zihniyete istediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz. Yeter ki yem akıllıca olsun. Anlatmak istediğim buydu..

    Bu topraklarda Tuklerin yegane basarisi, bence, Hristo-Judaik cepheler arasinda denge unsuru olmakti. Bunu da bin yil iyi becerdiler. Fakat, gun geldi icimizden akli bir karis havada iyiniyetli salaklar taraf tutmanin matah bir sey oldugunu sandilar. Ve, taraf tuttular. Neyin tarafini tuttuklarini da bilmiyorlardi.

    Sonucta, buradan Hiristiyanlari kovduk (baska yolllarla izale edilmelerini saymiyorum), geriye Judaik unsurlar kaldi. Ve, biz ayni salakligimizi devam ettiriyoruz: Yunanlilara nispet her sene Istanbul’un fethini kutluyoruz –sanki 500 sene boyunca kimsenin aklina bile gelmemis, 5 asirda cika cika en akillilari bizmisiz gibi. Ermenilerle kan davamiz oldu. Bizim var gibi lanse ediliyor. Halbuki, o kan davasi bizden bin sene oncesine aittir ve Judaiklerle Ermeniler arasinda var idi. Simdi bize mal edilmis gibi duruyor.

    Kisacasi, biz, son 2-3 asirdir acayip (!) salaklastik. Ikitdar burunumuz buyuttu galiba, ve her istedigimizi yapabilecegimizi, be her istedigimizi sandigimiz seyin de bizim ‘istedik’lerimiz oldugunu sandik.

    Sonuc olarak, bu topraklardaki Hiristo-Judaik mucadeleyi yeniden gorebilmemiz gerekiyor –yani, idrak etmek. Idark edemezsek masa olarak kalacagimizdan da supheliyim. Gereksiz olacagiz –malzeme bile olamayacagiz yani.

    Elbette analiz için aklımızı kullanacağız ama bilgilerdeki doğru-yanlış ayrımı için araştırma ve kaynak şart.. Aklımızla, yapılan yorum ve “akıl yürütmelerin”, bunların ışığında kurulan çatıların tutarlılığını test edebiliriz. Zaten şu an yaptığımız da bundan farklı değil..

    Size, en bir nihayet (!) sunlari soylemek istiyorum; biraz Mahir Kaynak hocamizin analizlerini andiracak (ki, begenmeyenlerin, ya da hoslarina gitmeyenlerin ‘komplo teorisi’ diyecegini umit ediyorum) :

    Yalcin Kucuk’un (ve SY’nin) bilgileri kimden ve nereden aldigi hakkinda hic bir fikrim yok. Fakat, Turklerin (Muslumanlarin) salakliklari yuzunden (Judaize olmak ya da o istikamette davranir olmak ile) aradan cekilmesi sonucunda ortaya cikacak durumun ne derece felaket oldugunu dusunen birileri bunu yapmak zorundadir.

    Hiristiyan dunyasinin elitlerinden olsam, ben bunu yapardim demek istiyorum. Bu ilginc bir ittifak olurdu: Hiristiyanlarin dogrudan catisma ihtimalini azaltirdi, Turklerin de (Muslumanlarin da) erimelerinin onune gecerdi. Bu tur bir rolu de bugun bu ulkede oynayacak insan sayisi –benim baktigim yerden– 3′u gecmiyor. Diger ikisini saymayacagim, ama, Yalcin Kucuk cok uygundur.

    Akıl verileri değerlendirir, yanlış ansiklopedik bilgiyi doğruya çevirmek gibi ekstra bir özelliği yok..

    Keşke olsaydı.. 🙂

    Buyuk resme bakin diyorum. Bilgi tek basina akil degil; gerektiginde, akil, olmayan bilgiyi olusturur; aralarini doldurur.

    Yazim hatalarina filan bakarak bilgi ayiklanmaz veya olusturulmaz; bunlar akademik meraklardir bence. Mezun olmanin vakti ne zaman gelecek?

  40. Suat Öztürk on July 27th, 2006

    Akif Bey,

    Hoşgeldiniz.. Temennilerimiz, dualarımız müşterek..

    Sizin de Regaip Geceniz ve üç aylarınız mübarek olsun..

  41. Suat Öztürk on July 27th, 2006

    Müzmin Bey,

    Söyledikleriniz dikkate alıyorum ama “Yakın Tarih”i henüz okumadığım için birşey söyleyemiyorum. Söylediğim gibi sağdan birileri de YK’ye ve SY’ya reddiye babında da olsa birşeyler yazsa bu fikir çatışması daha da üretici bilgiler sunabilir. Böylece YK’nın misyonunu daha rahat analiz edebiliriz.

    Mesela böyle bir çalışmayı bu işlerde oldukça yetkin Fehmi Koru yapabilir. 🙂 Ve çok da iyi olur..

    Diğer görüşlerinizde uzun boylu bir fikir ayrılığımız yok. Fakat Hiristo-Judaik mücadelesindeki rolümüzü çok fazla küçülttüğünüzü düşünüyorum. 800-1800 tarihleri arası Dünya tarihi aslında İslam tarihidir. Siz “dengeleyici” demişsiniz ama bu dengeden ziyade “özne” olmamızın zorunlu bir sonucudur. Son 150 yıl ise -A.Hamid dönemini hariç tutuyorum- evet; bir maşayız..

    “Gizli Tarih”i okuduktan sonra tekrar bu konuyu tartışmalıyız.

  42. metin-thePoor on July 27th, 2006

    Suat Bey dostumun yazlığında da müslüman dostlarımın kandilini tebrik etmeyi ihmal etmeyeyim. Dualarının kabulünü dilerim.

  43. Suat Öztürk on July 27th, 2006

    Teşekkür ederim Sevgili Ağabeyim..

    Dualarımız müşterek..

  44. fatih demir on July 28th, 2006

    Muzmin Bey,
    Benim blogu o listede gormeyinceye kadar kimi yazarsaniz yazin hep suphelenecegim 🙂

    Supheli insanlarda bazen kendileri yanmamak icin baskalarini yakarlar 🙂 ama bu yinede durumun farkinda olan sizin gibi zeki insanlarin dostlarina iyilik yapan insanlari yaylim atesine tutmanizi gerektirmezdi… O arkadasiniza soyleyin @#@##@ diyebilirdiniz 🙂

    ama dedigim gibi sucluyum.

    Yine de YK yada SY’nin tarihsel dokumanlarda arastirma yapabilcek yetilere (dil, kaynaklarin yerleri gibi tarih bilgileri vb…) sahip olup olmadiklarini soylememissiniz… Cidden benim icin bir olcu bu? Yahya Sezai Tezel hocam bir gun Avruba Birligi ile ilgili bir konferansta konusma yapanlara Avrupa Birligi antlasmasini okuyup okumadiklarini sormus..okumadik demisler.. okumadiysaniz nasil konusuyorsunuz diye bagirip kavga cikarmis 🙂
    adam hakli yani…

  45. Muzmin Anonim on July 28th, 2006

    Fatih bey,

    Benim blogu o listede gormeyinceye kadar kimi yazarsaniz yazin hep suphelenecegim 🙂

    Hic itiraz etmem. Hatta, eksik suphelendiginizden kuskulanirim. 🙂 Fakat, o listede hic blog yok –gordugunuz gibi– dolayisi ile emsal teskil edecek bir durum da yok gibi…

    Supheli insanlar da bazen kendileri yanmamak icin baskalarini yakarlar 🙂

    🙂

    ama bu yinede durumun farkinda olan sizin gibi zeki insanlarin dostlarina iyilik yapan insanlari yaylim atesine tutmanizi gerektirmezdi… O arkadasiniza soyleyin @#@##@ diyebilirdiniz 🙂

    Bildiginizi sandigim bir anekdot vardir. Oznesinin ismini hatirlamiyorum, ama, ozetle soyledir:

    Ankara henuz daha yeni baskent oluyor. Burokrasiye yeni katilanlardan birisinin de ev bulmak derdi vardir; kiralar hayli yuksektir ve mevcut evler de berbattir. Bu kisi (SahisX diyelim, cunku ismini hatirlamiyorum), MKA’nin yaveri Salih beyi (Bozok) tanimaktadir. Bir gun, Salih beyi ziyarete gider ve durumu anlatir. Mumkunse MKA’nin kendisine elli lira borc vermesini ister. Salih bey de, ‘biraz zor, ama, ne verirse yarisini alirim, ona gore’ deyince, SahisX isteyecegi bor miktarini 100 liraya cikarir ve MKA’ya (cumhurreisi makamina) bir dilekce yazar.

    Salih bey, dilekceyi imzalanacak evraklarin arasina koyar. Ertesi gun, MKA evraklari incelerken bu dilekceyi gorur, ve nicin burada oldugunu sormak icin Salih beyi cagirir. Salih bey de SahisX’in ev sorunu oldugunu, paranin da bunun icin lazim oldugunu filan anlatir.

    MKA, milletin ev sorununa noktasal krediler vermek gibi seye muhatap oldugu icin, cok fena kizar; kopurur. Ana-avrat kufrettigi bir yana, dilekceyi de yirtip atar.

    Bir kac gun sonra, SahisX, durumu ogrenmek icin tekrar ugradiginda, Salih bey, olanlari butun detayiyla ona anlatir. SahisX’in cevabi ‘Yarisinin senin olacagi uzerinde anlasmistik; simdi soylenenlerin de yarisi senin’ diyerek ayrilir..

    Bilmem anlatabiliyor muyum :))

    ama dedigim gibi sucluyum.

    Yine de YK yada SY’nin tarihsel dokumanlarda arastirma yapabilcek yetilere (dil, kaynaklarin yerleri gibi tarih bilgileri vb…) sahip olup olmadiklarini soylememissiniz…

    SY’nin neyi ne kadar detayli inceleyebildigi, koklerine erisebildigi hakkinda cok fazla bilgim yok.

    Doktora tezi sinav heyetindeymisim gibi de konuya bakmiyorum. Redaksiyon heyetinde de degilim, yani, imla hatasi buldum diye metni kaldirip atmak gibi bir yaklasimim yok. Soylenenleri okuyorum. Eksik de olsa birilerinin yazmis olmasini takdir ediyorum.

    Ote yandan, sordugunuz sorunun kendisi bence ‘loaded’ ve tarafli.

    Su anlamada ‘loaded’ ve tarafli: Birakin gazetecelierimizi, akademisyenlerimizin dahi neyi ne derece yetkinliklerle inceledigi cok tartisilir olabilirken, boyle bir soruyu noktasal olark sormak ne derece dogrudur. Adalet, herkese esit uygulanirsa kurallar adalet olmaz mi?

    Emekli bir Devlet Tiyatrolari Gn. Md.ne yakin tarihimiz uzerinde otorite kesbettirilken sorun olmuyor da, bir gazeteci icin mi oluyor?

    YK icin durum biraz daha farkli. Kariyerine bakarsaniz, sorularinizin onemli bir kisminin cevaplari orada var ve yeterli olacagini dusunuyorum. Ote yandan, kitaplarinin onsozlerinde de kimlerin belge ve bilgi konusunda yardimci oldugunu cogunlukla yaziyor –’cogunlukla’ diyorum, cunku, isminin yazilmasini istemeyenler de olabiliyor, tahmin edebileceginiz uzere; ya da ismini yazmagi YK’nin uygun gormedikleri..

    Ama, her hal u karda, sunu soyleyebilirim zannedersem, YK’nin bir cok kitabi, bir cok akademisyenimizden cok daha fazla belge ve bilgiye dayanir. Dil filan konusu da oyle.

    Cidden benim icin bir olcu bu? Yahya Sezai Tezel hocam bir gun Avruba Birligi ile ilgili bir konferansta konusma yapanlara Avrupa Birligi antlasmasini okuyup okumadiklarini sormus.. okumadik demisler.. okumadiysaniz nasil konusuyorsunuz diye bagirip kavga cikarmis 🙂
    adam hakli yani…

    YST iyi demis hos demis.. ama, perfectionism’in de gidecegi ve duracagi bir yer, bir limit var. O da, istifade edilebilir bilginin uretildigi yerdir.

    YST’nin, mesela, AB konusunda mufassal bir eseri var mi; yoksa sadece kavga cikararak mi konuya katki yapiyor? 🙂 Bilgilerini mezara goturenler, eminim, oteki dunyada ayri bir kiymet olarak degerlendiriliyordur, ama, bu dunyada kalanlara, bize, ne katkilari oluyor?

Muzmin Anonim on July 28th, 2006

Ozturk bey,

Söyledikleriniz dikkate alıyorum ama “Yakın Tarih”i henüz okumadığım için birşey söyleyemiyorum.

‘Yakin Tarih’i benim de okumam lazim.. ama, henuz etraflica yazan cikmadi galiba 🙂

Mesela böyle bir çalışmayı bu işlerde oldukça yetkin Fehmi Koru yapabilir. 🙂 Ve çok da iyi olur..

Koru, tek basina yeterli olmayabilir. Bir iki kisi daha bir araya gelip yazmalari halinde olaganustu bir seyin ortaya cikacagina katilirim. Ve, gereklidir de.

Fakat Hiristo-Judaik mücadelesindeki rolümüzü çok fazla küçülttüğünüzü düşünüyorum.

1071′den sonraki yillara bakarsaniz, bu topraklara Turkler gelmis, fakat hic bir tarihi metinde herhangi bir katliam filandan bahsedilmez. Turkler buralari olaganustu ilginc sekilde ‘feth’etmisler. Yerel halktan muhalefet sifir gibidir; catismalar da genelde Turk beyleri, sultanlari filanin aralarinda olur.

Bu topraklar, Turkler geldiginde in-cin top oynuyor degil idiyseler, Turklerin bu fethi nasil yaptigi uzerinde biraz daha derin dusunmemiz gerekiyor bence.

800-1800 tarihleri arası Dünya tarihi aslında İslam tarihidir.

Benim acimdan siz bunu 3-400 sene uzun tutmussunuz.

Siz “dengeleyici” demişsiniz ama bu dengeden ziyade “özne” olmamızın zorunlu bir sonucudur.

‘Kilic tutan el’e ‘ozne’ demek zorundaysak, dediginize katilmak gerekir. Yok, oyle bir zorunluluk yoksa, ozneligimiz de tartisilabilir bence.

Son 150 yıl ise -A.Hamid dönemini hariç tutuyorum- evet; bir maşayız..

Abdulhamid doneminin de asagi-yukari yarisini haric tutmak gerekmez mi?

“Gizli Tarih”i okuduktan sonra tekrar bu konuyu tartışmalıyız.

OK. Acelesi yok. Hakkinda yazdiginiz icin yazdim.

Reklamlar
Published in: on Temmuz 28, 2006 at 12:51 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/07/28/efendi-2-uzerine-diyaloglar/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: