Efendi 2 ve Pornografi

Ahmet KEKEÇ

Soy sopla kafayı bozmak!

İzleriz değil mi? Kendisine “Afrodit” denilmesinden hoşlanan sinema oyuncumuz canlı yayında sevgilisinden tokat yiyince, en azından bir süre çakılır kalırız ekranın başında.

Pornografi böyle bir şeydir işte…

Pornografiden ille de cima görüntülerini anlamayalım; cima eyleleminin teşhir edilmesi de elbette bu sözcükle tanımlanabilir ama, pornografi (asıl) görülmemesi gereken, yahut görülmesi anomali yaratacak tüm durumlar, olgular, nesneler, görüntüler için kullanabileceğimiz bir sözcük.

Ecevitce söylemek gerekirse, “yasadışılığı imlediği” için de, öte yandan sakıncalı bir şey…

Hazır söz açılmışken, Murathan Mungan’ın yıllar önce Remzi Kitabevi’nin “Çilek Serisi”nden yayımladığı Polonyalı yazar Witold Gombrowicz’in aynı adlı kitabını hatırlatayım. Daha mütekamil bir tanımlamayı bu kitapta bulabilirsiniz…

“İnsan” diyor Gombrowicz, “mutlak olana, eksiksizliğe, gerçeğe, tanrıya, tam bir olgunluğa yönelir. Her şeyi kavramak ve kendini bütünüyle gerçekleştirmek ister. Uyduğu ahlâk buyruğu budur. Oysa pornografide, insanın çok daha gizli, hatta bir anlamda yasadışı bir başka amacı ortaya çıkıyor: Tamamlanmamışa, yetkinsizliğe, düşmüşlüğe duyduğu ihtiyaç…”

Bu tanımlamada işimize yarayacak anahtar sözcükler “gizlilik” ve “düşmüşlük…” Demek ki, pornografi, bir açıdan da, bu iki hale (gizliliğe ve düşmüşüğe) yönelik merakın ihtiyaç olarak ortaya çıkması durumudur.

Böyledir ama, bu yasadışılık bizi izlemekten, okumaktan, hele merak etmekten alıkoymaz. İçten içe, “öteki”nin (yani dışımızdaki insanın) görülmesini istemediği, yahut bir başkası tarafından farkedildiğinde rahatsızlık yaratacak hallerini, “kötücül” niyetlerle olmasa da, merak eder dururuz. Eskilerin “tecessüs” dediği şey…

Ben, Profesör Yalçın Küçük’ün böyle bir merakı tatmine yönelik şeyler yazdığı/söylediği için bu kadar çok okunduğunu/izlendiğini düşünüyorum.

Ne yalan söyleyeyim, kendim de okuyorum…

İki haftada bir, mutlaka bir Yeni Harman dergisi alıp, Küçük’ün kimler hakkında ne söylemiş olduğuna, kimleri dinsel ve mezhepsel bir aidiyete yerleştirdiğine, hangi olayları hangi alakasız olaylarla ilişkilendirdiğine bakıyorum.

Belki iyi yapmıyorum ama, bakıyorum işte.

Birincisi, üslubu renkli ve kendini okutmasını biliyor. İkincisi; ilgilenmediğim, politik olarak kesişmediğim konulardan da söz açsa, “öteki”ne ilişkin mahrem ayrıntılar sunuyor ve sunduğu “şeyler” itibariyle son derece tahrik edici.

Sözü, Soner Yalçın’ın, bir başka merak unsuru olan ve bir önceki kitabına ait satış rekorunu egale edecek yeni kitabı “Efendi2“ye getirmek istiyorum.

“Bu kitap nedir?” derseniz, bir tek cümleyle şunu söyleyebilirim: “Soy sopla kafayı bozmuş bir araştırmacı-yazarın sabuklamaları.”

Kitabı, tıpkı bir önceki “Efendi” gibi bir solukta okudum. Bir sürü bilgi sunmuş bize Soner Yalçın; bir sürü olay, bir sürü neseb kaydı, ancak pornografik merak unsuru olabilecek bir sürü ayrıntı.

İyi de, bütün bunlardan bize ne?

Kimin hangi kökene ait olduğu, (varsa) Sabetaycı komplonun nerelere kadar uzandığı, hangi televizyon ünlüsünün esasında hangi tarikat büyüğünün “sülbünden” geldiği, hangi politikacının kimlere selam verdiği, selam verilenin esasında hangi “soy”dan dönüştürülmüş kişilerle akraba olduğu, kimlerin kimlerle evlendiği, kimlerle ticaret yaptığı, kimlerle aynı uçağa bindiği, kimlerle aynı mekanlarda boy gösterdiği, zahirde bir din aidiyetine yerleştirdiğimiz kişilerin aslında hangi farklı aidiyettten geldiği bilgisi bizi ne ilgilendiriyor!

Bundan Soner Yalçın’a ne! Bize ne! Türk halkına ne!

İnsanları, artık soy sop bilgilerine göre mi değerlendireceğiz?

Hem bakalım deşifre (!) edilenler, kendilerine yakıştırılmak istenen kimliği kabulleniyorlar mı, “Aman ne iyi, ben kendimi Müslüman sanıyordum, ne mutlu ki atalarım bir başka dindenmiş!” diyorlar mı?

Din, bize, “zahir”e göre hükmetmemizi söyler. İnsanlar kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa, odur!

Bu aynı zamanda medeni ve insani bir ölçüdür.

Soner Yalçın’ın araştırması, bu medeni ve insani ölçüyü zorlayan, hem de hayli zorlayan bir kitap. Pornografik bir kitap.

Bitirmeden önce, Doç. Dr. Necati Polat’ın “Doğu-Batı” dergisinde (sayı 29, s. 179-194) yayımlanan bir makalesinden, konuyla ilgili bir paragrafı aktarmak istiyorum.

Şöyle diyor Polat: “İslamcı anti-semitizm, Cumhuriyet döneminde dindarlar üzerindeki baskıyı Sabetayist komplo ile açıklıyor. Buna karşılık ulusalcı (yeni) anti-semitizm, tam aksine, Türkiye’nin dünyaya açılma ve dindarlara daha geniş serbesti de dahil olmak üzere liberalleşme girişimlerini Sabetayist bir komplo olarak algılamak eğiliminde.”

Reklamlar
Published in: on Temmuz 28, 2006 at 7:52 am  Comments (1)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/07/28/efendi-2-ve-pornografi-2/trackback/

RSS feed for comments on this post.

One CommentYorum bırakın

  1. Sayın Ahmet Kekeç,

    Doğrusu Porgografiyi tutup da kendinize göre tanımlamaya kalkmanızı yadırgamadım desem doğru olmaz.

    Kavramları değiştirmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Eğer kavramları kişisel tarzda anlamlara doğru itelersek,yaşamdaki anlaşmazlıklarımızın arasını daha da açmaktan öte bir faydasızlık sağlayabilir miyiz?

    Pornografiyi beğenmeyebilirsiniz. Veya beğenirsiniz. Ama tarifini çarptmaya kalkmak ne denli doğruluğa sığar acaba?

    ((“İnsan” diyor Gombrowicz, “mutlak olana, eksiksizliğe, gerçeğe, tanrıya, tam bir olgunluğa yönelir. Her şeyi kavramak ve kendini bütünüyle gerçekleştirmek ister. Uyduğu ahlâk buyruğu budur. Oysa pornografide, insanın çok daha gizli, hatta bir anlamda yasadışı bir başka amacı ortaya çıkıyor: Tamamlanmamışa, yetkinsi…….))

    Gombrowicz kim oluyor da, kendine göre yalan ,yanlış tarifler yapmaya kalkıyor!

    Her insan için acaba bu kişi nasıl bir deneyimde bulunmuş da böylesi bir uyduruk sonuca varabiliyor?

    Tüm insanları aynı kalıba sokmaya çalışmak mı,yoksa pornografi mi düşkünlüğü oluşturur acaba!

    Kendi kişisel veya ait olduğumuz bölümsel değerleri tüm insanlara giydirmeye kalkışmak değil midir yasadışı olması gereken!

    Dondurmanın en asil tatlı olduğu düşüncesindeki kafa yapısıyle ne derecede ileriye giderek,bilinmeyenlere ulaşabiliriz? Bu alemde dondurmayı sevenler de vardır. nefret edenler de olabilir. Hangisinin doğru yolda olduğunu gösterecek mutlak nedir acaba?

    Bana lütfen TANRI demeye kalkmayın. Zira Tanrıyı tekellerine almaya kalkmış olan dinlerin tanıtımı hiç bir zaman gerçeğin ifadesi olamaz. Zira tanrı hiç bir dinin tekelinde olacak bir varlık değildir. o bakımdan gerçeği bilmeyenlerin tutup da dondurmayı sevenleri veya sevmeyenleri DÜŞMÜŞLÜK olarak betimlemeye kalkmak bence kendi düşüncesini başkalarına da kabul ettirmekten, yani
    diktatörce bir tutumdan öte gerçeklerle ilişkisi olmayan bir eylemdir.

    Farkındalık/ Farkındalık / Farkındalık


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: