Kelebekler Yalçın Küçük-Istanbul Sevi bağlantısı olabilir mi?

ALLAH ALLAH yawwww….Az sonra okuyacaklarinizda tesadüf olsa gerek…

KONUMUZ: ACI BAKLA

Acıbakla : ( Lupine / Lupin / Lupine) 10-100 cm yüksekliğinde, sık tüylü, bir senelik bitkiler. Yapraklar el seklinde parçalı, uzun saplı, 5-9 yaprakçıklıdır. Çiçekleri dik salkım durumunda, BEYAZ veya MAVIMSI renkli,***sanki yahudi bayragi renkleri*** çiçek taç yaprağı KELEBEK seklindedir. YAHUDI baklası diye de tanınır. **** kurtulamiyacaz shu kelebekten be***

Türkiye’de yetiştiği yerler: Akdeniz bölgesi, Bursa, Antalya ve Konya çevreleridir.

Memleketimizde üç türü bulunmaktadır.
Beyaz Yahudi baklası: Beyaz çiçeklidir. 120 cm kadar yükseklikte, bir yıllık bir bitkidir.
Sari çiçekli Yahudi baklası: Vatani, Orta ve Güney Avrupa’dır.
Mavi çiçekli Yahudi baklası: Vatani, Akdeniz çevresi memleketleridir.

Kullanıldığı yerler: Tohumlarının idrar söktürücü, kan temizleyici ve kurt düşürücü tesiri vardır. Bazı türlerinin kavrulmuş tohumları “sebze kahvesi” ismiyle kahve yerine kullanılmaktadır. Fakat alkaloit taşıyan türlerinin bu şekilde kullanılması tehlikelidir.
———————————————————————————–

Forumdaslara ithaf olunur: NEDEN KELEBEK PARANOYA YAPMAYA DEVAM EDELIM MI ACEP?
Kelebekler, Kuşlar ve Komünistler Üzerine
By Orhan Gökdemir

İyi çocuklardı, öyle hatırlıyorum. Yalçın
Küçük’ün eteklerinde yetişmiş olmakla birlikte,
civarda pek görünmüyorlardı. Solculuk yapmak için
erken, Marksist olmak için tehlikeli zamanlardı.
Çıkardıkları bir dergi vardı; Yalçın Bey “Kelebek”
diyordu. Ne merak ettim, ne de ilgilendim. Benim
eksikliğimdir.
Bu “Kelebek” ile, bizi, Toplumsal Kurtuluş ekibini
uzun hücre hapsinden sonra Ankara Merkez
Kapalı’ya tıktıklarında bir kez daha karşılaştım.
Yalçın Küçük’ü ve bu arada “bizi” eleştiriyorlardı.
Ayrıntılarını çok iyi hatırlamıyorum ama Yalçın
Bey’i ayırıp içerideki bizlere “küsurat” dediklerini
not etmişim. Bu zor zamanlarda yanımızda olması
gereken bu çocukların hangi nedenle ve ne tür bir
hırsla arkamızdan küfür ettiklerini anlayamamıştım;
hala anlamıyorum.


Sonra bir gün, Cağaloğlu’nda çalıştığım büroya
Aydemir Güler geldi. Parti kurmak ve program
tartışmak istediklerini söyledi. Elindeki program
taslağını bıraktı. Yazılı olarak ileteceğimi belirttim.
Bunu bir katılma çağrısı olarak algılamış ve memnun
olmuştum. Aydemir kardeşimin ziyaretinin
akşamı oturup program hakkındaki görüşlerimi
yazdım. Sabah, Aydemir ve arkadaşlarının parti
kurdukları haberini aldım. O yazıyı, şimdi bir kez
daha yayınlama gereğini duydum. Ektedir.
Sonuncu “Kelebek” vakası, Komünist Partisi
Girişimi’nin bir Ankara toplantısı sırasında yaşandı.
Partiydiler, haber gönderip görüşmek istediler.
Görüşmede, girişimimizin AB’ye uyum sürecinde
Komünist Parti yasağının kalkaması beklentisi
ile ilgili olup olmadığını sordular. Parti isminde
Komünist kelimesinin olup olmamasının o kadar
önemli olmadığını söylediler; girişimle ilişki geliştirmek
istediklerini beyan ettiler. (Toplantıların
tutanaklar elimizdedir) Görüşmeler sürerken, bir
sabah “Komünist Partisi” oldular.
Bir “ahlak” ortaya çıkıyor ve yazdıklarım bu
ahlakı ortaya çıkarmak içindir. Yalçın Küçük’ün
“Kelebek”i şimdi “Kuş” olmuştur… TKP adını,
“Türkiye Kuşlar Partisi” olarak açmamızın, bu
ahlak sergisinden sonra uygun olacağını söylemek
durumundayım. Bu ahlakla nasıl komünist olduklarını
anlamamız mümkün değildir, ortaya çıkan
budur.
Ama suçun büyüğünün bizde olduğunu da
eklemeliyim; bu ülkenin komünistleri, “beceriksizliklerinden”
partilerini kurda kuşa yem etmiştir. Bir
Komünist Partisi Girişimi Meclisi üyesi olarak ben
de suçlular arasındayım. Yapamadığımız için şimdi
kelebekler ve kuşlarla uğraşıyoruz. Suçumuzun en
büyük cezası olarak görüyorum… Bu yazı, aynı
zamanda bir ceza çekme yazıdır.
Bizimkisi ayrı; Bir de “K”yı “Komünist”
sananlar var. Ne yazık ki, “K”nın kuş olduğunu
bir takım düşük “Kral”lara anlatmaya gücümüz
yetmemiştir. Krallar tebaalarıyla birlikte bunlara
gitmiş ve kuşları üstlerine başlarına pisletmişlerdir.
Beceriksizliğimizin büyük bir kısmı bu yeni kuş ve
eski krallardan kaynaklanıyor.
Ne yazık ki, bu iki “ahlak”tan bir yeni ahlak
çıkarmak mümkün değildir. Bunları bilmekle birlikte,
yanıt için beklememizi yanlış anlayanlar olduğu
görülüyor. Temizlik gereğini hep hissediyoruz ve
deyim yerindeyse “işi ağırdan almamızın” bir nedeni
var. Tasfiyecilerle, hırsız kargaların çekişmesinde
taraf olmak vardı işin ucunda…
Gecikmiş bir cevap yazma gereği, bu ağır tablodan
doğuyor. Borçlar birikmiştir ve “Kelebek”in
83. Sayısında Erkin Tufan Özalp’in yazısını toplu
borç ödemesi için vesile yapıyoruz. Dilerim, sonunda
hesap kapatılmış olur.
“Postmodernist Bir Marksistin Aydınlanma ve
Avrupa Düşmanlığı”; Kelebek’e göre bu düşmanlığı
ben yapıyorum. “Aydınlanma Tarikatı”nı okumak
zorunda kalmış olduklarını anlıyorum. Kızmaları
ve sert olmaları yerindedir; yerlerinde olsam aynı
tepkiyi gösterirdim. Bir Marksist olduğum, hadi
onların deyimiyle “Postmodernist bir Marksist”
olduğum doğrudur. “Anlam”da anlaşmak kaydıyla,
bunların bana söylenmesinde bir sakınca yoktur.
“Özalp” kardeşimizi daha da rahatlatayım; düşmanlık
lafı biraz abartı içermekle birlikte, “benim”
Avrupa’ya ve Aydınlanma’ya eleştirel yaklaştığım
açıktır. Bunların fazlası var ve eksiği yok. Fazlası
şu; bu tavır “Orhan Gökdemir”in değil, Fabrika
dergisinin tavrıdır. Son beş yılda, bu tartışma
Fabrika’da yürütülmüştür ve bu dergi ile Komünist
Partisi Girişimi Meclisi’nin ayrı tutulamayacağını
herkes biliyor. Bu durumda, beş yıl önce de, STP’yi
kurarken de yanlış yere gelmiş olduklarını anlıyorum.
İnsan, parti olacaksa, gittiği yere bakar: Arap
alfabesiyle yazmıyoruz, yazılanları okur, ona göre
bir yön tayini yapar.
Biz bu arkadaşlarımızı bir kez daha şaşırtalım.
Avrupa ve Aydınlanma eleştirisi bir yana, Fabrika
dergisi, aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa coğrafyasındaki
birliğe katılmasından yana da irade beyan
etmiştir. Bizim için bu, elbette Avrupa’yı bütünüyle
sindirmek anlamına gelmiyor. Fabrika, bütün ırkçılıklara
olduğu kadar Avrupa ırkçılığına da karşıdır.
Fabrika, halkların birleşmesi ile devletlerin birleşmesi
arasındaki farkı çok net bir biçimde çizmiştir
ve eninde sonunda Avrupa ile de birleşileceğinin
farkındadır. Avrupa ile birleşeceğiz ve kapitalizmin
yarattığı bütün kirliliklerle hesaplaşacağız.
Dolayısıyla bizim için, Avrupa’yı,
Aydınlanma’yı, Modernizmi, İlerleme’yi tartışmadan
Avrupa ile birleşmek bir ham hayaldir. Bunları
tartışmak ise elbette Asya’yı, Oryantalizmi, Postmodernizmi
ve Azgelişmişliği tartışmayı zorunlu
kılıyor. 15 yıl önce de bu “Kelebek”çi dostları
uyarmıştım; hiçbir şey olmamış gibi davranamayız.
Sovyetler Birliği yıkılmıştır; “1992 yılı itibarıyla,
yeni sosyalizm programları geleneği yardıma
çağıramaz. Artık, eski kostümlerle bir yeni oyunu
sahnelemek mümkün değildir. Dünyanın bu coğrafyasında
yaşayan devrimcilere bundan böyle
‘gelenek, gelenek’ diye türkü söyleyen ‘Sütçü
Tevye’ rolünü biçmek hiç mümkün değildir. Kriz
dönemleri hep devrimcidir ve direnmek boşunadır.”(
Orhan Gökdemir. İnsan ve Doğa. s.110.) Şimdi
daha ilerideyiz; Sovyetler yıkılmıştır evet ama daha
kötüsü, “Aydınlama” da yıkılmıştır. Tarihin bildiği
bir tek aydınlanma var ve dolayısıyla “Burjuva
aydınlanmacılığının tükenişi” ve “Sosyalist aydınlanmacılığın
artışı” gibi bir durum da ne yazık ki
başgöstermemektedir.
Bunlar Kelebek’te var ve olanlardan Kuşlar
Partisi’nin bir aydınlanma yapma planı içinde
olduğunu anlıyoruz. Aydınlanma, ne yazık ki bir
partinin “planlı” çabalarının sonucu olmamıştır. O,
kilise ile heretik tarikatların savaşının gayri meşru
çocuğudur. Olduğunu varsaysak bile yine de bir
uygunsuzluk var. “Kuşlar Partisi” bu işte olsa olsa
“Kilise” ile eşleştirilebilir. “Kelebek” işte bu yüzden
bizi solun Ortaçağı’na davet edip durmaktadır.
Ama elbette, bu gerçek, “Kelebek”in “Sosyalist
aydınlanmacılığı”na engel değildir. Sizinkinin farkı
ne? Hiç! Hiçten ne çıkar? Başına sosyalist ekleyince,
aydınlanmanın ışığı bizden yana akmıyor.
Kapitalizm ile birlikte ortaya çıkmış bu zihniyet,
bizim tarafa firar etmiyor. “Hiç” üzerine oturtulmuş
aydınlanma severliğin sonu, bu imkansızlık yüzünden
eninde sonunda kapitalizm severliktir.
İşte bu yüzden, “…insanlık tarihinin kapitalizm
öncesi döneminin ‘karanlık’ bir dönem olarak nitelendirilmesi,
bugünden bakıldığında hiç de yanlış
değil”(Gelenek. s.3)miş gibi görünüyor. Oysa, o
aydınlanmanın piramitleri yaratan uygarlığa bakışı,
sizinkinden oldukça farklıydı. Onlar, medeniyetin
merkezinin Mısır olduğuna ve bilgeliğin orada
kaybolduğuna inanıyorlardı. Aradıkları “Mısır bilgeliği”
dir. Öte yandan, kapitalizmin herkesi aydınlattığı
tezi de utanmaz bir yalandır. Avrupalılar İ.S.
17. yüzyılda köle ticareti için birbirini yerken, İ.Ö.
4. bin yıldan bu yana piramitlerin inşasında köle
çalıştırılmamıştır. Kapitalizmin yaptığı olsa olsa
“her ilerlemenin görece bir gerileme anlamına geldiği
çağ”ın kapısını aralamış olmasıdır. Avrupalılar
cahildiler, dünyayı yağmalaya yağmalaya ve dünyayı
yeniden yağmalamak için öğrendiler. Ve Mısır’ın
kutsal yazısı vardı evet, yalnızca rahipler bilirdi
evet, ama bir de halk yazısı vardı. 4 bin yıl hüküm
sürmüşler ama Nil’i yok etmeyi becerememişlerdir.
Dünyanın bilgi merkezi olmuşlar ama kendi toprakları
dışındaki halkları sömürgeleştirmemişlerdir.
Sadece kapitalizmin “aydınlattığı” gibi kibir dolu bir
söz bizim değildir…
Kibir yersizdir ve kompleks gereksizdir. Bu
kompleksi yıkmak için de aydınlanmayı ve ilerlemeyi
tartışıyoruz. Ve elbette Avrupa merkezciliği
de… Söylediğimiz şudur: Kapitalizm bitmiştir,
aydınlanması da… Ve biraz daha ilerlerse, insan
soyunun yok edileceği artık bir sosyalist kehanet
de değildir.
Bunları Özalp kardeşimizin yazısına karşılık
olarak yazmıyoruz. “Kelebek” “aydınlatma”
yapmaya karar vermiştir ve giriş yazısında bunlar
vardır. Kapitalizme övgü, varacağı yere varmış
Kemalizme övgü olmuştur. Açmaya gerek yok,
girişte var ve şudur: “Osmanlıca, neden anlaşılmaz
bir dildi? Çünkü halkın bu dili anlaması istenmiyordu.
‘Saray dili’nin, daha doğrusu devlet dilinin
halk dilinden ayrıştırılması, son derece bilinçli bir
tercihtir. Bilgisiz halk kolay yönetilir.”(Gelenek. s.3)
Güzel ama sorularımız var. Artık Osmanlıca konuşulmadığına
göre, demek halkımız kolay yönetilmiyor.
Bilinçli bir tercih olduğuna göre, demek Osman
torunlarından biri bu işi planlamış oluyor. Ama
asıl trajik olan şu; Osmanlıca neden anlaşılmaz bir
dil olsun ki? Arap elifbası kullanmak dışında bir
sıkıntı yok. Bu Kelebeklerin bir kısmı TÜSTAV’a
üye. Hızlandırılmış Osmanlıca kursları var, iki
ayda öğrenmeleri mümkündür. İnsan yazmadan
önce sağına soluna bakar, öğrenmek kolay mı zor
mu öğrenir. (Meraklısına bir de not; Türkçe bugüne
kadar 20’ye yakın alfabe ile yazılıp okunmuştur.
Bir problem yaşandığını tarih not etmiyor. Ama
Osmanlıca’dan Latin elifbe’sine geçtiğimiz gün
bütün toplum cahil olmuştur. Mustafa Kemal neden
baş öğretmen oldu sanıyorsunuz?)
Osmanlıca sorunu bir yana sonuçta nasıl sosyalist
sosyalist aydınlanacağız?.. Latin elifbesi de
sorunu çözmediğine göre? Bu arkadaşlar kendilerini
1920’li yıllarda sanıyor. İşin kolayını da bulmuşlar;
arap elifbesini atıp, koyuyorsunuz yerine Latin alafbesini,
oluyor size aydınlanma. İnsan şüpheleniyor,
sosyalist aydınlama da onu atıp yerine Kiril elifbesi
koyacak diye!
Peki nasıl olacak bu işler? Kelebek’ten izleyelim:
“Burjuva aydınlanma süreçlerinin tümünün yarım
kalmış ve bunları restorasyon dönemlerinin izlemiş
olması boşuna değildir. Tıpkı eski Yunanistan’da ya
da Ortaçağ Avrupası’nda olduğu gibi emperyalistkapitalist
dünyada da, insanlığın bilgi birikiminden
ve kültürel mirasından yararlananlar ve bunlara
katkıda bulunanlar, çok küçük azınlıklardır. Geniş
kitlelerin payına ise, sistemli bir şekilde üretilen
cehalet ve kültürsüzlük düşmektedir.”(Gelenek. s.9-
10.) E, hani kapitalizm bizi aydınlatmıştı! Olmamış
demek!
“Sosyalist aydınlanmacılığın temelinde,
emekçilerin, her türden gericiliğe karşı harekete
geçirilmesi vardır. Emekçilerin mücadelesine yaslanmayan
her türden aydınlanma hareketi yarım
kalmaya mahkumdur.”(Gelenek.s.10.) Olsun da,
yarım kalsın! Kuşlar cephesinde vaziyet budur.
Özetle emekçiler harekete geçecek, oluşan enerji
ile sosyalizmin ampulü yanacak ve aydınlanma olacaktır.
Kağıt üzerinde iyi durduğu görülüyor.
Bu aydınlıkta, hem modernize olacağımızı,
hem de ilerleyeceğimizi anlıyorum. Fabrikalar
kuracağız, dereleri, gölleri, denizleri kirleteceğiz,
çalışmayı bir “hak” olarak görüp insanları fabrikalara
süreceğiz, az çalışana az, çok çalışana çok
ücret vereceğiz, bütün toplumsal yapıları dağıtıp,
onları birer kişi olarak beton silolara dolduracağız,
mümkünse 15 gün tatile gönderip bitişik nizamda
denize girmelerini sağlayacağız, en girişken olanlarına
parti kimliği vereceğiz…
Bir “program” var, bunu çok uzun zamandır
biliyoruz ve izliyoruz. Bu “programa” başkaldıranların,
nasıl susturulduğunu da duymaktayız. İpuçları
yıllar önce verilmişti ve “aydınlatma” programının
ne anlama geldiğinin uyarısı da yıllar önce yapılmıştı.
Masonik örgütler kurup, muz cumhuriyetinin
darbe programlarıyla yola çıkarsanız, gün gelir
herkesi aydınlatacağınıza da inanmaya başlarsınız.
Aydınlatamıyorsanız, dünkü yoldaşlarını sopayla
hizaya getirmekten hicap duymayan, boynuna ip
takıp sürükleyerek aşağılamaya çalışan kasları
gelişmiş ama aklı kıt kalmış aydınlanmışlarla bir
güzel parlatırsınız. Bu “meslekte” 60 yılını çoktan
doldurmuş Sırrı Öztürk’ü tehditle nasıl parlattıklarını
biliyoruz. Diğerleri hakkında konuşmak ise bize
düşmez.
Yalnız, Özalp kardeşimin, kendi dergisinde
yazan Metin Çulhaoğlu’na hak olan aydınlanma ve
ilerleme eleştirisini nasıl olup da Orhan Gökdemir’e
yasaklamaya kalktığını anlamak mümkün değildir.
Programınızda var, biliyoruz, kişisel hayatlarımızı
denetlersiniz, ceza yasalarını işletip bizleri hapishanelere
atarsınız, hatta savaş çıkarıp bizi idam
da edersiniz. Belki çalışma kamplarına gönderip
“çalışma hakkı”mızı kullandırmaya da kalkarsınız.
Ama önce iktidar olmalısınız. Bunun dışında bize
gücünüzün yetmesi mümkün değildir.
Özalp kardeşim Yalçın Küçük’ü okumadığını
söylüyor, beni de okumayarak cezalandırma hakkı
vardır. Ancak, Özalp kardeşim “Aydınlanma
Tarikatı”nı okumuş olduğuna göre bu fırsatı da
kaçırmış oluyor. Bu kadar!
Şimdi gelelim cevaplara:
1.
Erkin Tufan Özalp’in tersine, Yalçın Küçük’ün
her okuduğunu okumaya çalışıyorum, okumadıklarını
da okuduğumda mutlu oluyorum. Bazı kayıtlarım
saklı olmak üzere, bir zamanlar onun öğrencisi
olduğum için mutluyum. Ama benim Yalçın Küçük
tedrisatım, Özalp’in ağabeylerinin yanında bir hiç
kalır.
2.
Marksizmin Avrupa-merkezciliğin etkisi altında
olduğunda ısrarımı Özalp’in okuduğu kaynak
dışında da sürdürdüm. Daha geniş bilgi almak
istiyorsa, Fabrika’nın 59. Sayısındaki “Helonofil
Marksizm” yazısını şiddetle öneririm.
3.
Ben hiçbir yerde bir “Yahudi komplosu”ndan
söz etmedim. Yalçın Küçük’ün de söz ettiğini
sanmıyorum. Ancak Avrupa’nın kendisi, kendi
medeniyetini bir “Yahudi-İngiliz” medeniyeti
saymaktadır. Anglo-Sakson dünyada, Yahudilerle
kurulan ittifakın tarihi “Aydınlanma Tarikatı”nın
son bölümünde var. Erkin Tufan Özalp kardeşim
bu konudaki edebiyatı izlemek istiyorsa internete
başvurmalıdır.
4.
Ancak, Erkin Tufan kardeşimin “bizim” Yahudi
sorununa değinen yazılarımızda, Marx’ın da Yahudi
olduğundan yola çıkarak bir eksiklik bulması ayıptır.
Okuma yazması varsa, bu konuda bir dikkat
eksikliği olmalı. Ben kendi adıma, Marksist yazın
içinde “Yahudi Sorunu”nuna çok önem veririm. Ve
kendimi bu konuda ondan daha radikal görmekten
utanırım. Özalp kardeşime “Aydınlanma Tarikatı”
ile birlikte beş vakit “Yahudi Sorunu” öneriyor ve
acil şifalar diliyorum.
5.
“Tarihsel ilerleme fikrini gözden düşürmek”
suçunu işlemişsem inkar etmem. Fakat itiraf ediyorum,
ben yapmadım! İlerlemeyle ilgili kuşkunun
sorumlusu, Avrupa kapitalist sisteminin ta kendisidir.
Daha fazla bu şekilde “ilerlersek” sonucun
bir felaket olacağı bizden çok Avrupa tarafından
dillendirilmektedir. Ben yapmadım!
6.
Avrupa ırkçılığı meselesi “Mısır”dan kaynaklanmıyor.
Tam tersine o kitapta, Avrupa ırkçılığı
ortaya çıktığı için Mısır’ın gözden düşürüldüğü
yazılıdır. Bir daha okumasını öneririm. Özalp
kardeşim “Asıl kaynak” olmasaydı ne olurdu diye
soruyor; Vallahi en azından Masonluk olmazdı.
Aydınlanmanın asıl kaynağı o örgüttür, bilesiniz.
Rönesans dönemi Avrupası’nda Hermetizm’i
keşfedenlerin “revizyonist” olup olmadıkları ise
benim sorunum değildir. Muhtemeldir ki Özalp
kardeşimin dediği gibi buldukları Hermetik metinleri
“işlerine geldiği gibi” yorumlamışlardır. Fakat,
bu yöntemi ben yine de Kelebekçi Hermetiklere
önermiyorum. İşinize geldiği gibi yorumlasanız da
hermetizm hermetizmdir.
7.
Kuşlar Partisi’nde “Yahudi Sorunu” ve
“Avdetilik” konusunda bir hassasiyet olduğu saptaması
bana ait değildir. Ancak isabetli bir saptama
olduğunu da teslim ediyorum. Bununla birlikte
önce Yalçın Küçük söyledi, dolayısıyla Özalp kardeşimin
cevap hakkını önce ona kullanmasında
fayda var. Biz bilsek bile, bu tür sırları ifşa etmek
yanlısı değiliz. Erkin Tufan Özalp adı da “onomastik”
açıdan elastik bir vaziyet arz etmektedir. Biz
Yalçın Küçük’ün yalancısıyız. Elçiye zeval olmaz….
Ancak biz, Kuşlar Partisi’ni “Sebatayist etkiye açık”
olduğu için değil, kuş olduğu için eleştiriyoruz.
8.
“Aydınlanma Tarikatı”ndaki fizik yazısının
Özalp kardeşimi niye bu kadar kızdırdığını anlamadım.
Ne yazık ki geçen yüzyılın başından bu yana
fiziğin kendisi bir “ilerleme” kabızlığı çekmektedir.
Arada, fizikteki “ölçme sorununa” ait tezleri, gerçekliğe
ait sanan salaklar olmuştur. “Göre gerçek”
dönemi, ne yazık ki hala tartışılmaktadır ve içinden
çıkılamamıştır. Hem, Özalp kardeşimin bana karşı
savunmaya çalıştığı “bilimsel teorilerin” dünyada üç
beş kişi tarafından anlaşıldığı sahipleri ve taraftarları
tarafından şiddetle ileri sürülmektedir. Biz artık
kimsenin anlayamadığı bu devrimlerin ne anlama
geleceğini bilecek yaştayız. Orhan Pamuk’un “edebiyat
şaheserleri”ni hatırlatırım, yeter.
Özalp’in Aziz Yardımlı’ya itirazlarını benim
üzerimden yapmasını ise yersiz buluyorum. O
çalışmada “gerisi”de, “ileri”de var. Ayrıca “Yahudi
Tarihi”ni de ne ben yazdım, ne de çevirdim. Yahudi
Tarihi bir “Yahudiliğe övgü” kitabıdır ve bu Yahudi
kardeşlerimizi, Özalp’in benden alıntıladığı gibi
övmektedir. Yahudiden daha Yahudi kesilmek
Özalp kardeşime yakışmamaktadır.
9.
Einstein bir yana, Freud’un entelektüel ahlakı
bozduğu yönündeki “Yahudi Tarihi” tezine katılıyorum.
Yazdıkları bilim değildir ve bilim iddiası
ortada olduğuna göre “şarlatanlık” kabul etmek
zorundayız. Şarlatanlıktır. Psikoanaliz, ishal olduğunuz
gerçeğini ortadan kaldırmaz, sizi ishalle
birlikte yaşamaya alıştırır sadece.
10.
İşin içine “Sovyet fizikçileri”ni katınca, Batıda
imal edilmiş irrasyonel teoriler “sosyalist teori”
haline gelmez. “Sosyalizmin tek ülkesi”ndeki fizikçiler
içinde kaçının şarlatan olduğunu Özalp’e anlatacak
kadar vaktim yok. İrrasyonel, Sovyetler’de de
yaşasa irrasyoneldir.
11.
Ne Yalçın Küçük’ün, ne de benim yazdıklarım,
Özalp kardeşime aydınlatma imalatı için yardımcı
olmaz. Yalçın Bey’i okumadığını artık biliyoruz,
beni okuması ise beyhudedir. Özalp kardeşime
burada son iyiliği yapıyor ve bu iş için ona en faydalı
olacak eserin Munis Tekinalp’inkiler olduğunu
haber veriyorum. Yeterince parlaktır ve halen hepimiz
onun ışığında parlatılıyoruz.
12.
Simya olmadan aydınlanma olmaz. Erkin
Tufan kardeşimin yazısından simya tadı aldım.
Yahudiler konusundaki hassasiyeti ise Kabala
tadındadır. Bunlar, Kuşlar’ın aydınlanma yolunda
epey ilerlediğinin delilidir. Dikkat edin gözleriniz
kamaşmasın.
13.
Uğurlu ve bir rivayete göre uğursuz rakama
geldik. İbrani ulusunun 13. Boyu kayıptır. Hazar
civarında izlerine rastlanmakta birlikte onların
çoğunun Türkiye’de olduğu iddia ediliyor. Biz zenginlik
sayıyoruz, sorun etmiyoruz. Anti-semitizm’e,
en az semitizm’e olduğu kadar mesafeliyiz. Konuyu
buraya kilitlemek başka bir kayıptır. Özalp kardeşimin
bize kızması için “Aydınlanma” meselesinin
ötesinde nedenler var. O noktada da eleştirilerini
bekleriz.
Bu kadar yeter: Erkin Tufan Özalp kardeşime
kendi dergisindeki Metin Çulhaoğlu imzalı yazının
başlığını hatırlatıyorum: “Aydınlanma: Bizi taşımaz,
biz onu taşırız.” Yani, aydınlanma, çayırda
gezen uyuz eşek değildir. Yani, ortada bir aydınlanma
eşeği olmadığı gibi, bir “sosyalist aydınlanma
eşeği” de yoktur. Üzerine binemezseniz, binip
çüşş diyemezsiniz. Onu taşımak için ise elbette
tartışmak, tanımlamak, ortaya çıkarmak ve üzerine
yenisini kurmak gerekir. Yandaş olsak da, kayıtla
yanaşsak da eşek ilerlemiyor yoldaş Erkin!
Uçmadan kuş olunmuyor. Bu yazının yoldaş
Erkin’e katkısı şudur; o işler için gaga uygun bir
araç değildir, akıllı ol, kanatlarını kullan. Hadi
bakalım!
EK:
Henüz Kelebek iken Kuşlar üzerine:
Parti Programları Özgürlüğü Kapsar mı?
(STP Taslak Programının Eleştirisi)
“Sosyalizm Programı” kamu oyunun bilgisine,
sosyalist hareketin tarihi açısından çok nazik bir
dönemde sunuldu. Dünyanın diğer bölgelerinde
olduğu gibi Türkiye diye adlandırılan bölgede
yaşayan sosyalistler de bir düşüş döneminin ağır
ve çeşitlendirilmiş baskıları altında varlıklarını
sürdürmeye ve sosyalizmi tartışmaya çalışıyorlar.
Sevindiricidir.
Sosyalizm hedeflerine ve kimliğine sahip çıkan
kim olursa olsun bu cephede olanları ancak onurlandırabilir.
Onur vericidir.
Ancak, içinde bulunduğumuz nazik dönem
düşünme ve tartışma ihtiyacının köreltilmesine,
geriye itilmesine son derece elverişli bir dönemdir.
Duygudaşlıkların, soğukkanlı ve akıllı olmayı
engellemesine izin verilmemelidir.
Soğukkanlılık ve akıllılık, sosyalist hareketin
en acil ihtiyaçlarından biri olan gelişmeleri tartışma
ve anlama ihtiyacına ilişkindir. İlki, değişik düşüncelere
açık olmak için, ikincisi ise sahip olduğumuz
birikimleri ve mevzileri korumak için gerekiyor.
Sosyalizmi, giderek sınıfsız toplumu kurma
yönünde bir duygu birliğimiz var. Bununla birlikte,
“Taslak Sosyalizm Programı” için daha önemli olan
ikincisidir. Ama daha da önemli olan, böyle bir yaklaşımın
taslağı hazırlayanlar tarafından kabul edilmesidir.
Tartışma amacı belirtildiğine göre bunu
ummak hakkımız var.
Bu umutla birlikte “Taslak Sosyalizm
Programı”nı tartışmaya, maddeler üzerinde durmak
yerine, onu genel bir bakış üzerine oturtan “Taslak
Sosyalizm Programı Yolun Neresinde Duruyor?”
sorusuyla başlayabiliriz. Gerçekten, program
Türkiye solunun “bütün iç öğelerinin ileri birikimini”
ne ölçüde temsil ediyor? Ya da program, bir
sosyalist iktidar programının ipuçlarını ne ölçüde
veriyor? Ve enikonu her program bir politik metin
olduğuna göre, muhataplarına bir ölçüde kırılmış
olan umutlarını yenileme imkanı veriyor mu?
Programların birer politik metin olmalarının
başka sonuçları da var; bunlardan biri, program
tartışmalarının dışa dönük olmalarıdır. Program
tartışması “kendisi için bir tartışma” değildir. O,
herhangi bir metinden daha fazla tamamlanmaya
ihtiyaç duyar; nesnel gerçekliği etkileme iddiasında
olan bir hareketin kılavuzudur çünkü. Programın
“ulusal sorun”a yaklaşımı bu biçimiyle tamamlanırsa
“sorun”u yaratanlar açısından hemen belli sonuçlar
doğuracaktır. En azından “sorun olan uluslar”
oryantalist söylemlerden biri ile daha karşı karşıya
olduğunu düşünecektir. Ya da içlerinden bazıları,
programı okuduktan sonra sosyalist hareketin,
“yarattığı” sorunda çözümün değil, sorunun bir parçası
olduğu yönündeki inancını daha da pekiştirecektir.
Çünkü, “Taslak Sosyalizm Programı”na göre
“sorun” olan ulusların ayrılma hakkı güvencededir
ama kullanmamak koşuluyla. Üstelik bu program,
eski bir kurnazlığı yenileyip, ulusal soruna sınıfsal
bir çözüm getirerek işin içinden çıkıvermektedir. Bu
elbette “babacan” bir tavırdır ama asla sosyalist bir
tavır değildir.
Böylece program, sadece ulusal sorunu yaratanlar
açısından değil, sosyalist hareketin bütünü
açısından da hemen önemli sonuçlar doğuracaktır.
Bu açıdan, daha ilk sayfalarda “önceki programları”
yenmek isteyen bir tavrın ötesinde, onları aşma
yönündeki adımlar, temsil edildiği söylenen birikim
açısından daha anlamlıdır. Bu sonuca varmak için
uzun boylu düşünmeye gerek yok. Bizim tarafın üç
on yıllık tarihindeki parti programlarına bakmak
yeterlidir. 1992 yılı itibariyle, bunlarla çizilen mevzilerden
geri adımlar atarak sosyalizm programı
yapılamaz. Ama daha önemlisi, bunlara bakılarak
hiç yapılamaz.
Bu önermenin anlamı şu: 1992 yılı itibariyle
yeni sosyalizm programları geleneği yardıma çağıramaz.
Artık, eski kostümlerle bir yeni oyunu sahnelemek
mümkün değildir. Dünyanın bu coğrafyasında
yaşayan devrimcilere bundan böyle “gelenek,
gelenek” diye türkü söyleyen Sütçü Tevye rolünü
biçmek hiç mümkün değildir. Kriz dönemleri hep
devrimcidir ve direnmek boşunadır.
Bizler, devrimciyiz, kimliğimizin asıl belirleyeni
budur. Vazgeçemeyiz. Sosyalizm ise bir
programdır ve kendisi için değil sınıfsız bir toplum
için programdır. Eğer iyi bir yol olmadığı ispatlanırsa
vazgeçebiliriz. O takdirde iyi ve doğru yolu
bulmak devrimcilerin boynunun borcudur. Şimdi
bir bunalım yaşanıyor ve bunalım büyük bir kolaylık
geliştirdi. Bu kolaycılığı şöyle ifade edebiliriz;
“Sosyalist ülkelerde yaşanan bu bunalımın bizatihi
sosyalist dünya görüşünün, sosyalist ilke ve hedeflerin
bunalımı, ya da bunların geçersizleşmelerinin
göstergesi sayılmaları doğru değildir.” Programda
böyle ifade ediliyor. Bu ifadenin, kendimizi olumlamanın
dışında bir şey ifade etmediğini yazıcıları da
biliyor. Sosyalist ülkelerle sosyalist ilkeler arasında
daha çok kısa bir zaman önce kurulan özdeşliklere
“pardon” diyebilirsiniz ama bu, o ülkelerin krizini
açıkladığınız anlamına gelmiyor.
Koskoca bir dünyanın yıkılışını “savunma harcamaları”,
“kapitalizmin kendini stabilize etmesi”,
“sosyalist ülkelerin bir sistem oluşturamaması”,
“ideolojik hegemonya eksikliği” veya “önderlerin
öznel hataları” ile açıklamak yeterli değildir. Ortada
bir sorun-istenirse bunalım da denilebilir- var ve bu
“reel sosyalizmin” bunalımıdır. Bu anlayış, bu
bakış açısı, bu teorik sistem olgulara uymamıştır
ve olguları onu karşılamayan teoriye uydurmaya
çalışmanın kimseye bir faydası yoktur.
Sosyalist dünyanın asıl sorunu, kapitalist
dünyanın değerlerinin karşısına kendi değerlerini
koyamamış oluşundadır. Dünyanın bu parçasında
yaşayan sosyalistlerin büyük bir bölümü, “70 yıllık
sosyalizm deneyi olan” eski Sovyetler Birliği’nin
işçi sınıf(lar?)ından bu kötü gidişe dur demesini
umuyor. Ne büyük trajedi!
“Sosyalist ülkeler topluluğu”, savunma harcamalarından
çok “insan hakları”, “demokrasi”,
“piyasa” v.s. önünde diz çöktü. Ne büyük trajedi!
Çözülen “sosyalist ülkeler topluluğu”, onların
halkları, üretim özgürlüğü ile tanışamadı. 70 yıllık
sosyalizm deneyinden geriye “Stahanovizm”,
“planlama”, “gecikmiş tanrılar” vb.leri kaldı. Ne
büyük trajedi!
Ve bizler, Türkiyeli sosyalistler, artık çok geç de
olsa bu konuda cesaretimizi toplamalıyız. Bu sorunun
cevabı alınmadan yeni bir sosyalizm programı
yapmak mümkün değildir.
“Taslak Program”da da söyleniyor; “son gelişmelerde
kapitalizmin tüketim ideolojisinin, burjuva
milliyetçiliğinin ve dinci gericiliğin hızla yükseliş
kazandığı görülmüştür.” Ancak bunu görmek 1992
yılı itibariyle marifet olmaktan çıkmıştır. Nedenleri
görmek ise hala eski hurafelerle dolu kafalar için
büyük marifetler gerektiriyor.
Oluşturacağımız sosyalizm programı, tüketim
ideolojisi, milliyetçilik veya dincilik önünde bozguna
uğrayacaksa, kapitalizmin öz çocuğu “insan
hakları” önünde diz çökecekse, onu yeniden yeniden
düşünmekte yarar var.
Sosyalistler, insan soyuna bu illetten kurtulmak
için ne önerecek; mülksüz sınıflar, açlığın tehdidi
ile çalışmaktan nasıl kurtulacak; bu toplumun
inorganik koşullarına ve ilişkilerine karşı nasıl
duracak; ve en son ona nasıl bir organik yapılanma
öneriyoruz?
Elbette işimiz parti kurmakla tamamlanmış
olmuyor. Parti, sınıfsız toplumun sihirli değneği
değildir; olmadığı anlaşılmıştır. Bir zamanların “
gerçekleşmiş sosyalizm rüyası” Doğu Almanya
Cumhuriyeti partisinin Genel Sekreteri, yakın
zamanda Federal Almanya Cumhuriyeti’nin lanetinden
sığınacak yer bulamadı. Aziz Nesin, büyük
bir iyilik yaparak evinde konuk etmeyi teklif etti.
Hiçbir parti ve onun hiçbir üyesi bir daha bu duruma
düşmemelidir. Bu duruma yol açacak partileri
kurmamakta yarar var.
Bu olayın bir de dolaylı çıkarımı var: İşçi sınıfının
içinde debelenip durduğu bok çukurundan bir
gün çıkacağımıza olan inancınıza bütün benliğimle
katılıyorum, ama kokusundan kurtulması öyle
kolay olmuyor.
Sosyalizm programları, onları bu çukurdan ve
kokusundan kurtarmanın ve arındırmanın bir yolunu
bulmalıdır ve önermelidir; başka çaresi yoktur.
Bizler, savaş durumlarında askerlerin idam
edilebileceğini programlarımıza koymak yerine,
gerçek bir insanlar toplumunun, bir sınıfsız toplumun
ilkelerini ve değerlerini aramak, bulmak ve
savunmak zorundayız. İşçi sınıfına –hazır olsun
olmasın-bayraklarının üzerine üretim özgürlüğünü
yazmasını önermek zorundayız. Çiklet, bluejean ve
kola ile cezbedilen bir işçi sınıfının düştüğü koma
halinden hepimiz sorumluyuz. Sosyalizm programları
bu sorumluluğa sahip çıkmalıdır.
Sorumluluğa sahip çıkma, “işçi sınıfı güçlüdür
ve öncüdür” türünden bir retorik sorunu değildir.
Öncülük, işçi sınıfına gökten zembille indirilmedi.
Ve artık, sosyalizmin “tek ülkesi”nde heykellerine
domates atılan o güzel insanların söylediği gibi “işçi
sınıfı ya devrimcidir, ya da hiçtir.”
Öyleyse, “sosyalizmin koşulları, proletaryanın
bir toplumsal sınıf olarak belirdiği bütün topraklar
topraklarda”
değil, onun bir devrimci sınıf olabildiği yerde
aranmalıdır. Bu gün, sosyalizm her zamankinden
daha fazla kendi iç sorunlarıyla karşı karşıyadır.
Sosyalizmin geleceği için acil olan, işçi sınıfının
devrimciliği sorunudur. Partilerin sihirli değnek
olmaması, devrimci bir işçi sınıfına ihtiyaç duymasından
kaynaklanıyor. Devrimci bir parti, komplocu
bir parti, uzlaşmacı bir parti arasındaki salınımların
önemli bir nedeni budur. Partiler, sınıf tandanslı
partiler, sınıfın içinde örgütlenmelerdir. Sınıfın
hiçlikle devrimcilik arasındaki kararsızlığından
etkilenirler. Bu ve benzeri bir çok nedenle sosyalist
iktidarlar tek başına politik hareketliliğe dayanamıyor.
Mücadele edebilmek için de, iktidarı almak ve
tutmak için de sınıfın kendi öz örgütlenmeleri hep
can alıcı bir rol oynuyor.
Sınıfın öz örgütlenmeleri, layık olduğu şekliyle
sosyalizm programlarına henüz girememiştir.
Sınıfın bu konudaki yaratıcılığı da henüz atıl
durumdadır. İşçi sınıfı, kendi öz örgütlenmelerini
yaratmadaki yaratıcılığını göstermeden içinde
debelendiği çukurdan kurtulamayacaktır.
1992 yılı, yerleşik örgütlenmelerin-parti, sendika,
vb.-sınıfın nezdinde eski inandırıcılığını yitirdiğine
tanık oldu. Eski tarz örgütlenmeler, kendini
yeniden üretmede ciddi tıkanıklıklarla yüz yüzedir.
Politika cephesindeki bu krizi aşmadan tekbir adım
atmak mümkün değildir. Sınıfın öz örgütlenmeleri
ile “politik faaliyeti” birleştirmek tek çıkış yoludur.
SBKP deneyimini, sosyalizmin tarihine işçi sınıfı
kaldırdı; bunu göreceğiz. Onu bu tarihin dışına
itmek ise başka bir kolaycılığı ifade ediyor. SBKP,
sosyalizmin tarihinin dışında değildir. Bunu belki
en iyi “Taslak Sosyalizm Programı”nın hazırlayıcıları
biliyor.
Reddedemeyiz ve kurtulamayız. SBKP’nin
trajik sonu, sosyalizm düşüncesinde ciddi bir krize
tekabül ediyor. Krizlerin devrimciliğinden kuşku
duymamak gerek. SBKP deneyinden, onu tarihin
dışına iterek değil; aşarak kurtulma şansımız var.
Bu şansı kullanmalıyız.
SBKP deneyi, sosyalistlerin seçtiği iktidar yollarından
birinin başarısız olduğunu gösteriyor. Bu
aynı zamanda onun üzerinde durduğu bakışın, yerleşik
politika yapış tarzının yanlışlığını ifade ediyor.
SBKP’nin temsil ettiği gelenek ve onun Marksizm
anlayışı eksiklidir.
Eksiklikler bizimdir. Eski marangozlar da, kullandığı
aletler de eşitlikçi bir toplumu, sınıfsız bir
toplumu kurmada yetersiz kalmıştır. Bu anlayışın
ve onun Marksizminin gelebildiği yer budur.
Öyleyse sosyalizm programları, kolaycılığa
kaçmadan bu yapılanma ve bu anlayışla hesabını
kapatmalıdır. Bizler, Sovyetleri “Yalova
Kaymakamlığı”, işçi sınıfını ise siyasetinin nesnesi
yapan anlayışlarla yollarımızı farklılaştıracağız.
“Taslak Program”da da söyleniyor; “Türkiye
sosyalist hareketi bugün, artık, yeni bir döneme
başlamak durumundadır.” Katılmamak mümkün
değil. Ancak ona anlamını verecek olan “nasıl”
sorusudur. Başlaması gereken yeni dönemin ihtiyaç
duyduğu yeni insanı bu anlam çerçevesinde bulacağız.
Yeni dönemin başlaması buna bağlıdır. Ve yeni
insan için şimdiye kadar bulunabilen tek ölçü birimi
vardır; devrimcilik! Sosyalizm programları bu yolu
kapatmamalıdır.
“Yeni insan” yalnızca “sosyalizmin aracı”
değildir. Görmemezlikten gelinemez; ancak,
“silahlı kuvvetler”, “parasız temel eğitim”, “topyekun
savaş”, “devlet”, “demokratikleştirilmiş alt-üst
ilişkileri”, “hiyerarşik düzen”, “korunmaya muhtaç
ulusal ve etnik topluluklar”, “çalışma hakkı”,
“tembellik”, “cezaevleri”, “profesyonel iç güvenlik
örgütleri”, “ceza yasaları”, “kişisel yaşantıları denetlenen
yöneticiler”, “mahkumlar”, vb. kavramların
bir sosyalizm program taslağının yapılacak işler
bölümünde bu kadar rahat ve bol kullanılması
kaygı vericidir. Bunlarla ne yeni bir döneme, ne de
sosyalizme başlamak mümkün değildir. Sosyalizm
programları “muz cumhuriyetleri”nin askeri darbe
planı değildir.
Sosyalizm programı bir özgürlük programıdır.
Köklerinde ütopyalar var. Ütopyasız yeni insan
yaratılamaz. Bunların olmadığı bir yeni düzeni
düşleyebilmeliyiz. Sosyalizm programları bu düşü
içermelidir. Artık, devletin olmadığı, ceza yasalarının,
disiplinin, hiyerarşik düzenlerin, mahkumların,
tembellik suçunun, çalışma hakkının, profesyonel iç
güvenlik örgütlerinin olmadığı bir program yapılmalıdır.
Bunu, bundan böyle üretici güçlerin yeterince
gelişmemesine bağlayamayız. Sosyalizm, giderek
sınıfsız toplum, birer “üretim düzeni” değildir.
Kapitalizm ve onun inorganik koşullarının ürünleri
yalnız başına “bolluk”la aşılamaz.
İnsanın, doğayı kontrol edememesinden kaynaklanan
bağımlılıklarından kurtulması elbette
önemlidir. Planlama bu zorunluluktan doğdu.
Ancak sosyalizm sorunu, daha çok bu zorunluluğun
tek taraflı olarak çalışan sınıfların, proletaryanın
sırtına yüklenmesidir. Önce bundan kurtulacağız.
Doğanın ve üretim araçlarının fiili ve entelektüel
mülk edinilmesini ortadan kaldıracağız. Böyle
bir devrimin önkoşulu ise “çok çalışma”dan önce
“özgür çalışma”dır. “İş” ile “yaşam”ın barıştırılması,
giderek kaynaştırılmasıdır.
Öyleyse sosyalizm programları, proletaryaya
“kendini ortadan kaldırmayı” bugünden önerebilmelidir.
“Özgür çalışma”nın ön hazırlığı ise yarına bırakılamaz.
“Politik” ve “sendikal” mücadele arasındaki
iş bölümünü reddeden “sosyal” bir örgütlenme,
sınıfın tarihsel çıkarları etrafındaki öz örgütlenmesi
böyle bir hazırlığı bugünden üstlenmelidir.
Politik ve pedagojik araçlar, sınıfın devrimci
yürüyüşünü sağlamada yetersiz kalmıştır. Sadece
üretim sürecindeki değil, bütün zamanı kontrol edilen
bir proletaryaya politik ve pedagojik araçlarla
ulaşmak her zamankinden daha zordur.
Sosyalizm programları proletaryaya, burjuva
pratiğinin dışında yeni bir örgütlenme önermek
zorundadır. Örgütlenme, günlük yaşamın devrimcileştirilmesinden,
mücadele için gereken “fon”un
sağlanmasına kadar, birleşmiş ve alternatif bir
yaşamın gereklerini karşılayacak organik bir yapılanma
olmalıdır.
Hepsinden önemlisi ise “eşitlik ve özgürlük”ün,
“tarihsel materyalizm”in yol göstericiliği ile dolaşım
alanının dışında ve üretim alanının içinde yeniden
tanımlanmasıdır. Piyasanın ve Benthamcılığın
mümkün kıldığı eşitlik ve özgürlüğün, sınıfsal
karakteri teşhir edilmek bir yana “bilimsel sosyalistler”
için bile hala karmaşık ve anlaşılmaz bir sorun
olmaya devam etmektedir. Bizim tarafta “İktisat
bilimi” bu karmaşadan doğdu. “Eşitlik, özgürlük,
demokrasi, piyasa ve Bentham” arasındaki ilişki
ile üretimde eşitlik ve özgürlük; bu karşıtlık ve bu
çatışma sosyalizm programının asıl gerekçesidir.
Sosyalizm programları bu gerekçeyi içermelidir.
“Taslak Sosyalizm Programı” için temennileri
çoğaltmak mümkün; temennilerle onu bir program
haline getirmek ise pek mümkün görünmüyor.
Taslak program, ne yazık ki bir bütün olarak devrim
ve sosyalizm yolunun epey uzağında duruyor.
Üzerinde düşünmeye ve tartışılmaya ihtiyacı var.
“Ulusal sorun”a yaklaşımını ise ayrı tutmak
gerek; bu bölümün tartışılabilecek bir yanı yok.
“Taslak Sosyalizm Programı”nın hazırlayıcılarının,
söz ettikleri “sorun”dan verdikleri izlenim kadar
uzak olduklarını sanmıyorum. Nedeni her ne ise,
sergilenen yaklaşımın bizim taraf için bir talihsizlik
olmasını engellemiyor. Yaklaşımın dili ve mantığı,
ortalama düzen partilerinden bir adım ileride
değildir. Şimdi Türkiye’de sorunu söylediği biçimde
çözmek isteyen bir “baba” var ve onun rolüne talip
olmak isteyenlerin işi zordur.
Sosyalistler, Kürt ulusunun “hamisi” değildir.
Ayrılma hakkı gibi birleşme hakkı da tarafların
eşit siyasal özneler olduğunu varsayar. Başkalarının
iradesine tabi olan ayrılma hakkı, hak değildir. Bu
hakkın burjuvaca mı, proleterce mi kullanılacağı
ise bizim tarafın partilerinin müdahale alanına girmemelidir.
Dostluğun ve yol arkadaşlığının gereği
budur. Başka örnekleri var ve yanlışlarda ısrarlı
olmanın anlamı yok.
Sosyalistler, bu “sorun”da “savsaklamak” ile
yaltaklanmak” arasındaki uç tavırlarla taraf olamaz.
Türkiye’nin devrimci bir programa ihtiyacı var;
bizler, böyle bir program yapmak için gereken güce
ve birikime sahibiz. Bütün iş, duygu ortaklıklarının
yeni ortaklıklarla geliştirilmesine kalıyor.
(Bu metin şu kitap içinde yer alıyor: Orhan
Gökdemir. İnsan ve Doğa/Ölen bir ideoloji üzerine
incelemeler. Ataol. İstanbul 1994.)

AL BI DAHA BI DAHA BI DAHA OKU ( O LAFTA SANA IADE)

TR-FORUM

Makale Yazarı: Telekom Tarih, gün ve saat : 21. Nisan 2006 08:09:07:

Şu Yazıya Cevaben: Mahalle karisi sensin makale yazarı: IS Tarih, gün ve saat : 20. Nisan 2006 23:54:07:

ISTE YALCIN KUCUK ILE OLAN KURDUGUM BAG CUMLESI
“soy isimleri inceleyerek bir Sabetaycılık Haritası çıkardım. Tekeliyet kitabının 2. cildinde yayınlandı.”

GIT BAK BI BEN NE SORMUSUM SANA
“Gerçekten bir kişinin Sabetaycı olup olmadığı adından ya da soyadından belli olur mu?
Soy isimler onomastik (isim bilimi) açıdan tek başlarına Sabetaycılığın belirlenmesi için bir kesinlik göstermez. Ben, Bülbülderesi Mezarlığı’nın Sabetaycılar mevkiindeki soy isimleri inceleyerek bir Sabetaycılık Haritası çıkardım. Tekeliyet kitabının 2. cildinde yayınlandı. Bu harita, Sabetaycıların Müslümanlarla içiçe yaşadığı bölgeleri tespit etmiştir. Isim ve soy isim gibi Sabetaycılık için belirleyici olan birkaç husus vardır. Önemli başka hususlar ailenin göç ettiği bölge, yaşam standardı, ailesel özellikler, fiziksel özellikler (genetik hastalıklar) ve kariyer çizgisidir.”

BEN SANA MAHALLE HARISI DEMEDIM,AKADEMISYEN EFENDI “MAHALLE KARILARI GIBI” DEDIM.
VE SEN BU LAFI SONUNA KADAR HAKEDIYORSUN
IKIDER BENI KARALAMA DIYORSUN
BE ALLAHIN KULU
ADAM GIBI IZAHAT YAPMANI BEKLIYORUZ SENDEN

HAMAMA GIREN TERLER, MEYDANI SEN BOS BULMUSSUN MÜSLÜMANLARI KEKLEMEYE DEVAM EDIYORSUN.

SEN BIR KELIME-I SEHADET GETIR BENDE SENIN MUSLUMANLIGINA INANAYIM

Reklamlar
Published in: on Temmuz 28, 2006 at 9:38 am  Comments (1)  
Tags: ,

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/07/28/kelebekler-yk-is-baglantisi-olabilir-mi/trackback/

RSS feed for comments on this post.

One CommentYorum bırakın

  1. İlm-i tebabette bakla zehirlenmesi denen vak’a bildirimleri kayıtlıdır bakla allerjik bünyeli insanlara altın vuruşunu yapar yani o kişiyi öte tarafa mevta eder. Sabotay+memurin zümresinin Dolmabahcede kotardıkları bir süikaste baklaya gene mi rol düşmüştü ?.
    — Hangi suikastmış bu ? diye bana mukabil bir oru yöneltmeyin.
    ibranisoylular+memurin zümresinin Çankayalarda Dolmabahcelerde Topkapılarda kotardıkları suikastlerin sayısını uzman tarihçiler bile şıpınişi veremez.
    Turgut Özaldan general Gümüşpalaya
    Sultan Reşat nam 5.Mehmet’ten Sultan Fatih nam 2. Mehmete
    Sayın sayabildiğiniz kadarını


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: