Yeni Osmanlıcı Yalçın Küçük

Yeni-Osmanlıcı Efendi Bir “Bilimadamı” Yalcin Kucuk

INTER-TURK FORUMU

Yazar Anonymus at 08. Haziran 2006 09:25:31:

Yeni-Osmanlıcı
Efendi Bir “Bilimadamı”

Son aylarda yazılı ve görüntülü basında (“medya”) “sabetayistler”e ilişkin haberler, köşe yazıları ve kitaplar birbiri ardına yayınlanmaya başladı. “Onomastique” araştırmalarla dehşetengiz buluşlar yapıldı ve bu “Onomastique” buluşlarla ekonomik, politik, toplumsal, kültürel, askeri vb. akla gelebilecek her alandaki “komplolar” açığa vuruldu. Sabetay Sevi müritlerinin “komploları”nın Türkiye tarihini nasıl etkilediği 500-600 sayfalık kitaplarla sergilendi. Özellikle “onomastique” sayesinde kimlerin gizli (kripto) yahudi olduğu tek tek gösterildi.
Böylece ülkemizin yakın tarihi “sabetayist komplo” çerçevesinde yeniden yazılmaya başlandı. Her zaman olduğu gibi, “tabu kırıcısı” ve tez yazıcısı Yalçın Küçük bu yeni tarih yazıcılığının pişdarı[1*] oldu.
“Şebeke” adlı kitabıyla sabetayist komplo deşifrasyonuna başlayan Y. Küçük, “Tekeliyet – Ansiklopedi”siyle büyük sıçrama yaparken, kendisinin “daha ‘iki bin’ dergisinde çalıştığı zaman göz koyduğu” “medyatör” Soner Yalçın’ın “Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” “medya”da büyük “tartışmalara” yol açtı.
Artık siyaset ve sanat alanının “yahudi dönmeler” tarafından nasıl işgal edildiği, yükselen kariyerlerin ve yıldızların “yahudi dönmeler”in (sabetistler) tarikat dayanışmasının ürünleri olduğu görüldü. İsmail Cem’ den Hülya Avşar’a, Kemal Derviş’ten Cem Boyner’e, Sevim Belli’den Behice Boran’a ve neredeyse sonsuzluğa uzanan onbinlerce kişinin sabetayist tarikatın mensupları oldukları öğrenildi.
Görüldü ki, Türkiye Cumhuriyeti, “son Türk devleti”, yahudi dönmelerinin büyük bir komplosu ile yüzyüzeydi. “Solculuk” adına Yalçın Küçük ve Soner Yalçın bu komployu deşifre ederek büyük bir görev yerine getirmişlerdi. Özellikle İsmail Cem’in YTP’sinin etkisizleşmesiyle görev büyük ölçüde başarılmıştı.
Ama Yalçın Küçük gibi “muhteşem, dahi” ve de “tez yazıcısı” için böylesine konjonktürel başarılar başarı sayılamazdı. O, tezler ortaya atmak, bu tezlere göre teoriler yapmak için yaratılmıştı. Dolayısıyla “onomastique” ilgisini tezlerinde kullanmalıydı ve bu tezlerden bir teori yaratmalıydı. Ansiklopedi adını verdiği “Tekeliyet” kitabıyla bu yaratıcı görevine başladı.
Birkaç yıl öncesine kadar “yahudiler”in ve “yahudi dönmeleri”nin ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal güçleri ve müslüman düşmanlığı (İsrail-Filistin çatışması temelinde) şeriatçı kesimlerin büyük ilgi alanını oluştururken, bugün Yalçın Küçük’ün “deha”sıyla “sol”un teorik ve pratik hazinesi haline dönüştürüldü. Ve Yalçın Küçük tezini yazdı: “ilkel toplum, feodalite, kapitalizm arkasından sosyalizm derken, Orta Çağ’a dönüş”.[2*] s. 39
Yalçın Küçük’ün, “Marksizm için şaşırtıcı olsa da artık telaffuz etmek zorundayız” dediği bu tezle, günümüzün Orta Çağ ve egemen sınıfın “yeni feodalite” olduğunu “onomastique” sabetayist avcılığıyla ilan etmektedir.
Yalçın Küçük’ün 80’lerde kırmızı kaşkollu “Aydın Üzerine Tezler”iyle başlayan, “başkan Apo” danışmanlığı ile süren ve Paris serüveniyle tamamlanan yirmi yıllık yaşamının ardından gelen bu yeni tarih tezinden, Orta Çağ’ın feodalizm olmadığını öğrendiğimiz gibi, kendi “Orta Çağ”ının “sosyalist olmayan veya sosyalizmi sürdüremeyen gelişmiş ve büyümüş-şirketleşmiş toplumların bir hali ve çukura düşüşü”[3*] olarak algılamak gerektiğini öğreniyoruz.
Öğreniyoruz ki, bu Yalçın Küçükvari Orta Çağ’da, sanayici geri plana çekilmiş, yerini Orta Çağ’ın tüccar ve bezirganlarına ve sonra da borsacı veya tefecilere bırakmış ve din egemen olmuştur.[4*] Bunların ilk kanıtı ise, Hüsamettin Özkan olmaktadır.
Yalçın Küçük demektedir ki, Hüsamettin Özkan gibi “dilsiz ve yeteneksiz, aklı ya olmayan ya da kullanmayan birisi” nasıl olur da siyasal yönetimde belirleyici bir yere gelebilir? Eğer gelmişse, bu göstermektedir ki, çağımız Orta Çağ’dır, çünkü Orta Çağ, 1985 tezlerine atıf yaparak, yeteneksizler yönetimidir, Hüsamettin Özkan yeteneksizdir, öyle ise çağımız Orta Çağ’dır!
Ve ardından binlerce sayfa tutan bir yığın söz, laf, gazete kupürleri ve özeladbilim dizinleriyle bu tezini kanıtladığına inanır.
Şüphesiz yurtdışında kurulacak bir Kürt bankasıyla Türkiye’ye gönderilen havale ücretleriyle “ilkel sermaye birikimi” yapılacağı düşüncesi taşıyan Yaşar Kaya’nın sözüyle, “ipliği pazara çıkmış” bir Yalçın Küçük’ün “deli saçması” denilebilecek tezlerini kimsenin ciddiye almayacağı iddia edilebilir. Kemal Derviş için söylendiği gibi, onun da girdiği her yeri bozduğu, yıkıp-dağıttığı da söylenebilir. Hatta “hadi canım” diyerek “küçük”senebilir. Ama sabetayist avcısı Yalçın Küçük’ün, “medya sabetayistleri”ni deşifre ederken, aynı “medya” tarafından sürekli reklamı yapılması hiç de “küçük”senebilecek bir olay değildir.
Yalçın Küçükvari tez yazalım:
TEZ I: Yalçın Küçük, geliştiğini düşündüğü her yere ve harekete katılır, Kemal Derviş gibi girdiği yeri dağıtır ve ilk ayrılan kendisi olur.
TEZ II: Her yeni kitap serisine başladığında, daha çok satmak ve taraftar toplamak amacıyla, cezaevlerindeki açlık grevlerine ve ölüm oruçlarına “metin içi ek”le atıf yapar.
TEZ III: Sözcüğün her anlamında saçma sorular ortaya atar, bu soruları tez diye sunarak insanları şaşırtır. Şaşırttığı insanlara bilgi ve olgu kırıntıları sunarak çıkış yolunun kendi tezlerini kabul etmekten geçtiğini gösterir.
TEZ IV: Popüler olmak istediği zamanlarda kırmızı kaşkolla dolaşır.
TEZ V: Soyadı küçük olduğu için, sürekli büyük işler başardığını düşünür.
Bu tezlerimizi, Yalçın Küçük gibi, İnonü savaşlarının olmadığını söyleyerek, ortaçağdaki veba salgınından sayfalarca söz ederek, Decameron’un aşk hikayelerinden aktarmalar yaparak ve “onomastique” fantaziler kurarak kanıtlamak durumunda değiliz. Bu “tez”lerimiz, Yalçın Küçük’ün yaşam öyküsünün görüngüleridir sadece.
Bugün Yalçın Küçük’ün tüm yaptığı, sabetayist avcılığı paravanası altında solla, Marksizmle olan tüm ilişkisini koparmaktan ibarettir. Bunu yaparken, yanında götürebileceği her kişiyi de beraberine alır ve aynı sona doğru çeker. Şöyle yazıyor Yalçın Küçük:

“Kapitalizm çok zorlanmış bir soyutlama, çok kısa ve çok geçici olduğunu düşünebiliriz. Nitekim, kapitalizm ve ‘marksizm’ üzerine, Sovyet dekansıyla başlayan, az ve fakat büyük verimlere gebe yeni çalışmalar, feodal düzenin tarihini uzatma eğiliminde görünmektedir. Ben de, diğer ucundan baktığımızda, kapitalizm şemasının, uzun XX. yüzyıla bakmak için bilimsel bir gözlük olmaktan çıktığını ileri sürmeye çalışıyorum. Netleştirmekten çok, bulandırıyor.”[5*]

Kapitalizm, “çok zorlanmış bir soyutlama” olarak “bilimsel bir gözlük olmaktan çıktığı”na göre, kapitalizmin tahliline ilişkin her türlü yapıt (Kapital başta olmak üzere) kolayca geçersiz ilan edilebilecektir. Ama yine de, o, bir “kahraman”, bir “savaşçı” ve hatta “devrimci” olarak da kalabilecektir.

“… ‘devrim’ sorunu bitmiyor; devrimde sadece yıkmak ve yeni düzen kurmak yok, aynı zamanda hız sorunu bulunmaktadır. ‘Devrim’ ile ‘evrim’ arasındaki en önemli ayrılığın hız olduğunu biliyoruz, kuşkusuz, hızın tanımında şiddet var, şart değil, devrimi şiddet ve evrimi pasifizm ile özdeştirmek buradan kaynaklanıyor.”[6*]

Böylece Yalçın Küçük, Marksizmden kopuşun hazırlıklarını yaparken, aynı zamanda evrimi devrimle özdeşleştirerek kendisini “devrimci” olarak göstermeyi sürdürmeye çalışmaktadır. Ve cezaevlerinde 1999’da başlatılan ölüm oruçlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan korsakof hastalarını da kendisine dayanak olarak kullanmakta bir an bile tereddüt etmez.
Kapitalizmi “çok zorlanmış bir soyutlama” olarak ilan eden Yalçın Küçük, Marksizmi, Malthus’un “nüfus kuramı”yla aynı kategoriye koyarak, “endojen”, “aynı anlama gelmek üzere, kapalı sistem” olarak tanımlayarak Marksizmden kopuşu garantiye alır. Bunu “bilimsel” kesinlik olarak sunar:

“… bilimsel modellerin endojen olma zorunluluğu Marx’tan çok önce ortaya konmuştur: Marx, ekonomi politiğin kurucularından öğrendiklerine Hegelien bir eter içerirken, hem ekonomik faktörün gücüne verilen vurguyu ve hem de değişkenlerin birbirini etkileyerek belirlemeleri zorunluluğunu entansifiye ediyordu.”[7*]

Bu Yalçın Küçükvari sözlerin ne anlama geldiği önemli değildir. Önemli olan, Yalçın Küçük’ün kendi saplantılarının “bilimsel” bir görüntüye sahip olduğunun sanılmasıdır. Bu sanıyla, Küçükzade Yalçın efendi[8*] için, “marksizm”in, hegelien eterle endojenleri entansifiye ettiğinin (ne anlama geldiğinin bir önemi yoktur) “bilinir” olması yeterlidir. Bunun ötesinde, gerçekte marksizmin, ister bilimsel denilsin, ister ideal denilsin, bir “ekonomik model” olmadığı gibi bir “sistem” de olmadığının önemi yoktur. Engels’ in şu sözlerinin de Küçükzade Yalçın efendi için hiç bir önemi yoktur:

“Sistematik, Hegel’den sonra olanaksızdır. Dünyanın tek bir sistemi, yani tutarlı bir bütünü temsil ettiği açıktır, ama bu sistemin bilinmesi, tüm doğanın ve tüm tarihin bilinmesini öngerektirir, buna da insanlar hiç bir zaman erişemezler. Öyleyse sistemler yapan kişi, sayılmaz eksiklikleri kendi öz uydurması ile doldurmak, kendini usdışı imgeleme gücüne bırakmak, ideoloji yapmak zorundadır.”[9*]

Ama olsun!
Yalçın Küçük, Marks’ın “devrim teorisi”ni “kapalı sistem” olarak ilan etmiştir bir kere. Üstelik aynı sayfadaki dipnotta belirttiği gibi, Lenin, “Ne Yapmalı?” ve “Nisan Tezleri” ile “Marx’ın kapalı sistemini kırmıştır” hem! Eh Lenin kırdığına göre, Marks’ın “devrim teorisi”nin “kapalı sistem” olması gerekir, yoksa Lenin neyi kırmış olabilir ki!
Zaten Küçük efendi, daha Tekeliyet kitabının önsözünde okuyucuyu buna hazırlamıştır:

“Sovyet Devrimi’nin … kurulması bir şarkı’dır. Bu ise, son çözümlemede, Lenin’in politik dehasının verimidir, emekçi sınıfların iktidarı için sonsuz hırsının ürünü de diyebiliriz; yalnız dahiyane olsa da politik olan, bir daralmadır, bu nedenle Lenin’in beslendiği bütün kaynakları daralttığını tespit zamanı gelmiş olmaktadır. Marx’ı da daralttığı kesindir, fakat Marx’ın kapalı sistemini açarak sağladığı genişleme ile bunu telafi ettiğini biliyoruz.”[10*] (abç)

İşte “kesindir”, “biliyoruz” gibi kendinden menkul sözcüklerle okuyucuyu da kendisinin suç ortağı yapmaya çalışan Küçük efendi, Tekeliyet ansiklopedisiyle, Lenin’in tersine, kendisinin “beslendiği bütün kaynakları” serbest bırakır. O şimdi hürdür, “hem eklemlidir ve hem de eklemlerini kilitleyebilen”dir.[11*] Eklem bacaklı olduğunu “biz biliyoruz”, bu eklem bacaklının beslendiği kaynakları da ilan etme zamanı gelmiş bulunmaktadır: Machivelli, Bodin, Hobbes, Montesquie, Albert Camus, Jean Paul Sartre veee “Decameron’un aşk hikayeleri”yle Boccaccio. Onlar, bu eklem bacaklı efendiyi “kapalı sistem”den azat ederlerken, “onomastique” fantazilerle sabetayist avcılığına entansif bir biçimde endojen etmiştir.[12*]
Bu sabetayist avcısı efendi, bize, “onomastique” fantaziler sunarak, ülkemizdeki siyasal ve sanatsal yaşamın “egemen sınıf”ının nasıl “kripto-yahudiler” olduğunu, tartışmaya yer bırakmayacak kesinlikte ve tartışmaya açık bir “bilimsellik” iddiasında gösterir!
Kitabın ilgi görmesi ve çok satması için Kıbrıs sorununu öne çıkartır ve bu “kripto”ların işin içinde olduğunu, “Kıbrıs’ın alınmasında Yahudi lobisi ve iktidarının çok önemli bir rol oynadığını” söyleyerek ve de sayfalar dolusu “paralel isimler dizini”ni kanıt olarak sunarak, kanıtlar!
Bu efendice kanıtlamada her cinsten ve her çeşitten insan isimleri kitapta Decameronvari dans yaparlar. İşte bu isimlerden Yehudi Halevi “baş teorisyen” olarak karşımıza çıkartılır. “Sion”a dönüşün bu teorisyenine ilişkin dipnotta şunları yazar efendi Küçük:

“‘H’ işareti ile gösterilen ses, bütün dillerde seslerin en sessizidir, her zaman ihmal edebiliyoruz. Judah Halevi, Yahudi tarihinin önemli isimlerinden birisidir, unutulmamakla birlikte adındaki ‘h’ sessiz kalabilmektedir; Türkiye’de kripto-yahudiler ve sabetayistlerin taşımayı pek sevdikleri ‘alev’ adı, Halevi’yi hatırlatmaktadır.”[13*] (abç)

“Bütün dillerin seslerinin en sessizi”, ağzı var-dili yok sesi, zavallı “H” (ha ya da he), ağzını açmayıp susunca, yani sessiz kalınca, Judah Halevi oluvermektedir “Alevi”!
Hayır! Burada bir yanlışlık yoktur.
Küçük efendi, “H”nın sessizliğini, efendiliğini kullanarak, Halevi’den Alev’i türetirken, sondaki “i”yi Allah’ına havale etmiştir! Eğer Yalçın efendi, bu efendi “H”ya bu kötülüğü yapmamış olsaydı ya da sessiz “H” ateist olsaydı, Judah Halevi’den (“H” düşünce) “Alevi” kalacağı kesindir ki, bu durumda tüm Alevilere “kripto-yahudi” demek zorunda kalınacaktı!
Şimdilik ve bu kezlik, Aleviler, Yalçın Küçük’ün Allah’a havale ettiği “i” harfiyle “kripto” olmaktan kurtulmuşlardır.
Ama şimdilik kurtulmuşlardır!
Yalçın Küçük efendinin “onomastique” bilgisinin en büyük sorunu ise “Cem”dir. Kendi yazışıyla, “sabetayistlerin ve Yahudilerin, … ‘cem’ adına düşkünlükleri hâlâ tatminkar çözümünü bulamadığım bilmecelerden birisidir”.[14*]
İsmail Cem, Cem Uzan, Cem Hakkı, Cem Boyner vs vs. derken, “bilmece”, “kendini tümüyle rahatlatan bir açıklama”[15*] olmasa da, az da olsa çözülür.
Birinci çözüm:

“İsrail Devleti kurulmadan önce daha çok, fakat hâlâ, New York’un, dünya Yahudiliğinin gerçek başkenti olduğudur. İsim koyarken, New York göz önünde tutuluyor; bu Türk-Müslümanlar arasında bile bir eğilim olabiliyordu, soğuk savaş döneminde Amerikalı bahriyelilerden çocuk doğuranlar ‘deniz’ veya ‘can’ adını seçiyorlardı. Amerika’da ‘denis’ veya ‘john’ olarak kolayca telaffuz edilebiliyordu. Sabetayistler arasında tercih edilen ‘Cem’ adının, New York’ta ‘Sem’ olarak söyleneceğini tahmin etmek zor değildir; ‘cent’ sözü, sent okuyoruz, tanığımızdır. Cem, New York’ta Sem’dir.”[16*]

Eh! diyebilirsiniz, biz bunu zaten biliyorduk, bizim Temel “tanığımızdır”, New York adı, onun “ne var-ne yok”undan geldiğine göre, Sem’de Cem’dir!
Ama Yalçın Küçük gibi, Prof. Dr., ciltler dolusu kitap yazmış, bir zamanların “kapalı sistem marksisti” böylesine yanıtla yetinemez; onunla Temel’i birbirine karıştırmamak gerekir.

İkinci çözüm:
“İran kaynakları yerine, Ferhengi Ziya’ya bakmayı öneriyorum, burada, ‘cem, cemşasb, ceşidun’ girişi aynıdır ve şu bilgi verilmektedir: ‘Pişdadiler sülalesinin dördüncü ve en büyük hükümdarı Hazreti Süleyman ile İskender’e de Cem denir’. Kısa açıklamanın ayrıntıları var, ancak ‘Cem’ adının, Yahudiler’in ‘Şmole’ dedikleri Süleyman yerine de kullanılması yeterli bir açıklamadır. Önemli buluyorum ve bu durumda çürütülünceye kadar, Cem’in kaynağı ve çekiciliği konusundaki bu açıklamayı kabul etmek zorundayız.”[18*]

Evet, Küçük efendi “önemli” bulmuştur, öyle ise “kabul etmek zorundayız”: Cem ismi yahudi ismidir ve kripto-yahudiler kullanır.
Tabii Aleviler soracaktır, bizim “Cem” de mi yahudi?
Yanıt “onomastique”tir. “Onomastique”, özel isimler “bilimi”dir, dolayısıyla Alevi “Cem”i, “özel isim” olmadığı için “onomastique” dışıdır, “sözümüz cem”aatten dışarıdır.
Elbette birisi de çıkıp, Alevi’liğin Halevi’nin sessiz, sakin, “H”sızlığından geldiğini ve “Cem”in ise “Pişdadiler sülalesinin dördüncü ve en büyük hükümdarı Hazreti Süleyman” anısına yapıldığını da iddia edebilir. Üstelik kaynak olarak Yalçın Küçük’ü göstererek şöyle diyebilir: Önemli buluyorum ve bu durumda çürütülünceye kadar, bu kaynağı ve çekiciliği konusundaki bu açıklamayı kabul etmek zorundayız!
Atasözünde denildiği gibi, bir deli kuyuya bir taş atmış, yüz akıllı çıkaramamış!
Yine de Yalçın Küçük efendi yılmaz bir savaşçıdır! Girdiği her yeri altüst eden, insanları yüzüstü bırakıp bir başka yere giden Yalçın Küçük, Ansiklopedisinde bize “toplu isim oyunları” bile oynatır. (Bkz. Toplu İsim Oyunları tablosu)
“TOPLU İSİM OYUNLARI

Armağan
Hızlı hızlı tekrar söyleyiniz
Arman

Kağan
“”
Kan

Kaan
“”
Kan

Oğuz
“”
Oz

Oğuzhan
“”
Ozan

Rauf
“”
Rav”[17*]

Ve bizim önerimiz

Yalçın
“”
????

Küçük
“”
????
Kitaplarında oynadığı bu oyunlardan sonra “medya” röportajlarında sadede gelir:
“Benim buradaki asıl formülüm, yavaş yavaş daha yüksek sesle dillendirdiğim ve bazı Türk-İslâm tezinden arkadaşlarımın bana söylediğine göre de İslâmcı kesimde de hemen benimsenen, çok büyük bir memnuniyetle karşılanana Doğu Birliği… Doğu Birliği söylemini kullandığınız zaman, Doğu Perinçek’in İşçi Partisi’yle buraya kadar aynı şeyleri söylüyoruz. Burada iki proje var, bir tanesi şimdi İşçi Partisi’nin Avrasya Projesi. Ben Avrasya’nın sorunları çözebileceğini düşünmüyorum. Bazen ben bu projelerimi ortaya attığım zaman, ‘Osmanlı’yı mı yeniden diriltmek istiyorsun?’ diye soruyorlar, beni herhalde tanıyorsunuz, ben böyle karşı postülalardan etkilenmem. Osmanlı’yı kuracaksan kurarsın… Zaten Anadolu içinde böyle bir devletin yaşayabileceğine tarihsel olarak ihtimal vermiyorum. Projem, çok net bir projedir: Suriye, Irak, eskiden projem içinde yer almayan İran ve Kafkasya’dan Azerbaycan ve Ermenistan.
Ekonomik birliği, siyasî birliği içeren bir proje. Esas projem de Yunanistan’ın da mutlaka bulunması. Ama Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdi. Fakat Avrupa Birliği ile arasında çok ciddi yeni sorunlar çıktı. Yunanistan’da da aşırı solla, dindarların ve sağın bir kısmının birleştiği söyleniyor. Benim çözümüm budur…”[19*] (abç)

Böylece yıllarca sabetayist avcılığı yapan şeriatçıların tezlerinin Yalçın Küçük tarafından yeniden ve cilalanarak piyasaya sürülmesinin hikmeti de anlaşılmaktadır: Büyük Doğu’ya alternatif “sol” görüntülü Doğu Birliği.
Yalçın Küçük’ün yeni “çıkışı”nın, yılların sabetayist avcıları şeriatçıların ve Türk-İslam sentezcilerinin saflarında büyük memnuniyet uyandırmasının ardında yatan da bu Doğu Birliği projesidir.
Şimdi projeler savaşı başlamıştır: Büyük Ortadoğu projesi, İslam Ortak Pazarı projesi, Avrasya projesi, Büyük Doğu projesi ve nihayet Doğu Birliği projesi. Bu projelere TÜSİAD’ın “bölgesel süper güç Türkiye” projesini de eklemek gerekmektedir. Bu projelerin coğrafyası ise, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne büyük Türk dünyası” olmaktadır.
Bütün “onomastique” fantaziler, “kripto-yahudi” söylemleri bir yana bırakıldığında karşımıza çıkan bu projeler dizisi, pan-islamizm ile pan-türkizmin “neo” versiyonları olmaktadır.
Eğer İstanbul’un fethi “ortaçağın sonu, yeni çağın başlangıcı” olarak kabul ediliyorsa, Yalçın Küçük ve diğerlerinin projeleri de, “yeni ortaçağın sonu ve yepyeni çağın başlangıcı” olarak tanımlanabilir.
Eğer tarih, hâlâ sınıf mücadelelerinin tarihi ise, bu “ortaçağ-yeni çağ”ın da sınıfsal bir temeli olması gerekir.

NEDİR BU SABETAYİST AVCILIĞI?
İster Yalçın Küçük’ün Doğu Birliği projesi olsun, ister Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu projesi olsun, isterse Amerikan emperyalizminin Büyük Ortadoğu projesi olsun, tümünün ortak noktası, Ortadoğu ve batı-orta Asya’da egemenlik kurmaktır. Doğal olarak her egemenlik gibi, bu egemenlik isteği de, belli bir sınıfsal temele sahiptir. Zengin petrol yataklarına sahip bu bölge, hammadde kaynakları açısından özel öneme sahip olduğu gibi, nüfusuyla da büyük bir pazardır. Bu bölgeye yönelik her türden projenin amacı, bir yandan bu hammadde kaynaklarına (enerji kaynakları) el koymak, diğer yandan bu geniş ve büyük pazara sahip olmaktır.
Pazar ise, alıcı ile satıcının karşı karşıya geldiği, satıcının metasının alıcının parası ile değişildiği yerdir. Bu nedenle, pazarın olduğu her yerde, bir yanda para sahibi alıcı, diğer yanda meta sahibi satıcı vardır. Bu pazarda meta satıcıları ise tüccarlardan oluşur. Pazar, üretim alanı değil, ticaret alanıdır. Ticaret de tüccarın işidir; kapitalizm koşullarında, tüccar da, toptancı ve perakendeci tüccar olarak, ticaret burjuvazisini oluşturur. Ve tarihin kaydettiği en eski tüccar kavim ise yahudilerdir.
Marks’ın deyişiyle, yahudiler, içinde yaşadıkları toplumun “gözeneklerinde”, “çatlaklarında” yaşarlar.[20*] Ticaretin gelişmesine ve dünya pazarlarının genişlemesine paralel olarak yahudi tacirler, aynı zamanda para ticaretine yönelmişlerdir. Bunun sonucu olarak tefecilik, tüccarlığın yanında yahudilerin ikinci bir özelliği olarak ortaya çıkmıştır. Bu tarihten itibaren içinde yaşadıkları her toplumda “cimrilik” ve tefecilik yahudilikle özdeşleştirilmiştir.
Yahudi tüccar ve tefeci, içinde yaşadığı toplumun pazarına egemen olduğu oranda eskilerin (yerli) yıkımına yol açmıştır. Ticaret alanındaki yahudi egemenliği, üretim alanındaki sermaye sahiplerini tehdit eder boyuta ulaştığı gibi, tefeci yahudi, yerli tüccar ve sanayicinin ağır faiz yükü altında ezilmesine de yol açmıştır. Bu yahudi sermayesinin (ticari ve para sermayesi) yıkımı arttırdığı oranda yahudi düşmanlığı yükselmeye başlamıştır. Her anti-semitist hareket karşılığını yahudi tüccar ve tefeci sermayenin güçlenmesinde bulur.
Topluluklar içinde anti-semitizmin yükselişi, yahudi pogramlarının artışı, bir yandan yahudi göçlerine yol açarken, diğer yandan göçmen yahudilerin kendilerini gizlemelerine yol açmıştır. Yine de yüzyılların ticari deneyimine sahip olan yahudiler, göç ettikleri her ülkede ticaret alanında faaliyet yürütmeye devam etmişlerdir. Geçmişten farklı olarak, daha gösterişsiz ve dikkat çekmeyen bir yaşam sürdürmeye çalışmışlardır.
Uluslararası meta ve para ticaretinin daha büyük boyutlara ulaşmasıyla birlikte, yahudi tüccar ve tefeci sermayesi de uluslararasılaşmıştır. Her aşiret, kavim ya da azınlık topluluklarında görülen içsel dayanışma yahudiler arasında çok daha yüksektir. Bu da, uluslararası yahudi dayanışması olarak ortaya çıkmıştır.
Üretimin çokuluslaştığı, yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulandığı bir dönemde, uluslararası yahudi dayanışması, yerli işbirlikçi kesimlerin oluşumunda da kendisini göstermiştir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde ithalat alanında, yani ithal mallarının ticaretinde, yahudiler, yerli ortaklıkların kurulmasında aracılık yapmışlar ve yer yer bu ortaklıklar içinde yer almışlardır. (Burla Biraderler ile Koç’lar arasındaki ilişki gibi.) Aynı süreçte, tefecilikle yığılmış yahudi para-sermayesi, yerli işbirlikçi sınıfların finansmanında “özel kredi” olarak kullanılmıştır.
Ülkemiz somutunda ise, yahudiler (açık ya da gizlenmiş) ithalat alanında etkindirler. Gerek uluslararası yahudi sermayesinin iç dayanışması, gerekse yabancı dil bilen, eğitimli kişiler olmaları, ithal mallarının üreticileri ile doğrudan ilişki kurmalarına olanak sağladığından, neredeyse ithalat alanında tekel haline gelmişlerdir.
Yeni-sömürgeciliğin gelişmesine paralel olarak işbirlikçi-tekelci burjuvazinin güçlenmesi, düne kadar toprak ağaları ve Anadolu tefeci-bezirganlarla paylaştığı iktidarı tek başına sahip olmaya yöneltmiştir. Bu yönelim, Anadolu tefeci-bezirganlar ile işbirlikçi-tekelci burjuvazi arasındaki ittifakın sonunu getirmiştir. (12 Mart muhtırası ve I. Erim hükümeti işbirlikçi-tekelci burjuvazinin oligarşik yönetimi bütünüyle ele geçirmesinin ilk adımı olmuştur.)
Bu gelişmeden en büyük zararı gören ve tasfiye olan Anadolu esnaf zanaatkar sermayesi ile tüccar-tefeci sermaye, niceliksel gücüne dayanarak, Erbakan aracılığıyla TOBB içinde örgütlenmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Bunun üzerine MNP’si kurulmuştur.
MNP, Anadolu esnaf-zanaatkar sermayesi ile tüccar-tefeci sermayesinin sözcülüğünü üstlenirken, “din”, “müslümanlık”, ithalata bağımlı bir ekonomide giderek güçlenen yahudi sermayesine karşı bir savaş aracı haline gelmiştir. 1970’lerden itibaren şeriatçıların yahudi sermayesine karşı yürüttüğü boykot kampanyaları bu savaşın ürünleridir.
Bu savaş, politik alanda MNP-MSP çizgisinde örgütlenen “islamcı sermaye”nin gücü oranında, zaman zaman şiddetlenmiş, zaman zaman ikinci plana inmiştir. Ama her durumda, ithalat üzerinde kesin egemenlik kuran yahudi (ya da “kripto-yahudi”) sermayesine karşı “Anadolu kaplanları”nın savaşı süregitmiştir.
Bu savaşta, “batının” desteğine sahip yahudi sermayesine karşı “doğunun” müslüman pazarları, “islamcı sermaye”nin kendi “yaşam alanı” olarak kabul edilmiştir. “İslam ortak pazarı” projesi bunun ürünüdür.
Diyebiliriz ki, ülkemizdeki şeriatçılıktan Türk-İslam sentezciliğine kadar her türden gerici ve ırkçı ideoloji ve politikaların temelinde, Anadolu geleneksel esnaf-zanaatkar sermayesi ile tüccar-tefeci sermayesinin yeni-sömürgecilik karşısında güçsüzleşmesi ve tasfiye olması yatmaktadır. İthalata bağımlı bir ekonomik yapıda, dış ticaretteki gelişmelerin (özel olarak ithalatın) kendilerini yıkıma uğrattığını düşünen sermaye kesimleri, Amerika (Amerikan emperyalizmini değil, yahudi lobisinin egemenliği altında olduğunu düşündükleri Amerika) ile dış ticareti tekelleri altına alan yahudileri (özel olarak da sabetayistleri) bunun sorumlusu olarak görmüşlerdir.
Sözün özcesi, sabetayist avcılığının kökeninde, geleneksel Anadolu tefeci-bezirgan tayfasının işbirlikçi ticaret burjuvazisiyle olan çıkar çatışması yatar. Din, bu çatışmanın sadece ideolojik aracıdır.
İşte bu tüccarlar savaşında, marksizmden kopan küçük-burjuvalar için tek seçenek olarak sunulan işbirlikçi-tekelci burjuvazi saflarına geçişi (T. Özal’ın transformasyonu) sağlayamayanlar, ikbali diğer kesimde aramaya başlamışlardır. Özellikle 1995 seçimlerinde %21 oyla RP’nin birinci parti olmasıyla bu ikbal arayışları artmıştır. Şeriatçı sermayenin “medya” ve eğitim alanlarında faaliyetlerini yoğunlaştırması, bu kesimlere yönelen “solcu” sayısında artışa yol açmıştır.
Sabetayist sorunu, sömürücü sınıfların ticaret alanındaki çıkar çatışmasının “medyatik” görünümünden başka birşey değildir. Yalçın Küçük dahil olmak üzere, sabetayist avcılığına çıkanlar, siyasal olayları küçük bir dinsel azınlığın siyasal komplosu olarak sunarken, bu çıkar çatışmasını gizlemeye hizmet etmekten başka iş yapmamaktadırlar. Söylenen tüm süslü sözlerin, efendi edebiyatlarının gizlediği bu çıkar çatışması, oligarşi dışındaki sömürücü sınıflar içinde 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte başlayan parçalanmışlığının yansılarıdır. Sabetayist avcılığı ile gizlenen bu ticaret savaşının tek yaptığı, ülkenin gerçek ve mutlak egemeni olan işbirlikçi-tekelci burjuvaziyi gözlerden uzak tutmaktan ibarettir.

Dipnotlar

[1*] Pişdar, Yalçın Küçük’ün Türkçesini söylemeyi pek sevmediği sözcüklerden birisidir, öncü anlamına gelir.
[2*] Yalçın Küçük, “bir bildiği” olsa gerek, “köleci toplum”u atlamıştır. Tekelistan, c. 1, s. 39, 2003.
[3*] Yalçın Küçük, Tekeliyet, c. 1, s. 39, 2003.
[4*] Yalçın Küçük, agk, s. 40.
[5*] Yalçın Küçük, agk, s. 158.
[6*] Yalçın Küçük, agk, s. 157.
[7*] Yalçın Küçük, agk, s. 180.
[8*] Kimileri bu ifadelerimizin “yakışık” almadığını, Yalçın Küçük gibi bir “bilimadamı”nın görüşlerine karşı çıkılsa bile, eleştiride daha bilimsel-akademist dil kullanılması gerektiği söylenebilir. Bu ifadeyi, ilk kez, Ocak-Şubat 1994 tarihli Kurtuluş Cephesi’nde yayınlanan “Muhterem ‘Grand’ Hocanın Paris’e Avdedi” yazımızda biz kullandık. Aradan yıllar geçtikten sonra Yalçın Küçük’le yapılan bir röportajda şunlar yazılıdır: “İskenderunlu bir aile olan Yalçın Küçük’ün ailesi, yörede Küçükefendiler olarak tanınmaktadır. Kendisi de Küçükefendi’nin Yalçın’ı olarak bilinmektedir.” (Aksiyon dergisi, Sayı: 449.)
[9*] Engels, Anti-Dühring, s. 531-532, Mart 1977.
[10*] Yalçın Küçük, agk, s. 10.
[11*] Yalçın Küçük, agk, s. 10.
[12*] Okuyucunun yazının başından beri ne olduğunu anlayamadığı şeyi şimdi açıklıyoruz: “Onomastique”, bilimsel iş yapdığını sanan bazı Decameronvari sapkınların “özelisimbilim” adını verdikleri isim-bulmaca oyunudur. Bu oyun, insanların adlarına bakarak onların karakterleri tahlil etme ve secerelerini bulma oyunudur. Kişi isimlerinden yola çıkarak arkeologluk işiyle iştigal ederler.
[13*] Yalçın Küçük, agk, s. 220.
[14*] Yalçın Küçük, agk, s. 421.
[15*] Yalçın Küçük, agk, s. 427.
[16*] Yalçın Küçük, agk, s. 427-428.
[17*] Yalçın Küçük, agk, s. 326.
[18*] Yalçın Küçük, agk, s. 429.
[19*] Anadolu Gençlik dergisi, sayı: 19. Bu dergi, Erbakancı “Milli Görüş”cülerin “gençlik” dergisidir.
[20*] Marks, Kapital, Cilt: I, s. 94.

Reklamlar
Published in: on Temmuz 29, 2006 at 3:34 pm  Comments (1)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/07/29/yeni-osmanlici-yk/trackback/

RSS feed for comments on this post.

One CommentYorum bırakın

  1. Bu kadar anlamsız bir yazı okumadım hayatım boyunca…


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: