Bilderberg Konferansları /Christians United For Israel

Bilderberg KonferanslarıÇev.: Kamil Cengiz

http://www.ratgeber-lexikon.de, 2001

Aşağıda Bilderberg Konferansları ile ilgili bir tarihçe aktarılmaktadır. Bilderberg Konferanslarını (BBK) daha iyi anlayabilmek için önce “Council on Foreign Relations” (CFR) namıyla maruf dış ilişkiler için oluşturulmuş Amerikan Konseyi’ne bakmakta fayda var, zira Bilderberg Konferansları’nın bütün Amerikan katılımcıları bu yabancıları kabul etmeyen kurula üyeler.
“Council on Foreign Relations” hem sağcı hem de solcu tenkitçileri tarafından kuşku ile karşılanmaktadır. Sağcı tenkitçiler CFRyi komünizmin aracı olarak görürlerken, sol liberal kanattan onun nüfuzu aynı derecede değerlendiriliyor, fakat bunlar başka tehlike noktaları görmektedirler. Onlar “Council on Foreign Relations”ı Amerikan dış politikası ile toplumsal üst tabaka arasındaki merkezi kesişme noktası olarak görüyorlar. Amerikan siyaset bilimcisi William Domhoff 1975’de Alman haber magazini Der Spiegel’e: “Council büyük konsernler ile hükümet arasındaki asıl bağlantı organıdır.” diye ifade ediyor ve “bu kuruluşun Amerikan dünya politikasının temel motifleri ve temel çizgilerinin anlaşılması açısından önemini ne kadar çok vurgularsak o kadar iyi” tespitini yapmaktaydı, her ne kadar “bu ülkenin çoğu vatandaşı kendilerini bütün zamanların en iyi bilgilendirilmiş topluluğu olarak görmelerine rağmen, böyle özel bir heyetten hiç haberleri bulunmasa bile.”
Merkezi New York City’de bulunan “Council on Foreign Relations” (dış ilişkiler konseyi) 1921 yılında kuruldu. Kuruluşundan beri dış politikayla ilgili tedbirlerin formüle edilme sürecinde kendisine mümtaz bir fonksiyon atfedilmektedir. Daha çok arka planda ve dışarıdan kontrol edilmeksizin CFR, aktivitelerinin ayrıntılı bir şekilde yayınlanmasını reddediyor. New York City’de bakılabilecek kaynak materyali kabaca üç guruba bölünebilir: “Records of Groups”, “Records of Meetings” ve “Records of Conferences”, bunun yanısıra elbette heryerde alınabilen aylık yayınlanan “Foreign Affairs” dergisi. CFR içindeki daha enteresan tartışmaların hepsi “off-the record” gerçekleşti, yani ya hiç kayıtlar alınmadan ya da materyaller bilinçli olarak geri tutuldu.
CFR’nin görevleri tartışma ve araştırma gruplarında çalışmak, ikinci olarak kamuoyu çalışmalarında ABD için uluslararası bir dış politikayı teşvik etmek ve nihayet Amerikan dış politikasının formüle edilme sürecinde çalışmalar yapmak. Özellikle bu üçüncü noktada tarihçi Laurence H. Shoup ve sosyolog William Minter demokrat olmayan süreci teşhis ediyorlar ve toplantıların sonucunu, hükümet sorumluları ile finans devleri arasındaki paslaşma belirlediğinden dolayı, Amerikan dış politikasının tedbirlerinin “Amerikan halkının çoğunluğunun çıkarlarına karşı ve dünyadaki halklara karşı eskiden olduğu gibi bugün de halen olmasından dolayı” bir tehlike olarak görmektedirler.
Bir dizi Alman politikacısı ve yöneticisi de son on yıllarda “Council on Foreign Relations” önünde konuşmalar yaptılar, örnek olarak Helmut Kohl, Klaus Kinkel, Willy Brandt, Fritz Erler, Heinrich von Brentano, Hermann Abs, Fritz Berg, Theodor Heuss, Erich Ollenhauer vd…
CFR üyelerine ve konuşma halkalarına davet edilen misafirlerine “off-the-record” toplantıları hakkında sır vermeme tembih edilmektedir, böylece onlar hakkında dışarıya çok az bilgi ulaşmaktadır. Karar alma süreçleri ve yapıları bundan dolayı büyük çapta arka planda kalmaktadır.
1960 yılında yayınlanmış “Seçmenin Zarureti” isimli kitabına sonraki Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger Dış İlişkiler Konseyi hakkında, CFRnin kendisine “Dış politikanın problemleri hakkında sistematik olarak çalışmak” için ilk imkanı bahşettiğini yazmaktaydı. “Benim bu Kurulla ilgili ilişkilerim hep sıkı kaldı ve ona karşı hayranlığım sadece büyüdü. Araştırma gruplarındaki pratik tecrübe ile bilimsel seviye arasındaki kombinasyon benim için eşsizdir.” (Kissinger)
20’li yılların başında iş adamları tarafından uluslararası ticari ilişkileri geliştirmek maksadıyla kurulan bu kulübün terkibi de eşsizdir. Bu sermaye açısından güçlü kadro kendi toplantılarının akademisyenler ve yürütme erki ile birlikte yürütülmediği takdirde boşa çıkacağını çok hızlı bir şekilde farketti. Bu saikle iş dünyası geleneksel olarak üyelerin çoğunluğunu, yüzde 30 ile teşkil etmektedir, hemen arkasından hükümete çalışanlar ve elit üniversiteleri ve kolejlerin akademisyenleri yüzde 20’lik bir pay ile gelmektedirler. Yüzde 10’u gazeteciler daha doğrusu yayın ve medya sektöründe ağırlıklı pozisyonları bulunan kişiler teşkil etmektedir. Geri kalan diğer üyeler kamu yararına çalışan organizasyonlar ve vakıflara başkanlık ediyorlar ya da büyük sendikalarda yüksek pozisyonları bulunmaktadır.
Halen William Domhoff ve Carrol Quigley’in kitapları “Council on Foreign Relations” konusuyla ilgili en sağlam bilgileri ihtiva eden kitaplar olarak kabul edilmektedir. Robert Gaylon Ross yazdığı “Who’s who of the Elite” kitabıyla bu dizi önemli bir kitaba daha kavuşmuş oldu. Şu kitapları da bu cümleden olarak zikretmekte fayda: Holly Sklar “Trilaterism”, Boston 1980 ve Michael Walla “Winning the peace”, Nürnberg/ Fürth 1991.
“Bilderberg Konferansları”nın oluşumunun arefesindeki önemli tarihi veriler şunlardır:
23 Temmuz 1944 Uluslararası Para Fonu (IWF) ve Dünya Bankası’nın (IBRD) kuruluşu
9 Mayıs 1945 II. Dünya Savaşının Avrupada bitişi
24 Ekim 1945 Birleşmiş Milletleri’nin (BM) kuruluşu
5 Haziran 1947 Amerikan Dışişleri Bakanı Marshall Avrupa için yeniden inşa programını ilan etti
4 Nisan 1949 Waşingtonda Kuzey Atlantik Paktının oluşumu (NATO – North Atlantic Treaty Organisation)
5 Mayıs 1949 Avrupa Konseyinin kuruluşu
23 Mayıs 1949 Federal Almanyanın Anayasasının İlanı
7 Ekim 1949 Doğu Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluşu
25 Haziran 1950 Kore Şavaşının başlangıcı (27. Temmuz 1953’e kadar)
18 Nisan 1951 Avrupa Kömür ve Çelik Birliği
26 Mayıs 1952 Üç Batı gücü (Fransa, İngiltere ve ABD) ile Almanyanın, bağımsızlığını geri iade eden Almanya Anlaşması
“Bilderberg Konferansları”nın kuruluşu ve organizasyonu ile ilgili veriler:
– Joseph Hieronim Retinger (1888-1960) – Bilderberg-gurubunun öncülüğünü yaptı, Avrupanın siyasi çevrelerinin mühim rol oynayan müşaviri
– Hollanda Prensi Bernhard – Bilderberg Konferansları’nın ilk Başkanı
– Paul van Zeeland (Belçika Başbakanı) ve Paul Rijkens (Unilever/ Hollanda Başkanı) ta başından beri işin içindeler
– Max Brauer (Hamburg Büyük Belediye Başkanı), Hugh Gaitskell (İngiltere Avam Kamarası Üyesi), Alcide de Gasperi (İtalyan Millet Meclisi Üyesi), Sir Colin Gubbins (Tümgeneral/İngiltere), Ole Bjorn Kraft (Danimarka Dışişleri Bakanı), Guy Mollet (Fransa Millet Meclisi Üyesi), Rudolf Mueller (avukat), Antoine Pinay (Fransa Başbakanı), Panayotis Pipinelis (Yunanistan eski Dışişleri Bakanı) ve Pietro Quaroni (İtalyanın Fransa Elçisi) ilk büyük Bilderberg-Konferansının hazırlık aşamasındaki Avrupalı çekirdek grubu oluşturmaktadırlar.
– 25 Eylül 1952’de Avrupalı çekirdek ilk sefer Paris’te toplanıyor. Amerika’da eşi olan grupla ilgili ilk düşünceler şekilleniyor ve grup tarafından geliştiriliyor.
– Charles D. Jackson (Amerikan Başkanının danışmanı), John S. Coleman (Burroughs Corporation Başkanı, Detroit), Joseph E. Johnson (Carnegie Endowment for International Peace), Dean Rusk (Rockefeller Foundation direktörü), David Rockefeller (Chase National Bank’ın ikinci başkanı) und H.J. Heinz II. (H.J. Heinz Corporation Başkanı) Amerikan çekirdek grubunu oluşturmaktadır.
– İlk büyük toplantı 29-31 Mayıs 1954 tarihlerinde “Otel de Bilderberg”de Arnheim’daki (Hollanda) Oosterbeek kasabasında gerçekleşti. Otelin ismi her sene bir iki kere yapılan bu toplantıların ismi oldu.
– Bilderberg Konferansları’nın katılımcıları politika, sanayi (örnek: Exxon), Uluslararası Organizasyonlar (İMF, Dünya Bankası), askeriye (NATO), Sendikalar (Alman Sendika Birliği), Üniversiteler, Medya (Economist, Burda, Bertelsmann), Gizli servisler (CİA), yüksek finans (Rockefeller) ve kraliyet aileleri (Biritanya Kraliyet Mensupları) arasından gelmektedir.
– Katılımcılar konferanslara resmi fonksiyonlarıyla değil, kişisel olaral katılmaktadırlar (resmi açıklama)
– Konferanslar hakkında katı bir ketum davranış sözkonusu, konferansla ilgili bütün evraklar özel olarak saklanmakta, medya toplantıların dışında tutulmaktadır. Medyaya her toplantıdan sonra kısa bir bilgi verilmekte, fakat bunun içinde içeriklerin detayları ve bütün katılımcılarla ilgili bilgi bulunmamaktadır.
– Konferansın Başkanı (şu an [2001] eski NATO Genelsekreteri Lord Peter Carrington) çalışmasında Avrupa/Kanada’nın gönüllü Genel Sekreteri (şu an Victor Halberstadt, Uni Leiden’de Halk Ekonomisi Profesörü) ve Amerikanın gönüllü Genel Sekreteri (şu an Casimir A. Yost, Diplomasi Araştırmaları Enstitüsü direktörü, Washington) tarafından desteklenmektedir.
– Bilderberg Konferansları’nın katı kuralları yok. Tecrübeye göre kişi başına en fazla 5 dakika konuşma hakkı tanınmaktadır.
– Bilderberg Konferansları’na 1954 yılından itibaren yaklaşık 28 devletten ve yaklaşık 15 tane uluslararası organizasyondan yaklaşık 2000 kişi katıldı. Sadece nüfuzlu ve genel olarak saygı duyulan kişiler davet edilmektedir, zira sadece bu insan gurubunun kişisel, ulusal ve uluslararası ilişkileri, grup tarafından belirlenen hedeflere, ulaştırabilir. (Resmi açıklama). Mümkün mertebe çok ve önemli alanlardan kişiler konferanslara davet edilmeye çalışılmaktadır. Şimdiye kadar bir konferansta 39 ila 120 kişi katıldılar.
– Bilderberg Konferansları siyaset oluşturacak bir organ olmak istemiyor, fakat sorumlu pozisyonlarda oturan kişilerin konferanslardan ortaya çıkan sonuçlar doğrultusunda algılarını keskinleştirmeyi gaye ediniyor, her ne kadar bütün konularla ilgili oylama yapılmaksızın sonuçlar çıkartılsa da. (Resmi açıklama)
– 1960 yılında “Bilderberg Grubu” ismi “Bilderberg Konferansı” şeklinde değiştirildi.
– Her dördüncü konferans Amerikalı ve Kanadalı katılımcılara kolaylık olması için Kuzey Amerika’da yapılmaktadır.
– Bilderberg Buluşmaları hem emniyeti hem de ünsiyeti garantilemek için sadece tenha otellerde yapılmaktadır.
– Konular siyasi, ekonomik ve askeri sorunlardan oluşmaktadır. Tek tek konular uzmanlar tarafından önceden hazırlanıyor ve Amsterdam’daki veya New York’taki büroya çoğaltılması için önceden ulaştırılmaktadır.
– Her konferanstan sonra bütün katılımcılara ve bunlarla birlikte o zamana kadar herhangi bir Bilderberg Konferansına katılmış bütün katılımcılara buluşmaların protokolü gönderilmektedir.. Bu tutanaklar söz tutanakları değil, fakat belli bir katılımcının ismini zikretmeksizin, sadece geldiği ülkeyle ilgili kısa bir not olan, konuşmaların özeti mahiyetindedir. Bu konuda farklı görüşler olsa da tutanaklar bulunmaktadır! 1961 yılından itibaren katılımcılar ek olarak böyle bir konferansla ilgili tabloyu tamamlamak için açıklayıcı bir yazı almaktadırlar. Bu dokümanların oldukça özel dairede tutulması gerektiği belirtilmektedir. (Resmi açıklama)
– 1956 yılında bir “Yönlendirici” Kurul tesis edildi. Şu an Hilmar Kopper (Deutsche Bank Yönetim Kurulu Başkanı, Frankfurt) ve Mathias Nass/Christoph Bertram (“DIE ZEIT”, Hamburg diplomatik muhabiri) Almanya için bu dairede görev yapmaktadırlar. Yönlendirici Kurul üyeleri her konferansa ve diğer bütün buluşmalara katılabilirler.
– 1959 yılında bir “Danışma Kurulu” oluşturuldu. Bu heyet “eğer gerekli görülürse”, çoğu zaman Soestdijk Palace’da, Hollanda Prensi Bernhardın asıl ikametgahında buluşmaktadırlar. Otto Wolf von Amerongen bu heyette Almanya’yı temsil etmektedir.
– Sekreterlik bir New York City’de C.W. Müller (Sekr.) ve bir de Amsterdam’da/Maja Nack-Polderman (Sekr.) bulunmaktadır.
– Her Bilderberg Konferası’nın masraflarını ev sahipliği yapan ülke karşılamaktadır. Yolculuk ve yiyecek masraflarını katılımcılar kendileri karşılamaktadırlar. Grubun hizmetine verilen özel vakıflar, senelik planlamaları oldukça kolaylaştırmaktadırlar (1966 yılında Wiesbaden’deki 3 günlük konferasın sırf otel masrafları 150.000 Alman markı tutmuştu). Gerçi birçok Alman siyasetçisi kendi masraflarının eyalet ya da federal meclis tarafından finanse edilmesi hakkını kendilerinde gördüler, bazı durumlarda bu toplantılara gayri resmi araştırma gezileri de eklediler ve vergi paralarıyla bunları hesaplattılar).
Soğuk Savaşı sırasında Batı Avrupa, ABD ve Kanada kendilerini şayanı dikkat bir dayanışma içinde olan bir ittifaka doğru geliştirdiler. Özellikle dış politikaları komünist devletler, Üçüncü Dünyanın kolonileri ve neokolonilerine karşın oldukça koordineliydi ve daha önce barış zamanlarında işbirliği açısından bu dereceye hiçbir zaman ulaşmamıştı.
Amerika’nın liderliğinde bir dizi uluslararası ekonomik, politik ve stratejik kurumlar inşa edildi, onlardan bazıları evrensel karektere sahip: BM, IMF, Dünya Bankası, OECD ve tabi NATO.
Fakat başlangıçta güçlü Batı Avrupalı ve Kuzey Amerikalı insanların gizli müzakereleri belli bir ölçüde Batının transnasyonal sistemini koordine etme ihtiyacını tatmin edebildi, bunun için çerçeveyi Bilderberg Konferansları oluşturmuştu.
Son 47 senenin katılımcıları Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın savaş sonrası döneminin mümtaz şahsiyetlerinden oluşmaktaydı, “en yüksek düzeyde müzakerede bulunan bir konferanstı”.
Hollanda Prensi Bernhard, Lockheed rüşvet skandalına karışana kadar başkanlığını sürdürdü. Bütün Bilderberg aktiviteleri gibi Bernhard’ın yüz kızartıcı eylemi oldukça mahrem tutuldu. Böylece 22 ila 25 Nisan 1976 yılında kararlaştırılan Hot Springs, Virginia (ABD)deki buluşma iptal edildi, onun başkanlığındaki toplantıya kamuoyunun dikkatini celbetmemek için. Bernhard aynı yılın Ağustos ayında görevinden istifa etti. Nisan 1977’de buluşmalar, bu sefer Lord Home of the Hirsel’in başkanlığında yeniden başlatıldı ve bugüne kadar devam ettirildi.
Bu Bilderberg Konferansları’nın rolleri hakkında elbette tartışmak mümkün. Bunlar kesinlikle bazı komplo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi bir “dünya hükümeti” değildir, fakat yine kesinlikle senelik kendi meslekleri üzerinde mütemadiyen konuşanların tartışma zemini de değildir. Çünkü en büyük çokuluslu konsernlerin ve bankaların temsilcileri devletlerin en önemli ulusal temsilcileriyle birlikte Batı dünyasının karşı karşıya olduğu kısa ve uzun vadeli sorunları tahkik etmek için buluşuyorlar. Bilderberg’in kendisi icra ve yürütme organı değildir. Gerçi eğer katılımcılar arasında uzlaşma sağlanırsa çıkarlarını uygun bir formda gerçekleştirmek için güçlü ulusları aşan ve ulusal araçlara sahipler. Her zaman görüş birliğinin sağlanamamasının çeşitli sebepleri bulunmaktadır, bunlar hem hakim kapitalist sınıfın ötesinde aranması gerektiği gibi, kendisinde de içkindir.
Bilderberg katiyen Batı sistemi içerisinde dünya düzenini birlikte yönetmek için var olan tek organizasyon değildir. O su geçmez sıkı bir sistemin ulusları aşan koordinasyonunun bir parçasıdır. Ulusal devletlerin dış politikaları, özellikle ekonomik ve para politikaları oldum olası hep yüksek elit meseleleriydi. Batılı demokrasilerin içinde dış politikaya demokratik müdaheleler mümkün mertebe engellenmektedir.
Amerikan “Council on Foreign Relations”, Alman Dış Politika Topluluğu, British Royal Institute on International Affairs ve onların Bilderberg ya da Trilateral Komisyon gibi transnasyonal karşılıkları Establishment (elitlerin) Uzlaşmasını şekillendiriyorlar ve hatta muhtemel muhalefet tutumlarını test ediyorlar. Bu kurumlar siyasi sonuçlarının propagandasını otorize edilmiş kanallardan oluşan ağlarıyla gerçekleştirmekte ve dış politika tartışmalarının müsade edilen sınırlarını çizmektedirler. Elitlerin bu aygıtlarının ne kadar iyi çalıştığını ABD’nin Avrupa’ya karşı uyguladığı savaş sonrası politikadan okumak mümkün ve Bilderberg’in birbirine daha fazla kenetlenmiş Avrupa ile ABD ve Kanada arasındaki derinleştirilen ittifakta oynadığı rolü değerlendirmekle tespit etmek mümkündür.
“Bilderberg’in kuruluşu Dr. Joseph Hieronim Retinger’in parlak beyninden neşet etti… Avrupa’yı oradan oraya süratle dolaşan ve bütün komünist olmayan Avrupa’nın hür uluslarının lider ve kendini lider sanan kişilikleriyle başbakanlarından, sendika liderlerine, sanayi babalarından, devrimci ve entellektüellerine kadar güvene dayalı ilişkiler kuran sıra dışı bir şahsiyetti.”
İkinci Dünya Savaşı sırasında Retinger Londrada yerleşik olan Polonya’nın sürgündeki hükümetin Başkanı ve Polonya ordusunun Başkomutanı olan General Sikorski ile sıkı bir siyasi ilişki içerisindeydi. O burada diğer sürgün hükümetlerle aracılık yapıyor ve kıta Avrupası’nın devletlerinin Dışişleri Bakanları arasında düzenli buluşmalar organize etmekteydi. Ekim 1942 ile Ağustos 1944 arasında gerçekleşen bu konferanslarda Benelux Devletleri (Hollanda, Belçika, Lüksemburg) arasındaki savaş sonrası Gümrük Anlaşması doğdu, Avrupai birlik için ilk adım. En heyecan verici eylemini S.O.E. (çok gizli Special Operations Executive) için Ağustos 1944’de 56 yaşında paraşütle Varşova’nın batısında Nazilerin işgalinde bulunan bölgeye atlayıp Polonyalı partizanlara birkaç milyon Amerikan doları ulaştırdığı gizli bir misyon ile gerçekleştirdi. Böylece Polonyalı sürgün hükümet için hükümete sadakat içinde olan askeri birlikleri garanti altına almak ve onların Almanya’nın geri çekilmesinden Sovyetlerin komünist bir rejim yerleştirmelerini engellemelerini sağlamak istemişti.
Savaştan sonra Retinger Chatham House’daki bir toplantıda Avrupai bir birleşme ile ilgili kendi pozisyonunu ortaya koymuştu: “Aktiviteleri dünyanın her yerine yayılan batılı insan bu dönemin sonunda Kıta’nın içsel bir karışıklığa doğru gittiğini gördü.”
İki Dünya Savaşı’nın sonunda Kıta Avrupası’nda halklarının herşeye rağmen bu dünyanın en değerli insani unsurunu temsil ettikleri büyük güçler kalmadı. Retinger’e gore Avrupalılar, Hitlerin Yeni Düzeni’ni de Komünizmi de reddettiler; fakat Avrupai zaafın uzun vadeli çözümü ise komşuluk ilişkileri içinde yaşayan Avrupalı devletlerin federal bir birliğine doğru yol almaları ve bunun içinde kendi egemenliklerinin bir kısmından vazgeçmeleriyle mümkündü.
Bu sıralarda Retinger, Belçika’nın Başbakanı Paul van Zeelandın yönetiminde bulunan Economic League for European Cooperation (ELEC)’in Genel Sekreteriydi. Bu kuruluştan daha sonraları Avrupai Hareket neşet etti. Londradaki konuşmasından hemen sonra ABD’nin İngiltere elçisi W. Averell Harriman ile tanıştı. Harriman Retinger için bir Amerikan gezisi ayarladı, Retinger böylece Yeni Dünya’nın ELEC için desteğini garanti altına almak istiyordu. Burada da Adolf Berle Jr. ve daha sonra Avrupai Hareketi büyük çapta destekleyecek olan John Foster Dulles ile tanıştı.
Avrupai birleşme çabalarının Amerikan politikası için öneminden dolayı hem Amerikan hükümeti hem de özel kaynaklar tarafından American Committee for a United Europe (ACUE) ve diğer kurumlar kanalıyla Avrupai Hareket için dev finansal yardımlar akıtıldı.
Soğuk Savaş, Batı dünyasında “ahlaki ve etik değerlerini, demokratik kurumlarını ve hatta büyüyen komünist tehdide karşı bağımsızlıklarını korumak için daha sıkı bir işbirliği” duygusunu oluşturdu. Marshall planı ve NATO’nun kuruluşuyla ABD, sağlamlaşan bu sistem tezadında liderliği üstlendi. Kore Krizi Haziran 1950’de başladı ve Almanya’nın da silahlanmasını içine alan bir yeniden silahlanma programını gerçekleştirebilmek için Avrupalıları korkutmak için kullanıldı. Bu kriz daha sıkı bir işbirliği kararını veren ABD ve Avrupadaki devlet adamlarının ne kadar basiretli olduğunu göstermektedir. Retinger Asyadaki hadiseleri şöyle yorumluyordu: “Bu çaptaki siyasi kararlar kamuoyu tarafından çok nadir anlaşılmaktadır.”
Fakat Avrupanın birleşmesine giden yol taşlıydı. 1952 yılında Avrupa ve ABD arasındaki gerilimler büyüyordu. ABD’ye karşı şüpheler yayılmaktaydı ve ulusal ya da izolasyonist görüşler daha sesli ifade edilmeye başlanıyordu, benzeri şeyler ABD tarafında da dile getirilmekteydi. Retinger bu tandansların ta baştan giderilmemesi durumunda Batının felaketvari bir zayıflamasıyla sonuçlanacağını gören nadir adamlardan birisiydi. Retinger harekete geçme kararı aldı ve Avrupai Hareketin Genel Sekreterliği’nden istifa etti. “Retinger hep kamuoyunun, nüfuzlu kişiliklerin öncülüğüne tabi olduğu görüşündeydi. O, özenle seçilmiş kişiler üzerinden kamuoyunu etkileyecek şekilde çalışmayı tercih ediyordu.” Ve Retinger birçok nüfuz sahibi insanı dostları arasında sayıyordu.
O, dönemin OEEC’nin başkanı olan eski Belçikalı Başbakanı Paul van Zeeland’a ve o dönemde Unilever’in Başkanı ve Londra’daki Hollanda’nın sürgün hükümetinin danışmanlığını da yapmış olan Paul Rykens’e danıştı. Her ikisi de Retinger’in mülahazalarına katıldılar, fakat her ülke ve parti bir taraf durumunda oldukları için, herhangi bir tarafın hareketi önemli bir ülkenin ya da siyasi partinin inisiyatifi olarak gözükeceğinden şüpheyle karşılanma problemi mevzubahisti. İşin zorluğu herhangi bir kuşkuya mahal bırakmadan kimin liderlik rolünü üstleneceğinin tespit edilmesinde yatıyordu. Retinger Hollanda Prensi Bernhard’ı istiyordu; o siyasete ilgi duyuyor, Avrupanın birleşme sürecini destekliyor, her tarafta değerli görülüyordu ve ABD’de çok popülerdi.
Her ne kadar prens olarak resmi statüsü eylem hürriyetini kısıtlamış olsa bile, önemli gördüğü her işte destek vermeye hazırdı. Prense çok yakın olan Rykens ilk buluşmayı ayarlamıştı. Retingerin planı Amerika ve Avrupa’nın barışması için, en önemli Avrupalı devletlerinin görüş liderlerini Amerikalılarla ilgili hangi noktalarda yanlış bir değerlendirme yapmış olabilecekleriyle ilgili bir istişarede bulunmalarını sağlamak ve akabinde iki kıtanın zirve insanlarıyla tamamen özel bir buluşmada serbest bir konuşma atmosferinde bu eleştiri noktalarını aktarmak ve Amerikalılara bu konularla ilgili kendilerini savunma imkanı tanımaktı.
En önemli Avrupalı devletlerden hem muhafazakar hem de liberal açıyı ortaya koymak için iki kişi bulma düşüncesi vardı. Bernhard’ın konumu ve Retinger’in bağlantılarıyla kısa zamanda on kişi bulundu.
Antoine Pinay (Başbakan/Fransa), Panayotis Pipinelis (eski Dışişleri Bakanı/Yunanistan), Alcide de Gasperi (Başbakan/İtalya), Sir Colin Gubbins (Tümgeneral/Britanya), Hugh Gaitskell (Meclis Üyesi/Britanya), Pietro Quaroni (Fransa’da İtalya’nın Elçisi), Ole Bjorn Kraft (Dışişleri Bakanı/Danimarka), Guy Mollet (Meclis Üyesi/Fransa), Max Brauer (Belediye Başkanı, Hamburg), Rudolf Mueller (Avukat/Almanya).
Avrupalı devletlerin ABD’ye karşı itirazları ve çekincelerinin hangi konularda olduğu Avrupai çekirdeğin 25 Eylül 1952 yılındaki ilk konferansında tartışılıp tespit edildi. Bunun bir özeti Amerikalılara iletilecekti. Bu görevi Prens Bernhard üstlendi.
Güvenilir yoldan bu doküman ABD’ye götürüldü, fakat 1952 yılındaki Başkanlık seçimlerinin kargaşası içinde Prens Bernhard’ın teşebbüsü için bir boş alan yoktu, böylece seçimler sonrası bir yeniden teşebbüs anlamlı olarak görüldü. Fakat yine Bernhard, Bedell Smith’e başvuramadan bu fikir geri çevrildi. Smith o dönemde CIA direktörüydü. O kendi tarafından konuyla ilgili C.D. Jackson’u (Başkanın Özel Asistanı) bilgilendirdi ve ancak şimdi “Bilderberg” girişimi hareketlilik kazandı.
John S. Coleman ve “Commitee for a National Trade Policy” ile işbirliği yapılarak bir cevabi yazı formüle edildi. Başka kişiler de işin içine çekildi, örnek olarak Joseph E. Johnson (Carnegie Endowment for International Peace), Dean Rusk (Rockefeller Vakfının direktörü) David Rockefeller ve H.J. Heinz II.. Yine de organizeyle ilgili bütün sorunların halledilmesi 1954 yılına kadar sürdü.
Max Brauer ve Rudolf Müller “herhangi bir organizasyon olmayacak ya da Avrupai Hareket ya da devletler üstü bir organizasyonla muhalif bulunmayacak” bu “özel oturum” için Almanya’dan yedi katılımcı belirleme görevini üstlendiler. 1954 yılının Mayıs ayının başında kişilerin belirlenmesiyle ilgili sorunlar çözülebildiğinden, buluşmadan önceki son haftalar içerik olarak daha yoğun hazırlanma işi için kullanıldı. 28 Mayıs ikindi vakti grupun mensupları Soestdyke Palace’da son toplantıları için biraraya geldiler.
Konferans ertesi sabah saat 10.00’da başkanlığı yürüten Prens Bernhard tarafından açıldığında ABD’nin Avrupa’daki popülaritesi en düşük noktada bulunuyordu. Kişisel olarak büyük itibar gören Amerikan Başkanı Eisenhower bile bu tablonun gözükmesine engel olamıyordu. Batı Avrupa açısından Beyaz Saray’da onunla birlikte en militanı olmasa bile, bir asker oturuyordu. Sonra ABD hükümeti 20 yıldan sonra ilk sefer muhafazakar Cumhuriyetçilerin eline geçmişti ve en kötüsü, senatör Joseph McCarthy bütün ABD’de komünist avına düşmüştü. Bu şartlar altında Otel de Bilderberg’de ateşli oturumlar beklenmekteydi. Toplantıda “Komünizm ve Sovyetler Birliği”, “Koloniler ve onların halkları”, “Ekonomik politikalar ve bunlarla ilgili sorunlar”, artı “Avrupai entegrasyon ve Avrupai Savunma topluluğu” konularıyla ilgili görüşler tartışıldı. Bunlar sonraki yılların toplantılarında da ağırlığı oluşturan siyasi alanlardı.
Bu konular için “çözümler bulunmayacaktı”, fakat “study the effect which these problems have on public opinion, and the ways in which it can be favourably influenced”. Kamu düşencesi üzerinde bu problemlerin etkisi ve bu etkinin uygun yolla yapılması üzerine çalışılacaktı.
Zira “demokratik devletler ülkelerinin düşüncelerine önderlik yapabilirler fakat aynı trendleri takip etmeleri gerekir, ve bu yüzden bugün inanıyoruz ki batı devletleri tarafından birliğin korunması gerektiğinde, bireyler açısından uygulanacak en makul yöntem kendi ülkelerindeki kamu düşüncesini batılı ortakların halklarının sahip olduğu düşüncelere olabildiğince yakınlaştırmaya çalışmaktır. ”
Oturumların konuları önceden belirlendiği halde, Avrupalılar konferans esnasında sürekli senatör Joseph McCarthy konusunu açtılar. Bazıları onun eylemlerinde ABD’nin “Faşist bir diktatörlük yönünde ilerleme” tehlikesini görüyorlardı. Böylece Prens Bernhard üçüncü oturum gününde C.D. Jackson’a Amerika’nın bu noktaya nasıl baktığını ondan dinlemek için başvurdu. Jackson Avrupa tarafını rahatlattı, Amerikan hükümet sisteminin kısa bir açıklamasını yaptı ve “biz bu aşırı durumlar ve zaman zaman oluşan garip heyecanlar konusunda çok eminiz” diyerek dikkatleri çekti.
“Eğer bir Amerikan senatörü kudurma nöbeti geçirirse parti disiplini artık yoktur ve onu frenlemek için de imkan bulunmamaktadır.” Gerçi Avrupalılara bu konuyla ilgilenmelerine hak vermişti, fakat McCarthy’nin kesinlikle faşist bir devlet için ilk adım olmadığını vurgulamaktaydı.
Sonuç olarak Jackson şunları ifade ediyordu: “Ya McCarthy bir suikastçının kurşunuyla ölür ya da o alışık Amerikan yoluyla, kamburları siyasetin vücudundan uzaklaştırma ile ölecek. Ben gelecek toplantımıza kadar Amerikan sahnesini terkedeceği kehanetinde bulunuyorum.” McCarthy kısa bir zaman sonra Senato tarafından büyük bir çoğunlukla meslek tekdiri -çok nadir bir tedbir- aldığında Avrupalılar ABD hakkında duyduklarının hakikat olduğunu hissettiler.
Ve Amerikan Dışişleri Bakanlığından McGhee bu durumu şöyle yorumluyor: “Avrupalılar ve Amerikalılar arasındaki gerçekten problemli olan yanlış anlamalar ilk Bilderberg toplantısında giderilmişti. O gün bugündür bizimle Avrupalılar arasında bir açık bölünme olmadı.”
Ta başından beri Bilderberg küçük bir çekirdek grup tarafından organize edildi. 1956 yılında Prens Bernhard’a gelecekteki Bilderberg Konferanslarını hazırlamada destekçi olması amacıyla “Yönlendirici Kurul” -‘Inner Circle’ adıyla meşhur- oluşturuldu. Gerçi bu komisyon seçilmiş bir kurul değil, üyeleri Konferansın başkanı tarafından belirleniyor. Bu üyelerle görüştükten sonra yapılacak olan Konferansın katılımcıları tespit edilmektedir. Yönlendirici Kurulun üyeleri Bilderberg gurubu haricinde mesleklerini de icra ettiklerinden dolayı senelik büyük Bilderberg Konferansları arasında sadece önemli durumlarda Inner Circle buluşmasını tertip etmektedirler. Daimi çekirdek grup Konferans’ın Başkanı, gönüllü Amerikan Genel Sekreteri, gönüllü Avrupa Genel Sekreteri ve Kanada Genel Sekreteri, Avrupa ve Amerikan Sekreterliği ve finansların gönüllü yöneticisinden oluşmaktadır.
Retinger’e gore “Apaçık ki, senelik yapılacak Bilderberg Konferansları’na katılacak olanlar nüfuz sahibi ve genel olarak saygın kişilikler olmalı ve özel bilgi ya da zengin tecrübe sahibi olmalılar ki, kişisel ilişkileriyle ve ulusal ya da uluslararası çevrelerde nüfuzlarını kullanarak Bilderberg tarafından konulan hedeflere ulaşabilsinler” Katılımcılar büyük bir açıklık içinde olmalı, ulusal kanaatleri temsil etmemeli, önyargı içinde olmamalı ve Batılı kültürel ve etik değerleri paylaşmalılar. Bu şekilde çok çeşitli çevrelerden mümkün mertebe çok insana ulaşabilmek hedefine uygun davranılmış mümkün. Organizatörler parti politikası açısından da bir denge kurmaya çalışıyorlar, zira “Bu Konferans çerçevesinde bile tartışmaların ‘kutupsal’ olarak sürdürülmesi zarar vermez.” Her buluşmanın terkibi için Retinger’e göre mümkün mertebe ilgili ülkenin belirlenmiş konularla ilgili hakim görüşünü yansıtacak bir denge hedefleniyor.
Katılımcıların üçte biri siyasetçi ve devlet adamlarıdır, “dörtte biri ila beşte biri iş adamları, geri kalanları uzmanlar, entellektüeller, sendikacılar, diplomatlar ve kanaat liderlerinden -mesela medya temsilcileri- oluşmaktadır. ”
Egon Bahr (Almanya eski Başbakanı Willy Brandt’ın danışmanı) “Zu meiner Zeit/Benim Zamanımda” isimli otobiyografisinde terkibi daha realist bir şekilde tasvir ediyor: “Eğer binlerce milyar dolar kantarlarla hesaplanmış olsaydı, kendi konumları ya da beyinleri sayesinde Rockefeller, Giovanni Agnelli, Ford, Rothschild, Heinz, Wolff von Amerongen gibi daha küçük milyonerler, bankaların efendileri, bakanlar, başbakanlar ve cumhurbaşkanları ve diğer otorite sahiplerinin yürüdüğü zemin çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalırdı.”
Ve uzun yıllar Retinger’in sekreterliğini yapmış olan John Pomian şunları tespit etmektedir: “İlk üç, dört senedeki katılımcıların herşeyi belirleyen seçimi en hassas ve zor bir görevdi. Bu özellikle siyasetçiler için geçerliydi. Yüksek pozisyondaki insanları katılıma ikna etmek kolay değildi… Fakat Retinger büyük bir maharet sergiledi ve birkaç yıl sonra ülkelerinde zirve pozisyonlara gelecek olan kişileri seçmede ürkütücü bir kabiliyet ortaya koydu.. Bugün Atlantik’in her iki tarafında hükümetlerin içinde toplantılara en azından bir kere katılmamış olan çok az kişi bulunmaktadır.. Her katılımcı bir davetiye almakla hoşnut olmaktadır.”
Fritz Erler dönemin Avusturya Başbakan Yardımcısı olan Bruno Pitterman’a gönderdiği davetiyede bir Bilderberg Konferansı’nın nasıl organize edildiği ve kullanıldığını şöyle formüle ediyordu: “Steering Committee (Yönlendirici Kurul) Roma’daki son toplantısında, oraya ben de katılmıştım, Avusturya’nın sadece teklif edilen muhabiri Portitsch ile temsil edilmesinin doğru olmadığı görüşüne vardı. Bu nedenle bana seni aleni olmayan ve tamamen kişisel bir karekteri bulunan ve böylece tamamen baskısız ve bundan dolayı da değerli ifadeleri garanti altına alan bu toplantıya davet etmem istendi. Senin katılımının devletsel ve siyasi fonksiyonundan dolayı Konferans için oldukça önemli olduğu konusunda oybirliğine varılmıştı. Yine de bu toplantıya katılmakla ne kendi Sosyal Demokrat Parti’ni ne de Avusturya Cumhuriyeti’ni temsil edersin, fakat sadece kendi kişisel görüşünü söylersin. Hiç kimsenin orada söyledikleri dışarıda iktibas edilmiyor. Bu gelenek faydasından dolayı oldukça yerleşti. Sınırlı katılımcı sayısında Avusturya’nın bir tane temsilci göndereceğinden yola çıkılmıştı (Federal Almanya beş tane). Şimdi ikinci bir Avusturyalı katılımcıyı senin şahsında diğer ülkelere tanınan kontenjanı yükseltmeksizin davet edebilmek için, seni Sosyalist Enternasyonal’in Başkanı sıfatıyla davet etmem isteniliyor. Bilderberg Konferansları’nın, uluslararası alandan özel tecrübelerinden dolayı, belli bir ülkenin temsilcisi olarak sayılmayan kişilikleri davet etmek daimi bir pratiğidir.
Avrupa Topluluğu/AB içinde Bilderbergliler anahtar roller oynadılar. Örnek olarak, bugün 1959’da kurulmuş olan Bilderberg Grubu’nun Danışma Kurulu üyesi “uluslararası” olarak tasnif edilerek asıl söz sahipleri arasında yerini alan Max Kohnstamm. Danışma Kurulu “zorunlu görülürse” biraraya geliyor ve bugün sekiz üyeden oluşmaktadır. AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu)nin ilk Başkanı Walter Hallstein da Bilderberg içindeydi. Ve Prens Bernhardın biyografı eski Steering Committee (Yönlendirici Kurul) üyesi George McGhee’ye Bilderberg Konferanları’nın gücü hakkında sorduğunda aldığı şu cevap şaşırtıcı değildir: “Ben inanıyorum ki, siz, 1957 yılındaki Ortak Pazarı başlatan Roma Anlaşmaları’nın bu toplantılarda doğduğunu söyleyebilirsiniz. ”
“Elit”lerin Trilateral Komisyonu, “Council on Foreign Relations” ve diğer kurumları gibi Bilderberg de Kapitalist Dünyanın kendisini karşı karşıya gördüğü sorunları araştırıp çözmeye çalışıyor, hangi tarzda yapıyor olursa olsun.
Retinger bunu şöyle formüle etmişti: “Sevkedici aktivitelerde bulunmak hiçbir zaman hedeflenmemişti, fakat Bilderberg’de geliştirilen bazı fikirler somut aksiyonlara götürdü, bunlardan hiçbiri Bilderberg’le direk bağlı değillerdir. ABD’nin, Kanada ve Batı Avrupa’nın sorunları hakkında karar veren kişilerin, bu sorumlu kişilerin kesinkes Bilderberg’in güvenilir ve dostça atmosferini anımsadıklarını ve katıldıkları tartışmaların tesirinde kaldıkları tahmin edilebilir.”

kaynak: iktibas dergisi

Christians United For Israel

israel

Normalde blog’da politik konularda yazı yazmıyorum, bundan önce de birkaç konu haricinde böyle birşey yapmadım. Ama bugün okuduğum bir yazı, bardağın son damlası oldu ve tarihe birşeyler not düşmek istedim.

Bahsini ettiğim yazı, BBC’den Nick Miles’ın bugün yayınlanan Pro-Israel pressure strong in US yazısı. İsrail – Lübnan gerginliği, gerginlik olmaktan çıkıp savaşa dönüştüğünden hatta savaş olmaktan çıkıp İsrail’in Lübnan’ı yeniden inşa edilemeyecek hale getirip, üstüne bi de sivil katliamı yapmasına kadar Amerika birşey demedi. Hatta Bush yaptığı konuşmalarla İsrail’in kendini terörist ataklardan korumasının legal hakkı olduğunu belirtti. Bu arada Avrupa ayağa kalktı ama Amerika’nın İsrail’e verdiği desteği yine de eksilmedi. Son durumda, Amerika – Fransa işbirliği ile hazırlanmış, anlaşma ile de, İsrail’e desteğini sürdürüyor. İsrail, orta doğuda, etrafı arab ve müslüman ülkelerle çevrili olmasına rağmen, Amerika’nın şımarık kardeşi rolünü devam ettiriyor. Ben, İsrail’in orta doğudaki pozisyonunu, mahalle arasında güçlü ve zalim abisi olan şımarık bir çocuğun, diğer çocuklara efelik taslamasına, arada bir de gözüne kestirdiği çocukları abisine tutturup yumruklamasına benzetiyorum.

Peki neden? Amerika devleti, Amerika topraklarında insanı temel alan, bir insanın canını herşeyden değerli olduğunu kabul eden bir çizgi çizerken, konu orta doğuya ve İsrail’i desteklemeye gelince bu kadar zalim olabiliyor? Bunun bir tane cevabı var demek doğru olmaz ama en önemli nedenlerinden bir tanesi, Amerika’da bulunan çok güçlü Yahudi ve İsrail lobisi. Televizyonlarıyla, senato içerisinde bulunan yöneticileri ile, halk arasında rahip, öğretim görevlisi gibi söz sahibi olan insanları olmasıyla ve en önemlisi paraları ile. Sahip oldukları televizyon kanallarına en bariz örnek, Fox News kanalı. Bundan evvel “Canlı TV” başlıklı yazıda linkini verdiğim TVuPlayer ile artık Fox News haberlerini canlı yayında izleyebilirsiniz ve yaptıkları yanlı yayının, CNN ile nasıl birçok konuda ayrıldığını gözlerinizle görebilirsiniz. Şu anda neredeyse 24 saat İsrail ile ilgili yayın yapıyorlar. Bu yayınlar esnasında İsrail’in haklılığını savunmanın yanında, her akşam stüdyoya 2 şer kişi, 1-İsrail’in eşit olmayan abartı güç kullandığını savunan, ılımlı kesimden bir konuşmacı 2- Ya siyasi olarak İsrail’i sonuna kadar destekleyen bir konuşmacı.

Hannity & ColmesÖrneğin Hannity & Colmes programında, stüdyoda 2 tane sunucu var (Alan Colmes, Sean Hannity). Bunlardan bana göre en şirreti Hannity, ama ikisinin birbirinden kalır tarafı yok. Konuşmacılara soruları yönelttikten sonra, öncelikle ilk konuşmacıya (barış yanlısı) söz hakkı veriliyor, o daha sözlerine başlayıp bir cümle söylemişken sözü yarıda kesiliyor, ifade etmek istediği ifade ortaya konulmadan ortadan kaldırılıyor. Onun ağzının payını, sözünü kesen Hannity büyük ihtimalle verdikten sonra, söz Colmes tarafından 2. konuşmacıya veriliyor. Bu konuşmacı İsrail yanlısı konuşmasını tam bir dakika olarak ifade ediyor, sözlerine herhangi bir tecavüz yapılmıyor. Bu durum her gece aynı şekilde devam ediyor. İzleme imkanınız olursa bu duruma dikkat etmenizi öneririm.

Bill O'ReillyAynı durum, Bill O’Reilly‘nin yaptığı haber programında da çok bariz ortaya çıkıyor. Bu programda O’Reilly tek tabanca, bütün katılımcılara laf yetiştirip, Fox News’in ifade etmek istediği değerlerle tam olarak düşüncelerini ifade ediyor.

Bunun yanında Amerika’da en güçlü İsrail lobisini yapan, The American Israel Public Affairs Committee (AIPAC) grubu var. BBC’de yayınlanan yazıda da ifade edildiği gibi, 50 yıllık bu kuruluşun tek amacı İsrail’in Amerika tarafından desteklenmesinin devamlılığını sağlamak. Şu anda Amerika çapında bu kuruluşun 100.000′den fazla üyesi bulunuyor. Düzenli olarak buluşmalarında, Amerika meclisinin yeni aldığı kanunların değerlendirmesini, bunun kendilerinin ve İsrail’in menfaatlerine uyup uymadığını tartışıp, sonuca göre kararlar alıyorlar. BBC’nin haberinde Stephen Walt’ın (Harvard Üniversitesi) röportajında bu lobiler ile ilgili söylediği sözler çok manidar: “Sizin savunduğunuz konuya göre size yardım da edebilirler, size zarar da verebilirler.” Diğer bir manada, sözlerinizin hoşlarına gitmesine göre sizi sevebilirler de dövebilirler de.

Velhasıl, konunun başlığına gelmek istiyorum. TV kanalı, senatörler, lobi bir kenara, Amerika’lıların can noktası olan Hristiyanlık ve kilise konusu ayrı bir konu. Kilise içlerine ve teoloji diye ifade edilen İlahiyat okullarına kadar giren, yahudi yanlısı hristiyanlar (evanjelistler – evangelists) İsrail’i destekleyenlerin en başında geliyorlar. Ellerinde bulundurdukları TV kanalları ile, bütün gün dini motifli konuları işlerken, konuların içinde İncile göre İsrail’i neden desteklemeliyiz? İsraili nasıl desteklemeliyiz v.s. v.s. şeklinde giden soruları önce izleyicilere sorup, sonra da kendileri tek tek anlatıyorlar. Konuşmaları verenlerin başında şu anda TV’de en çok görünün, rahip John Hagee geliyor. John Hagee New Testament diye çıkartılan ve yahudiler tarafından hazırlandığı inanılan yeni versiyon İncile ekledikleri bölümler ile İsrail’i desteklemeyi Hristiyanlar için farz olarak gösteriyorlar. Bunlardan John Hagee’nin en çok başvurduğu, “İncil’de Hristiyanların dua etmesi emredilen tek millet İsrail oğullarıdır. Çünkü İncil inancımızın pusulasıdır ve biz ondan yazılan herşeyi yapmakla yükümlüyüz. Yahudi karşıtı bütün herkes cehennemde sonsuza kadar cezalandırılacaktır.” Bu söylemlerini her gün kendilerine ait tv kanalında tekrar etmesinin yanında, Jerusalem Countdown adında kitabı ile okuyuculara ulaştırmayı hedefliyorlar. Sitesinde (www.jhm.org) girerseniz, İsraili desteklemek için hazırladıkları içeriğin yanında kullandıkları resimlerle bu konuyu çok bariz anlayabilirsiniz.

Kamuoyunda bu kadar destek alan İsrail’in yaptığı herşey neredeyse doğru kabul edilirken, aksini iddia edenler şiddetli şekilde cezalandırılıyor. Bu cezalandırma halk önünde küçük düşürülmeden, Mel Gibson gibi kariyerini kaybetmeye kadar birçok örneklerle devam ediyor. Tabi bu desteğin güzel bir yanı daha var. $$$$ İsrail son 30 yıldır Washington’dan yardım alan ülkeler listesinin en başında. Her yıl ekonomik ve askeri yardım adı altında 3 milyar dolar yardım karşılıksız olarak gönderiliyor. Bunun içinde Amerika’da yaşayan yahudilerin ve yahudiler tarafından beyni yıkanmış hristiyanların bireysel ve topluluk olarak yaptıkları yardımlar bulunmuyor.

http://www.sonofnights.com

Reklamlar
Published in: on Eylül 2, 2006 at 6:33 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/02/christians-united-for-israel/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: