Dikkat, Sabetaycılar içimizde/’Efendi’ ve ‘Kurtlar Vadisi’, ‘dezinformasyon’ amaçlı mı ?

Dikkat, Sabetaycılar içimizde! 20/08/2006RIFAT N. BALI
“UFO’lar dünyayı ziyaret etti mi?”, “Kennedy’yi kim öldürdü?”, “Amerikalı astronotlar gerçekten aya ayak bastı mı?” türünden komplo teorileri Amerika ve Avrupa’da aşırı sağ çevreler tarafından sürekli canlı tutulan, yazarlarına ve yayınevlerine kayda değer maddi gelir sağlayan bir sektör haline gelmiş durumda. Aynı durum Türkiye için de geçerli. Aslında Türkiye gibi demokrasinin, şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin tam anlamıyla yerleşmediği, faili meçhul cinayetler ile darbelerin olağan olduğu, tarihle yüzleşmenin mevcut olmadığı, hukuk mekanizmasının son derece hantal olduğu, “kültür”den “köşe yazarlarını okuma”nın kastedildiği, araştırmacılığın yüzeysel olduğu toplumlar komplo teorileri için mümbit topraklardır.
Böylesi toplumlarda bu teorileri afiyetle ve büyük bir hazla yutmaya hazır bir okur kitlesi her zaman mevcuttur. Bu nedenle, komplo teorileri için Türkiye bereketli bir zemin, 11 Eylül sonrasında Batı’daki benzerlerinden intihal edilmiş ve/veya Batı kaynakları kullanarak yazılmış telif komplo kitapları rafları işgal etmiş durumda. Ancak bunca komplo teorisi arasında bir tanesi hiçbir zaman güncelliğini kaybetmedi, inişli çıkışlı olarak Türk siyasi ve kültürel hayatın son elli senesini işgal etti.“SABETAYCILIK İNCELEMELERİ”
Her mevsimin çok satan bu komplosu, “Türkiye Cumhuriyeti’ni dönmeler yönetiyor” iddiasıdır. Çok satmasının nedeni de kısmen gerçeğe dayanması. Bu gerçek, dönmelerin veya son yıllarda yaygınlaşan tabiriyle Sabetaycıların, bir zamanlar gerçekten bir cemaat halinde yaşamış olmaları. “Cemaat olarak yaşamaktan kastedilen, kendi aralarında evlenmek, vefat edenleri sadece dönmelerin defnedildiği Bülbülderesi Mezarlığı’na defnetmek ve görünürde Müslüman gözükülmesine rağmen gizliden gizliye Yahudiliği sürdürmek.
Ancak bu tür bir cemaat yapısı çok uzun zamandır artık mevcut değil. Buna rağmen, dönmeler konusu 7-8 yıldır Türkiye’de herkesin ağzında. Ciddi görünümlü “araştırmacılar” bu konuda saatlerce konuşmaktan usanmıyor. CNN Türk’te yayınlanan 5N1K programı yapımcılarından Soner Yalçın ile Prof. Yalçın Küçük bu konuda yüzlerce sayfalık kitaplar üretmekten üşenmiyor. İsimbilim teorisine dayanan bu iki yazar her Türk ad ve soyadının İbrani karşılığının bulunduğunu savunmakta. İnsanlar da bu ciddi ve vakur şahsiyetlerin önünde el pençe durup onlara “hocam” sıfatıyla hitap etmekte ve bilgilenmekte.Frenklerin meşhur bir tabiri vardır: “Bon pour l’Orient”. “Şark için muteber” anlamını taşıyan bu deyimle Batı aleminde yüzüne bile bakılmayacak üçüncü sınıf bir idarecinin veya üçüncü sınıf bir üniversiteden diplomalı bir kişinin Şark için “yeter de artar” vasıfta olduğu anlatılmakta. İşte bu tabir, Doğan Medya Gru-bu’nun muazzam desteği ile “tarihe damgasını vuracak bir Soner Yalçın araştırması” sloganıyla piyasaya sunulan Efendi Kitapları ile Gürkan Hacir’in Yalçın Küçük ile gerçekleştirdiği ve Yeni Harman dergisi ile SKY TÜRK televizyonunda yayınlanan upuzun mülakadarla medya desteği verilen Prof. Yalçın Küçük’ün kitapları için pekala kullanılabilir. Evet, bu ve buna benzer kitaplar “Şark için muteber” kitaplar. Bilgiden, kültürden, eleştirel düşünceden nasibini almamış, sadece ideolojik dünyalarına uygun popüler literatürle beslenmiş yaygın bir kitle için bu eserler son derece uygun.Ellili yıllardan beri Türkiye’de Dönmeler ile ilgili nice popüler eser yayınlanmış ve kaybolmuştur. Yetmişli, seksenli yıllara kadar bu tür ırkçı yayınlar bu konuda ihtisas sahibi olan ve belli bir ideolojik okur kitlesine hitap eden yayınevleri tarafından yayınlanıyordu. Günümüzde ise durum farklı. Artık bu eserler marjinal yayınevleri tarafından belli bir ideolojinin esiri olmuş bir okur kitlesine değil, merkezde yer alan en muteber yayınevleri tarafından aşırı uçlarda yer almayan sıradan okurlara sunulmakta. Yüz binler mertebesindeki satış rakamları bu pazarlama stratejisinin başarıya ulaştığını kanıtlıyor.İNCELEMELERİN FAYDALARI
Merhum Metin Toker’in tabiriyle “Ne yapalım burası Türkiye, Türkler de böyle insanlar” deyip bu yazılanları bezgin ve bıkkın bir şekilde okumak, bu ırkçı şecere incelemelerini ciddiye almamak mümkün. Zaten öyle yapılıyor. Ancak bu kitaplar satılıyor, okunuyor. İnternet üzerinden bu fikirler tekrarlanıp etrafa veba gibi saçılıyor, beyinleri kemiriyor, zehirliyor. Geçmişte bu tür yayınların nelere sebep olduklarını gördük. Hatırlatmakta fayda var.
1952 yılında devrin ünlü gazetecilerinden Vatan gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman, günümüzde Anadolu’da Vakit gazetesi yazar kadrosunda yer alan Hüseyin Üzmez tarafından öldürülmek istendi. Sebebi Necip Fazıl Kısakürek’in sahibi olduğu Büyük Doğu dergisinin Yalman’ın dönmeliğini konu eden tahrikçi yazılarıydı.1 Şubat 1979 günü Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca’yı bu eylemi yapmaya iten sebeplerden biri gene İpekçi’nin dönme bir aileden gelmesiydi. Ağca’nın yanlışlıkla hapisten tahliye edildiği tarihte söylediği nadir sözlerden biri Yalçın Küçük’ün Tekelistan kitabını okuduğuydu.Danıştay saldırısının faili Alparslan Aslan ilk duruşmasındaki ifadesinde, gerçekleştirmek istediği eylemlerden birinin Eczacıbaşı Holding’in inşa ettiği Kanyon Alışveriş Mer-kezi’ne roketle saldırmak olduğunu itiraf etti. Kendi ifadesine göre, bunun sebebi “Eczacıbaşı’nı Sabetayist Yahudi olarak bildiğim için insanların bu alışveriş merkezine gitmemesi gerektiği” inancıydı.Bütün bunlar bu yayınların insanların zihinlerini nasıl zehirlediğini anlamamız için yeterli değil mi? Herhalde değil, zira onca yıldır devam eden bu furya karşısında kılını kıpırdatan pek kimse yok…kaynak: http://www.birgun.net

‘Efendi’ ve ‘Kurtlar Vadisi’ filmi gibi eserler, ‘dezinformasyon’ amaçlı mı ? 

29.07.2006 / Yiğit Bulut

Dün bir arkadaşımla konuşurken kendisine “Efendi-1” ve “Efendi-2’de” katılmadığım noktalar olsa bile bizi bugüne kadar atladığımız kavramlar ile tanıştırdığı için aslında çok önemli bir iş yapıldığını söylediğimde, şöyle bir tepki verdi; “Yalçın Küçük’ün “sabetay” kavramını bu kadar ısrarlı bir şekilde ortaya atmasından, Efendi kitaplarının yazılmasına kadar olan bütün süreçte amaç aslında Türk insanına şu fikri enjekte etmek; bu yapıyı kuran temel dinamik Türko-Judaik bir temele dayanır. Göreceksin şimdi söylemeseler bile ileride bizim için önemli olan, cumhuriyetin temelinde gördüğümüz herkesin “judaik” olduğunu iddia edecekler.”
Değerli dostlar, arkadaşımın tepkisini anlamlı buluyorum, önlem alma açısından gerekli görüyorum ama tam olarak katılmıyorum. Kitapları yazanların yani Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın böyle bir amaca hizmet etmediklerini düşündüğüm gibi, bu tip bir yol kontrol edilmesi mümkün olmayan bir süreçten geçiyor. Diyelim ki amaç sonunda “hepimiz judaikmişiz” dedirtmek, ya arada özellikle İsrail-Lübnan saldırısı sonrası iyice ortaya döküldüğü gibi, iş büyür kontrolden çıkar ve ülke içinde “cadı avına” dönüşürse…  Kazananların sadece yüzde 10’u TürkDeğerli dostlar, son 4 yılda üniversitelerde yaptığımız Finans Analiz konferanslarında gençlerin en çok üstüne bastırdıkları cümleyi sizlere aktarayım; Türkiye’de 5000 gerçek ve tüzel kişi son 26 yıldır devlete düzenli olarak borç veriyor, aslında bunların kökleri 200 yıl geriye gidiyor, kriz de olsa ortalık sakin de kalsa, onlar her zaman kazanmaya devam ediyorlar, işin garibi bu gurubun en fazla yüzde 10’u Türk.Bu ifadeyi üniversite öğrencilerinin ağzından defalarca duydum, yaptığımız TV kayıtlarında dahi var. Bu noktada Efendi tipi kitaplar “bizi judaik bir oluşum içinde ortaya çıktığımıza inandırmak için yazıldı amaç “judaik” bütünlük” diyen arkadaşıma ve onun gibi düşünenlere şunu söylemek istiyorum; birileri bu trend üzerinde bu amacı güdebilirler ama iş çoktan kontrolden çıktı ve Türk Halkı “sırtımda kimler var” sorusunu sormaya başladı.Geldiğimiz noktadan geriye bakarsak bana göre Yalçın Küçük de Soner Yalçın da kavramın ortaya atılışı ve algılanması açısından büyük iş yaptılar. Artık kendime sormuyorum; “Kemal Derviş Türkiye’ye ilk geldiğinde neden şunun evinde kaldı?”, veya “Monaco Prensi’nin doğum gününü boğazdaki yalısında kutlayan teyzemin Amerikan aksanlı oğlunu siyasete sokmak için nereden ve nasıl buldu” diye! Cevaplarım artık daha net!Kurtlar Vadisi’ne gelince. Bu film hakkında yukarıdaki kadar olumlu görüşe sahip değilim. Yapılış amacının iyi niyetli olabileceğini ilk örnekler de olduğu gibi kabul ediyorum fakat içindeki mesajların

yoğunluğunu analiz ettiğimde “beni rahatsız” eden bir şeyler var. Neden derseniz? Cevapları maddeler halinde aktarmak istiyorum; 1- Film, birçok platformda tartışıldı. Kimileri “Türkiye bu atak ile dünya sahnesine” çıktı dedi, kimileri uzun süredir yaşayamadığımız “dik durma” isteğimizi oradakiler ile özdeşleşerek yaşadığımızı söyledi. Bazılarımıza göre film ABD tarafından “Müslüman-Hıristiyan” çatışmasını körüklemek için yapıldı, bazılarımız ise altında sadece maddi kaygılar buldu. ”Kim ve neden” gibi sorularda boğulmadan film içinde geçen bir sahneden yola çıkarak Türk halkına yönelik yapılan “ekonomik dezinformasyon”dan bahsetmek istiyorum.İlk etapta seyretmeyenler açısından söz konusu sahneyi tarif etmemde yarar var. Kahramanımız Amerikalı görevli ile tartışıyor ve bu sırada Amerikalının ağzından şu tip bir cümle çıkıyor: “Donunuzun lastiğine kadar biz vermiyor muyuz? Neden üretemiyorsunuz? Ha bire bizden para istiyorsunuz? Birbirinizi soyuyorsunuz? Ne zaman para istediyseniz gönderdik? Artık size bakmaktan sıkıldık”… İfade çok açık ve Türk halkına doğrudan mesaj veriyor: “… Sizler üretemeyen asalak bir toplumsunuz, biz para veririz, siz harcarsınız üstelik bu parayı da paylaşamaz birbirinizi soyarsınız.” Cümle, senaristin “ekonomi cehaletinden ve bilinç eksikliğinden” kaynaklanmıyorsa, tamamen yanlış bilgiler ile dolu ve/veya bir milletin bilinçaltına verilebilecek kasıtlı bir mesaj içeren net bir dezinformasyon. 450 milyar dolar faiz ödedik2- Peki bu cümle neden “dezinformasyon”? ABD ve diğerleri daha açıkçası dünya kapitalist sitemini yönetenler, Türkiye’ye bugüne kadar hiçbir dönemde aldığından fazlasını hatta aldığının onda birini bile vermedi… İnanmıyorsanız, geçmişte de durum farklı olmamakla birlikte, elimizde sağlıklı veri olan 1980-2005 arasına bakalım. a- Türkiye 1980-2005 arasında 1.2 trilyon dolardan fazla, iç ve dış borçlanma ile kaynak elde etti. Yapılan borçlanmaya karşı son 25 yıl içinde 450 milyar dolardan fazla faiz ödedik. b- 400 milyar faiz ödediğimiz dönemde sadece 80-100 milyar dolar arası değişen bir yatırım yaparken, 250 milyar dolara yakın da bir personel giderimiz oldu. Bu noktada ortaya çıkan çarpıcı veri personel giderimiz ile yatırım yaptığımız tutarın toplamı ödediğimiz faiz kadar olamadı. c- Yatırım harcamalarımız son 24 yılda 2.5-3 kat arasında bir artış gösterirken, iç borç faiz ödemelerimiz 75’ten, dış borç faiz ödemelerimiz ise 19 kattan fazla arttı. İç ve dış borçlara ödediğimiz faizdeki artış oranı ilk başladığı noktaya göre ortalama 50 kattan fazla bir artış gösterdi. d- TMSF’nin açıklamasına göre batırılan, hortumlanan bankaların (filmde “Birbirinizi soyuyorsunuz o yüzden kalkınamıyorsunuz” dediği kısım) basit maliyeti 1980-2005 arasında 45 milyar dolar olurken, ödediğimiz para 450 milyar dolar ile banka faturasının 10 katına denk geldi. Bunlar sadece son 25 yıl içinde “bize baktığını iddia edenlere” ödediğimiz faiz ile ilgili detaylar. Konunun bir de, Türkiye üzerinden “döviz-borsa-faiz” üçgeninde kazanılan, örneğin son beş yılda dolar bazında 1’e 5 ila 1’e 55 arasında değişen oranlarda getiri sağlayan “sıcak para” tarafı var.Bu noktada “Neden kalkınamadınız” diye soran sahneye cevap olarak “efendilere” ödediğimiz faiz ile neler yapabileceğimizi gösteren daha doğrusu nasıl kalkınabileceğimizi anlatan bir tablo aktarmak istiyorum: 2004 konsolide bütçe rakamlarına bakarsanız, ödediğimiz faiz haftada 1 milyar dolar. 2005 için haftada 700 milyon-1 milyar dolar arasında, 2006 beklentisi 700 milyon dolar altında değil.  3- Bir millet, gerçekten hiçbir işe yaramadığına inandırılma ve ne kadar faiz ödediği gerçeğinden koparılma yoluna ancak yukarıda adı geçen filmde örneklenen bu cümle kadar iyi sokulabilir. Olaya bu açıdan bakınca “iyi niyetle” yola çıkıldığını kabul dahi etsem; kullanılan ifadelerin ve yapılmak istenen “şuuraltı” ekimlerin, “kültürel manipülasyon” olduğunu düşünebileceğim net ip uçlarım var. Sonuç: Türkiye çok zor bir dönemden geçiyor. Böyle bir yapı içinde her eserde, her fikrin altında, “acaba” sorusuna cevap aramamız gerekli. Bu zor günlerde bence en doğru yol; algılamamızı tamamen kaptırmadan ve hiçbir akıma köle olmadan “biz yararlı olabilecek” kısımları süzmek ve bu “bilgi kirliliği” içinde kendimize doğru sentezi bulabilmek. Kaynak. Referans Gazetesi

Reklamlar
Published in: on Eylül 2, 2006 at 4:48 pm  Comments (1)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/02/dikkat-sabetaycilar-icimizdeefendi-ve-kurtlar-vadisi-dezinformasyon-amacli-mi/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: