Efendi 2, Soner Yalçın’ın “Bir Bühtan Belgesidir”

“Bir Bühtan Belgesi” Efendi – 2’deki iddialar akıl dışı, iz’an dışı, edeb dışı bir çabanın ürünü


Soner Yalçın‘ın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı – Efendi 2” isimli kitabı, ihtiva ettiği ima ve isnadlarla bir çok tartışmayı gündeme getirdi. İsnad ve imaların en asılsızını ve çirkinini ise merhum Musa Topbaş Efendi‘ye, Topbaş ailesine ve Hüdayi Vakfı’na yöneltti. Bütün hayatı nezih bir Müslüman olarak geçen merhum Musa Topbaş Efendi hakkında yapılan isnad ve imalara cevap vermek zorunda kalmak çok üzücü olsa da kitapta yer alan ima ve isnadlarla kamuoyunun zihninin bulandırılmasına da göz yumulamaz. Onun için aşağıdaki değerlendirmelerin yapılması zarureti doğmuştur:

1. Kitabın hiçbir yerinde açık bir itham – ilgilendirme olmamakla birlikte, İbn Arabi, İsmail Hakkı Bursevi, Kabala, Sabatay Sevi, Tasavvuf, Aziz Mahmut Hüdayi, Hüdayi Dergahı, Hüdayi Vakfı, ailenin geliş seyri… gibi akıl almaz bağlantılarla “Sabetayist” algısının ortaya çıkarılmak istendiği anlaşılmaktadır. Hatta “Sabetayist Ilgaz Zorlu, Aziz Mahmut Hüdayi Dergah’na maddi yardımda bulunduklarını söylüyordu. Ama sanırım, Musa Topbaş’ı kastetmiyordu!..” gibi cümlelerle bile malesef bu “kötü niyet” sergilenmektedir. Yazarın bu kötü niyetin farkında olmadığını düşünmek zor. Merhum Musa Efendi’nin çocukluk döneminde Fransızca öğretmeninin Yahudi asıllı olması da, yazarın imaları için önemli bir destek malzemesi gibi sunulmaktadır.

Bu yaklaşımın sadece Musa Efendi için değil, herhangi bir insan için de çok sağlıksız, yanlış, zihin karartıcı olduğunu belirtmek isteriz. Musa Efendi için ise, gerçekten onun ruhunu inciten bir nitelik taşıdığı muhakkaktır.

2. Musa Efendi’nin içinden geldiği Topbaş ailesi saf bir Anadolu kenti olan Konya – Kadınhanı menşe’lidir. Irki mensubiyeti bir kişilik kıstası olarak görmek İslam’ın ölçülerine uygun düşmez. Bununla birlikte bunu bir itham vesilesi gibi kullananlara bildirmek gerekiyorsa, bu ailenin kökenlerinin Türk olduğu tarihi bir gerçektir. Ailenin şeceresine bakıldığında da Topbaşzade Ahmed Kutsi Efendi’nin 1810 yılında Konya – Kadınhanı’nda dünyaya geldiği görülüyor. Bu tarih, Soner Yaçın’ın bölgeye Rumeli göçmenlerinin yerleştirildiğini bildirdiği tarihten 70 – 80 yıl, yani bir nesil öncedir.

Ama İslam’ın nezih ölçülerini bir kere daha hatırlatırsak, bilmeliyiz ki hepimiz Adem’in çocuklarıyız ve bir yerde atalar birleşiyor. Kimbilir, kimin soyu bilmem kaç nesil sonra kimlerle birleşir. Kim bilir kimin soyu bilmem kaç nesil önce hangi atada buluşmuştur. Hangimiz kaç nesli kontrol edebiliyoruz?

3. Musa Efendi’ye gelince, bu güzel insan, nezih bir Müslüman gibi yetiştirildi, yaşadı ve bu dünyadan göçtü. Ailesi, onun islami eğitimi üzerinde titrediği gibi, başka bilgilerle donanması üzerinde de titredi. Fransızca öğrenmek de bu nitelikte bir hassasiyetin ürünüdür. Yabancı dil eğitimi, bir nakise değil. Bu eğitimi bir Yahudi’den veya herhangi bir yabancı okuldan almış olmak da nakise değil. Şu an Türkiye’de insanlar herhangi bir yabancı dili, çok farklı kaynaklardan öğreniyorlar. Soner Yalçın’ın kitabında Musa Efendi’den “Öğretmeni Yahudi olan cemaat önderi” (s.377) gibi bir ifadeyle bahsediliyor. Burada örtülü bir suçlama var. Soner Yalçın’ın telmihlerini “Yahudi etkisinde kalmış olmak” gibi bir suçlama olarak alırsak, İngilizceyi bir İngiliz hocadan öğrenenin biraz İngilizleşeceğine, Amerikalıdan öğrenenin biraz Amerikanlaşacağına inanmamız gerekir. Bu yaklaşıma göre Türkiye’nin kaçta kaçı hangi milletten oluyor? Bu yaklaşımın insafı var mı?

4. Musa Efendi için Sabetayizm ithamı akıl dışı, iz’an dışı, edeb dışı, ahlak dışı bir gayretin ürünüdür. Bu itham asla kabul edilemez. Hatta böyle bir ithamı cevaba, redde layık görmek bile üzüntü vericidir. Ne yazık ki Türkiye böyle saçmalıklarla uğraşılan bir ülke oldu.

Bununla birlikte köken arama niteliğindeki bu tartışmalar, bir yandan insanları ırki mensubiyetleri sebebiyle şüpheli hale getirmeye, bir başka yandan samimi ihtidaları “dönmelik” suçlamasına maruz bırakmaya yönelmiştir. Adeta çamur atma yarışı yapılıyor.

İslami ölçüler açısından bakıldığında ilkesel olarak belirtmek gerekir ki, samimi bir mühtedinin sürekli “dönme” suçlamasına muhatab kılınması doğru değildir.

Bu açıdan, eğer Sabetayizm samimi bir inanç değişmesini değil de, gizli bir örgütlenmeyi anlatıyorsa, onun inanç değerlendirmesinden öte, istihbari bir mahiyeti var demektir ve devlet birimleri onunla ilgilenmelidir. Kişisel planda dinde samimiyet ise ayrı bir konudur. Önceki kökeni ne olursa olsun, “Ben Müslümanım” diyen bir insanı dışlama hakkı hiç kimsede yoktur. Peygamberimiz bu noktada “Münafık” diye bilinen iki kişilikli insanları bile deşifre etmemiştir. Soner Yalçın‘ın her iki “Efendi”de ortaya koyduğu “Sabetayist” bağlantılarının her birini irdeleme imkanımız elbette bulunmuyor, ama, en azından imalara hedef kılınan Musa Efendi örneğine bakarak bu bağlantıların fütursuzca kullanıldığını düşünmek ve bunu yadırgamamak mümkün değil. Eğer bütün bilgiler Musa Topbaş, Topbaş Ailesi ve Hüdayi Dergahı örneğinde kullanılanlar gibiyse, ortada gerçekten dramatik bir yazarlık öyküsü bulunuyor demektir.

5. “İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdırlar” denilir. Efendi 2’nin yazarı acaba Musa Efendi’yi tanıyor muydu? Tanısa, onun muazzez hatırasına dil uzatmayı gene de düşünür müydü? Hiç sanmıyoruz. Utanırdı, yüreği isyan ederdi elinin yaptığına… Çünkü Musa Efendi’yi tanıyanlar onun öncelikle “Güzel bir insan, güzel bir Müslüman” olarak yaşadığına tanıklık edeceklerdir. İş hayatı temiz duru, aile hayatı temiz duru, insan ilişkileri temiz duru, zayıf güçsüz, kimsesiz insanlara şefkati en önde bir insan… Zenginliğini ihtiyaç sahipleriyle böylesine zarafet içinde paylaşan kaç insan gösterilebilir? Malında yoksullara pay ayıran, dullar için yetimler için kazancında hep bir miktar fon bulunan, hastalara hizmet için klinik, yaşlılar için huzurevi yaptıran…. Öte yandan Türkiye sevdası önde, Türkiye’nin huzuru için hep dua halinde bulunan… Çevresindeki insanlara, memleket sevgisi yanında nezih bir islami hayatı öğütleyen… Fazileti, erdemi şahsiyetinin tabii bir tezahürü haline getiren… Dostluğu aranan… Bulunduğu ortamda huzur ve sekinetin hakim olduğu…. Daha neleri saymalı Musa Efendi’yi anlatmak için… Ak libaslar içinde bir insana elinizden bir çamur sıçradığını düşünün. Utanırsınız. Musa Efendi’yi tanımış olsaydı yazar, bu kitaptan utanırdı muhakkak.

6. Kitabın bu haliyle yayınına devam etmesi, bir bühtan belgesi olarak yayın tarihine girmesi sonucunu doğuracaktır. Temennimiz, Soner Yalçın‘ın bir hakkaniyet duyarlılığı göstermesi ve insanların temiz ve nezih hatıralarına karşı gösterilen saygısızlığı gidermesidir. Yazarlık, doğru tanıklığı gerektirir. Temelsiz imalarla nezih hatıralara dil uzatmak onurluca bir yazarlık tavrı değildir

kaynak: altınoluk dergisi

Reklamlar
Published in: on Eylül 9, 2006 at 6:00 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/09/efendi-2-soner-yalcinin-%e2%80%9cbir-buhtan-belgesidir/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: