Soner Efendi: Üç Korner Bir Penaltı Etmez!-1

Türker ADONAY

23.08.2006
Önce Genel Ama Mühim Bir Takdim: Giriş

Lübnan’da Hizbullah’ın sâdece İsrail’e değil, aynı zamanda korkaklığı politikalarının merkezine yerleştiren çağdışı bazı Arap diktatörlüklerine ve ülkemizin aydın olma iddiasındaki ucuz entellerine verdiği acı ders, belki bu aralar üzerinde durulması gereken en önemli konu. Ancak herkesin bu konuya odaklandığı bir zaman diliminde, biz, ülkemizde yürütülmekte olan “psikolojik harb”in bir başka cephesine dikkat çekeceğiz. Zirâ, öyle görünüyor ki, birkaç yıldır süregiden ve Sebataycılık meselesinin suyunu çıkaran birkaç araştırmacının manipülatif yayınları, hâlihazırda AKP iktidarında da bazı “önemli müsteşarlık koltukları”nı kapmayı başarmış temsilcileriyle Türk toplumsal hayatında etkili olan bir kesimin “mânevî yasallaşma” hamlelerine destek sağlıyor.
Soner Yalçın’ın, kamuoyunda Said Nursî’nin mezarı hakkında yazdıkları bağlamında tartışılan manipülatif, hileli, çelişkilerle dolu ve insanda ister istemez “gizli bir niyet” arama dürtüsü uyandıran kitabının analizini olabildiğince kısa biçimde ilerleyen bölümlerde yapacağız; ama ondan evvel, bu meselenin işportaya düşüş (düşürülüş) sürecini ve bu süreçle ilgili kişisel gözlemlerimizi siz okurlarımızla paylaşmak isteriz.
Sabetaycılık meselesi, bilindiği üzere, sağ çevrelerde çok uzun yıllardan beridir tartışılan, araştırılan bir konudur. Her ne kadar sağcı yazarların bu konuyla ilgili yazdığı kitaplar ya genelde isim listeleri sunma ya da Sabetaycılık’ın tarihî kökenleri üzerine yoğunlaşma şeklinde tezahür edegeldiyse de, milliyetçi ve/veya muhafazakâr çevrelerin Sabetaycılar’ın dinî inanışları, toplumla olan kırılgan bağları, gizli kimlikleri, İslâmî mukaddesata bakışları konusunda genel bir bilgileri vardır. Konuyla çok uzun süredir ilgilenen sağcı çevreler, kimi zaman her taşın arkasında Siyonist arayan “saf İslâmcılar”ın Yahudilik konusunda yaptıkları gibi, bazen abartmalara girişip doğru bilgilerin içine birçok haksız ithamı sıkışıtırdıysalar da, genel itibariyle Sabetaycılık hakkında “ortalama seviyede” bir bilgiye hep sahip olageldiler.
Konunun sağ çevrelerin tekelinden çıkıp popülerleşmesi ve hatta kimi solcuların da bir “cadı avcılığı” iştahı içinde Sabetaycı tespitine kendini adaması, hiç şüphesiz Yalçın Küçük’ün yazdığı kitaplarla oldu. Yalçın Küçük gibi içinde bulunduğu bütün sol örgütleri “fitne”ye sevketmiş ve kendisini takip edenlerin bulundukları çizgiden başka “iklimler”e savrulmalarına yol açmış, 1980’lerden sonraki mesaisinin hatırı sayılır bir kısmını “şu an İmralı’da meskun canavar”ın uzaktan kumanda akıl hocalığına tahsis etmiş, hatta suikasttan kurtulmasını sağlayacak bilgiyi ona ulaştırmış, kendisini yakından tanıyan pek çok kişi tarafından “megaloman” olarak nitelenen, İsmail Cem’in cumhurbaşkanlığını engellediğini iddia ederek bu nitelemelere haklılık kazandıran, üstelik mevcut Cumhurbaşkanı’na “Atatürk” muamalesi çekerek “akıl sağlığı” konusundaki şüpheleri derinden besleyen Yalçın Küçük söz konusu olunca önce durmamız, derin bir nefes almamız, derin nefesin beynimize sağladığı ekstra oksijeni sonuna kadar kullanıp iyice bir düşünmemiz, ondan sonra onun söylediklerinin ne kadarının manipülatif, ne kadarının yönlendirme amaçlı, her şeyden önemlisi ne kadarının hakikat olabileceğine adamakıllı kafa yormamız gerekmektedir. Zirâ yakınlarda ortaya çıktığı ve kendisinin de gâyet “pişkince” itiraf ettiği üzere, Yalçın Küçük bir koldan İbranî asıllıdır ve bu “karışık” kişinin önüne gelene dönme (Sabetaycı) ithamında bulunmasının fazlaca bir kıymet-i harbiyesi olmamalıdır.
Yalçın Küçük Sabetaycılık ile ilgili kitaplarını birbiri ardına neşredip televizyon ekranlarında gezmeye başladığı sıralarda, toplum yararına faaliyet gösteren bir kuruluş onu sohbete çağırmıştı. Marksist Kürtçülüğün “şanlı teorisyenleri”nden biri olan Yalçın Küçük’ün “üç şaşırtıcı doğrunun arasına iki yanlış sıkıştırma”ya eğilimli üslûbuna tahammülümüz olmadığı için, sohbeti dinlemek için bizi ısrarla dâvet eden kuruluşun yöneticisi arkadaşlarımızdan özür dilemiş, ama onlara Yalçın Küçük’e sormaları için birkaç soru önermeyi de ihmal etmemiş idik. O sorular Yalçın Küçük’ün “hidâyet” bulup bulmadığını, Sabetaycılık konusundaki çalışmalarında niyetinin hâlis olup olmadığını ortaya çıkartacak hususiyete sahip ve âdeta bir “turnusol kâğıdı” işlevi görecek sorulardı. O soruların hepsini burada zikretmeyeceğiz, zamanı geldiğinde konuyu derinleştirmek üzere onları sonraya saklayacağız; ama bir tanesi meramımızı anlatma konusunda fevkâlâde isabetli bir soru idi ve muhtemel cevabı bizim birazdan işleyeceğimiz tezi geliştirmemiz için önemli bir zemin teşkil ediyordu.
Soru son derece basitti: “Atatürk de bir Sabetaycı mı idi?” Arkadaşlarımızın aktardığına göre Yalçın Küçük, bu soruya yaklaşık olarak şöyle bir cevap vermişti: “Atatürk’ün okuduğu ilkokul dönme mektebidir, eşi dönme bir aileye mensuptur, vs., vs., ama ben ‘Atatürk Sabetaycı’dır’ demiyorum, bu konuda yorumu size bırakıyorum.” Bu sözlerin meali şudur: “Bana göre Atatürk Sabetaycı’dır, ama ben bunu söylersem ortalık ayağa kalkar, ben bunu söylemiş olmayayım, ama siz anlayıverin!” Yâni Yalçın Küçük “Ne dönmesi kardeşim, Atatürk öz be öz Türk’tür; bu, tarihen de sâbittir, onun yapıp ettikleriyle de sâbittir, beyanlarıyla da sâbittir” dememiştir, diyememiştir.

Bu nokta çok önemlidir, zirâ Yalçın Küçük’ün yukarıda özetlediğimiz tavrı ile Soner Yalçın’ın “Efendi-1” kitabındaki tavrı arasında hem ürkütücü bir benzerlik, hem de “aynı gâye”ye hizmet ettiklerini düşündüren şaşırtıcı üslûp ortaklıkları mevcuttur. Soner Yalçın’ın bu konuyla ilgili ilk kitabı olan “Efendi-1”i okuduğumuzda yaptığımız bazı tespitleri yakın çevremizle de paylaşmış, ama kitabın iddialarını ciddiye alarak bir yazı yazmayı lüzumsuz addetmiştik. Ama ikinci kitap da çıkınca ve bu ikinci kitapta ilk kitaptaki hatalar “vahim” boyutlara ulaşarak tekrarlanınca, artık bu konuya el atmanın kaçınılmaz hâle geldiğine kanâat getirdik.

Yalçın Küçük’ün Atatürk için yaptığı “örtük” ithamı Soner Yalçın’ın “Efendi-1” kitabında Adnan Menderes için yapması, bu iki yazarın birinin isminde diğerinin soyadında aynı kelimenin bulunmasından ve her ikisinin de solcu ve çeşitli istihbaratçılarla içli dışlı olmasından çok daha ilginçtir. Türk milletinin kahir ekseriyetinin gönlünde taht kurmuş iki büyük ismin (Atatürk ve Menderes) itibarının Sabetaycı ithamıyla zedelenmeye çalışılmasının muhtemel sonucu, Türk milletinin kendine olan güveninin sarsılmasıdır. Söz konusu kitapların “gizli gâye”lerinin bu olabileceğini düşünmemiz için hem elimizde yeterli veri vardır, hem de bu yazarların da mâzileri ve imza attıkları diğer yayınlar bizim böyle düşünmemiz için yeterlidir.

Atatürk bu ülkenin kurucu Cumhurbaşkanı, büyük bir lider ve dâhi bir komutan olarak; toplumdaki yüzde 1 mertebesindeki komünist kalıntıları, yüzde 4-5 civarındaki ayrılıkçı Kürtçüler, yüzde 7-8 civarında olduğunu tahmin ettiğimiz bir “ham softa takımı”nın dışında Türk milleti için büyük bir kahramandır. Bu kaba hesaba göre Atatürk milletin %90’ına yakını tarafından muhabbetle sevilmekle, hayırla yâd edilmektedir. Menderes ise; Milliyetçiler Derneği’ni kapatmak, Vatan Cepheleri kurmak, siyasî üslupta ölçüsüzleşmek ve merhum Osman Bölükbaşı başta olmak üzere muhaliflerin “burnundan getirmek” gibi ciddî hatalar yapmış olmasına rağmen, sağın hemen hemen bütün kesimleri tarafından bugün rahmetle anılmaktadır. Çünkü onun en büyük haksızlıkları yaptığı Bölükbaşı’dan 27 Mayıs İhtilâli’nin sonradan tasfiyeye uğramış “kudretli albayı” Alparslan Türkeş’e, hatta “ikinci adam” İnönü’ye kadar hemen herkes Menderes’in idamını engellemek için çalışmıştır. 27 Mayıs’ta 14’leri tasfiye eden “sol cunta”nın inanılmaz bir iddianameyle suçladığı ve inanılmaz bir süratle idam ettiği Menderes, dâima mazlumun yanında olan Türk milletinin kalbinde yerini almış, kısmen efsâneleşmiştir. O kadar ki, bu millet, Menderes’in “tırnağı olamayacak” Süleyman Demirel gibi bir politikacıyı bile onun hâtırasına hürmeten yıllarca sırtında taşımıştır. Sözün özü Menderes, milletin -yine kaba bir hesapla- %70-75’inin muhabbetini kazanmış bir liderdir.

Cumhuriyet tarihinde Atatürk ve Menderes’ten sonra bu kadar büyük bir teveccühe mazhar olmuş üçüncü bir lider, bir siyasî kişilik göstermek mümkün değildir. Bu durumda bir koldan Atatürk’e, diğer koldan Menderes’e yapılan ve içeriği üç aşağı beş yukarı aynı olan Sabetaycılık ithamının doğurabileceği tek sonuç, ortalama vatandaşın “Ulan ülkeye bu asırda iki tane adam gibi adam gelmiş diyorduk, onlar da Sabetaycı çıktı” şeklinde düşünmesi olacaktır ki, özellikle Soner Yalçın’ın kitaplarını okuyan hemen herkeste oluşan müşterek kanâat; Osmanlı’nın son döneminde devleti yönetenlerin, Cumhuriyet’i kuranların, Cumhuriyet’i idare edenlerin, fikir ve sanat hayatıma hâkim olanların hep Sabetaycılar olduğu, biz Türkler’in olayları aval aval seyrettiği düşüncesidir.

Ailesinde istiklâl gâzileri olan bir Müslüman Türk olarak, özellikle İstiklâl Savaşı’nı yürütünlere karşı böylesi zımnî bir ithamı şiddetle reddettiğimiz ve bu tür ithamlarda bulunanlara “kalem yoluyla” gereken karşılığın verilmesi gerektiğine inandığımız için, Soner Yalçın’ın son kitabını bize ayrılan köşenin sınırlarını fazlaca zorlamadan teşrih masasına yatırmaya çalışacağız. Her tarafından bilgi yanlışları, zorlama yorumlar, çelişkili ifâdeler akan bir kitabın tümünü eleştirmenin ayrı bir kitap gerektireceği açık olduğundan, okurlarımızın eksik kalan kısımlar konusunda bizi hoşgörmelerini dileriz.

İlk Kitaptan Bu Yana Değişmeyen Hatalar“Efendi” serisinin ilk kitabını okuyanlar gâyet iyi hatırlayacaklardır, Soner Yalçın Osmanlı döneminde lakabı “efendi” olan kişilerin Sabetaycı olduğundan şüphelenilmesi gerektiğini zımnen yazmıştı. Kimse de kalkıp bunun çok ama çok abes bir iddia olduğunu sorgulamamıştı. Oysa ciddî tarihçilerin gâyet iyi bildiği üzere bu terim devlette çalışan ve kalem erbâbı olan insanlara da, dinî konularda yetkinliği bulunan kişilere de (meselâ Sabetay Sevi’den bir asır önce yaşamış ve İslâm tarihindeki en önemli din âlimlerinden biri olan Ebussud Efendi), bilginlere ve müderrislere de, hatta fâzıl kişiliği ve olgun tabiatı ile etrafında saygı uyandıran sıradan insanlara da yakıştırılan ve adlarına eklenen bir hitap biçimidir. Bir terimin sâdece sınırlı karşılıkları değil, kök ve kökeni, kazandığı yan anlamlar ve yaygın kullanış biçimleri dikkate alınmadan yapılacak analizlerin nasıl büyük yanılgalara yol açabileceğinin en güzel örneklerinden biri olan “efendi” kelimesi, Türkçe’nin, Soner Yalçın’ın elinde aslî bağlamından koparılarak çarçur edilmiş ve kendisine kıyılmış çok nâdide kelimelerinden birisidir. Bugün bile vâkar ve sabrına hayran kaldığımız kişileri “ne efendi adam!” diye tanımlamakta oluşumuz, kelimenin mâsumiyetine işaret etmekte ve son zamanlarda kendisine yakıştırılan “îcat edilmiş anlamlar”a en güzel cevabı oluşturmaktadır. Kısacası, isminde “efendi” bulunan her kişiyi dönme zannetmek, ancak “psikiyatri”yle uğraşan hekimlerin hâlledebileceği türden bir zihin hastalığına yakalanmakla mümkündür.

Mesele bir kelimenin etrafında dönmüyor şüphesiz, ama bir kelimeyle başlayan mâcera birçok kavram ve kelimeye sirâyet ederek önce bir kültür tahribatına, sonra da bir “tarih yıkıcılığı”na dönüşüyor. Yalçın Küçük’ün bir yerlerden uyarladığı onomastique (isim-bilim) saçmalığı ile milletin hangi soyadları neden almış olabileceğinin peşine düşmek, inanılmaz yanlış çıkarımlarla kaç göbektir Türk olan ailelelerin kökenlerini başka milliyetlere bağlamak, bu ailelerden soyağacına dayalı açıklamalarla reddiye geldiğinde de “Olabilir, biz yanlış yapmışız, sonuçta bilim yapıyoruz ve bilim yanılgıyla gelişir” türünden köhne argümanlara sığınmak, lafı eğip bükmeden söyleyelim, “hokkabazlığın” dik alâsıdır. Zirâ, bu gözbağcılığı ifâ edilirken, Soner Yalçın ve Yalçın Küçük tarafından en çok kullanılan yöntem, bir kelime İbranîce’de var diye Türkçe’deki benzer kelimelerin kökenini bu dile bağlamaktır. Bu ise, her şeyden önce kendi dil ve kültürüne bir güvensizlik ifâdesidir, daha açıkça söyleyelim, bir “kompleks” göstergesidir.

Unutulmamalıdır ki, bazı kelimelerin İbranîce’den Türkçe’ye geçmesi pek tabiîdir, çünkü ülkemiz bir “dil devrimi fâciası” yaşamadan önce Türkçe bir imparatorluk diliydi ve tıpkı bugünün imparatorluk dili olan İngilizce gibi başka dillerden beslenerek zenginleşiyordu. İkincisi, bahsini ettiğimiz yazarların, Türkçe’de kaba bir hesapla 3-5 bin yıldır olan kelimeleri bile İbranîce’ye dayandırmaktaki gayretkeşliği anlaşılır gibi değildir. İbranîce nasıl Arapça ve Türkçe’ye tesirde bulundu ise, Türkçe ve Arapça’nın da aynı şekilde İbranîce’ye tesirde bulunması o kadar beklenilir bir durumdur.
Bu işte o kadar ileri gidilmektedir ki, Soner Yalçın, kitabının 401. sayfasında tekstille ilgili bir dizi kelimeyi vererek bunların İbranîce olduğunu dile getirmekte ve buradan hareketle yorumlar yapmaktadır. Üşenmeyip Türk Dil Kurumu’nun internet sözlüğünden bir tarama yaptığımızda, Soner Yalçın’ın İbranîce olduğunu iddia ettiği kelimelerin kökleriyle ilgili şöyle bir sonuç çıkmaktadır:
Arapça: entari, atlas, esnaf, hırka, cübbe, kadife, mendil, seccade, şerit, yemeni.

Farsça: astar, çamaşır, tülbent, gerdan, pabuç, peştamal, şalvar.

İtalyanca: patiska, bavul.

Yunanca: fistan.
Şu kelimelerin karşısında ise bir açıklama yer almamaktadır, yâni bu kelimeler de Türk Dil Kurumu tarafından öztürkçe kabul edilmektedir: Basma, bindallı, bohça, cepken, koltuk, kürk, kuşak, oya, sırma, yaşmak, yazma, yelek. İnsaf sahibi ve Türkçe’nin fonetiğine âşinâ her insan, sayılan son kelimelerin İbranîce’de bulunmasını, Türkçe’den İbranîce’ye çok sayıda kelime geçtiğinin bir delili olarak görür.
Dil bahsini daha fazla uzatmamak için burada kesmekte fayda var; ama yazarın, dil ve kelime oyunlarından hareketle, bir kısım realiteleri önceden doğruluğunu kabul ettiği hipotezlere uydurmaya çalışmasının, “bilimsel” bir yaklaşım olmadığını bir kez daha zikretmek zorundayız.
Bir başka önemli nokta da şudur ki, eğer isminden ve soyadından hareketle birilerinin Sabetaycı olduğundan şüphelenilecekse, “baş şüpheliler”den birinin Soner Yalçın olması gerekmektedir. Biz Soner ismini “son” ve “er” şeklinde bölüp yorumlar yapacak ve paranoyakça tahlillere girişecek değiliz, ya da “yalçın” kelimesinin İbranîce’deki hangi kelimenin karşılığı olduğunun peşine de düşmeyeceğiz; ama elimizde çok daha basit bir veri var. Türkiye’de Sabetaycılığını kimsenin tartışmadığı (Soner Yalçın’ın da tartışmadığı) Abdi İpekçi’nin soyadını alıp, sonra Uğur Mumcu’nun adını onun önüne ekleyerek kendisine “Uğur İpekçi” mahlâsını seçen ve bu müstear isimle bir dönem “Habertürk” gazetesinde yazılar yazan Soner Yalçın’a şu soruyu sormak mümkündür: Sabetaycılığın sembol ailelerinden İpekçiler’in soyadını müstear isminde kullanan bir kişiden, Sabetaycı olduğu konusunda en azından “şüphelenmek” için elimizde sizce de yeterli veri yok mudur?
[Uğur İpekçi’nin aslında Soner Yalçın olduğunu nereden çıkardığımızı da okuyucularımıza aktaralım ki, kimsenin zihninde soru işareti kalmasın. Bizim Soner Yalçın gibi öldürülmüş JİTEM kurucularıyla veya yine öldürülmüş meşhur “uyuşturucu baronları”yla röportaj yapıp bunları neşretme, bu kapsamda çeşitli “derin ilişkiler” geliştirme ve böylece birçok belgeye ulaşma şansımız hiç olmadı. İstihbarat akışı konusunda da çok zengin kaynaklarımız yok. Biz sâdece “açık istihabarat” yapmaya çalışıyor ve ayrıntıları iyi izleyerek sonuca varmaya çalışıyoruz. Uğur İpekçi’nin kimliğini de bu yolla deşifre ettik. Uğur İpekçi’nin Soner Yalçın olabileceğine dair ilk şüphemiz üslûp benzerliğini görmemizle, sıklıkla kullanılmış bazı kelime ve kavramların her iki yazarda ortak olduğunu tespit etmemizle başladı. Ama asıl deşifre, Soner Yalçın’ın “Efendi-2” kitabının 109 ve 110. sayfalarında Doğramacı ile yazdıklarının bir yerlerden tanıdık gelmesiyle vuku buldu. Bu sayfalarda anlatılanları bir yerlerden hatırladığımızı farkedince kişisel arşivimizi karıştırmaya başladık ve sonunda aradığımıza ulaştık. Soner Yalçın’ın iki sayfada nispeten kısaca değindiği bilgileri, Uğur İpekçi’nin daha uzun ve ayrıntılı biçimde, ama aynı aktarmalarla, “Kafa Karıştıran Bir Biyografi: İhsan Doğramacı” başlıklı ve 02.05.2003 tarihli makalesinde yazdığını gördük. Okuyucularımız “Eee ne var bunda?” diyebilirler. Haklıdırlar. Fakat bitmedi… Birçok yerde birçok yazara atıf yapan Soner Yalçın’ın, bu kısımda Uğur İpekçi’ye atıf yapmadığını farkettik. Dahası, Soner Yalçın’ın, Uğur İpekçi’nin alıntı yaptığı her iki kitabın (Muvaffak Akman ve Şinasi Özsoylu’nun kitapları) içinden aynı alıntıları yapmakla kalmadığına, bu alıntıları kendi bulduğunu ifâde eden tarzda cümleler kurduğuna dikkat ettik. “Okuduğumda şaşırdığım bir anekdotu yazmak istiyorum” diyerek ilk alıntıya giriş yapan, “Şinasi Özsoylu’nun İhsan Doğramacı ile 40 Yıl adlı kitabındaki bir bilgiye de şaşırdığımı anımsıyorum” diyerek ikinci alıntıya geçiş yapan Soner Yalçın, bu cümleleriyle aslında Uğur İpekçi’nin kendisi olduğunu ifşâ etmektedir. Benzer bir sonucu yine aynı kitapta yer alan Mesut Yılmaz ile ilgili bölümden (ve aynı kapsamdaki Uğur İpekçi makalesinden) çıkarsamak mümkündür. Zâten kitabın ilerleyen sayfalarında Bülent Arınç ve Ülker ailesi ile ilgili iddialarda bulunurken, Soner Yalçın (artık ayıp olmasın diye herhâlde!) Uğur İpekçi’ye atıf yapmaktadır.]
“Efendi” serisinden çıkan her iki kitaptaki en belirgin hata ise, geçmişinde Yahudilik bulunan ama sonradan Müslüman olduğunu ikrar eden herkesten “potansiyel Sabetaycı”ymış gibi bahsedilmesidir. Yazı dizimizin ilerleyen bölümlerde bazı örneklerini sunacağımız üzere, sâdece Yahudilik’ten ihtida edenler değil, Hıristiyanlık’tan ihtida edenlere de söz konusu kitapların birçok yerinde mim konulduğu görülmektedir. Oysa bu yöntemin, aklı başında bir insanın başvurmaması gereken bir yöntem olduğunu bir şekilde Soner Yalçın da teslim etmektedir. Kitabının 270. sayfasında “Müslüman olan bazı Sabetayistler’in zamanla inançlarını terk edip veya unutup tamamen Müslüman oldukları da bir gerçektir” diyen, ama kitabının kalan bütün kısımlarında bu taifeden hiçbir kişinin gerçekten Müslüman olamayacağını düşündüğünü belli eden Soner Yalçın, İslâm’ın ve özellikle de tasavvufun kimseyi cezbedemeyeceğine dair kat’i bir inanca sahip olduğunu bütün kitap boyunca “üstü kapalı” biçimde vurgulamaktadır. Ama Soner Yalçın yanılmaktadır. Sözgelimi, Ali Ufkî Bey’in Türkçe güfteli mezamir (Yahudi duâsı) yazdığını söylerken (s.195), Bay Yalçın, Lehistan asıllı bu kişinin gerçekten Müslüman olmuş olabileceği düşüncesine ihtimal bile vermemektedir. Oysa Ali Ufkî Bey’in Türk asıllı Lehistan Tatarı olduğunu ileri süren yazarlar (Thadeus Gasztowtt) bulunduğu gibi, bundan daha önemlisi onun bestelediği ilâhilerdir. “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” adlı ilâhinin bestesi o kadar dokunaklıdır ki, dinleyen her samimî Müslüman’ın içini titretmektedir. Böyle bir ilâhinin ancak yürekten duyulan bir inançla bestelenebileceğini bilmek için, görünen o ki îman nurundan birazcık nasipdâr olmak gerekmektedir. [Konuyla ilgilenen ve bugüne kadar ilâhiyi dinlememiş olanlara, özellikle Zara’nın yorumundan bu ilâhiyi dinlemelerini salık veririz.*]
Aynı kapsamda değerlendirilebilecek bir başka hata da, Selânikli herkese ve hatta neredeyse vaktiyle yolu bir müddet Selânik’e düşmüş herkese “kesinlikle dönme” muamelesi yapılmasıdır. Soner Yalçın kitabının 356. sayfasında şöyle demektedir: “Selânik nüfusunun çoğunluğu Yahudi’ydi. İkinci sırada Türk-Müslüman nüfus geliyordu. Sabetayistler bu ikinci grubun ne kadarını oluşturuyordu, bilmiyoruz. Ama Sabetayist olmayan Müslümanlar da vardı. Her Selânik’ten geleni Sabetayist görmek hatadır.” Bu sözleri söyleyen Soner Yalçın, kitabının kalan bütün kısımlarında Selânikli olmayı âdeta “şüpheli” olmanın ilk şartı gibi sunmaktadır. Yazar bazı yerlerde bir kişinin ilişkilerini anlattıktan sonra, “zâten kökleri Selânikli’dir” türünden ifâdeler kullanmaktadır. Bu toptancı, genellemeci, dikkatsiz üslûbun ne bilimsellikle ne de objektif gazetecilikle alâkası olamayacağı açıktır.
Bütün bunlardan öte, kitap, ne yazık ki çelişkiler, çarpıtmalar, tutarsızlıklar ve hatta “kara mizah” örneği sayılabilecek bilgi hatalarıyla doludur. Dizimizin bir sonraki yazısında bütün bunlara bazı örnekler verecek ve mezkur kitabın “iplik kalitesi”ni ele almaya çalışacağız.

* Bahse konu ilâhinin sözleri şöyledir:
“Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kasdı canadır inan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dillu dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semavatın kapuların açarlar
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar
Seherde kalkana hülle biçerler
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fânidir sakın aldanma
Mağrur olup tac-u tahta dayanma
Yedi iklim benim deyu güvenme
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan.”

kaynak: millethaber.com

Reklamlar
Published in: on Eylül 9, 2006 at 11:51 pm  Comments (8)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/09/soner-efendi-uc-korner-bir-penalti-etmez-1/trackback/

RSS feed for comments on this post.

8 YorumYorum bırakın

  1. Bu cümleyi kurmakla sizin de ne kadar sığ ve çarpıtılmış bir bilgi ile yazdığınız ortaya çıkıyor. Türkçe imparatorluk dili hiç olmadı. Sadece halkın dili oldu. Bir düşünün “kalem, kitap, okul, kütüphane, hane” bunlar hangi dilden geliyor? Bunlara Türkçe derseniz lafım yok. “Unutulmamalıdır ki, bazı kelimelerin İbranîce’den Türkçe’ye geçmesi pek tabiîdir, çünkü ülkemiz bir “dil devrimi fâciası” yaşamadan önce Türkçe bir imparatorluk diliydi ve tıpkı bugünün imparatorluk dili olan İngilizce gibi başka dillerden beslenerek zenginleşiyordu.

  2. Ben Soner Yalçın / Bay Pipo okumaya başladım, ama ilk 3 sayfada bu kitabın Reis kitabının devamı niteliğinde olduğunu öğrendiğimden, Reis isimli kitabı bulmak için araştırmalara başladığımda buldum bu sayfayı.
    Aslına bakarsanız bir dönem, basında fazla şekilde ortaya çıkan bu sebataycılık meselesini derinlemesine incelemedim ancak Soner Yalçın’ın kitabını okuyan ve akrabalarımdan birinin Sabetay olabileceğini söyleyen arkadaşımdan sonra konuya dikkat ettim. Daha sonrada araştırmaktan vazgeçtim, çünkü yukarıdaki yazıda da anlatıldığı gibi, soy ağacıyla kimin nereden geldiğini ispat eden aile üyemin yazılı ispatına karşı, nereden geldiği belli olmayan bir iddaa ve sahibine karşı ilgi duymamın gereği kalmamıştı.
    Bugün elimdeki e-kitapları karıştırırken Soner Yalçın’a ait bir kaç kitap buldum ve okumak istedim. Bu kitabı roman havasında, fazla ciddiye almakdan okumam gerektiği konusunda beni uyardığınız için teşekkürler.

  3. atatürkün yaptığı anlaşmalarda yahudi olamasının etkili olduğu söyleniyor buna ve neden şemsi efendi okuluna gittiğine ve sabetyistlerin gizli bir duası varmış bunu bilmesine ‘bu benimde gizli duam’ demesine bir açıklık getirir misiniz?

  4. bu siteyi soner yalçın ve yalçın küçük’ü küçültmek için yapmışssınız sanırım.bu siteyi kuranların sabetay olmadığı ne malum.ülkemizi yönetenler,ülkemizde bir şeyler planlayanların köküne indiğinizde müslüman – türk olmadığını pekala görürsünüz.kitaplardan alıntı yapıyosunuz ama gerçeği nasıl söylemiyorsunuz.Gerçekleri siz yazında öğrenelim o zaman.

  5. İnsanlar müspet ve menfi hata ve hizmetleriyle bir bütündür. Hizmetleriyle ayyuka çıkarıp hatalarıyla yerin dibine sokmak abesle iştikaldir. İnsanlar soyağacına nüfus kütükllerine göre yargılanamaz. Bir gün Atatürk 12 yıllık hizmetçisine sormuş. Selaniktan ne çıkar diye. O da bol bol yahudi çıkar cevabını vermiş. Atatürk Bu cevaptan sonra Napolyon Bonapart da italyan asıllı idi. Ancak fransız olarak yaşadı. Fransız olarak öldü. Fransanın kahramanı oldu. İnsanlar bulundukları konuma göre hizmet ettikleri yere göre adlandırılırlar demiş. Çok da doğru söylemiş.

  6. Atatürk sabetaist yahudilerin okuluna gitmişse, Şemsi efendi bir haham ise ve okulu yahudi okulu ise, Sonra fevziye mektepleri vakfının ışık okulları da sabetaistlerin ise Ailesi Atatürkü sabetaistlerin okuluna göndermiş ise bunda kendisinin bir suçu olabilir mi? İnsanları nüfus kütüklerine göre yargılamak abesle iştikalden başka bişey değildir. Münib Engin Noyan da Yahudi asıllı olabilir ama şimdi takva ehli bir müslüman. En azından dış görünüşü öyle. Kalpleri yalnızca Allah bilebilir. Hidayet yalnızca Allahtandır

  7. İnsanlar farklı ırklara mensup doğar .Bu kendi iradelerinin dışında vuku bulur.Hiç kimse anasını-babasını seçme hakkına sahip değildir.Hiç kimse ırk seçmeye de sahip değildir.Bu seçme özgürlüğümüz yok ise ırklarından dolayı da YARGILAMA hakkına sahip değiliz.
    Bir insan yahudi ırkına mensup olabilir .Bu o kişinin en doğal hakkı ve hiç kimsenin yargılama ve aşalama hakkı yoktur.Yahudi ırkına veya başka bir ırka mensup olup çok iyi bir müslüman olabilir .Irkı yahudiye dayanıyorsa yaptığı güzel salih işler,müslümanca ameller o kişinin ırkından dolayı nötürleşemez.
    Allah kalpleremi bakar yoksa ırklarına mı bakar ? sorusu sorma hakkı doğar.

  8. Eh yani yokmu Sabetaist peki, var tabi,amaçları varmıdır,evet, peki ülkemiz bu amaca hizmet ettiriliyormu?


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: