Soner’in Efendisi / Efendice Bir Yazı

Soner’in Efendisi 

 

Hamdi Yılmazer -Aksiyon

Efendi, Sabetaycılar’dan kimleri açıklıyor? Ya da Sabetaycı olmayan ailelere giden ‘gelin’lerden hareketle kaç sülale Sabetaycı olarak kayda geçiriliyor? 1940 tarihi dışarıya kız verme düşüncesinin başlangıcı mı, yoksa umumileştiği tarih mi? Şimdi gel de işin içinde çık! “Beyaz Türkler” kız verilen sülaler, “sır” da bu şekilde iyice gizlenen Sabetaycılar olmasın? Gelin giden sülaler çoğaldıkça onlar iyice sırra kadem basıp, sırrın da sırrı oluyorlar!.. Kim bilir belki o kadar da değildir!

İnsan beyni muhteşem bir organ. Meşgul olduğumuz konudan menfez bulup çok ilginç irtibatlar kurabiliyor. “Efendi” kitabını okurken Millî şairimiz Mehmet Akif Bey’in, “Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş” mısraına intikal ediverdim. Sonra dönüp bu intikal nasıl oldu diye düşünmeye başladım.

Bizler “Efendi” denilince Kâinatın İftihar Tablosu’nu, yani Hz. Muhammed Mustafa (sas)’i hatırlarız. Ondan bahsederken isminin telaffuzu bile bazen incelik açısından uygun gelmez ve “Efendimiz” demeyi tercih ederiz. Bazen o da yavan gelir. “Kâinatın Fahrini” ifadede yetersiz kaldığını hisseder ve “Efendiler Efendisi” deriz.

“Efendi” kelimesinin bildiğimiz muallâ yerinin dışında, hatta tam tersine kullanılışını ilk defa okulda duydum. Tabii ki o zaman temyiz edebilecek durumda değildim. Ama mevcut kullanılış evimizdekine benzemiyordu. Mesela, okulumuzun müdürü “Bey” idi, hademeler ise “Efendi”. Hademelik utanılacak bir şey değil elbette. Dünyada hademelik yaptığı halde Hakk’ın katında gıpta edecek yerler elde etmiş nice insanlar çıkar. Ama makam açısından bakınca “Efendi” en alttakilere uygun görülmüştü.

Sabetay Sevi ismini ise ilk defa lise yıllarında duydum. “Sevi” mi, “Zevi” mi yoksa “Zvi” mi?

Bir fotokopi kitap ve birkaç yazı vardı. Onlar da Sabetay’ın ikinci ismi konusunda bile ihtilaf içindeydi. Sadece bir şeyi öğrenmiş oldum: Müslüman olmuş görünen ama gizliden gizliye Yahudiliğini sürdüren kişiler varmış aramızda. Dolayısıyla Soner Yalçın’a katılmamak mümkün değil. Böyle bir konu nasıl bu kadar gözden ırak kalabilmiş, hayret!..

Şimdilerde Sabetaycılık gündemde. Art arda kitaplar çıkıyor. Soner Yalçın da iki kitap yazdı ve dönmelerin de “efendi” olduğunu ondan öğrendim.

Allah, Allah dedim. Nasıl bir dönem ki bu, kelimelerin bile başı dönmüş!.. Her şeyin üstü altına gelmiş…

KAN ÇEKTİ GALİBA

Soner Yalçın, “Ben derin devleti” araştırıyorum, diyor. ‘Beyaz Türkler’i yazma sebebi de bu. Araştırma yönüyle bakılacak olursa kitap, çok çılgın bir çalışmanın sonucunda ancak ortaya çıkabilecek zenginlikte. Akraba ilişkileri, hısımlıklar ve bir kişiyi “tam olarak anlayabilmemiz” için sayılan onlarca isim ve onların ilişkileri…

Sağlam bağlantılar kurulmadan bu ilişkilerin bulunması mümkün değil. İnsan Mernis’in başına geçse ancak o zaman bu ilişkileri çıkartabilir. Mernis’ten yararlanma imkânı bulduysa eğer, helal olsun. Gazetecinin işi bilgi ve belgelere ulaşmak değil mi?

Kitabın bu yönlerine dair takdirlerimi ifade ederken, aynı konuları araştıran bir arkadaş “Acele etme birçok bilgi yanlışı var” dedi. Kitabın ince bir eleştirisini Taha Kıvanç Yeni Şafak’ta yaptı. Ben çoktandır ilgimi çeken ve Soner’in de iki kitabının yazılış gerekçesini oluşturan bir “ilişki biçimine” dikkat çekmek istiyorum. Kitabın girişinde anlatıldığına göre Soner birinci kitabı yazdıktan sonra biraz bıkkınlık yaşamaktadır. Tekrar bu konulara dönecek enerjiyi kendisinde görmemektedir. Bu sebeple kendisine gelmiş olan Harun Hoca’nın müridine çok sıcak cevaplar vermez. Ama yine de misafirini nezaket gereği yolcu etmek üzere onunla birlikte yürür. Bir taraftan neden bu adam bana geldi ki, diye düşünmektedir. Bu arada misafirin ağzından ilginç bir cümle çıkar. Hani masonlarla ilgili esrarengiz semboller vardır ya! Eğer mason ise anlamasını ve ona göre davranmasını sağlayacak vücut hareketleri gibi şeyler. İşte o kabilden bir cümle sanki. Misafir “Kan çekti galiba” der ve ayrılır. Soner, kitabın ilerleyen sayfalarında “Aslında bu konuyu araştırmak istiyordum” diyerek ilişki biçimini bir parça deşifre de ediyor.

İLGİNÇ BİR İLİŞKİ BİÇİMİ

Benzer bir durum Cem Ersever’le de arasında geçer. Telefonla başlayan ilişki karşılıklı görüşme aşamasına gelir. Muhatap çok ilginç şeyler anlatmaktadır. Soner kendi kendisine sorar: Bunları neden bana anlatıyor?

Sonra anlatılanlardan bir kitap çıkar.

Sadece Soner ve onun kaynaklarıyla sınırlı değil bu ilişki. Ya da ilginç kaynaklar sadece Soner’le buluşturuluyor değil. Bu bir biçimdir ve ihtiyaç miktarınca tekrarlanır.

İlginç olan taraf şurasıdır. Bu biçimde merkezin neresi olduğu bilinmez. En büyük maharet iş yaptırılacak kişilerin seçimindeki ustalıktan kaynaklanır. Bir de çalışacakların kıvama erdirilmesinde küçük küçük etkilerle asıl amaca yönlendirmeyi başaracak olan ilişki ağının kusursuz çalışmasında…

Sonuçta öyle bir sarmal oluşur ki, mesela Soner örneğine bakacak olursak kitabı Soner mi yazmayı düşündü, yoksa asıl yazdırmak isteyen ‘Efendi’nin bizzat kendisi miydi, ya da arada başkaları da mı vardı, karışır gider. Sonra da asıl adamlar bu karışıklıktan başka bir ağ çıkartır. İşler böyle dolaşır gider. Bu ilişkileri çözmeye meraklı araştırmacı ve yazarlar olduğu müddetçe de sarmal kolaylıkla döner…

Yani araştırmasan gizli kalır. Araştırma arzusuyla peşine takılanları da yemleyerek yoluna devam eder. Olay tıpkı siyon protokollerinin açıklanmasına döner. Sonuç iki şıklıdır: Bazıları “olmaz böyle şey” der geçer. Böylece amaç gerçekleşir. Bazıları da “bunlar olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değil o zaman” der ve yine maksat gerçekleşir.

Üçüncü bir şık yok mudur?

Merakını yenmiş ve yemlemelere gelmeyecek kadar titiz araştırmacılar olduktan sonra neden olmasın ki!…

EFENDİ: 1940

Ne zaman “dönmeler” konusu açılsa, yüzündeki alaycı kahkaha ifadesiyle o kadın hayalimde belirir.

İzmir’e Selanik’ten göçtüklerini söylüyor ve ardından ilave ediyor: Eskiden kendi içimizde evlenirdik. Asimile edilmekten korktuğumuz için dışarıya kız vermezdik. Sonra düşündük ve kendi isteğimizle asimile olmayı tercih ettik. (Burada kahkaha atıyor) 1940’yılından sonra kızlarımızın dışardan evlenebilmesine izin verdik.

Bu hikayeciği dikkate alıp sonra Efendi kitabını okursanız ortaya çıkan sonuç şöyle oluyor: Sabetaycılardan bir kız Sabetaycılıkla hiç alakası olmayan köklü bir aileye gelin gitmiş. Kızın dönme olduğuna dair bir kayıt olmadığı için, olan hadise bir kızın bir erkekle evlenmesinden ibaret. 1940 yılından itibaren bu şekilde kaç evlilik gerçekleşmiştir acaba?

Ve 2000’li yıllarda birisi çıkıp Soner’e geliyor. Esrarengiz bir konuyu araştırmasına kılavuzluk ediyor. Böylece “Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” ortaya çıkıyor.

Yapılan nedir?

Efendi, Sabetaycılar’dan kimleri açıklıyor? Ya da Sabetaycı olmayan ailelere giden ‘gelin’lerden hareketle kaç sülale Sabetaycı olarak kayda geçiriliyor?

1940 tarihi dışarıya kız verme düşüncesinin başlangıcı mı, yoksa umumileştiği tarih mi? Şimdi gel de işin içinde çık! “Beyaz Türkler” kız verilen sülaler, “sır” da bu şekilde iyice gizlenen Sabetaycılar olmasın? Gelin giden sülaler çoğaldıkça onlar iyice sırra kadem basıp, sırrın da sırrı oluyorlar!..

Kim bilir belki de o kadar değildir!

 *********

Efendice Bir Yazı 

 

Hamdi Yılmazer-Aksiyon

“Efendi” açısından bakılacak olursa “alametlerin silinmesi” en fazla kendisini gizleyerek bütün yapıların içine sızan ve “Benzeme, benzet” anlayışıyla o yapıları bozmak isteyenlere yarıyor. Eğer bir mukayese imkanı olsaydı, “Efendilerin” Osmanlı devletine ve sosyal kurumlarına sızma hızları ile Osmanlı dışındaki ülkelerdeki sızma hızını karşılaştırmak isterdim. Tabii bir de bugünkü dünyayla…

‘Dinlerin ruhu beştir’ denilir. Her ne kadar “dinler” çoğul olarak kullanılsa da kast edilen Hz. Âdem (as)’la başlayan ve Hz. Muhammed (sas)’le sona eren ‘vahy’dir; yani Allah (cc)’nün katındaki dindir. Çoğul olması çok sayıda peygambere inzal buyrulduğu içindir.Dinin, suiistimallerden koruyarak, fonksiyonlarını eda edebilecek yollara ulaştırmak istediği beş şey şunlardır: akıl, nefis, nesil, mal ve bir de dinin bizzat kendisi.

Dinin kendisi de ona inananlar tarafından korunmalıdır. Nitekim vahyin inzal buyrulduğu dönemlerin akabinde teessüs etmiş olan dinler, zaman içerisinde, orijinaline uymayan yorum ve eklemelerle tahrife uğramış ve fonksiyonlarını eda edemez hale gelmiştir. Allah (cc) son vahiy olan Kur’an’ı kendisinin koruma altına aldığını ifade etmiştir.

Tahrif konusunu yakından görmek için, Kur’an’da isimleri geçen ve tarih olarak da Peygamberimiz (sas)’den hemen önceye tekabül eden “Beni İsrail” örneğine bakabiliriz.

“İsrail”, Hz. Yakup’un adıdır. “Beni İsrail” Hz. Yakup’un çocuklarının çoğalmasıyla ortaya çıkan kavim demektir.

Allah (cc)’nün inzal buyurduğu dört büyük kitaptan üçü bu kavme indirilmiştir. “Tevrat” Hz. Musa’ya, Zebur Hz. Davud’a ve nihayet İncil de Hz. İsa’ya.

Hz. İsa’ya inananlar Yahudilerin dışındaki milletlerden oluştuğu için, Hz. İsa’nın da bir ‘Beni İsrail’ peygamberi olduğu ilk anda yadırganmaktadır.

TAHRİF NASIL YAPILIYORDU

Yahudiler her ne kadar kendi peygamberlerinin durumunu bizim anlayışımızdan farklı değerlendirse de, bu durum, Kur’an’da bildirilen tahrif işinin aslını etkilemiyor.

Kur’an’ın bildirdiğine göre hahamlar kelimelerin yerlerini değiştirerek farklı anlamlar üretiyor ve bunu da Tevrat’ta geçen Rabbin kelamı olarak takdim ediyordu.

Yani üç aşamalı bir eylem gerçekleşiyordu:

Biricisi, Allah’ın buyruğu kabullenilemiyor.

İkincisi, kutsal kitaptaki kelimelerin yerleri değiştirilerek elde edilen kombinezonla kendi istekleri doğrultusunda elde edilen mânâ, ilahi kelamın arasına karıştırılıyor.

Üçüncüsü de, ilahi kelam arasına yerleştirilen anlam, Allah kelamıymış gibi halka sunuluyor.

Böylece insanların hevâsından kaynaklanan tarzlar din olarak uygulamaya konulmuş oluyordu.

Kitaplar üzerinde yapılan bu tahrif çalışmasının başka sürümleri de var.

Mesela, insanları ait oldukları şeylerin sembollerinden sıyırarak belirsiz hale getirmek ve sonra da bu belirsizliği mümkün olduğu kadar çok amaçlı kullanarak kâr içinde kâr elde etmek gibi…

Bir başka ifade şekliyle, “Beşinci kol faaliyetleri için uygun ortam oluşturmak” diyebiliriz.

Ne demeye çalışıyorum?

İLGİNÇ BİR ESPRİ

Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı: Efendi 2” kitabını yazmadan önce bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Ama önce espri gibi bir soru var.

Tecessüs damarı güçlü bir arkadaş, elimdeki kitabı görünce aldı. Eliyle “Beyaz Müslümanların” kelimelerini kapattı ve “Böyle biri var mı?” dedi.

Yani “Büyük Sırrı Efendi” diye biri…

Ya da Sabetaycıların çok kullandığı ilk isimler düşünülecek olursa “Mehmet Sırrı Efendi”…

Omuzlarımı silkmekle yetindim. Çünkü Soner’in kitabı dikkate alınırsa pekâlâ olabilir.

Mesela kendisini bu çalışmaya iten kişiye Soner sormuş: “Siz Müslüman mısınız, yoksa hâlâ Sabetay Sevi’nin mesih olduğuna inanıyor musunuz?”

Adam: “Ben Allah’a inanırım” demiş. Bir yoruma göre Sabetay Sevi’yi -hâşâ- Tanrı kabul ediyorlarmış.

Soner, “Güzel, politik bir yanıttı.” diyor.

Bu şifreli ortamla fazla haşir neşir olunca Soner de pekâlâ etkilenmiş ve “Sırrı” kelimesini bir “sır” olarak kullanmış olabilir.

Kendisiyle konuşma fırsatı bulamadığım için bir şey diyemedim.

ASIL MESELE

İki farklı anlayışla karşı karşıyayız.

Birincisi, “Evinde ne isen kamusal alanda da öyle ol! Seni olduğun gibi tanımak ve kabul etmek istiyorum.” diyor.

İkincisi ise, “Evinde ne isen nesin! O beni ilgilendirmez. Kamusal alanda benim istediğim gibi olacaksın.” diyor. Bu konu eğer evlere de gidip gelmeler söz konusu olacaksa, “Vicdanında ne isen nesin. Onun dışında benim istediğim gibi olacaksın.” sınırına kadar gidiyor. Sonuç şu: “Sen değil, görüntün lazım bana!”

(Amacım din ve laiklik temeline dokunmak değil. Konuya “Efendi’ce” bakıyorum.)

Din temelde nefsi koruma altına alıyor. Bir nefsin öldürülmesini insanlığın öldürülmesine denk sayıyor. Sonra bu nefsin aklının rahatça üretim yapabilmesi için nefsî ve haricî baskılardan koruyarak, lazım gelen özgürlüğü sağlamayı gaye ediniyor. Ardından da neslinin sağlıklı ve güvence altında devamını temin etmek istiyor.

Eğer bu nefis, emsalleri arasında belirginleşir ve baskın bir figür haline gelirse nesli onun adıyla anılmaya başlıyor. İsrail oğulları örneğinde olduğu gibi…

Din burada diyor ki, “Biz sizi şube şube, kabile kabile yarattık ki tanışasınız…”

MİLLÎ KİMLİK

Anlaşılan o ki, fertlerin kişiliği ve ona özgü yönleri olduğu gibi, aile, kabile ve millet gibi aynı genetik yapıdan gelen içtimai oluşumların da kendine has bir kimliği, kişiliği ve öne çıkan yönleri oluyor. Mesela “siyasi entrika” denilince akla İngilizlerin gelmesi gibi. Darda kalanlara yardıma koşmak denilince de akla bizim milletimizin gelmesi gibi.

[Kaderin remzine bakın ki, 1492 tarihinde Yahudileri İspanya kralının zulmünden kurtarmak için bizim milletimiz gemi gönderip onları almış ve kendi topraklarına yerleştirmiş. Şimdi de İsrail’in bombalarından kaçan Lübnanlıların tahliyesi için yine bizim milletimiz gemi gönderiyor!… (Allah milletimize ve devletimize zeval vermesin)]

İşte din, kabile ve milletlerin kendilerine has özelliklerini tanıyarak istifade etmeyi öneriyor. Bu sebeple Müslüman milletler asimilasyona gitmemişler, dinlerini güzelce temsil ve tebliğ ederek idareleri altındaki farklı milletlerin milli hususiyetlerini koruyarak Müslüman olmaları için çaba sarf etmişlerdir.

AYRIMCILIK İÇİN DEĞİL

Osmanlı’da “olduğun gibi tanımak istiyorum” esprisi kıyafetlerin ayrılmasına kadar gitmiş. Sadece milliyetler değil, meslekler bile kıyafetten hemen anlaşılacak kadar ayrılmış. Yolda gördüğünüz bir insanın hiç sormadan dini, milliyeti ve mesleği hakkında doğru bilgi sahibi olma imkânı doğmuş.

“Olduğun gibi tanımak istiyorum” esprisinin hikmeti “sana ait hususiyeti yerinde değerlendirmene fırsat tanımak istiyorum” anlayışıdır. Yoksa ayrımcılık yapmak değildir. Çünkü insanlar, milliyetleri ne olursa olsun Allah’ın kuludur. Allah’ın kulları da “Tarağın dişleri gibi birbirine eşittir.”

ALAMETLERİ SİLMEK

İnsanların görüntüsüne talip olan anlayış, insanların hususiyetlerini gösteren alametlerin kullanımını uygun görmüyor. Bunu da temelde eşitlik bozulur, adam kayırma işleri yapılarak hukuksuzluklar olur endişesine dayandırıyor.

Haklı gibi görünen endişeler, önemli sayılacak yararlar sağlamakla beraber, korktuğu mahzurları ortadan kaldırmaya yetiyor mu?

“Efendi” açısından bakılacak olursa “alametlerin silinmesi” en fazla kendisini gizleyerek bütün yapıların içine sızan ve “Benzeme, benzet” anlayışıyla o yapıları bozmak isteyenlere yarıyor.

Eğer bir mukayese imkanı olsaydı, “Efendilerin” Osmanlı devletine ve sosyal kurumlarına sızma hızları ile Osmanlı dışındaki ülkelerdeki sızma hızını karşılaştırmak isterdim. Tabii bir de bugünkü dünyayla…

Soner, “Dönmelik” olayının Türkiye ile sınırlı olmadığını söylüyor ve özellikle Fransa’ya dikkat çekiyor. Ya diğer ülkeler!.. Biz kendimize bakalım. En son cami mimarisini, minareler ve mahyaların depremde oluşturduğu tehlikeyi uzun uzun tartışmıştık. İki ay sonra ramazan ve biz mahyasız ramazan gecelerine alışmaya başladık.

Sahi esneyebilen mahyalar yapılamaz mıydı? Neyse geriye dönmeyelim şimdi.

Mahya gitti kavga bitti nasılsa. Sıra hangi sembolü çizmeye geldi?

Reklamlar
Published in: on Eylül 9, 2006 at 10:02 pm  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/09/sonerin-efendisi-efendice-bir-yazi/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: