Ferid Kam’ın Bastonundan Soner Yalçın’a Cevap

Makale Yazarı: Faruk Tarih, gün ve saat : 13. Eylûl 2006 22:48:01:

dsdsd 

Paranın Efendisi Soner kitabının 214. sayfasının dipnotunda, copy-paste usulüyle elde ettiği bazı bilgileri kendi yorumuyla okuyucuya aktarmış. Bazı doğru bilgilerin arasına sıkıştırdığı kendi yanlı ve yanlış yorumlarla, asıl maksadının gizli bilgileri açığa çıkarmak değil, esas bilinmeyenleri perdelemek olduğu intibaı bende kesin kanaat derecesine ulaştı. Bu meseleye uyanan ilginin devamı ve kurcalanması hâlinde, bundan ciddi olarak rahatsız olacak güçlerin yönlendirmesiyle bu kitaplar yayınlanıyor gibime geliyor. Esas bilinmesi gerekenler, siyaset, bürokrasi, sermaye, medya ve tedrisat sahâsında ipleri elinde tutanlar olmasına rağmen, SYK şürekası ibreyi ters istikamete döndürmeyi şimdilik başardılar. Ortaya belki de kasten gayr-ı sahih isimler atıyorlar ki, hem bu iş sağa yıkılsın, hem de sonradan yazılacaklara ilgi ve güven sarsılsın. Şunu kat’iyetle söylemeliyim ki, vatana, millete ve dine samimi olarak hizmet etmiş olanların damarlarında varsa birkaç damla İbrânî kanı, bu asla değer hükümlerimizde kıstas değildir. Belki bir bilgi notu olarak bir köşeye kaydetmekte beis yoktur, yeter ki değerlendirmeler sadece onun üzerine inşa edilmesin. Bunları ifade ettikten sonra Soner Yalçın’ın satırlarına gelelim:

“23. Sırat-ı Müstakim ve Sebil ür-Reşad ekibi içinde yer alan Ömer Ferit Kam’ın babası askerî doktordu. Annesi kütüphane sahibi Defterdar Atıf Efendi’nin torununun kızı Fatma Fıtnat Hanım’dı. Ömer Ferit Kam, Mekteb-i Hukuk’u bitirdi. Özel hocalardan Arapça, Fransızca ve Farsça dersler aldı. En büyük yardımı gelecekte Maliye nazırlığı görevinde bulunacak Sabetayist Faik Nüzhet Efendi yaptı. (Oğlu Sadun Terem büyükelçilik yapmıştır) Faik Nüzhet sayesinde Hariciye Nezareti Tercüme Odası’na memur olarak girdi. Fatma Rukiye Hanım’la evlendi. Mehmet Akif vasıtasıyla tanıştığı Abbas Halim Paşa tarafından Avrupa’ya gönderildi. Hep iç içeler.”

Bunlara verilecek cevabın cinsini merhum Ömer Ferid Kam sağlığında tesbit etmiş. Nasıl mı?

“Bir akşam [Ö. F. Kam] “Yorgunluğu dinlendirmek için, şöyle biraz çıkalım” dedi. Eline kalın bir baston aldı. Hamamönü’ne doğru yürüdük. Yolda kendisine şimdi hatırlayamadığım bir sual sordum. Bana cevap yerine şöyle dedi: “Oğlum Mâhir, o senin hocaefendileri şu bastonla önüme katar, çil yavrusu gibi dağıtırım. Anladın mı?” (Mâhir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınevi, İstanbul 1975, s. 149)

Böyle deyip bırakmak gerekirdi. Ancak buna gönlümüz razı olmuyor ve elimizden geldiği kadarıyla ve imkânlarımız elverdiği ölçüde, birkaç satırla mukabelede bulunmak istiyoruz. Bir defa, Soner bunları neye istinâden yazıyor, hangi kaynaktan bu bilgileri aktarmış, bunu izah etmiyor. Bu yüzden bu notlara itimat etmemekte mâzûruz. Sabataycı bir nâzır nasıl, ne şekilde, neyin karşılığında, niçin Ferid Bey’e yardım etmiş? Faik Nüzhet’in nazırlığı ve Ferid Bey’in memuriyetinin aynı zaman diliminde olması tesadüf mü, değil mi? Soner’in “En büyük yardım” dediği bu memuriyet bol maaşlı, geniş selâhiyete sahip yüksek bir makam mıdır? Buradan yola çıkarak, Mehmed Âkif merhumun da adını karıştırarak, sabataycılara selâm veren herkesi “avdetî” mi ilân edeceğiz? O devrin hâdiseleri, şartları ve münasebetler açıklanmadan, çala-kalem ve basit mantıkla “ima” ve isnatlarda bulunmak ne kadar isabetlidir? Bakınız merhum Âkif ve Ferid Bey’in hakkında çıkan başka bir şâyia varmış:

“*Burada önemli bir hususa dikkat çekeyim. Çok kıymet verdiğim bir zatın enteresan bir hatası ile karşılaştım. Kendisi, bir yerde bu yemin meselesine atıfla, merhum Akif’in, arkadaşı Ömer Ferid Kam tarafından Mason derneğine kaydettirilmek istendiği, Akif’in Masonluğun gizlilik ve kesin itaat ilkesine karşı böyle cevap verip, reddettiğini söylüyor ve kaynak olarak da M. Ertuğrul Düzdağ beyi veriyordu. Düzdağ hocamıza bu meseleyi sordum. Kesinlikle, Ne Akif, ne de Ferid bey için böyle bir şey mevzubahis olmadığını söyledi. Bu zuhulü de buraya almak ihtiyacı duydum.”

Bu bilgi Salih Okur tarafından soruşturularak mesele tasrih ediliyor. İnternette gördüğüm bu satırlardan SY haberdar mıydı, bunu da alıp kitabında kullanır mıydı, bilmiyorum. Ama bulduğu, ya da kulağına fısıldanan her bilgiyi, doğruluğunu fazla araştırmadan kitaba aktarıp kendince yorumladığını gördükten sonra, bunu yapacağı ihtimalini zayıf bulmuyorum.

İlim ve edebiyat sâhâsında büyük bir şöhret sahibi olan Ömer Ferid Kam fevkalâde zeki mümtaz ve müstesnâ bir şahsiyet olduğu kitaplarda yazılı olduğu gibi, internette de hakkında bilgiler mevcut. Nette http://www.turkcebilgi.com/Ferid Kam sitesinde biyografisi anlatılırken şu cümleler dikkatimi çekti:

“Köprülü Fuad, İzmirli İsmail Hakkı, Şerafeddin Yaltkaya, Mehmed Ali Ayni ve akradaşlarının; “… Din eski şekillere bağlı kalamaz. Türk Demokrasisinde, din de muhtaç olduğu inkişafı göstermelidir. Camilere, elbise askıları, sıralar konmalı, içeriye ayakkabı ile girilmelidir. İbadet lisanı Türkçe olmalı; ayetler, hutbeler Türkçe okunmalıdır.Camilere müzik aletleri konmalıdır. Hutbeleri imamlar değil din filozofları okumalıdır… vb.” şeklinde hazırlanan rapora imza atmalarını eleştirmiş ve bu rapora şiddetle karşı çıkanlardan biri olmuştur. Onların reformist, yenilikçi hareketlerini tenkid etmiştir.”

Bu teklif İslâm’ı boğmak, budamak, deforme etmek için bir âdây-ı din, dönme veya hizmetkârı için kaçırılacak bir fırsat değildi. Buna karşı çıkan birisinin üzerine sabataycılık veya destekçilik tozu kondurmak mümkün müdür? İnsanların ne olduklarından ziyâde ne yaptıkları daha mühim değil mi? Aslı Çankırı’lı olan Dr. Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu Ömer Ferid Kam’ın oğlu da, musîki âleminde, erbabınca mâlûm ve meşhur olan fâzıl bir zat olan Rûşen Ferid Kam’dır. Bir fikir vermesi bakımından tercüme-i hâlini şu sitede okuyabilirsiniz.

Bir insanın özel ilgi alanına girmiyorsa, bu isimleri duymuş olması bile imkânsızdır. Maalesef nesillerimize değerli şahsiyetler tanıtılmıyor. Hâfızalar bir sürü lüzumsuz topçu-popçu adlarıyla doldurulup, bize örnek ve önder olacak isimlere yer bırakmıyorlar. Hatta, kazâra bilinecek olsa, önceden leke sürülüp bednâmla anılması için böyle hezeyanlar savruluyor. Şimdi, bir kitapta gördüğüm, Ferid Kam’la ilgili bir hâtırayı buraya naklediyorum, kıyası siz yapın. Bu insan Soner’in kitabında yazdığı bir insan olabilir mi? Peygamber-i Zişân’a böylesine mhabbetle bağlı, hürmetkâr ve hassas bir âlim, neyle ve kimle “iç içeymiş”, siz karar verin.

“Bir gün [Ömer Ferid Kam] yine bir na’t yazmıştı. Şöyle başlıyordu:

Vücûd-ı akdesin âlâdan âlâ Yâ Resûlallah
Cemâlindir tecelligâh-ı kalb-i Mevlâ Yâ Resûlallah

Mutasavvıfâne olan bu na’tı istinsah ettim. Son beyti şöyleydi:

Ferîd-i bînevâyı defter-i uşşâkına kaydet
Budur senden niyâz-ı kalb-i şeydâ Yâ Resûlallah

Evde akşam yemeğe oturduğumuz zaman, kapı şiddetle çalındı. Elimde peçete kapıya koştum. Bir de baktım ki, Ferid Bey pür-heyecan: “Aman oğlum, ben büyük bir terbiyesizlik yaptım. Yazdığını getir de hemen onu düzelteyim. O büyük bir terbiyesizliktir; Resûlullah’a emr edilip “kaydet” denir mi? Hemen o mısraı şöyle düzelt:

“Ferid-i bînevâ da defter-i uşşâkına geçsin”

dedi. Ve “hemen şimdi düzelt” diye te’kid edip gitti. Eski hâli ile manzûmenin başkasının eline geçmesinden korkmuştu.
(Mâhir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınevi, İstanbul 1975, s.148)

http://f27.parsimony.net/forum67623/messages/21998.htm

Reklamlar
Published in: on Eylül 13, 2006 at 9:19 pm  Comments (1)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/13/ferid-kamin-bastonundan-soner-yalcina-cevap/trackback/

RSS feed for comments on this post.

One CommentYorum bırakın

  1. FARUK BEYYYYYY
    GÜNÜN EN GÜZEL YAZISINI OKUDUM…
    TEŞEKKÜRLER TEŞEKKÜRLER TEŞEKKÜRLER….
    “VÜCÛD-U AKDESİN ÂLÂ’DAN YÂ RESULALLAH
    CEMÂLİNDİR TECELLÎGÂH-I MEVLÂ YÂ RESULALLAH”
    PEYGAMBER AŞIĞI FERÎD-Ü ÂLÂ’YA GÜNLERDİR ATILAN BU İFTİRALARA CEVAP VERDİĞİNİZ İÇİN MÜTEŞEKKİRİM…
    ÜSTAD FERİD KAM’IN HAZRET-İ MEVLÂNA İLE İLGİLİ SÖZLERİNİ BURADA ANMAK İSTİYORUM…SELAM SEVGİ SAYGILAR…
    “Cenâb-ı Mevlânâ, Allâh’ın bir âyetidir. Herkes onu okudum anladım zanneder; heyhât! O, bizim içün yetmiş kat hicâb, yahud sehâb altından görünen bir güneştir. Biz o güneşi değil, yalnız mâverâ-yı sehâb-ı istitârdan, tenvîr ettiği sahanın bir kısmını görebiliriz; bu görüşle onu gördüğümüze zâhid oluruz; Eynes-Süreyyâ ves-serâ. Nûru tezâhür ettikçe gözlerimiz kamaşır. Farz-ı muhâl olarak bu hicablar kalmış olsa, yalnız bir şey kalır ki onun ne olduğunu kendisinden başka kimse bilmez. Dünya lazfzı, kâffe-i mükevvenâtı câmi’ bir lafz-ı küllî olduğu gibi Mevlânâ kelimesi de esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin hakaayıkını câmi’ bir kelime-i külliyedir; binâberin Canâb-ı Mevlânâ’ya ‘kelimet’ullah’il kübrâ’ demekte tereddüte mahal yoktur. Allah’ın bu büyük kelimesini kimse hakkıyla anlayamamış tefsir edememiştir. Ârifler, kâmiller onun bize kendisini bildirdiği kadarla ihtifâ mevkıinde kalmağı muvâfık görmüşlerdir…”


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: