Beyaz Değil, YOZ Türkler ! (Efendi 2’nin Amacı)

Açıkça söylemek gerekirse, Fehmi Koru’nun “İslâm’la yeniden tanışırken…” başlıklı yazısını okuduğumda bir anlam verememiştim. Boş bir yazı gibi gelmişti bana ve yazarın neden böyle bir konuyu kaleme alma ihtiyacı duyduğu sorusuna cevap bulamamıştım.

 ssgggFakat daha sonra, Oray Eğin’in ondan bir gün önce yayınlanmış olan “İslamcılar Beyaz Türkler’i anlayamıyor” başlıklı yazısına göz atınca, Koru’nun değerlendirmelerinin ardındaki saiki anladığımı düşündüm.

Oray Eğin yazısında şöyle diyordu: “Beyaz Türkiye’nin şimdiden bazı adımları var. Son zamanlarda birtakım üniversitelerden çıkan İslam araştırmaları, tekrar tekrar referans aldığım Ufuk Güldemir’in ‘Büfeci İslamı’ kavramı, ‘Efendi 2’ bu yönde samimi çabalar.” Fehmi Koru ise yazısına şöyle başlıyor: “Gazetelerde çıkan yazıların konu yoğunluğuna bakıldığında kendini hemen ele veren gerçek şu: Türk aydınları İslâm’la yeniden tanışıyorlar… Vesileler değişik olsa da günün hemen her tartışması aynı kapıya çıkıyor. Gazetecilik ilk yakaladığına isim koyma mesleğidir aynı zamanda; bu sebeple kimi ‘Beyaz Türk – Kara Türk’ tasnifini çıkarıyor yaşanan tartışmadan, kimi uzaktan gördüğünün üzerine ‘Büfeci İslâmı’ yaftasını asıveriyor. / İyi niyetli çabalar bunlar…”

Görüldüğü gibi, aynı şeyden bahsediyorlar. Oray Eğin’in “samimiyet”i, Fehmi Koru’da “iyi niyet” halini alıyor, kelimeler farklılaşsa da anlam aynı. Bununla birlikte, ne Güldemir’in “Büfeci İslam” kavramı, ne Soner Yalçın’ın “Efendi 2″si, ne de “Beyaz Türk-Kara Türk” tasnifi iyi niyetli ya da samimi çabalar olarak görülebilir. Tabiî ki büfeciler de müslüman olabilir, İslam kimsenin tekelinde değil, ama “Büfeci İslam”dan söz etmek, İslam’ı aşağılamaya çalışmaktır. Hiç kuşkusuz bu ülkede laik ya da Atatürkçü büfeciler de var ve bundan hareketle üretilecek ‘Büfeci Laiklik’ kavramı ne kadar anlamlı ve samimi bir adlandırma olacaksa, “Büfeci İslam”dan söz etmek de o kadar iyi niyetli bir çaba kabul edilebilir. “Efendi 2″ye gelince, samimiyetin bu kitabın semtine bile uğramadığını söylemek gerekiyor. Son derece sıradan ve önemsiz ayrıntılardan olmadık çıkarımlar yapan Soner Yalçın’ın pireyi deve yapma konusunda özel bir yeteneğinin olduğu görülüyor. Yalçın’ın bu kitabındaki tezlerin saçma, abartılı ve mesnetsiz yönlerini sergilemek istememiz durumunda, aynı hacimde bir kitap yazmak zorunda kalırız. ‘Neden böyle bir kitap?…’ sorusuna cevap aradığımızda akla gelen ilk ihtimaller şunlar oluyor:

Birincisi, yazar İslamcı olarak tanınan ve bilinen isimleri yahudi ya da sabataycı olarak bilinen isimlerle ilişkilendirerek, o bildik isimler üzerinden yahudi ve sabataycılar lehine sempati üretmeye çalışıyor olabilir.

İkincisi, yazarın sabataycılık ithamını İslamcı çevrelere de teşmil ederek, bu tür sabataycılık karşıtı yayınların önünü kesmek ve hızını yavaşlatmak için çaba gösterdiği düşünülebilir.

Üçüncü olarak, yazarın sabataycılık bağlantısı gibi olumsuz bir itham ile İslamcılık hareketini lekelemek istediğini, tek amacının bu olduğunu ileri sürenler çıkabilir.

Dördüncüsü, sabataycılık karşıtı yayınların ardındaki bazı güçlerin aynı zamanda İslamcılığı da düşman olarak belledikleri ve bu ikisini ilişkili göstererek bir taşla iki kuş varmak istedikleri iddia edilebilir.

Beşinci bir ihtimal olarak da, yazarın sırf ‘sansasyon’ olsun ve kitabı satsın diye uçuk bir tezi bile isteye abartmış olması gösterilebilir.

Koru’nun “iyi niyetli” nitelendirmesi yersiz olmakla birlikte şu cümleleri açıklayıcı: “Büfeci, ya da overlokçu kesimin İslâm ile irtibatı ayrı bir kategori oluşturmayacak kadar sıradan; esas etiketlenmeyi bekleyen yeni bir fenomen ıskalanıyor: Dışarıdan (köyden) gelerek kenti teslim aldığını varsaydıkları İslâm, kendilerini içten kuşatıyor. İslâm’la irtibatsız bir kentli sınıf olarak öngörülmüş ‘Beyaz Türk’ kategorisinin temel özelliklerini üzerinde taşıyan, ama İslâm’la da irtibatlı yeni bir sınıfla yüz yüzeler…” Bana öyle geliyor ki, buradaki “ıskalama” olayı tesadüfi değil, kötü niyet ürünü.. Koru’nun demek istediklerini şöyle özetleyebiliriz: “İslam’la irtibatsız Beyaz Türkler, ‘İslam’la irtibatlı Beyaz Türkler’i anlayamıyor.” Buna karşılık Oray Eğin de, yazısının başlığının gösterdiği gibi, tam aksini ileri sürüyor: “İslamcılar Beyaz Türkler’i anlayamıyor”.

Söylemek bile gereksiz belki ama, ben de Oray Eğin’in İslamcı olarak adlandırdığı kesimdenim ve Beyaz Türkler’i anlayamıyorum. Eğin’in Beyaz Türkler’i bana, alınmasınlar ama, ‘Yoz Türkler’ olarak görünüyor. Ve ayrıca, Beyaz Türk-Kara Türk ayrımını kökünden ‘sakat’ ve de moda tabirle ‘sakil’ buluyorum. Herşeyden önce kendilerini “Beyaz Türk” olarak adlandırırken sergiledikleri kendini beğenmişlik ve büyüklenme bana saçma, yersiz ve tuhaf geliyor. Fehmi Koru’nun “Beyaz Türk kategorisinin temel özellikleri” derken neyi kastettiğini de anlayabilmiş değilim.

Bununla birlikte, Oray Eğin’in yazısı, kimlerin ‘Beyaz Türk’ olabileceği konusunda epeyce ipucu içeriyor. Yazısına, “Şu anda Paris’in Le Marais bölgesindeyim” diye başlamış. “Beyaz Türk” olmak galiba böyle bir şey.. Şayet, “Şu anda Medine’nin Kuba Mescidi’nin bulunduğu bölgesindeyim” gibi bir cümleyle başlasaydı, Beyaz Türk olamazdı. Peki bizim Beyaz Türk orada ne arıyor ya da ne buluyor?.. Cevabı yazıda var: “Etraf yeni yeni hareketleniyor, insanlar yavaş yavaş kahvaltıya geliyor. Sanatçılar, gençler, Louis Vuitton’dan alışveriş yapmayan turistler, bohemler, entelektüeller… Daracık sokaklarda birbiri ardına açılan binlerce küçük cafe, restoran, bar doluyor. Gece sokaklar iyice hareketlenecek, Paris’in SoHo’su birbirinden farklı insanları içine çekecek. Pek çok güzel restoran da burada, hayal gücünün kabul etmeyeceği uçukluklar, çırılçıplak girilen gece kulüpleri de.” Bunları okuyunca, bizim Beyaz Türk; cafe, güzel restoran, bar, kahvaltı, hayal gücünün kabul etmeyeceği uçukluklar ve çırılçıplak girilen gece kulüpleri mi arıyor acaba diye düşünmeden edemiyoruz. Yani bir insanın bütün derdi kahvaltı, güzel restoran, uçukluk ve çıplaklık ise, kendini Bembeyaz Türk olarak adlandırsa ne ‘yazar’, değil mi?!

Oray Eğin “Paris’in SoHo’su”nda bir de “kendilerine özgü kıyafetleriyle dolaşan” Hasidik Yahudiler’i bulmuş ve kimsenin onları yadırgamadığını görmüş. Eğin, Türkiye’nin İslamcılarının Hasidik Yahudiler gibi olamadıklarını düşünüyor: “Günümüzün İslamcıları’nın business class’ta ya da kentin belli başlı restoranlarında, cafelerinde belirmelerinin tek sebebi parayı bulmuş olmaları. Ama onların beraberinde gelen kültür sonradan görme Özal zengini kadar, hatta belki daha da sinir bozucu derecede düşük.” Bu tespite bir ölçüde katılıyorum, çünkü “kentin belli başlı restoranlarında, cafelerinde beliren” İslamcılar, büyük çoğunlukla Beyaz Türkler’e içten içe özenen tiplerden ibaret. “Beraberlerinde götürdükleri kültürün sinir bozucu derecede düşük” olduğunu da kabul ederim, gerçekten kültürlü olsalar, oralara ‘düşmezlerdi’. “Belli başlı cafelerin, restoranlar”ın özelliği nedir, kültür bu mudur diye düşünmeden de edemiyorum..

Devam ediyor Eğin: “İslamcılar’ın Beyaz Türkler’in arasına karışmasının yarattığı panik de bu yüzden anlamlı. Kendi kötü ve lumpen alışkanlıklarını geride bırakmak yerine, infial uyandıracak hareketlerine devam ediyorlar. Plajda tuvalet yaptırmak da, Bebek parkında piknik de, Saray Muhallebici’sindeki alaturka tuvalet de şehir hayatının kabul edemeyeceği şeyler.” Beyaz Türkler’le plaj kapma yarışına girenler bence bu ifadelerin muhatabı olmayı hak ediyorlar. Fakat ben yine de “Beyaz Türkler”i anlayamıyorum. Bir yandan “Paris’in SoHo’su”ndaki “hayal gücünün kabul etmeyeceği uçukluklar ve çırılçıplak girilen gece kulüplerinin” matah birşeymiş gibi ‘reklam’ını yapacaksın, diğer yandan da, Saray Muhallebicisi’ndeki alaturka tuvaletle uğraşacaksın.. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan rezaletler Paris’te, hele de Paris’in SoHo’sunda yaşanıyorsa sorun yok.. Bebek Parkı’nda piknik yapılmasın ama, tam yanında, çırılçıplak girilen, insanların uygunsuz ve belki de pis yerlerinin sürekli temas ettiği eşyaların herkesçe kullanıldığı mekanlar olsun.. Bir insanın, Bebek Parkı’nda piknik yapılmasına itiraz etmesini anlarım, ama Paris rezilliklerine özenen tiplerin buna itiraz etmesini anlayamam. Evet ben, Beyaz Türkler’i hiç mi hiç anlayamıyorum.

Oray Eğin, sadece hayal gücünü zorlayan rezilliklerin reklamını değil, Hasidik Yahudiler’in propagandasını da yapıyor: “Belki de İslamcılarla, Paris’in veya New York’un Hasidik Yahudileri’nin farkı burada. Hasid’ler kimin nasıl yaşayacağına karışmıyorlar, karşılığında da kendi yaşamlarını sürdürüyorlar.” Demek istiyor ki, “Siz de Hasidler gibi, hayal gücünün kabul etmeyeceği uçukluklara ‘Evet’ deyin”.. Bunu açıkça da söylüyor: “Birtakım İslamcılar mutlaka İslam’ın hoşgörü dini olarak bu iddiayı çürütmeye çalışacaktır. O zaman onları en uç soruya davet ediyorum: Fatih Çarşamba’da çırılçıplak girilen gece kulübü olur mu, olmaz mı?” Eğin’in aradığı cevabı biliyoruz, ‘Olmaz!’ dememizi bekliyor. Ben daha fazlasını söyleyeceğim, sadece Çarşamba’da değil, Beyoğlu’nda bile böyle kulüp olmaz, olmamalıdır! Ama asıl büyük çelişki şurada: İslamcılar’ın Hasidik Yahudi haline gelmelerini bekleyen Eğin, Fatih Çarşamba’nın “Paris’in SoHo’su” haline gelmesini isterken, bütün Paris’in “SoHo” olmadığını unutuyor. Paris, Le Marais bölgesinden mi ibarettir?!.. Fransa’nın başkentinin yöneticileri, bu bölgede olan biten herşeye, diğer semtlerde de aynen izin veriyorlar mı?! İşte bu, Beyaz Türk kafası!.. Hayır, ben Beyaz Türkler’i anlayamıyorum, onlar bana ne yazık ki Yoz Türkler olarak görünüyorlar. Bununla birlikte Eğin, bizim “İslam ile irtibatlı Beyaz Türkler”in “irtibatsız Beyaz Türkler”e özenmelerine benzer şekilde, bir Simsiyah (hatta kömür karası) Avrupalı olarak kendisinin Beyaz Avrupalılar’a özenti içinde kıvrandığını düşünmek yerine, “sosyolojik gözlem” yaptığına inanıyor, daha doğrusu inanmamızı istiyor. Öyle sanıyorum ki, “sosyoloji” kelimesi sosyoloji kelimesi olalı herhalde böyle zulüm görmemiştir: “İslamcılar Ramazan’daki açık restoranlara tepki gösterirlerse atlar uçağa hiçbir İslamcı’nın olmadığı yere gitmek kolay; yine sosyolojik gözlemlerimi Paris cafelerinden yaparım.” Yapsın; İslamcılar için bir kayıp sayılmaz!..

Beyaz Türk’teki derinliği görüyor musunuz?!.. Paris cafelerinde “sosyolojik gözlem” yapıyormuş meğer, biz de “uçukluk” derdinde zannediyorduk.. Durkheim erken ölmüş, neler kaçırdığını bir bilebilseydi!.. Bu “sosyolojik gözlem” lafı bana, Beyaz Türkler’i ‘anlamamızı’ sağlayacak ‘sosyolojik’ ipuçlarını veren Durkheim ile Tarde’ı hatırlattı. “Les lois d’Imitation” (1890, Taklit Yasaları) adlı kitabı yazınca Durkheim’la çatışmak zorunda kalan (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul 1994, s. 128.) Gabriel Tarde insanların kişisel farklılıklarına rağmen nasıl olup da benzer davranışlar göstererek bir sosyal düzen kurabildikleri sorusuna cevap olarak, “Toplum taklittir” diyordu. (G. Tarde, The Laws of Imitation, [İngilizce cevirisi], New York: Henry Holt, 1903, s. 74’ten aktaran Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, 6. b., İstanbul 1985, s. 16.) 1908 yılında ilk defa Sosyal Psikoloji adı altında bir ders kitabı yayınlayan Amerikalı sosyolog E. A. Ross, Tarde’ın etkisiyle, taklidin sosyal davranışın anahtarı olduğunu öne sürmüştür. (Kağıtçıbaşı, s. 16.) Tarde, ‘Toplum dokunmuş bir kumaş olup bunun atkısı buluş, çözgüsü taklittir’ diyordu. E. Durkheim buna karşı şu görüşü öne sürmüştü: Sosyal olayları ferdî hususlardan ayıran özellikler ‘bireyi zorlayıcı’ nitelik taşırlar. Sosyal olay cemiyetin baskısı ve zoru altında cereyan eder ve ortaya çıkar. Durkheim’e göre bunun sebebi, gelenek ve kurumların fertleri kuşatarak onların üzerinde tıpkı doğal çevre gibi bir baskı yapması ve onları belli sebeplere uygun bir biçimde ve özel birtakım doğrultularda ‘hissetmeye, düşünmeye ve hareket etmeye’ zorlamasıydı. Toplumun fertleri arasında görülen benzerlikler, cemiyetin bütün bireyler üzerinde aynı tarzda ve eşit ölçüde baskı yapmasından ileri gelmekteydi. Sözü edilen bu sosyal zorlama etkisini bazı hallerde açık ve katı, diğer bazı hallerde ise kapalı ve yumuşak bir şekilde göstermekteydi. Bu durum fertlerin farklı biçimlerde hareket etmelerini engellemekte, bazı bireylerin hareketine doğrudan engel olamaması halinde bu defa da aykırı hareket etmeleri yüzünden onların çeşitli biçimlerde cezalandırılmalarına yol açmaktaydı. Mesela bireyler giyim ve kuşam itibariyle kendi beldesinde ve dahil olduğu sınıf ve tabaka arasında uyulan adetlere aykırı davrandı mı halk ona gülüyor, kıyafetiyle alay ediyor ve kendisinden uzaklaştırıyordu. Fertler, böylesi akıbetlere dûçar olma korkusuyla toplumun gelenek ve göreneklerine tabiî olarak boyun eğmekteydiler.

Bu iki görüş arasında katı ve amansız bir tartışma patlak vermiş, kimileri Tarde’ın tarafını tutarken, diğer bazıları Durkheim’ı desteklemiş ve böylece tartışma uzun süre devam edip gitmiştir. Bu tartışmalar sonucunda üçüncü bir grup da ortaya çıkmıştır. Bunlara göre bahsedilen teorilerin her ikisi de aşırı ve eksikti. Zira bunlardan her biri gerçeğin ancak bir yönünü görmekte, öbür yönleri ihmal etmekteydi. Bu iki teoriden biri öbürüne aykırı değildi aslında ve ikisini bağdaştırmak kolay bir şeydi. Bu orta görüşü savunanların öncüleri sosyolog René Wormes ile tarihçi düşünür P. Lakombe’du.

Şahsen üçüncü grup gibi düşünüyorum, bana kalırsa, bu iki görüşe de ihtiyacımız var. Türkiye’de, İslam’la irtibatlı ‘beyazlaşmış Türkler’ Tarde’ın yaklaşımını doğrularken, Oray Eğin’in Fatih Çarşamba’da yaşayanlara yönelik tepkisi de Durkheim’ı akla getirmektedir. Bununla birlikte, yaşananları anlamak için İbn Haldun’a da başvurmak gerekiyor. İbn Haldun, taklit olgusuna Tarde’dan çok daha önce değinmiş, geri kalmış ve zayıf toplumların, kendilerine galebe çalanları bilinçsizce taklit ettiklerini yazmıştı. Beyaz Türkler ve “İslamcılar’ın Beyaz Türkler’e benzemeye başlayanları” bu tespiti doğruluyorlar. İslamcılar’ın bir kısmı, Beyaz Türkler’e benzeme gayreti içinde, bu bir gerçek, buna karşılık kendilerini Beyaz Türk olarak adlandırarak Batı karşısındaki aşağılık duygularını bastırmaya çalışanlar da, ‘daha beyaz Batılı efendiler’e benzeme konusunda hiçbir kural ve sınır tanımıyorlar. Hayvanca bir çıplaklık da, hayal gücünü zorlayan rezillikler de pekâla hoş karşılanabiliyor, yeter ki Paris’in SoHo’sunda rastlanıyor olsun!.. Buna karşı en küçük bir sorgulayıcılık ve eleştirellik sergileyemiyor Beyaz Türk.. Giyinme ve örtünmenin uygarlık demek olduğunu bile hatırlayamıyor. Düşünmüyor ki, örtünmek ‘insan’a özgü birşeydir, hayvanlar örtünmeye ihtiyaç duymazlar. Çıplaklık denilince aklımıza Afrika, Avustralya ve Amerika’nın ilkel yerlilerinin geldiğini bile unutuyor.

Beyaz Türkler’in temel özelliklerini paylaşmayı matah birşey zanneden ve İslam’la da irtibatını sürdüren kesim, birtakım “cafe” ve restoranlarda görünmeyi önemli birşey zannedebilir. Aklı başında bir “İslamcı”, bu özentilerinden dolayı onlara ancak acıyabilir. Beyaz Türkler’in cafe ve restoranları da, “kültür”leri de kendilerinin olsun! İslam, baştan ayağa incelik, nezaket, zarafet ve kültür demektir. Medine gibi suyun kıt olduğu bir yerde, kuyulardan binbir güçlükle su çıkarılabildiği halde yemekten önce ve sonra el yıkamayı öğreten Hz. Peygamber s.a.s. gibi bir medeniyet, temizlik, görgü ve nezafet örneği varken, bizim kimseden kültür ve görgü dersi almaya ihtiyacımız yok?!.. O çağda, günde beş defa temizlenmeyi ve bu arada dişlerini fırçalamayı öğretmiş biri var mıydı?!.. Bugün bile, acaba Beyaz Türkler ellerini yüzlerini günde kaç defa yıkamaktadır?!.. Beyaz Türkler’in şunu bilmei gerekiyor, İslam baştan sona edeptir, adab-ı muaşerettir, temizliktir, nezafettir. İslam, değil insanların görebileceği yerde çocuğuna def-i hacet yaptırmak, çocuğunun çıplak bırakmanın bile görgüsüzlük olduğunu öğretmiştir. Paris’in SoHo’sunun çıplak girilen kulübünün bir benzerinin Fatih Çarşamba’da da olmasını isteyen Beyaz Türkler (ya da Simsiyah Avrupalılar), ‘özenti/taklit kültür’lerine ihtiyacımızın bulunmadığını farketmeliler. New York ve Paris gibi kentlerin cadde ve bölgelerindeki rezilliklere özenen ve bunu da “sosyolojik gözlem” sanan Beyaz Türkler, İbn Haldun’u bilmezler, ama hiç değilse Tarde’ı anlamış olsalardı, nasıl bir garabet sergilediklerini bir nebze olsun fark edebilirlerdi. Durkheim’ı da biraz anlamayı başarsalardı, sağdan soldan esen rüzgârlara göre sürü psikolojisi ile yürüyen önemsiz birer figür olduklarını fark eder, başkalarına akıl vermeye kalkışmazlardı.

Namık Doruklu

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/article.php?sid=6973

Reklamlar
Published in: on Eylül 15, 2006 at 7:48 am  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/15/beyaz-degil-yoz-turkler-efendi-2nin-amaci/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: