Efendi 2:” Soner Efendi, 3 Korner 1 Penaltı Etmez!-2 “

Türker ADONAY
18.09.2006

Soner Yalçın’ın “Efendi-2” kitabının ele alındığı yazı dizimizin bu kısmında, spesifik ve somut örneklerle kitabın nasıl çelişkiler, tutarsızlıklar, karalamalar, şaşırtmacalar ve çarpıtmalarla dolu olduğunu göstermeye çalışacağız.
Çelişki ve Tutarsızlıklara Örnekler
1) Kitabın 20. sayfasında  “Kabalacı Moşe Şem Tov de Leon ile ‘Vahdet-i Vücud’un piri Şeyh Muhyiddin Arabî’nin çağdaş olması rastlantı mı?” sorusunu soran yazar, ilgili sayfadan başlayarak genelde vahdet-i vücud düşüncesinin ve özelde Arabî’nin Yahudi mistisizminden etkilendiğini iddia etmekte, bu iddiasını ispat için hepsi birbirinden temelsiz argümanları peşpeşe sıralamaktadır. Yazarın temelsiz argümanlarının tümünün eleştirisini yapmak yerine, Yahudi mistisizminin büyük üstadı olarak sunulan Moşe Şem Tov de Leon’un Muhyiddin Arabî ile çağdaşlığını inceleyelim ve iddiaların daha en başından nasıl “çürük bir zemin”e oturtulduğunu okurlarımıza gösterelim.
Yazara göre Moşe Şem Tov de Leon 1230-1305 yılları arasında yaşamıştır. Buna mukabil, Muhyiddin Arabî’nin doğum tarihi 1165, vefat tarihi 1239’dur. Bu durumda Moşe Şem Tov de Leon doğduğunda Muhyiddin Arabî 65 yaşındadır. Daha fenâsı, Muhyiddin Arabî vefat ettiğinde Moşe Şem Tov de Leon ancak 9 yaşındadır. Eğer ortada bir etkilenme var ise, “birazcık mantık sahibi” bir kişi, Muhyiddin Arabî’nin “etkilenen” değil “etkileyen” pozisyonda olduğunu düşünür. Ama Soner Yalçın bu gerçeği ıskalamakta, çağdaş olmayı aynı yüzyıl içinde yaşam tarihleri kesişmek olarak yansıtmakta, âdeta 3-5 yaşındaki bir çocuğun Muhyiddin Arabî’nin son eserlerini kaleme aldığı sırada onu derinden etkilediğini ileri sürmektedir. Eğer Moşe isimli o zamanlar ufacık olan Yahudi çocuk İslâm bilgeliğinin zirve isimlerinden birini gerçekten Soner Yalçın’ın ileri sürdüğü gibi “derinden” etkilediyse, İslâm’la başının hoş olmadığı belli Soner Yalçın’ı bilmeyiz ama, bizim İslâm’ı bırakıp Yahudiliği seçmeyi düşünmemiz için ortada çok önemli bir “kerâmet” var demektir. Okurlarımızın “hadi leeeen!” dediğini duyar gibiyiz, ama lütfen bu hitabı bize değil bu zırvaları bilimmiş gibi sunan Soner Yalçın’a yapınız.
2) Kitabın 96. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:
“Sanıyorum zamanla değişen ve İslâm’la arasına ne yazık ki büyük mesafeler koyan bizim sol oldu! Sağcıların bile ‘romantik sosyalist’ olduğunu kabul ettiği ırkçılığa karşı çıkan Nurettin Topçu’yu sol niye kucaklamadı? Müslüman gençlerin ‘elkitabı’ Roger Garaudy’nin Sosyalizm ve İslâmiyet kitabını Doğan Avcıoğlu ile Mihri Belli çevirmedi mi? Ana babanızın, yaşadığınız toplumun inancına kayıtsız kalmanın da, ne bileyim küçümsemenin de adı ‘yabancılaşma’dır. İslâm kültürünü bir gericilik kaynağı olarak görmek, kendi tarihî mirasının farkında olmamak demektir.”
Soner Yalçın’ın buraya iktibas ettiğimiz bu paragrafına büyük ölçüde, son cümlesine ise bütünüyle katılıyoruz. Bu paragrafı alıntılamamızın sebebi eleştirmek değil, yazardaki “devâsız kafa karışıklığı”nı gözler önüne sermektir. Yukarıdaki cümleleri söyleyen Soner Yalçın, bakın kitabının başka bir yerinde (s.128) ne inciler döktürmektedir:
“Başbuğ Alparslan Türkeş o yıllarda (1960’ların sonlarında), parti ideolojisinin omurgasını oluşturan eski pagan-Şaman ve Türkçü çizgisini değiştirip, milliyetçiliğin yanına neden İslâm’ı ekleyiverdi?
Türkçülüğün sembolü ‘bozkurt’ ortadan kaldırılıp, yerine İslâm’ın sembolü ‘hilâl’ neden yerleştiriliverdi? Nereden çıktı bu dokuz ışık aşkı?”
Yâni Soner Yalçın diyor ki, “Türk milliyetçileri neden İslâm’la ilgilendiler, söylemlerine İslâmî renkler ve tonlar kattılar?” Hâlbuki aynı Soner Yalçın, daha 32 sayfa önce solcuların İslâm’la ilgilenmemelerini çok güzel bir şekilde eleştiriyordu. Anlaşılan Soner Yalçın’a göre solcular İslâm ile ilgilenmeli, ama Türk milliyetçileri ilgilenmemeliydi. Bu satırları okuyanlar şimdi Soner Yalçın’a “Bu ne yaman çelişki Soner Efendi?” sorusunu sorma hakkına sahip değiller midir?
(İşin bir de bilgi yanlışları kısmı var ki, o kısım tam anlamıyla bir felâket. Bay Yalçın âdeta “Hz. İsa kılıcını vurup Hazar Denizi’ni ortadan ikiye yardı” diyor. Böyle bir cümlenin neresini düzeltirsiniz? Bir kere İsa değil Musa, kılıç değil âsa, Kızıldeniz değil Hazar Denizi! Soner Yalçın’ın işi de o hesap. Bir kere o yıllarda parti ideolojisinin omurgasını şaman-paganlar oluşturmuyordu. İkincisi, Türkçü çizgi değiştirilmemiştir; Türkçülük fikrinin ideolojinin nasıl belkemiği olduğunu, Soner Yalçın zahmet edip “nereden çıktığı”nı sorguladığı Dokuz Işık kitabını okusaydı görürdü. Üçüncüsü, bozkurt hiçbir zaman ortadan kaldırılmamıştır, bugün bile aktif bir semboldür. Parti amblemi üç hilâl olarak benimsenirken, Ülkü Ocakları’nın amblemi “hilâl içindeki bozkurt” olarak belirlenmiştir.)
3) Kitabın 111. sayfasında “Kenan Rifaî, 1867 yılında Selânik’te dünyaya geldi. Babası Abdülhalim Efendi aslen Filibeli’ydi’ dedikten sonra, 120. sayfada “Kenan Rifaî gibi Esat Sagay da Selânikli’ydi” cümlesini kuran Soner Yalçın’a sormak lâzımdır: Bir kimsenin nereli olduğuna karar vermede tek etken “doğduğu yer” midir, yoksa atalarının “asıl memleket”i de bu kararın verilmesinde etken midir? Eğer insanın memleketi öncelikle atasının memleketi ise -ki bizim ülkemizde bu genellikle böyledir-, Kenan Rifaî’yi Filibeli saymak gerekmez mi?

4) Yazarın bazı yerlerde bir söylediği diğerini tutmamaktadır. Kitabın 251. sayfasında bunun çok açık bir örneği vardır. Çelişkinin daha iyi görülebilmesi için, ilgisiz yerleri çıkararak ve önemli yerleri vurgulayarak aşağıya yapacağımız alıntı, Soner Yalçın’ın kitabı nasıl alel acele kaleme aldığının bir göstergesidir:
“İsmet Kür, ablası Halide Nusret’le yanyanaydı ve İsmet Kür’ün boynundaki madalyonu, altı köşeli yıldız ‘Süleyman Mührü’ydü. (…)
Ne yalan söyleyeyim, Halide Nusret’in genç kızlığında boynuna taktığı ‘Süleyman Mührü’ beni bu kadar şaşırtmadı.”
Sevgili okurlar, siz bu cümlelerden kolyeyi boynuna kimin taktığını anlayabildiniz mi? Herhâlde yazar kolyenin abisiyle kız kardeşi arasında “dönüşümlü” olarak boyna takıldığını söylemek istiyor da biz anlayamıyoruz!!!

5) Kitabın 238. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “Osmanlı pazarına giren yeniçeriler, ilk müslüman-Türk sermaye birikimini oluşturuyordu.”
Sen sayfalar boyunca dininden dönen herkesin samimiyetinden şüphe et, onlara demediği bırakma, ondan sonra ekonomik tezini ispat için devşirmelikleriyle meşhur yeniçerilerin Müslüman inanca bağlılığına kesinkes inan, üstelik her biri gayrı Türk bir ırka mensup olan bu savaşçıları Türk ilân et! İnsanın kafası karışıyor. Elbette ki biz yeniçerilerin Türklüğünden, Müslümanlığından şüphe etmiyoruz, Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından önceki son bir asırda onların sergiledikleri başıbozukluklar da bu düşüncemizi sarsmıyor, ama Soner Yalçın’ın tutumunun açık bir çelişki içerdiğini belirtmek durumundayız.

Karalama, Şaşırtmaca ve Çarpıtmalara Örnekler
1) Kitabın 73. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:  “Sovyetler Birliği’nde Türkçüler zulüm görüp öldürülmediler mi? Evet, Stalin döneminde bunlar yaşandı. Ancak Türkçü oldukları için yok edilmediler, Troçkist-Zinoyevci oldukları için yok edildiler.”
Bu cümleler “eski ideolojik saplatılar”ın, bir insanın yazarlık kalitesini nasıl çöplük seviyesine indirebileceğinin en güzel örneklerinden birisidir. Dikkat edilirse yazar bu cümleler ile Türkçü katliamının Stalin döneminde yapıldığına vurgu yaparak, ilgili sayfalarda yer alan Lenin dönemi icraatlarını temize çıkarmaya çalışmaktadır, sanki Lenin “sütten çıkmış ak kaşık”mış gibi. Dahası, öldürülen Türkçüler’in kendi dil, din ve milliyetlerini korumak için Troçkist oldukları, Stalinist totaliterliğin ise buna asla izin vermediği, alıntıladığımız bu cümlelerde gündeme bile getirilmemektedir. En acısı ise, bırakınız Türkçü olmayı falan, Sovyetler döneminde kaç milyon Türk öldürülmüştür? Kaç tanesi evinden yurdundan edilmiş, Sibirya’ya sürülmüş, başka topraklarda iskân edilmiştir? “Kızıl süngüler”den kaçmayı başaran kaç tanesi Türkiye’ye ve başka ülkelere sığınmıştır? Bütün bunlara değinmeyen Soner Yalçın, Sovyetler döneminin mezâlimlerini örtbas edebileceğini düşünüyorsa, bir bir açılmakta olan Sovyet arşivlerindeki bilgilerin ve bu zulümlerden her nasılsa sağ kurtulmuş kişilerin hâtıralarının, kendisinin gerçekleri tahrif etmeye yönelik girişimlerine karşı bir “şamar” gibi patlayacağını unutmamak zorundadır!

Zàten yaptığı açıklamaların pek ikna edici olmadığının farkında olan Soner Yalçın, biraz ileride, 74. sayfada şu “çocukça” açıklamayı yapma gereği hissetmiştir:
“Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ermeniler’e nasıl tehcir uyguladıysa, benzerini SSCB de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’e sempatiyle bakan Tatarlar’a yaptı. Yoksa Müslümanlar’ın dinine yönelik özel bir politika yoktu.”
Artık yerseniz!… Bu açıklamaya şerh yazmayı bile gereksiz görüyoruz. Dinsiz bir rejimin, ne İslâm’a ne de başka bir dine sempatiyle bakan bir rejimin, Müslümanlar’ın inançlarıyla problemi olmadığını duymak, Marx’ın “tuğla” gibi kitaplarını canı çıkarak okumuş bizim gibileri biraz zor ikna eder. Hele bir de oralardan ülkemize gelmiş insanların ağzından dinlediğiniz hikâyeler hâlâ bütün canlılığıyla kulağınızda yankılanıyorsa, Soner Yalçın’ın bu cümleleri için yapabileceğiniz tek değerlendirme “zırva” olabilir.
2) Kitabın 41. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “Orucunu, namazını hiç eksik etmeyen, oğlu Yusuf Mardin’in yazdığına göre, bırakın alkolü, sigara, gazoz, soda bile içmeyen Ebülula Mardin…”
Yazar bir yandan Sabetaycılar’ın eski dinlerini sürdürdüğünü, Müslüman gibi göründüklerini, ama asla Müslüman olmadıklarını arada bir tekrarlamakta; bir yandan Mardin ailesinin (özellikle de Şeyh Ömer Fevzi Mardin’in) dönme olduğunu ispatlamak için sayfalarca dil döküp ailenin bireylerinin ilişkilerini, çalıştıkları yerleri, evliliklerini vesaireyi mercek altına almakta; diğer yandan ise yukarıdaki cümleyi sarfetmektedir. Demek ki onca “laf kalabalığı”nın arasında Soner Yalçın’ın göremediği, muhtemelen de görmek istemediği için göremediği şey, ailede bir Sabetaycı köken varsa bile aileye mensup en azından bazı bireylerin sonradan samimî şekilde Müslüman olduğudur ki, kitap boyunca aynı hatayı defalarca tekrarlayan Soner Yalçın, Osmanlı tarihinde din değiştirerek Müslümanlığı seçen herkesi şüphe ve zan ile karşılamıştır.
Oysa tarihin somut verileri bize göstermektedir ki, din değiştiren pek çok kişi Osmanlı’nın uzun hükümranlık yıllarında İslâm için canla başla çalışmıştır. Elbette ki din değiştirmiş görünüp eski dinini koruyan Hıristiyanlar, Yahudiler ve Sabetaycılar’ın bir kısmının devlete ve millete verdiği “ağır zararlar” da Osmanlı tarihinin bir parçasıdır; ama din değiştirmiş herkesin eski dinini sürdürdüğünü sanmak ve meseleyi böyle algılamak, bir yanıyla tarih okuyuculuğundaki “sığ seviye”yi ve meseleleri basitleştirme/vulgerleştirme kolaycılığını göstermekte, diğer yanıyla da antropolojik esaslara dayalı bir ırkçılığı çağrıştırmaktadır.
Aydınlıkçı takımının ulusalcığındaki ­ârızaların Soner Yalçın’da “örtülü ırkçılık” olarak tezâhür etmesi, yıllarca ırkçılıktan uzak bir milliyetçiliği savunduklarını söyleyegelmiş Türk milliyetçilerine utanmazca “ırkçı” ithamında bulunan bu çevre açısından ibret verici bir “kader cilvesi” olsa gerektir.
Başa dönerek söylersek, Ebülula Mardin’in “Osmanlı’da İslâmcılık düşüncesinin ilk münevver kadrosu içinde olduğunu” zikreden, onun “dinine çok düşkün olduğu”nun altını çizen yazarın, bütün bunların samimî bir îmandan kaynaklanmış olabileceğini ve bu dindarlığın arkasında bir artniyet aramak için elde doğru dürüst hiçbir delil bulunmadığını görmek yerine, okuyucunun dimağında olmadık şüpheler uyandırma cihetine gitmesi pek mânidârdır.
3) Soner Yalçın, Mardin ailesini ve tabiî Arûsî şeyhi Ömer Fevzi Mardin’i karalamak için çıktığı yolculukta, yukarıda zikrettiğimiz hatayı bir kez daha tescil ediyor. Müslüman olmayan birinin Müslüman olmasından sürekli “kıllanmak” için İslâm’ı sevmemenin, en hafif tâbirle küçük görmenin bir itiyat hâline gelmesi zarurîdir. Gerçi yazara sorarsanız bunu “bilimsel şüphecilik” (!) ile açıklayacaktır ama, işin temelinde Marx’ın “afyon” olarak tanımladığı dine (özellikle de İslâm’a) düşmanlık olduğu alenen görülmektedir. Bakın 50. sayfada Soner Yalçın bu kez kime takmış (uzun olma pahasına aynen alıntılıyoruz):
“John Godolphin Bennett, 1897’de İngiltere’de doğdu. Felsefe ve matematik eğitimi gördü. Budist, Hindu ve İslâm tasavvufunu inceledi.
Birçok dil bilen Bennett, ‘Kraliyet mühendisi’ olarak çalışırken, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusunda istihbarat subayı olarak görev yaptı. 1919’da İstanbul’a geldi. Burada başta Özbekler Tekkesi olmak üzere bazı dergâhlarla, tasavvuf düşüncesini yakından öğrenmek için ilişki kurdu.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gitmesine izin veren İngiliz belgesinin altında onun imzası vardı.
Aslında müfettişlik görevi için Anadolu’ya giden Mustafa Kemal’in yanındaki personelin kalabalıklığından ve 35 subayın, çoğunun rütbesinin büyük olmasından şüphelenmişti. Ama Saray ‘vize verilmesini’ istiyordu. Yüzbaşı Bennett de Osmanlı sarayının ‘emrini’ dinlemişti!…
Yüzbaşı Bennett sıradan bir istihbaratçı değildi; Türk-Yunan heyetleri arasında arabuluculuk görevi yaptı. Lozan’da, Sultan II. Abdülhamid’in Musul’daki petrol hisselerini kurtarmak için çalıştı.
İngiltere’de milletvekili oldu.
İstihbaratçı Bennett’in, yıllar sonra İstanbul’a geldiğinde ziyaret ettiği yerlerden biri, yine Özbekler Tekkesi oldu…”
Bu satırları okuduktan sonra aklınıza ne gelir? Tasavvufa meraklı bir adam, Özbekler Tekkesi ve bazı dergâhlara gidiyor, üstelik Atatürk’ün yola çıkışına izin veriyor, dahası savaş bittikten sonraki görüşmelerde Türkiye lehine (Musul petrolleri konusunda) faaliyette bulunuyor. Bizim aklımıza bu adamın Müslüman olduğu ya da en azından dergâhlarla münâsebetleri sonucunda İslâm’a ve İslâm tasavvufuna sempati beslemeye başladığı düşüncesi geliyor. Ama Soner Yalçın’ın “Marksist öğretilerin etkisinden kurtulamayan” zihnine bu gelmiyor, savaş sonrasındaki Türkiye lehine faaliyetlerinin İngiliz menfaatlerine uymadığı gerçeğini ıskalayarak, yukarıda alıntılanan cümlelerin hemen akabinde şu satırları yazıyor ve son derece garip bir sonuç çıkarmayla Millî Mücâdele’ye gölge düşürmeye çalışıyor:
“Yüzbaşı Bennett’in Özbekler Tekkesi’yle ilişkisi dikkatinizi çekmiştir.
İngiliz istihbarat subayının sık sık ziyarete gittiği Özbekler Tekkesi, nasıl oluyor da, Anadolu’ya insan kaçırılmasında merkez rolü oynuyordu?”
Demek ki insanın zihni “mâkul” ile problemliyse -yâni diyalektik düşünmeye çalışırken “kaosun kara deliği”ne yuvarlanıp gidiyorsa-, beklenen sonuçlara ulaşmak yerine karmaşık “komplo hipotezleri”ne (zirâ bu safsatalara “teori” demek, yazara hak etmediği bir değer vermek anlamına gelecektir!) yönelmek kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.
4) Soner Yalçın’ın Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye “çamur atmak” için başvurduğu yöntemin kalitesi ise, ne erken yaşlarda “diyalektik” tahsil etmiş, ne de bir dolu kitap yazmış birine yakışmaktadır. Kitabın 62. sayfasında Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin hayatını anlatmaya başlayan yazar “Beş altı yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra ailesiyle Mihalıççık’a gitti” demektedir. Okurlarımız haklı olarak “Bu cümlede ne var ki?” diyeceklerdir. Fakat yazar bu cümlenin sonuna bir dipnot koymakta, söz konusu dipnotta ise şunları söylemektedir:
“Mihalıççık Osmanlı döneminde ‘dönme’ Mihal Osman tarafından kuruldu. Dönmeliği konusunda ayrıntılı bilgi yok. Diğer yanda, 1492’de İspanya’dan gelen Sefaradlar’ın bir bölümünün Eskişehir’e yerleştiği bilgisine sahibiz.”
Bu cümleler, şüpheciliğin nasıl kolayca “paranoyaklığa” evrilebileceğinin güzel bir kanıtı olmasının ötesinde, “okuyucu zihnini bulandırma” konulu bir seminerde kullanılmaya müsait, dahası Soner Yalçın’ın düşünce tarzını yansıtacak nefis bir örnektir. Bir kere, başka bir dinden İslâm’ a geçmiş ve faaliyetleriyle Osmanlı’ya büyük yararlılıkları dokunmuş bir kişiye (Köse Mihal) zımnen “dönmedi!” denilmektedir. Ama bu açıkça yapılmayarak muhtemel bir tenkidin önü kesilmek istenmektedir. Ardından onun kurmuş olduğu şehir aynı ithama mâruz bırakılmaktadır. Son olarak da bir kısım Yahudi göçmenin Eskişehir’ yerleştirildiği söylenerek “bağ” tamamlanmaktadır. Peki ama Eskişehir’e yerleştirilen Yahudiler’in ne kadarı Mihalıççık’a yerleştirilmiştir veya hiç yerleştirilmiş midir? Yerleştirildi ise, bunların nüfusu ne kadardır, daha mühimi toplam şehir nüfusu içindeki payları ne kadardır? Bu pay (eğer varsa tabiî) Mihalıççık’ı Selânik gibi “şüpheli” (tabiî ki yazar açısından!) bir şehir hâline getirmekte midir? Kaldı ki, Osmanlı’nın son dönemlerindeki ünlü tarihçi Şemsettin Sami, Mihalıççık için “59 köyden oluşan kazanın, tümü Müslüman olmak üzere 18.538 nüfusu vardır” demekteydi.
En mühimi de, varsayalım ki Hıristiyanlık’tan dönen Köse Mihal’ın kurduğu bu şehirdeki insanlar “gizli Hıristiyan” olarak yaşadılar, bunların üstüne İspanya’dan bir kısım Yahudiler geldi; bütün bunlar, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin ailesinin bu şehre gitmesinden şüphe duymak ve onun köklerinde İbranî soyu aramaya kalkışmak için yeterli bir “aklî” delil sunmakta mıdır? Elbette ki hayır! Ama zâten Soner Yalçın’ın amacı aklî deliller sunmak değil, okuyucunun zihnini bulandırmaktır. Yoksa bir şehirden başka bir şehire göç etmenin arkasında bu tür bağları aramanın, sosyal bilimlerin önemli bir kavramı olan göç olgusunun pek çok ekonomik, politik, kültürel sebepleri olabileceğini ihmal etmek demek olduğunu Soner Yalçın da gâyet iyi bilmektedir. Ya da biz bilmesi gerektiğini zannediyoruz, belki de Soner Yalçın’ın “entelektüel birikimi” bizim ona vehmettiğimiz seviyenin pek altındadır!
5) Yazar, 82 ve 83. sayfalarda Arusî Şeyhi Mustafa Aziz Çınar’ın damadı ve “Sünnî Kürt hareketinin önde gelen kurmaylarından biri” olan Abdurrahman Zapsu hakkında kısa bilgiler verdikten sonra, Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir yazı dizisinden başka bir alıntı yapıyor: “Ömrü boyunca Türkiye’deki Arusî şeyhlere yakınlık duyan ve her zaman istişârelerde bulunan MHP lideri Alparslan Türkeş…” Buraya kadar bir şey yok, Bay Yalçın gazetecilik yapıyor. Fakat bir sonraki sayfada (s.84) yorumu patlatmadan edemiyor ve diyor ki: “Bir yanda Kürt Teali Cemiyeti kurucusu Kürt milliyetçisi damat, diğer yanda MHP’nin efsanevî genel başkanı Türk milliyetçisi mürit! Ne diyebiliriz…”
Birincisi, bir insanın damadı ile kendisinin aynı fikirde ve/veya çizgide olması gerekmez, dahası damada bakılarak kişinin fikrî çizgisi hakkında kanâat edinmek kadar yanlış bir şey olamaz. Bu ülkede kayınpederiyle yüzde yüz zıt ve farklı düşünen milyonlarca insan vardır. İkincisi, damat ile kendisiyle istişarelerde bulunan bir kişiyi aynı düzlemde zikrederek olmayan bir “illiyet bağı” tesis etmeye çalışmak, gazetecilik değil olsa olsa “şarlatanlık”tır. Ne Yeni Şafak gazetesinde çıkan yazı dizisinde, ne de bu diziden yapılan alıntıda, Alparslan Türkeş’in Arusî Şeyhi Mustafa Aziz Çınar’ın müridi olduğuna dair en ufak bir gönderme yoktur. Neşredildiği dönemde yazı dizisini yakından izlemiş ve metnin tümünü kişisel arşivine kaydetmiş biri olarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dizinin müellifi, Mustafa Çınar ile Alparslan Türkeş’in zaman zaman istişarelerde bulunduklarını belirtmekte, ama asla bir “şeyh-mürid ilişkisi”ne değinmemektedir. Ama kendisini Şark kurnazı milleti de aptal zanneden Soner Yalçın, iki sayfanın içinde hızlı bir “hokus pokus” yaparak köklü bir dostluğu şeyh-mürid ilişkisine tahavvül ettirmeyi başarmıştır. Şimdi Soner Yalçın’a kendi cümleleriyle seslenmenin zamanıdır: Bu köylü kurnazlığı karşısında biz “ne diyebiliriz?…”
6) Kitabın 395. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “İstanbul’un göbeğindeki merkezinde irşat faaliyetlerini sürdüren Gümüşhanevî Tekkesi’ne, İsmail Ağa Dergâhı’na kimse ses çıkarmazken, Adıyaman’daki Menzil Dergâhı hep gözaltında tutulacaktı.”
Bu yoruma ne Gümüşhanevî Tekkesi, ne İsmail Ağa Dergâhı, ne de Menzil Dergâhı mensupları katılacaktır. İlk iki dergâhın mensupları geçmişte sık sık takibata uğramaktan, tâciz ve rahatsız edilmekten şikâyet ederken, Menzil Dergâhı’nın mensupları devlete en derinden bağlı bir organizasyonun içinde olmalarından ötürü “gözaltında tutulma” ile ilgili tespiti şaşkınlıkla karşılayacaklardır. Soner Yalçın’ın Menzil Dergâhı’nın Kürt olduğuna dair iddialarına ilgili dergâhın mensupları gereken cevabı verecektir, ama, bu dergâhın devletçi tutumunu bilmemesi mümkün olmayan Soner Yalçın’ın sırf Kürt/Türk ayrımı konusundaki tezine destek bulabilmek için böyle yorumlara girişmesini fazla “ucuzcu” bulduğumuzu burada  belirtmeden geçemeyeceğiz

Reklamlar
Published in: on Eylül 19, 2006 at 7:15 am  Comments (7)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/19/efendi-2-soner-efendi-3-korner-1-penalti-etmez-2/trackback/

RSS feed for comments on this post.

7 YorumYorum bırakın

  1. Sayın Türker ADONAY
    Sanırım sizin de kendiniz hakkında söyleyecek bir kaç şeyiniz vardır?
    En azından soy isminizin tam olarak anlamı gibi!
    yazdıklarınıza değinmiyorum bile çünkü yazarında belirttiği gibi nasıl olsa okuyan yoktur şeklinde durumu ele aldığınız için..
    Yazılanlar hakkında varmış olduğunuz konularda şüphe duymayacak tespitler elde ettiğinize eminim!ne de olsa 400 sayfadan fazla bilgiyi kendisi değil araştırdığı kitaplardan elde ettiği bilgilere dayandırıyor..
    Peki ya siz kendiniz hakkındaki bilgileri nerelere dayandırabileceksiz?
    ne demişler : DİNİME KÜFREDEN MÜSLÜMAN OLSA

    selçuk DERSİMİ
    tunceli

  2. Sayın sabetayist bey,
    Boşuna patinaj çekmeyin, kendi propagandanızı kendi içinizde yapın.Ne söylersenniz söyleyin, yazınızın sonun da adınız olacak ve bu soyad bir damga sizin gibiler için.Gerçekten sanal ortamda yaptıklarınız patinajdan başka birşey değil.

  3. Sizin kökeniniz beni ilgilendirmez.Yalçın ın kitabını da temkinli okudum ama tezlerini çürütme çabanız tam bir fiyasko. Yazım yanlışlıkları, bir kaç küçük mantık hatası kocaman bir kitabı komple çöpe attrımaz. Bir kişinin kendisinin ya da kardeşinin boynunda Davut yıldızı olması her ikisinin de yahudi olduğu düşüncesini destekler. Çünkü musevilik bireysel olarak kişilerin tercih edebileceği bir din değildir. Aileden, ırktan gelen bağlantılar söz konusudur.

  4. kitabı okudum idolojik kuyruk acsıyla yazılmış, kominist refleksle kaleme alınmış, azsayıdaki doğrulardan üfürülmüş bir kitap.
    hele
    “Yazara göre Moşe Şem Tov de Leon 1230-1305 yılları arasında yaşamıştır. Buna mukabil, Muhyiddin Arabî’nin doğum tarihi 1165, vefat tarihi 1239’dur” tespiti doğruysa herif baya üfürmüş.

  5. Soner Yalçın’ın “çok tutulan filmin ikincisi” misali çıkan bu saçmalıklar resitali kitabının herhangi bir şekilde ciddi bir eser olmadığını açık bir hakikattir.
    tasavvuf büyüklerine yönelttiği iddiaları ciddiye almak ya da çürütmek için çaba harcamak bence lüzumsuz. işin uzmanları elbet cevap verecektir. öte yandan sabetaycılıkla ilgili olarak çalışmalarında bazı ilginç noktalara dikkat edilebilir.

    Öte yandan Davud yıldızının asıl manası da yine ancak tasavvuf ehli tarafından açıklanmış bulunmaktadır.

  6. Soner Yalçının mantık hataları ve kafa karıştırıcı örneklemelerle dolu bir serisi daha. Sayın Türker güzel bir çaışma olnuş, elinize sağlık. Böyle kime ve neye hizmet ettği belli olmayan kişilerin deşifre olması lazım.Hele hele Muhyiddin İbni Arabi gibi mübarek zatlara(ve velilere) çamur atması bu konudaki(tasavvuf konusundaki) CAHİLİĞİNİ ortaya koyan mühim bir kanıt niteliğindedir.

  7. Her iki yazarda kendi açısından bakmış ikisindede doğru ve yanışlar var. Soner yalçın sadece tasavvufun tamamını karalamakla yanlış yapıyor. Sabataylar hakkındaki tespitler doğrudur. Tasavvufcu görünmüşlerdir. İçten oymuşlardır. Ama temel kaynaklara saldırmak yanlış .


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: