Komplo Kuramları ve İç Düşmanlar

Komplo kuramları ve iç düşmanlar

Toplumumuzda “tüm dünyanın Türkler aleyhine komplolar hazırladığı,” “ülkemizde mevcut zengin petrol yataklarının ortaya çıkarılmasına yabancı güçlerin izin vermediği,” “Batı’nın Türkiye’yi Sèvres sınırlarına döndürme fikrinden asla vazgeçmeyeceği,” “topraklarımızı satın almakta olan yabancıların bizi memleketsiz bırakacakları” benzeri tezlerden “ülke siyaset ve iktisadının Müslüman olmuş gibi gözüküp el altından âyinlerini sürdüren dinî bir azınlığın elinde bulunduğu” ya da “toplumumuzda siyaseti perde arkasından idare eden gücün Masonlar olduğunu” savunan teorilere varan komplo kuramlarına gösterilen ilgi şaşırtıcı bir seviyededir.

Pek tabiî bu alâkayı Daniel Pipes benzeri Ortadoğu uzmanlarının “Batı’da ortadan kalkmış olan komplo kuramlarının Ortadoğu siyasî kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu” gibi bizatihî kendileri komplo kuramı olan, ırkçı tezleriyle açıklayabilmek mümkün değildir. Toplumsal paranoyaları tetikleyebilen bu kuramların ve onlara gösterilen ilgideki hızlı artışın bir değerlendirmeyi hakettiği şüphesizdir. Bu yazıda böyle bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.

Eski çağlardan beri heterodoks inanç sahiplerine atfedilen komploculuk eğilimi büyük toplumsal değişimler sonrasında sofistikasyon kazanmıştır. Günümüzde komplo kuramları hâlâ bu klâsik şüphelileri aktör olarak kullanmakla birlikte suçlama ötesinde bir vazife ifa etmeye başlamışlardır. Antropologların mantık-öncesi (prelogical) inançlarla benzerliklerine dikkat çektikleri komplo kuramları, tıpkı ilkel insanların animistik inançları gibi çetrefil gelişmelere basit, kolayca anlaşılır, net açıklamalar getirirler. Bu kuramlar iddialarının bilimsel kıstaslarla kanıtlanması ya da reddedilmesi mümkün olmadığından kolaylıkla ortadan kalkmazlar. Pek çok antropolog, komplo kuramlarının bu hususiyetlerinin yanı sıra bireye büyük kurumlar, toplumsal teşkilâtlanmalar ve girift ilişkileri ufak grup davranışı çerçevesinde değerlendirme imkânı sağladıklarını ve gördükleri ilginin temel nedenlerinden birisinin de bu olduğunu savunmaktadır. Bu açıklama, kitlelerin kapsamlı örgütlenmelere (hükümetler, holdingler, dinî cemaatler) karşı duydukları kuşkucu tavrı ve bunlara atfedilen komplo kuramlarına gösterdikleri teveccühü anlama hususunda da ilginç ipuçları içermektedir.

Globalleşen, örgütlenmeleri yekdüzelik ve doğrudanlıktan hızla uzaklaşan günümüz dünyasının bu nedenle komplo kuramları için mümbit bir arazi haline geldiği sıklıkla dile getirilen bir olgudur. Meselâ, ünlü bir mikrobiyolojist ve bilim felsefecisi olan René Dubos, komplo kuramlarına son yıllarda duyulan aşırı ilginin temelinde bireylerin 20. asır sonundan itibaren toplumsal değişim ve bilgi üretimi artışının ivmesine ayak uyduramamaları olduğunu savunmaktadır. Komplo kuramları, bir anlamda çetrefil yapıları, kurumları ve bunlar arasındaki çok yönlü münasebet ağlarını anlamlandırmada zorlanan bireye, bunları kendi küçük grup ilişkileri çerçevesinde kişiselleştirme imkânı sağlamaktadır. Meselâ, karmaşık uluslararası ilişkilerle, gelişmiş kurum ve aktörlerin birbirleriyle olan münâsebetlerini anlamada zorlanan bir birey için “Batı’nın Türkiye’yi Sèvres sınırlarına döndürme fikrinden asla vazgeçmeyeceği” tezi böyle bir kolaylık sağlamaktadır. Gene cumhuriyet rejiminin doğuşu karmaşıklığındaki bir gelişmeyi açıklamak için bunun “bir Mason ve yabancı komplosu olduğunu” savunmak ya da günümüz toplumunda din ile modernlik ilişkisini tahlil yerine “şeriatçı fesadın gizli programı”na vurgu yapmak benzeri bir rahatlığı beraberinde getirmektedir. Böylesi bir zâviyeden bakıldığında komplo kuramları zaman ve mekân üstü bir karakter arz ederler. Pek tabiî bu zaman ve mekâna bağlı olmama, her toplumda görülme hususiyetleri komplo kuramlarının tarihî süreç içerisinde ciddî bir dönüşüm geçirmediği anlamına gelmez.

Komplo kuramlarının tarihî gelişimi

Eski çağlarda Yahudiler ve cadılık yaptığı iddia olunan bireyler hakkında üretilen komplo kuramları, basım ve iletişim teknolojisinin gelişimi ve bilhassa büyük toplumsal dönüşümleri beraberinde getiren Fransız İhtilâli sonrasında değişik bir boyut kazandılar. Nitekim onaltı ve onyedinci asırlarda dahi azınlık mezhepleri üzerinde yoğunlaşan -meselâ İngiltere’deki Katolik paranoyası ve Katoliklerle ilgili komplo kuramları- şüpheler bir asır sonra fikrî boyut ve siyaset üzerine vurgu yapmaya başladı. John Robinson’un 1797 yılında yayınlanan ve Masonlarla, temelleri Bavyera’da Profesör Adam Weishaupt tarafından atılan Illuminati cemiyeti üyelerini sadece dine değil tüm Avrupa hükümetlerine karşı komplo hazırlamakla suçladığı ünlü eseri sonrasında ise bu kuramlar her türlü düşünce akımını kapsarken sınır tanımayan bir nitelik kazandılar. Artık komplo kuramlarının konusu sadece heteredoks gelenekler, bunlar çerçevesinde yapılan âyinler ve bu yolla toplumun ahlâkını “bozmaya çalışan” marjinal gruplar değil, devletleri, hattâ tüm uygar dünyayı ele geçirmeyi, toplumların karşı çıktığı siyasetleri uygulatmayı amaçlayan fesat teşkilâtlarıydı.

Nitekim, Robinson ve Augustus Barruel’in Büyük İhtilâl ile “fesat teşkilâtları” arasında doğrudan sebep-netice ilişkisi tesis eden çalışmaları, iddialarının maddî zaaflarına karşın (temelde bütün iddialar dönüp dolaşıp iki önde gelen Illuminati, Bode ve Bushe’nin 1797 senesinde Paris’i ziyaret edip Philalèthes Kongresi’ne katılmaları ve Mirabeau’nun 1770 yılında Mason localarında verdiği iddia edilen bir nutka dayanmaktaydı ki, tarihçiler her iki iddiada da ciddî maddî hatalar bulmuşlardır), sadece onsekizinci asrın kitap satış rekorlarını kırmakla yetinmediler. Bu eserlerde ortaya konulan temel tezler aynı zamanda muhafazakâr kitle arasında çok sayıda taraftar buldu. Kitle iletişim araçlarının gelişimi nedeniyle hızla yayılan bu yeni komplo kuramlarının ilginç bir hususiyeti, bunların “hiçbir şeyin aslında göründüğü gibi olmadığı, her gelişmenin arkasında toplumları istekleri dışında yönlere sürüklemek isteyen, karanlık ilişkiler çerçevesinde perde arkasından idareyi amaçlayan” heteredoks teşkilâtlar olduğunu savunmalarıydı. Bu, tekrar temel tezimize dönecek olursak, gittikçe giriftleşen toplumsal olayları çözümlemede fazlasıyla yararlı bir araçtı. Disraeli çapında bir siyaset adamının dahi Coningsby ve Tancred’deki temel karakteri Sidonia’ya sık sık dünyanın perde arkasındaki karanlık güçlerce yönetildiğini söylettirmesine bakılırsa bu tür fikirler sadece halk tabakalarında değil entelektüel çevrelerde de taraftar bulabiliyordu.

Ondokuzuncu yüzyıldaki zirvesine Rus Gizli Servisi Okhrana’nın Joli’nin Le Dialogue aux Enfers (1864) adlı çalışması ve Goedsche’nin ünlü romanı Biarritz (1868) benzeri kaynaklara dayanarak ürettiği Zion Protokolleri ile ulaşan komplo kuramları milliyetçilik hareketlerinin ivme kazanmasıyla birlikte “fesat amaçlı etnik örgütlenmeleri” de kapsamaya başladılar. Meselâ ondokuzuncu asır ortası Rus Çarlığı’nda muhafazakâr çevrelerde sadece Yahudi ve Masonların değil Polonyalıların ve Almanların da ülkeyi parçalamayı hedefleyen fesat amaçlı faaliyetleri bulunduğuna dair yaygın bir inanç vardı.

Yukarıda verdiğimiz misâller çerçevesinde komplo kuramlarının tarihî süreç içerisinde genellikle muhafazakâr kesimler ya da devlet adamlarınca üretildiği varsayılmalıdır. Meselâ ondokuzuncu asır sonu, yirminci asır başında sosyalist hareketlere sempatiyle bakan kitlelerde de savaşlardan çalışanların haklarını ellerinden alan kanun düzenlemelerine varıncaya kadar tüm siyasî gelişmelere dünyayı perde arkasından idare eden kapitalistlerin neden olduğu konusunda kuvvetli bir inanç bulunuyordu. Nitekim, John Reed’in Dünyayı Sarsan On Gün kitabı gerek kendisinin gerekse de Rusya’da karşılaştığı değişik etnik kimlikler taşıyan sosyalistlerin paranoya halini almış kuşkularına atıfta bulunan ilginç misâllerle doludur.

Komplo kuramları-iç düşman sınıflandırmaları

Ondokuzuncu ve yirminci asırlarda komplo kuramları bir yandan sınırlar ötesi nitelik kazanırken diğer yandan da etnik gruplardan siyasî partilere varan bir aktör zenginliğine ulaşmışlardı. Ancak, azınlık din ve mezhepleri mensuplarına yönelik komplo kuramları bu süreç içerisinde tasfiye olmamışlardı. (Meselâ Lincoln suikastı uzun süre dindar Protestan çevrelerinde bir Cizvit komplosu olarak algılanmıştı). Soğuk Savaş farklı toplumlarda “komünistler” ve “karşı-devrimciler” kategorileri altında iç düşmanlar yaratırken, kitleleri televizyon dizileri, Kızıl Tehlike (1949), Ben Bir Komünistle Evliydim (1950) benzeri filmlerle şartlayan McCarthyizm, Arthur Miller’in The Crucible adlı oyununda işlemeye çalıştığı gibi, modern bir cadı avcılığı uygulamasını başlatabiliyordu. Dönemin sosyalist toplumları da “karşı-devrimci” iç düşmanları daha zecrî tedbirlerle tasfiye ediyorlardı. Her fesadın altından “komünist” veyahut “karşı-devrimciler”in çıktığı bu dönem, aynı zamanda, şüpheyle bakılan toplumsal grupların bu düşman sınıflamalarıyla irtibatlandırılmalarına yol açıyordu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyasında komplo kuramları ve tehditler konusundaki bir diğer ilginç gelişme de Alfred Stepan’ın ortaya koyduğu gibi Peru ve Brezilya benzeri Güney Amerika ordularının başını çektiği silahlı kuvvetlerin “iç tehdit” üzerine yoğunlaşmalarıydı. Stepan, çalışmalarında, bu dönemde askerlerin Samuel Huntington’ın başlığı Asker ve Devlet olarak çevrilebilecek eserinde tarif ettiği eski, iç siyasete karışmayan profesyonellik yerine ülkeyi “iç tehditler”e, komplolara karşı korumayı da aslî vazifesi olarak mütalâa eden bir yaklaşımı benimsediklerini savunuyordu. Bu ise sistemli, ancak konjonktüre paralel olarak değişen, “iç düşman” kategorileri yaratılması neticesini doğuruyordu.

Soğuk Savaş sonrası artık fazlaca ilgi görmeyecekleri umulan komplo kuramları bu beklentinin tam tersine yaygınlaştıkları gibi etnik unsurlardan siyasî örgütlenmelere, dinî azınlıklardan sınırlarötesi teşkilâtlara varıncaya kadar çok sayıda topluluk iç düşman sınıflamalarındaki seçkin yerlerini aldılar. İlginç olan yeni teorilerin klâsik dinî komplo kuramı aktörleriyle, gizli teşkilâtlar ve siyasî örgütlenmeleri bir araya getiren dehşetengiz senaryolar yaratmalarıydı. Bilim-kurgu sanatından da ciddî biçimde etkilenen bu yeni kuramlar, tüm dünyayı kapsayan yeni tezler ortaya attılar. Günümüzde internet siteleri ve kişisel bloglar aracılığıyla bir anda milyonlarca kişiye ulaşan bu kuramlar, tarihte hiçbir zaman elde edemedikleri bir ilgiye mazhar olmaktadırlar.

Gary Allen’ın, Wilson ve Rockefeller’den Lenin ve Kruşçev’e, Rotschild’den Richard Nixon’a ulaşan kahramanların örgütlediği ve temel amacı ABD’nin yerine tüm dünyaya egemen olacak bir sosyalist devlet kurmayı amaçlayan “Büyük Komplo” kuramıyla (1972), bu kuramı Illuminati, Masonlar ve Yahudilerin katılımıyla zenginleştirerek Yeni Dünya Düzeni’ni (1991) kaleme alan Rahip Pat Robertson, yukarıda zikrettiğimiz senaryolara verilebilecek ilginç misâllerdir. Gene Papua milliyetçilerinin, merkezî Endonezya hükümetinin fahişeler aracılığıyla HIV virüsünü yayarak Papuanları etnik temizliğe tabi tutmaya çalıştığını iddia etmeleri benzeri bilim-kurgu kuramları bize tüm toplumlarda konuları dünya egemenliğinden etnik temizliğe, iktidar mücadelesinden heterodoks dinî faaliyetlere varan komplo teorilerinin üretildiğini göstermektedir. Sadece kitaplar ve süreli yayınlarla değil, Oliver Stone’un JFK’i benzeri filmler, televizyon dizileriyle milyonlarca kişiye ulaşan bu kuramlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumlarının ortak karakteri haline gelen “hükümete güvensizlik” duygusunu da komplo teorisi savunuculuğuna tahvil etmeyi başarmışlardır. Meselâ, Patricia Turner, ABD zenci cemaatleri üzerine yaptığı araştırmalarda, bu topluluklarda HIV virüsünün bizzat hükümetçe yayıldığı ya da tavuk restoranlarının zenci erkekleri kısırlaştırıcı gıdalar sundukları gibi komplo kuramlarının çok sayıda taraftar bulduğunu ortaya koymuştur.

Yakın dönem Osmanlı tarihi bize komplo kuramlarının toplumumuzdaki evriminin dünyadaki gelişimle paralel olduğunu göstermektedir. Son dönem Osmanlı dünyasında heterodoks tarikatlardan, bilhassa 1826 sonrasında Bektaşilikten ayrılıkçı milliyetçi teşkilâtlanmalara ve özellikle 1908 sonrasında Masonlara varan çok sayıda topluluk komplo kuramlarına konu teşkil etmişlerdi. Bu çerçevede dile getirilen bâzı iddialar, meselâ 1908 İnkılâbı’nın aslında bir ortak Mamin (Sabatay Sevi’nin ardından Müslüman olan Yahudiler), Mason ve Bektaşi komplosu olduğu toplumun değişik kesimlerinde yaygın kabul görmüştü. Bunun yanı sıra Avrupa baskısı karşısında gerileyen Osmanlı idaresi, merkezle ilişkilerini yeniden düzenlemek isteyen toplulukları kolaylıkla “iç düşman” kategorisine sokmuş ve bunlarla ilgili değişik komplo kuramları üretilmişti. Tanzimat sonrasında Batı ile kurulan aşk-nefret ilişkisi, yâni bir yandan Batı’nın bir üstünlüğün maddî hali olduğuna duyulan inanç ve ona benzeme arzusu, öte yandan da onun sürekli biçimde aleyhimize çalıştığının düşünülmesi ise siyasî konjonktüre göre -meselâ 1875 Hersek ve 1876 Bulgar buhranları ya da 1912-13 Balkan harpleri sırasında- tüm Batı’da en ince ayrıntısına kadar plânlandığı varsayılan komplo kuramlarının üretilmesine yol açabiliyordu.

Türk toplumu ve komplo kuramları

1908 sonrasında siyasî gruplaşmaların da “iç düşman” ve “hainlik” sınıflamaları için temel oluşturması ve 31 Mart Olayı sonrasında “inkılâb aleyhtarlığı” kategorisinin yaratılması da mevcut komplo kuramlarının çeşitlilik ve muhteva açısından zenginleşmesine yol açıyordu. 1913 sonrasında Ordu’nun bir kurum olarak siyasete ağırlığını koyması ve bir Osmanlı Millet-i Müsellâhası tesisini temel amacı haline getirmesi ise bu zenginliğe ciddî katkıda bulunuyordu. Dönemin “Cemiyet-i Hafiyye” davası benzeri muhakemelerinde savcılar tarafından hazırlanan iddianâmeler, Batılı güçlerden etnik milliyetçilere, siyasî muhaliflerden “irticaîyûn”a varan aktörler tarafında sahnelenmeye çalışılan ve gerçekten yaratıcılık gerektiren komplo kuramlarını dile getiriyorlardı.

İkinci Meşrutiyet döneminde imparatorluğun hızla dağılması, kitlelerde komplo kuramcılarının haklılığına duyulan kuvvetli bir inanç yaratmıştı. Büyük Harb’in diğer mağlupları gibi Türk toplumu da “Biz”den olmayanların sürekli olarak aleyhimize, tüm dış dünyanın ise mahvımıza yönelik komplolar kurduğuna inanıyordu. İlginçtir ki, toplumun 1911-22 yıllarında geçirdiği travmanın derinliği, diğer mağlup devletlerin aksine kendisine dayatılan status quo’yu reddeden Türkiye’de de “sürekli aleyhimize çalışan iç ve dış düşmanların” plânladıkları komploları işleyen kuramlarının taraftar bulmasına yol açıyordu. Tek partili rejimin tabiatı gereği siyasî muhalefetin komploculukla eşanlamlı görülmesi “Paşalar Komplosu”ndan, İzmir Suikastı Mahkemesi iddianâmesinde dile getirilen daha kapsamlı teşebbüslere ulaşan kuramlar geliştirilmesini mümkün kılıyordu. Pek tabiî “kaynaşmış bir kitle” yaratmayı temel alan siyaset “iç düşman” ve bunlarca plânlanan komplolar üretmek alanında fazlaca zorlukla da karşılaşmıyordu. Halife taraftarları, İttihadçılar, saltanat destekleyicileri, inkılâb düşmanları, komünistler, tarikatlar, Kadro Hareketi mensupları değişik ve renkli komplo kuramlarının özneleri haline geliyorlar ve “Dün gece yeni bir komünist tevfikatı yapıldı,” “Bir apartmanın bodrum katında âyin yapanlar yakalandı” benzeri gazete başlıkları sıradanlaşıyordu. Buna karşılık muhafazakâr çevrelerde de bizzat yeni rejimin, tıpkı 1908 sonrasında olduğu gibi, yabancı, Mason, Mamin ve gayrimüslimler tarafından düzenlenen bir komplonun ürünü olduğu tezi yaygın kabul görüyordu.

İlginçtir ki, Türkiye’de siyasî rejim değişiklikleri, imparatorluk geçmişinden kaynaklanan “bizi parçalamak isteyen Batı” ve “yardakçısı iç düşmanlar” varsayımıyla üretilen teorilerin gördüğü ilgide azalmaya yol açmamıştır. Bu alanda Türk toplumunun sürekli yeni “iç düşmanlar” yaratarak ve onlara komplolar atfederek sonu gelmeyen bir McCarthyizm kâbusu yaşadığını belirtmek fazla da hatalı olmaz. Günümüzde gerek bu ve gerekse de dış düşmanlara atfedilen komplo kuramlarında görülen patlama, milliyetçi yükseliş, idareye duyulan güvensizlik ve askerî örgütlenmenin iç tehdidi belirlemeyi aslî vazifesi olarak kabul etmesi benzeri nedenler kadar, Türk toplumunun genelde globalleşme süreci çerçevesinde inanılmaz bir çeşitlilik kazanan bilgiyi özümsemek gibi çetrefil bir uğraş içine girmek yerine onu kendi küçük grup ilişkileri çerçevesinde kişiselleştirmeyi tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu aslında aynı nedenle tüm dünyada komplo kuramlarının yaygınlaşmasıyla paralel bir gelişmedir. Pek çok gazetede temel tartışma konusu komplolar ve iç düşmanların ihanetleri olan köşe yazarlarının varlığı bu eğilimin ilginç bir göstergesidir. Resmen iç düşman sınıflamaları ve bu zeminde vatandaş fişlemesinin yapılabildiği bir toplumda bunu fazla yadırgamak da mümkün değildir. Bilgiyi özümsemeyi reddeden komplo kuramı üretici ve yayıcılarının topluma fikrî bir rahatlık getirdiklerini söylemek mümkündür. Sorunlarımızın bu şekilde siyaset üretimindeki zaaflar ve mevcut siyasetlerimizin aksaklıkları yerine komplocu dış ve iç düşmanlara havalesi şüphesiz bizi karmaşık meselelere nasıl yaklaşacağımız konusunda rahatlatmaktadır. Ancak bu rahatlığın söz konusu meselelerin ne olduklarının anlaşılmaları, dolayısıyla da çözümleri önünde ciddî bir engel olduğunun da unutulmaması gerekir.

M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU
PERŞEMBE 21.09.2006

Zaman

Reklamlar
Published in: on Eylül 21, 2006 at 8:07 am  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/21/komplo-kuramlari-ve-ic-dusmanlar/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: