İstepan Hilmi Gürdikyan Efendi ve Düşündürdükleri

Makale Yazarı: Faruk (İktibas) Tarih, gün ve saat : 24. Eylûl 2006 04:39:32:

Evvelce bilmünâsebe adının geçtiğini zannettiğim bu zât ile İbnülemin Mahmud Kemal Bey merhumun konağında tanışmıştım. Meşhur şâir Hüseyin Sîret Bey’in, Tâhir’ül-Mevlevî Bey’in ve diğer kalem erbâbının yakından tanıdıkları bu zât kuvvetli bir Osmanlı şâiri, mutasavvıfı ve mütefekkiri idi. Hazret-i Mevlâna’yı ve Muhyiddin-i Arabî’yi iyice tedkîk etmiş ve mutasavvıfâne Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır.

İbnülemin’i ziyaret ettiğim bir gün kendisi orada idi. Cebinden bir kâğıd çıkarıp Mahmud Kemal Bey’e verdi. Evvelce va’dettiği Farsça bir şiiri olduğunu söyledi. Merhum İbnülemin’in ne kendi okudu, ne bana okuttu. Kitaplarının arasına koydu; çok merak ettim.

İstepan Hilmi Efendi’nin vefâtından dört beş sene sonra idi; Sen Jozef Kolejinde bulunduğum sıralarda oradaki arkadaşlardan Fransızca hocası Şirinyan Bey’e Gurdikyan Efendi’den bahsetmiştim. Amcasının tanıdığını söyleyince metrûkâtından defterlerini istettim. Getirdiler ve oradan şu parçaları istinsah ettim:

[Farisî harflerle yazılmış kıt’a]
Meâli: Altının yüzünü görmeyenin tasası yoktur. Parası olanın gamı çoktur. Fakirlerden altının kıymetini sorma. Onu zengine sor ki, nasıl olduğunu anlatsın. Hâli nicedir anlarsın.

[Farisî harflerle yazılmış kıt’a]
Meâli: Eğer mîdeni lebâleb doldurursan, canına kıymış olursun. Yeyip içmekte haddi aşarsan, kendi dişin ile kendi kuyunu kazmış olursun.

Bir de şu tasavvufî beyte rastlamıştım:

Bir Kitâbullâh-ı âzâmdır serâser kâinat,
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

Defterde boş bir sahifenin ortasında şöyle iki kelime gördüm:

âbidîn=câhidîn [eski harflerle]

Büyük bir sevinçle irkildim. Çünki zihnimi işgal eden mühim bir mesele idi. Zuhruf sûresinin 81 nci âyetinde -estâizübillah-:

قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَyer alan “âbidîn” kelimesini müfessirler güçlükle tevile çalışmışlardır. “Muhtar’üs-Sıhah”da kelimeyi buldum. Kelimenin ezdâd’dan olduğu sâbit oldu. O zaman mânâ şöyle oluyordu: “Yâ muhammed, sana ‘Allah’ın bir oğlu var’ derlerse, ‘Onu inkâr eden ilk benim’ de”*

Bir gün bu hâdiseyi Vakfa gelmiş olan muhterem üstâdımız Prof. Tayyib Okiç Bey’e arkadaşlar arasında anlatırken, “müfessirlerin tercüme ve tefsirlerdeki hatâları yüzünden Hristiyanlar bu âyeti kendi lehlerine istihşâd etmektedirler” demişti.

Daha pek çok emsâli olduğu gibi yalnız bu mesele, kurduğumuz Vakfın lüzum ve ehemmiyetini kat kat meydana çıkarmaktadır. Yukarıda bilmünâsebe tefsîre taalluk eden meseleler de hep böyledir.

*Bu mevzû için bkz.: Lisân’ül-Arab, “abide-yabedü” maddesi: Tefsirü İbni’l-Kesîr, Cilt 4, sahife 135-136; Şekânî, Feth’ül’Kadir, c. 4, sh. 550

(Mâhir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1975, s. 394-395)
***                            ***                                  ***                                 ***

Ehil olmadığım dinî meselelerde yazmaktan imtinâ ettiğimi daha önce de beyan etmiştim. İnternet ortamında bu konu zannederim ilk defa bu küçük forumda dile getirilmiş oldu. Merhum Mâhir İz’in kitabında buna benzer başka mevzular da anlatılmaktadır. İnşallah onları da buraya nakletmeye gayret edeceğim. Şimdi bu makaleyi neden çok mühim addettiğimi açıklamaya çalışacağım.

1- Din-i İslâm’a ihtida edenler arasında bazı zevâtın hem dinimize, hem irfâna hem edebiyata ne büyük hizmet edebileceğine bu İstepan Hilmi Efendi ne güzel bir misâldir. İki kelime ile bir konuyu vuzuha kavuşturmaya vesile olabiliyor.

2- Samimi olarak ihtida eden her insana (SYK’ün yaptığı gibi, meselâ Osman Reşer için) hemen “dönme” diye şüpheli nazarlarla bakmamalıyız. Kaldı ki, Hilmi merhum Yahudilik’ten dönmemiştir ve dikkat ettiyseniz rahmetli Mâhir İz onun için “muhtedi” kelimesini bile kullanmamış. İslâm’ı gönülden kabul için bu sıfat zaten fuzûlidir.

3- Soner Yalçın’ın kitabında şaibe altında bırakmak istediği İlim Yayma Cemiyeti, İslami İlimler Araştırma Vakfı gibi müesseselerin nasıl faydalı ve lüzumlu olduğu buradan anlaşılıyor. Bunlar ve mevcut dinî eğitim-öğretim kurumları bile yeterli değildir. Türkiye’de en yüksek seviyede dinimizin bütün şubeleriyle tedrisi ve tetkiki için çok daha fazla, kaliteli, her imkâna sahip üniversite, fakülte, enstitü, akademi vb. gibi kurumlara ihtiyaç vardır.

4- Herkes Kur’ân’ın tercümesini alıp kendine göre hüküm çıkararak amel edebilir diyenler için bu yazıda ibretler vardır. Kur’ân’ın aslı bilinmeden sadece tercümesini okuyarak anlamak öyle kolay değildir, yalnızca Arapça bilen bir tercümanın yapacağı çeviri asla tam olarak kitabımızın mânâsını karşılayamaz. Hiç bir meâl mükemmel ve tek başına kâfi değildir. Yâni aradan müfessirleri, fâkihleri, muhaddisleri çıkararak, sadece tercümeyle dinimizi ve kitabımızı öğrenemeyiz.

5- Bugünkü kullandığımız kelimelerle, Kur’ân’daki Murad-ı İlâhi’yi tam olarak ifade etmek mümkün olmadığı gibi, mükemmel Arapça bilmenin de bazı hususlarda kifâyetsiz kaldığı bu yazıda görülmektedir. Mütemâdiyen araştırma yapılması zarûreti ortaya çıkıyor. Ben burada zikredilen âyetin nasıl tercüme edildiğini görmek için meâllere bir göz attım, hepsinde Türkçe’ye şöyle çevrilmiş:

“81. De ki : Eger Rahmân’in bir çocugu olsaydi, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!” (Diyanet)
“81 – Ey Muhammed! de ki: “Eğer Rahman olan Allah’ın bir çocuğu olsaydı, ona ibâdet edenlerin birincisi ben olurdum.” (Elmalı)

“Şayet onların ileri sürdükleri gibi Allah’ın bir çocuğu varsa ona gereken saygıyı göstermekte kusur etmez. Oysa Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- Allah’tan başkasına kulluk sunmuyor. bu da başlıbaşına, Allah’ın evladı olduğuna ilişkin iddialarının dayanaksız, asılsız, delilsiz olduğunun kanıtıdır. Hiç kuşkusuz yüce Allah bu saçma iddiadan, bu dayanaksız yakıştırmadan uzaktır.” (Seyyid Kutub)

Siz de araştırırsanız göreceksiniz ki, bu âyet meâllerde hep aynı şekilde tercüme edilmiş. Halbuki merhum Mâhir İz hoca bunun “Yâ Muhammed, sana ‘Allah’ın bir oğlu var’ derlerse, ‘Onu inkâr eden ilk benim’ de” şeklinde olması gerektiğini ifâde ediyor. Kur’ân’da bu âyetle verilmek istenen esas mesaj ve öz değişmiyor ise de ifade ediş tarzı farklı. Tercümenin bu şekilde yapılmasını Hristiyanların istismar ettikleri de yazıda anlatılmış. Tabii bunu başka türlü istismar edecekler de çıkıp, “bazı hususların asırlarca anlaşılamadığını, ilk keşfedenlerin kendileri olduğunu” söyleyerek Kur’ân’daki İslâm’a dönelim diyeceklerdir. Dinin özüne taalluk etmeyen bazı noktalardaki ufak tercüme hataları, onları haklı çıkarmaz, çünkü arada mâhiyet ve niyet farkı var. Kaldı ki, Edip Yüksel, O. N. Öztürk gibiler de yazdıkları meallerde hep aynı ifâdeleri kullanmış. Mâhir hocadaki ilim, dikkat, hassasiyet ve hüsn-i niyet onların mahrum olduğu hasletlerdir. Yapmak istedikleri yumuşak karın, zayıf nokta, boşluk ve eksik arama gibi beyhûde gayretle, kafalara budanmış, “terbiye edilmiş”, düzene adapte olmuş yeni bir din anlayışı yerleştirmek. Bu farkların şuurunda olarak bu yazıyı değerlendirelim. Ben yukarıdaki bu noktayı çok önemli gördüm. Sizlerden ricam bu konuyu bilenlere ulaştırıp, görüşlerini alarak buraya aktarmanızdır. Ortada bir hatâ varsa bu tashih edilip, müslümanlar tenvir edilsin, suisti’mallere de fırsat verilmesin.

http://f27.parsimony.net/forum67623/messages/22299.htm

Reklamlar

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/26/istepan-hilmi-gurdikyan-efendi-ve-dusundurdukleri/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: