Soner Efendi Üç Korner Bir Penaltı Etmez – 3

Türker ADONAY
16.10.2006

Üç bölümlük yazı dizimizin bu son yazısında; araştırmacı-gazeteci-yazar, eski Aydınlıkçı, bir zamanların “kudretli uyuşturucu baronu”nun hâtıra tutucusu Soner Yalçın’ın, iyi bildiği “alengirli” işlerle uğraşmak yerine milletin din büyüğü olarak bildiği kişilere saldırmayı tercih etmesinin yanlış olduğunu, bu tür bir teşebbüsün onun “boyunu çok aştığını”, çünkü bunu yapabilmek asgarî düzeyde bir din bilgisinin gerektiğini kısa ama çarpıcı örneklerle göstermeye çalışacağız.


Koyu Cehâlet Örnekleri 1)

Kitabının 107. sayfasında “Süleymancılık olarak bilinen dinî cemaatin kurucusu Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan, neden kızına, Türkçe’de bulunmayan İbranîce ‘Yaratılış’ anlamına gelen ‘Beria’ ismini koymuştu?’ diye soran ve bu cümleyle ilgili dipnotta ünlü KGB kasabı Lavrentiy Beria’dan Sabetay Sevi’nin 18 maddelik emirlerinde bu kelimenin sıkça geçmesine kadar bir sürü ilgisiz detayı sıralayan Soner Yalçın, bu kelimenin Arapça karşılığının ne olabileceğini araştırma zahmetine katlansaydı ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın Arapça’ya çok iyi vâkıf olduğunu dikkate alsaydı, ne bu kadar kelime israfına girer ne de cehâletini açığa vurmuş olurdu. “Beria” kelimesi Arapça’da “olgunluk ve güzelliğiyle akranlarından üstün olan, bu hasletleriyle dikkat çeken” anlamlarına gelmektedir. Muhtemelen Süleyman Hilmi Tunahan da kelimenin İbranîce karşılığından dolayı değil, Arapça karşılığından dolayı kızına bu ismi koymuştur. Hay Allah sana akıl fikir versin Soner Efendi e mi! Aynı sayfada Işıkçılar’dan, Nurcular’ın ışık evleri gibi tanımlamalarından, partilerdeki ışıkla ilgili sembollerden yola çıkarak, İslâm gizemciliğinin adının işrakiye (ışıkçılık) olmasına uzanan ve arada bağ kurmaya çalışan Soner Yalçın’a Kur’an’da “nur” kelimesinin kaç kere geçtiğini araştırmasını tavsiye etmekten başka bir şey elimizden gelmiyor. Eski Yunan’ın felsefecilerinden Budizm’e, Brahmanizm’e,  Zerdüştlüğe, kadim Türk destanlarına, Mezopotamya kültürlerine, Firavunlar dönemi Mısır medeniyetine, Hıristiyanlığa, modern çağ felsefelerine ve New Age akımlarına kadar pek çok yerde pek çok defa kullanılan ve kimi zaman alegori, kimi zaman sembolizm, kimi zaman da doğrudan tasvir yoluyla ortaya çıkan “ışık” olgusunu dar bir çerçeveye hapsetme gayretinin, dünya tarihinde belki de en çok kullanılan (ilk etapta aklımıza Eflâtun’un mağara istiâresi, Dante’nin İlâhî Komedyası’ndaki benzetmeler, Yaradılış Destanı’ndaki tasvirler, Budizm’deki Nirvana’nın târifi geliyor) kavramlardan birine karşı büyük bir haksızlık olduğunu da burada zikretmeliyiz.2) Kitabın 371. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “Celvetîler’in garip ritüelleri vardı: Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutuyorlardı. Öğleden önce, öğleden sonra ve gece; günde üç kez namaz kılıyorlardı.”

 

Kendisine “araştırmacı-gazeteci” gibi sükseli unvanları lâyık gören, ama araştırdığı konunun en temel kavramlarından bîhaber bir insanın yazdıklarını eleştirmek gerçekten güç; zirâ bu araştırmacı-gazeteci bazı konularda üst perdeden atıp tutmadan önce bir câmi imamına danışsaydı, yukarıya alıntıladığımız türden tam anlamıyla bir “fâcia örneği” cümleleri serdetmez ve kendisine güldürmezdi.

Soner Efendi’nin namazla oruçla alâkası olmadığı için bazı şeyleri bilmemesi normaldir, ama gidip bir câmi imamına danışmaması ve bilgisizliklerini kapatmaması normal değildir. Efendim, İslâm peygamberinin hadisiyle sâbittir ki, nâfile oruçlar için en hayırlı/güzel günler olarak Pazartesi ve Perşembe günleri zikredilmiştir. Bu açıdan sâdece Celvetîler değil, İslâm dünyasındaki milyonlarca insan, nâfile oruç için bu günleri (özellikle de Cuma arefesi olan Perşembe’yi) tercih etmeye çaba gösterir. Soner Efendi’nin “garip” bulduğu bu uygulama bir peygamber sünnetidir. Kezâ Celvetîler’in kıldıkları üç vakit namaz, günlük beş vakit namaza ilâveten kılınan ve tarikat öğretisi içinde bir ölçüde “takva sembolü” olarak görülen nâfile namazlardır ki, bunlardan öğleden önce kılınanına “kuşluk”, gece kılınanına “teheccüd” denir. Yine aynı şekilde, yeryüzündeki milyonlarca Müslüman da, zaman zaman kuşluk ve teheccüd namazlarını edâ ederler.
Dolayısıyla farz değil sünnet olan bu ibâdet, bir tarikata mahsus olmayıp asla ve kat’a “garip” falan da değildir. Garip olan, bu kadar basit İslâmî hakikatlerin câhili bir kimsenin boyundan büyük işlere girişmesi ve İslâm hakkında ahkâm kesmesidir.

3) Kitabın 433. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:

“1934 yılında soyadı kanunu çıktığında, aile neden ‘Ülgener’ soyadını almıştı?
Sabetay Sevi’nin vefat ettiği Ülgen ile Ülgener ailesinin hiçbir bağı var mıydı acaba?”

Soyadı Kanunu çıktığında insanların, özellikle de okur yazar kesimlerin eski Türk kültürüyle ilgili soyadlar almalarının bizzat Atatürk tarafından teşvik edildiği, hatta bazı kimselere onun tarafından soyadı tavsiye edildiği bilinen bir durumdur. Meselenin bu açıdan incelenmesi, Soner Yalçın’ın zan altında bıraktığı pek çok soyadın aslında “mâsum” olduğunu anlamak için yeterlidir. Nitekim spesifik açıdan Ülgen soyadına baktığımızda (Hilmi Ziya Ülken’e atılan çamur da aynı kapsamdadır), onun büyük ihtimalle eski Türk inanışlarına bir gönderme olduğu düşünülebilir. Bilindiği üzere, Yaratılış Destanı’nda bahsi geçen Tanrı Ülgen, Türk mitolojisinde iyilik tanrısıdır. Tek tanrı inancında Göktanrı’nın oğlu ve gök âleminin hükümdarı olarak görülmüştür. Bai Ulgan, Ulgan gibi adlarla Sibirya kavimlerince de yaratıcı tanrı olarak anılmaktadır. Görüldüğü üzere, kendi tarihimiz hakkında bilgi sahibi olmak ve herkesten “boş yere şüphelenme hastalığı”ndan kurtulmak, lüzumsuz söz sarfiyatını rahatlıkla önleyecektir.
4) Kitabın 148. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:

“En yakın müridi Livornolu Moses Pinherio’ya göre, Sabetay Sevi mektuplarını ‘Turco’ diye imzalıyordu. Gershom Scholem, ‘Turco’ kelimesinin İbranîce yazılışının, Kabalacı bir yorumla ‘Tanrı’nın Dağı’ olarak okunabileceğini belirtiyor. (John Freely, Kayıp Mesih, 2001, s.212).
‘Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslüman’ sloganını Ülkücü gençlere kim öğretti? Bu sloganın ‘mucidi’ kimdi?”
Yazar, Orta Asya’da doğudan batıya uzunluğu 2500 km’yi bulan ve büyük kısmı bugünkü Doğu Türkistan’ın sınırları içerisinde kalan Tanrı Dağları’nın, kuzeyden güneye uzunluğunun da 2700 km’ye ulaştığını, o yüzden geçmişte o bölgede yaşayan Türkler’in; büyüklüğünden, heybetinden, göğe yükselmesinden ve çıkılması imkânsız bir duygu vermesinden dolayı bu dağlara Tanrı Dağları adını verdiklerini, bu görkemli dağ silsilesinin Türk toplulukları tarafından kutsal bir dağ olarak görüldüğünü bilmiyor olabilir. Ama onun “kesif cehâleti”nin bedelini okuyucular ödemek zorunda değildir.
Yazarın sorduğu ikinci sorunun cevabını da biz verelim: Bu sloganın en büyük öğretmeni merhum Alparslan Türkeş’tir. Tanrı Dağları Türkler için, Hira Dağı da Müslümanlar için son derece sembolik ve önemli anlamlara sahiptir. Yazar, Sabetay Sevi’nin inançlarına kafa yorduğu kadar Türk ve İslâm tarihine de kafa yorsaydı, bu tür zihin karışıklıklarıyla biz okuyuculara bu büyük eziyetleri çektirmemiş olurdu!
5) Kitabın 159. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:
“İbn-i Arabî’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Mevlâna’nın, Niyazi Mısrî’nin, Yunus Emre’nin, vb.’nin ehli sünnet olmayla ne ilgisi vardı?”
Bu soruya hiçbir cevap vermeyeceğiz, zirâ iddialı ama maalesef ciddî bir altyapıya dayanmayan bu soruya verilecek cevabın sayfalar tutması gerekecek. Biz, yazarın; Mesnevî’yi, Divân-ı Kebir’i, Fih-i Mâ Fih’i, Yunus Dîvânı’nı, Fütuhât-ı Mekkiye’yi, Fususu’l Hikem’i, Mevâidu’l-İrfan’ı, Makalât’ı okuduktan sonra bu kanâate vardığına inanmak istiyoruz. Eğer öyleyse sayın yazar, bir zahmet biz zavallı okurlara bu şahsiyetlerin nasıl ve ne yolla “ehl-i sünnet dışında” olduklarını da anlatmalıydı. Bu konularda bizden muhakkak ve mutlaka çok daha geniş bilgileri olan herhangi bir ilâhiyatçının Bay Yalçın’a gerekli cevabı vereceğini umarak, sâdece yazarın İslâm konusundaki bilgisinin pek kıt olduğunu söylemekle yetineceğiz.

Sonuç Yerine: Üç Korner Neden Bir Penaltı Etmiyor?
Yazımızı noktalamadan önce, son bir alıntı yapalım. Kitabın 94. sayfasında yazar şöyle demektedir:
“Karagümrük’teki Nureddin Cerrahî Dergâhı bugün medya, magazin ve sanat dünyasındaki ünlü müritleriyle tanınıyor. Dergâhın ABD/Kaliforniya’da da tekkesi var. Bu tekkenin şeyhi, Yahudi’yken Müslümanlığı seçen, ‘The Institute of Transpersonal Pyschology’ (Ben Ötesi Psikoloji Enstitüsü) Başkanı Prof. Robert Frager; diğer adıyla ‘Şeyh Ragıp Efendi’. Harvard ve UC Berkeley üniversitelerinde psikoloji dersi vermiş Prof. Frager, ‘Şeyh Ragıp Efendi’ye dönüşmesinin nedenini şöyle anlatıyor: ‘Psikoloji üzerine bunca yıldır çalışan insanlar olarak, bugüne kadar bildiklerimizin çok ötesinde şeyler söylüyor sûfîler. Bir de tasavvufun size söylediği çok güzel şeyler var: sevmeyi bilmek. Kendinizden başkasını sevmediğiniz zaman mutsuz olmanız kaçınılmaz.’ Üniversitelerdeki onca yıllık eğitimine-öğretimine yazık olmuş!…”
Yazar anlatırken biz ilgiyle okuyoruz, ABD’de son derece kaliteli bir bilim adamının sûfî düşüncesinden etkilenerek Müslüman olmasıyla gurur duyuyoruz. Ama Soner Yalçın ne yapıyor? Adamın İslâm’ı seçmesinden duyduğu “iğrenme”yi son cümlede, hem de son derece seviyesiz bir ağızla açığa vuruveriyor. Çünkü yazara göre üniversitelerdeki onca yıllık eğitimine-öğretimine yazık olmaması için Mao’nun görüşlerini savunmak, hani şu bir zamanlar “bilimsel sosyalizm” falan denilen maskaralıklara inanmak lâzım! İslâm’dan bu kadar tiksinen bir kişinin tasavvufun gücünü, her milletten insanı cezbedişini anlamasını beklemek, kuşlardan  uçmamasını istemek gibi bir şeydir. Yâni Soner Yalçın’ın, tasavvuf terbiyesini ve din değiştirerek samimiyetle yeni dinine bağlanmış insanların psikolojisini anlaması imkânsız görünmektedir.
Arkaplânı ve altyapısı tarih yıkıcı bir geleneğe yaslanan Soner Yalçın, Türk milletinin güvenip inandığı siyasî liderlerden sonra, bu kez peşinden gittiği “mânevî önderler”e saldırmaktadır. Dolayısıyla Bay Yalçın, bir “komplo”nun aktif parçası değilse bile (umarız değildir, ama Yalçın Küçük’ün tâbiriyle biz burada “bilim yapıyoruz, yanılmamız olasıdır!”), farkında olmadan bu komploya hizmet eden psikolojik harpçi bir yazar durumuna düşmektedir. Onun, bu yazı dizisinde ancak çok azını (ilgi çekici bulduklarımızı) sergilediğimiz hataları, kendisini ele veren çelişki ve çarpıtmaları, bu kez duvara toslamıştır. Bu kez Türk milleti, basîretli davranmış ve üç kornerin bir penaltı etmediğini, Bay Yalçın’ın kitabına fazla iltifat etmeyerek göstermiştir. Çünkü Türk milleti maçları artık “minyatür kaleler”de değil, olimpiyat stadlarında oynamaya hazırlanmaktadır!

(www.millethaber.com)

Reklamlar

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/10/16/soner-efendi-uc-korner-bir-penalti-etmez-3/trackback/

RSS feed for comments on this post.

8 YorumYorum bırakın

  1. Sizce bu uydurmalar cahilliklerinden mi yoksa hainliklerinden mi?

  2. Efendi-2’nin 107.sayfasindaki yazilari kismen tarhrif etmissiniz. Bazi noktalara projektor tutulurken bazi noktalar da karartilmis, sansürlenmis. Örnegin 107 sayfada siralanan 7 adet soru var, simdi bu sorulari soru olarak degil tez olarak naklederseniz buna tahrif denir. Ayrica, 108. sayfada aynen söyle yazili:

    “Yineliyorum, bu örnekleri verdik diye , bu isimler ve cemaatler üzerinde süpheler olusturmayi amaçladigimizi düsünülmesini istemiyorum. Hiç bir kisi ve cemaat hakkinda önyargimiz yok. Hatta, tarikatlari, cemaaatleri, dergahlari, bizi çagdas uygarlik yolundan alikoyan, Türkiye’yi Ortaçag karanligina döndürmek isteyen umacilar olarak gören kaba bir anlayis yanlisligina düsmek istemiyoruz. Din-tarikat önemli bir vakiadir. Onu yok sayarak yok edemezsiniz; onu “laiklik sopasi”‘yla tehdit edip, yasaklayarak da engelleyemezsiniz.” Ve, bu sayfa söyle son buluyor: “Saniyorum, “Beyaz Müslümanlar” konusunda bir “kazi faaliyet” baslattik ve yolun çok basindayiz”

    Iste böyle… Özenli cimbizlamalar ve bilinçli tahrifler yapan yazar okuyucuyu istismar etmektedir. Bu da böyle biline.

    Bilgiden ve sorudan korkmamak gerekir.

    DD

  3. kusucam bu adamlardan artık ya!ne kadar yobaz bir kavimmiş bu herifler.hem yobaz hem faşist.

  4. soner yalçın’ın efendi1 ve 2 yi okudum.dediklerine aynen katılıyorum ve sizim gibi düşünen insanlar oldukça insanlar hala ilkokuldaki tarihle övünüp duracaklar.tarih kitaplarında nedense REFİK HALİT KARAY’ın ATATÜRK’ümüze hakaret ettiğinden söz edilmez ve Edebiyat kitaplarında 1 numaralı hikayeci olarak tanınır.Ayrıca Halide Edip’de bir sabetayisttir onun kocasıda Atatürk’e düzenlenen İZMİR suikastını planlayanlardan bir kısmıda bu şahıslardır.bunları resmi tarih yazmaz.

  5. Kitabın 159. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:
    “İbn-i Arabî’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Mevlâna’nın, Niyazi Mısrî’nin, Yunus Emre’nin, vb.’nin ehli sünnet olmayla ne ilgisi vardı?”
    Bu soruya hiçbir cevap vermeyeceğiz, zirâ iddialı ama maalesef ciddî bir altyapıya dayanmayan bu soruya verilecek cevabın sayfalar tutması gerekecek. Biz, yazarın; Mesnevî’yi, Divân-ı Kebir’i, Fih-i Mâ Fih’i, Yunus Dîvânı’nı, Fütuhât-ı Mekkiye’yi, Fususu’l Hikem’i, Mevâidu’l-İrfan’ı, Makalât’ı okuduktan sonra bu kanâate vardığına inanmak istiyoruz. Eğer öyleyse sayın yazar, bir zahmet biz zavallı okurlara bu şahsiyetlerin nasıl ve ne yolla “ehl-i sünnet dışında” olduklarını da anlatmalıydı.

    Bu cümleler bu adamın ne kadar cahil olduğunu kanıtlamakta yeterli bir delil bence…

  6. Ya yazdıkları doğruysa. Yanlışsa tamam yanlış deriz ama aya doğruysa. Hele şeyhülislam meselesi. Bugün yaptığımız dini uygulamalara fetva verenler kötü niyetli kişilirse. En azından bazıları

  7. Suleyman hilmi Tunahan efendinin kizinin ismi beria degil Bedia dir.saygilar.

  8. Ne kadar pis bir yalancısınız bi kere o zatın ismi beria değil bedia anlamı ise güzellik ve üstün değerli olan. Lütfen işimize gelmeyen şeyleri çarpıtmayalım siz istesenizde istemesenizde o zatın talebeleri bu dini yaymaya devam edecek.


Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: