Atatürk İsrail’e nasıl bakıyordu?/ Filistin’i Kim Sattı?

Atatürk İsrail’e nasıl bakıyordu?

ata

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk”ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar”.

Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin”de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail”in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler.

İsrail muharref Tevrat-Tora”ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova”nın seçkin kavmi, Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev”ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora”nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor. Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi”nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud”a şöyle bir göz atmak bile yeter. Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail”in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir.

Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar. Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi”nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti”ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır.

Fatih Sultan Mehmet”in doktoru Yakup Paşa”dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi”den, Menderes”in MİT müsteşarı Behçet Türkmen”e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad”ı Azam”ı Ahmet Salih Korur”a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail”in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk.

Cemil Meriç”in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye”de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK”yı takip etmek için bile ABD”li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin”de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.

Atatürk İsrail için ne düşünüyordu? Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk”ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu”da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti”nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin”e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed”in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam”ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı”ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk.

Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk”ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal”in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.

Milli Gazete -Lütfü ÖZŞAHİN31 Temmuz 2006 10:51

*******************************************************************************************************************

Filistin’i Kim Sattı?

Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız ülke kurma operasyonları Temmuz 1882’lerde resmen başlamıştır. Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile başlayan bu operasyonlar, siyonizmin lideri Theodor Herzl’in 1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir boyut kazanmıştır.(1) II. Abdülhamid Theodor Herzl’in her teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:“Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.(2)

“Filistin’i satmayız”

Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler Avrupa’da “Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek, Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık, Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini, ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı. Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan 1899’da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte “Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir” diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.(3)

Siyonistlere tedbir

II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudîlerin arazi satın almalarını yasaklamıştı. (…) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi Mûsevîlerin Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.

Filistin’i satanlar

15 Ağustos 1893’de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ’nın eski Umumî Müdürü Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.(4)“Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle Filistin’de iskânları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa kasabalarında Baron Hirscb’in adamları Mösyö Henger ve Mayer Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış, Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü, Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel’i Lübnan ahalisinden Selim ve Nasrullahi’l-Havarî’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı. Böylece bir gecede 140 Yahudi aile Osmanlı vatandaşı olarak Osmanlı fakirlik ve ilmuhaberi verilerek birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ’da bu yolla Yahudilerin iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka Baron Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır. Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı. Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı. (…) Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan Yahudîler bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri haps ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.(5)


(1) Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar,
İstanbul 1991, 3. Baskı, Çağ Yayınları, 55-63
(2) Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973, s. 108-109
(3) Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 91
(4) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
(5) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39

Bu yazı (Ahmet Uçar)-Tarih ve Düşünce dergisinden alınmıştır.

Kasım 27, 2006

Reklamlar
Published in: on Aralık 5, 2006 at 6:35 am  Comments (40)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/ataturk-israile-nasil-bakiyordu-filistini-kim-satti/trackback/

RSS feed for comments on this post.

40 YorumYorum bırakın

  1. mim kemla öke türkiye hür ve bağımsız mason derneğinin eski başkanlarındandır
    dikkatinize

  2. izmir’deki siyon yıldızından haberiniz varmı?

  3. siyonistlere yataklik yapan elbet cezasini cekecektir

  4. mim kemal öke nin dedesinin ismide mim kemal ökedir bilginize

  5. izmir’deki siyon yıldızından haberiniz varmı?

    bunu gercekten ogrenmek isterim. nerede ve tarihcesini bana yazarsaniz cok sevinirim tesekkurler.

  6. ATATURKUN ISRAIL KARSITI YADA YAHUDI KARSITI BIR GORUSU OLABILECEGINI SANMIYORUM OYLE OLSAYDI ISRAIL ILK TANIYAN DEVLETLERDEN BIRI BIZ OLMAZDIK..AYRICA ATATURKUN ORTADOGULU KARDESLERIMIZ ISLAM TOPRAKLARI VS GIBI SOZLERININ DE EGER SOYLEDIYSE BILE ICTENLIKLE SOYLENDIGINE INANMAM.CUNKI ATATURK BU TUR SOZLER SOYLERKEN HALKIN DESTEGINI ALMAK ICIN SOYLEMISTIR.KENDISINE ORTA DOGU ILE BIR SORU SORULURKEN OZAMANKI HALK BU ZAMANKI HALKDAN DAHA DA DINDER OLDGUNA GORE GERCEK HISLERINI ASLA ACIGA VURMAZDI…OZELLIKLE YENI DEVLETIN KURULMASI ASAMASINDA HALKI YANINA ALMASI ICIN BU SOZLERIN SOYLENILMESI GEREKIYORDU VE SOYLEDI AMA ASLA INANMADI YADA ICTEN SOYLEMDI KANIMCA…OZAMAN HER YER FITNE FESAD KAYNIYORDU VE ISYANA HAZIR BIR TABAKADA VARDI KENDISININ BU TUR SEYLERI ENGLEMMEK ICIN SOYLEMIS OLDUGU SOZLERDEN IBARET OLSA GEREK,,,,,

  7. arkadaşın biri;”ATATURKUN ISRAIL KARSITI YADA YAHUDI KARSITI BIR GORUSU OLABILECEGINI SANMIYORUM OYLE OLSAYDI ISRAIL ILK TANIYAN DEVLETLERDEN BIRI BIZ OLMAZDIK..” kullanmış fakat arkaşım israilin kaç yılında kurulduğunu biilmiyor herhalde. israil 1948 de kuruldu. şunu da söyleyeyim. atatürk’ü savunduğumdan değil. doğru olmayan,eksik bilgi ile konuşmayalım. yanlış tarih bilgisine sahip olmayalım diye söylüyorum.
    atatürk mason localarını kapatmıştır.açan ise ismet inönü’nün cumhurbaşkanlığında açılmıştır.

  8. Bu yazı Tarih ve Düşünce dergisinde yayınlanmış, Ahmet UÇAR’ın yazısıdır. Lütfen yazının yazarını belirtin yoksa hakkınızda yasal işlem başladılacaktır.

  9. Ben de Atatürk’ün Israil karsiti olabilecegini pek zannetmiyorum. Hatta onun da bir mason oldugu yönünde cok güclü iddialar var.Örnegin cektirdigi bircok fotografinda mason selami vermistir.

  10. Ben de Atatürk’ün Israil karsiti olabilecegini pek zannetmiyorum. Hatta onun da bir mason oldugu yönünde cok güclü iddialar var.Örnegin cektirdigi bircok fotografinda mason selami vermistir. Ayrica Mason localarini o kapatmamistir. MAson localari hakkinda mecliste bir tartisma baslatilmistir. Atatürk Mason baskanini yanina cagirir ve onlarin kendi istekleri ile kapatmadiklari halde localarini kapatmak zorunda kalacagini bildirmistir. Böylece devlet karari ile kapatilmadan güya varliklarini devlete bagislayip uyku dönemine gecmislerdir. ismet inönü döneminde bürokrasideki mason ve dönem yahudi örgütlenmesi büyük ölcüde tamamlanmistir ve nihayetinde mason localari o dönemde tekrar acilmistir.

  11. ATATÜRK Ü MASON SANAN ARKADAŞLAR BİRAZ DAHA OKUMASI LAZIM MASON LOCALARINI ATATÜRK 1935 TE KAPATTIRDI VE MASONLARA CEHENNEM OLUN ŞURDAN DEFOLUN DİYE AĞIR BİR DİLLE ŞUTLADI VEFATINDAN 3 YIL SONRA İSMET İNÖNÜ DÖNEMİNTE TEKRAR LOCA AÇILMIŞTIR AYRICA ARKADAŞIN BİRİ YUKARDA İSRAİLİ İLK TANIYAN DEVLETLERDEN BİRİSİ TÜRKİYEDİR VE HAL BÖYLE OLUNCA ATATÜRK İSRAİL KARŞITI OLAMAZ DİYOR ARKADAŞLAR İSRAİL 1948 KURULDU VE AYLAR SONRA TÜRKİYE İSRAİLİ TANIDI YANİ TAKİBEN ATATÜRKTEN 11 YIL SONRA İSRAİL KURULDU BİLGİLERİNİZE SAYGILAR…

  12. dr.mim kemal MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün özel doktorudur (ÖKE) soy adı kendisine ATATÜRK tarafından verilmiştir.(özgürlük -kardeşlik-eşitlik)

  13. mim kemal öke kendiside bir mason,bir masonu nasil delil kabul edebilirimki.M.Kemel Ataturkun yahudiler hakkindaki dusuncesinin dogrulugunada katilmiyorum.

  14. ATATÜRK O SÖZLERİ SÖYLEMEDİ

    Kaynak: http://sodomo.wordpress.com/

    Şeriatçıların, kızıl elmacıların, Enver paşacıların Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına çekmek isteyen ve sözümona “Arap kardeşliği-müslüman birliği” adlarıyla aynı geçmişte olduğu gibi Anadolu’nun fakir Türklerini canlarını feda ederek kendilerinin hizmetine sokmaya çalışan Arap şeyhlerinin ve onların yerli hizmetkarlarının ve de Türkiye’yi emperyalist bir ülke yapma arzusu içine girip Musul-Kerkük petrollerinin üstüne konarak ceplerini dolduracaklarını zanneden çıkar guruplarının ve onların teorisyenleri olan sözümona strateji uzmanlarının son dönemlerde ortaya sürdükleri şu meşhur belgeyi dikkatle okuyun lütfen:

    “Bazı çevrelerin Atatürk’le ilgili iddialarına son verecek olan bu belge, İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü antetini ve 20 Ağustos 1937 tarihini taşıyor. Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Cumhurbaşkanlığı’na hitaben yazdığı ön sunuş yazısında ’Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında ’Filistin’e el sürülemez, Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor’ başlığı altında bir yazı intişar etmiştir. Bu yazının Türkçe örneği ilişik olarak sunulmuştur. Bu vesile ile saygılarımı tekrarlarım’ diyor. Belgeden anlaşıldığına göre Mustafa Kemal Atatürk’ün, Meclis’te yaptığı bu konuşmayı, önce, Ankara’da Türkçe yayınlanan Hakimiyeti Milliye Gazetesi yayınlamış. Hindistan’da yayınlanan Bombay Chronicle Gazetesi de bu açıklamayı Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nden almış. Aslı Ankara’da Milli Arşiv’de 030 10 266 793 25 numaları dosyada saklı tutulan belgeye göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün Kutsal Topraklar’la ilgili olarak Meclis’te yaptığı bu konuşmanın tam metni şöyledir:

    ’Araplar’ın Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Araplar’ın arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplar’dan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerinin Museviler’in ve Hristiyanlar’ın nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki; buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmiyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında,uğrunda Hristiyanlar’la mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında (altında) bulunmasına müsaade etmiyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.

    http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=175236

    Oldukça ilginç. Bu belge bir dönem Saadet partisi milletvekilleri tarafından meclisin gündemine bile getirilmiş bir belgedir.

    Şimdi şanslı olduğumuz bir şey var ki, o da bu sitede bu iki belgenin fotokopisinin sunulmuş olması. Her ne kadar gözlerden kaçırmak için fotokopiler oldukça mini boyutlarda verilmiş olsa da biraz gözlerimizi zorlayarak metinleri okuma imkanına sahip olacağız. Öncelikle lütfen bu iki belgeyi bilgisayarınıza kaydedin ve büyüterek bakmayı deneyin.

    Bakıyoruz ilk metne ve orada gördüğümüz yazının tarihi 20.08.1937 olarak geçiyor.

    İkinci metne bakıyoruz orada da Bombay Chronical 27.07.1937 tarihi geçiyor.

    Bu iki durumu tespit ettikten sonra anlıyoruz ki, Hindistan’ın Bombay Chronical gazetesinde 27 Temmuz 1937 tarihinde çıkan bir haber Baş Vekalet Yüksek makamına Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından 20.08.1937 tarihinde Türkçe’ye çevrilerek verilmiş. İmza da dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın imzası var ama kaşe mevcut değil. (Tabii amacımız bu belgenin sahte bir belge olduğunu ispatlamak değil çünkü bu biraz teknik bir konu olup beni aşmaktadır. Ben sadece resmi imzaların hepsinin kaşe üzerine atıldığını bilirim, bu biraz garip geldi ama neyse).

    Daha da ilginç olan belgenin İçişleri Bakanlığı tarafından değil de İçişleri Bakanlığı Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından düzenlenmiş olması. Yani belge İçişleri bakanlığına bağlı bir müdürlük tarafından düzenleniyor. Bunu da es geçiyorum. Belki de fazla şüpheciyim ondandır.

    Neyse, kaldığımız yerden devam edelim.

    İkinci (uzun olan) metne bakalım : Giriş paragrafında diyor ki : “Türkçe ’hâkimiyeti milliye’ gazetesi, Kemal Atatürk’ün Millet Meclisi’nde irâd etmiş olduğu nutuktan bahsediyor. Aşağıdaki satırlar, bu nutkun Filistin’e taâlluk eden kısmından alınmıştır…’’

    Anlaşılan o ki, Bombay Chronical gazetesi sallama bir haber yapmıştır. Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinin TBMM’de Atatürk’ün irad ettiği bir nutukdan bahsetmesi mümkün değildir çünkü böyle bir nutuk Atatürk tarafından TBMM de irad edilmemiştir. Eğer Atatürk böyle bir nutuk irad etmiş olsaydı bu TBMM tutanaklarında yer alırdı ve burada bir Hindistan gazetesinin asparagas haberi değil Meclis görüşme tutanakları delil olarak kullanılırdı.

    Daha da ötesi Atatürk’ün bu Meclis konuşmaları mutlaka ama mutlaka Cumhuriyet gazetesinde yer alırdı. Tabii Cumhuriyet gazetesi hala yayında olan bir gazete olduğu için böyle bir asparagası ona yamamak kolay olmayacaktı çünkü Cumhuriyet gazetesi kendi arşivinden bu haberin doğruluğunu teyid edebilirdi. Böyle olduğu için, şu anda yayında olmayan Hakimiyet-i Milliye gazetesi tercih edildi.

    Peki madem Bombay Chronical gazetesi bu metni Hakimiyet-i milliyeden alarak yayınlamıştı o zaman Hakimiyet-i Milliye gazetesinin ilgili nüshası neredeydi ?

    Şimdi şu linkte belge adıyla bir müsvedde kağıt parçası gösterilmiş. Lütfen bir bakın:

    http://www.sinanoglu.net/fikir_meydani/ … php?t=7910

    Ne yazıyor ? Atatürk’ün resminin altında; ”Atatürk’ün 27 Temmuz 1937 yılında TBMM de yaptığı konuşma” yazıyor.

    Evet, sözümona 27 Temmuz 1937”de Atatürk mecliste bir konuşma yapmış ve yukarıda üçüncü paragrafta alıntıladığımız ifadeleri kullanmış.

    Metne dikkat edin. Hani Hakimiyet-i Milliye gazetesinin anteti, hani sayısı, hani tarihi ?

    Yani geçtik TBMM görüşme tutanaklarını, bu konuşmanın metninin yer aldığının söylenen Hakimiyet-i Milliye gazetesi bile ortada yoktur.

    Şimdi o resimin altındaki kaynak kısmına dikkat edin:

    Türkiye Cumhuriyeti Dahiliye Umum Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü
    Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 27.7.1937 ve 438-a sayı

    Yani bizim bu başlangıçta ele aldığımız iki adet evrak kaynak olarak gösterilmiş.
    Halbuki orada gördük ki, 27.7.1937 tarihi Bombay Chronical gazetesinde bu asparagas haberin yayınlandığı tarihtir.

    Yani ortaya resmi belge olarak sürülen belgeler bile 27.7.1937 tarihini Atatürk’ün Meclis konuşmalarının değil, bir Hint gazetesinindeki bu asparagas haberin yayınlandığı tarih olarak vermektedir.

    Daha doğrusu bu arkadaşlar kendi elleri ile kazdıkları kuyuya düşmüşlerdir.

    İlginç olan bu insanların Atatürk’ün TBMM’de yaptığı konuşmasını meclis tutanaklarından ve o günün gazete arşivlerinden değil de gidip taa Hindistan’daki Bombay Chronical gazetesinden öğrenmeye çalışmalarıdır. Durum tek kelime ile traji komik bir durumdur.

    Üstelik dikkat edin bu linkte verilen bilgide ’Bombay Chronicle gazetesinin 27.8.1937 tarihli nushasında deniliyor ki bu tam bir komedi. Çünkü bu metin 20.08.1937′de tercüme edilmiş nasıl olur 8 gün sonra Bombay gazetsinden çıkmış olabilir. Tabii 27.07.1937′i meclis konuşması tarihi olarak gösterince bu tarihi de 1 ay ileri almışlar ama bu seferde belgenin tarihi ile çelişkiye düşmüşler. Tabi bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için de 27.07 tarihindeki meclis konuşmasından bahsetmemişler.

    Anlaşılan o ki, şeriatçılar her zaman ki gibi yine sahte ya da gerçeği yansıtmayan bir belge ile karşımıza çıkmışlardır. Ben alıştım bunların sahteklarlıklarına da sizler de farkedin diye anlatıyorum bunları. Ne de olsa Dr. Rıza Nur’un talebeleri ve bu işi sanat haline getirmişler.

    Peki hakiki kaynak nasıl gösterilir diyorsanız işte size 1 Kasım 1937 tarihli yani Atatürk’ün vefat etmeden 1 yıl önceki Meclis Açılış konuşmasından bir metin vereyim de görün:

    “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz. – M. Kemal Atatürk Kaynak: Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3)

    Yukarıdaki konuşma Atatürk’ün 1937 yılındaki meclisi açış konuşmasından bir alıntı. Dört ay önce Meclis’de Allah, din peygamber, cihad, mukaddes topraklar vb. ifadelerle konuşacak Atatürk dört ay sonra kendi kendisi ile çelişikiye düşecek böyle bir konuşma yapabilir miydi ? Bunuda mı görmediniz ?

    Bu da Atatürk’ün 1937 kronolojisi. Bakın bakalım böyle bir Meclis açılış konuşması var mı?————-

    1 Ocak 1937 Şark Demiryolları (Sirkeci – Edirne) satın alındı.
    27 Ocak 1937 Cenevre’de Milletler Cemiyeti toplantısında, Hatay’ın bağımsızlığı kabul edildi.
    4 Şubat 1937 İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi açıldı.
    5 Şubat 1937 Altı ok, Anayasa’ya girdi. (T.B.M.M’ de görüşülerek, kabul edilen “Teşkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun” la altı ilke de Anayasa’ya alındı. Malatya milletvekili İsmet İNÖNÜ ve altı arkadaşının önerdiği değişiklik, ikinci maddeyi şu biçime soktu : “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır.”)
    8 Şubat 1937 T.B.M.M’ de “Orman Kanunu” kabul edildi.
    13 Şubat 1937 ATATÜRK’ÜN Selanik’te doğduğu ev Selanik Belediyesi’nce satın alınarak Atatürk’ün buyruğuna verildi.
    28 Şubat 1937 Meteoroloji Genel Müdürlüğü kuruldu.
    3 Nisan 1937 Karabük Demir ve Çelik Fabrikasının temel atma töreni yapıldı.
    7 Nisan 1937 Türkiye – Mısır dostluk, ikamet ve tabiiyet antlaşması yapıldı.
    15 Nisan 1937 Selaların kaldırıldığı, diyanet işleri reisliğinin, yazısı ile valiliklere bildirildi.
    23 Nisan 1937 İstanbul Yedek Subay Okulu’nda (Harbiye) ATATÜRK Anıtı açıldı.
    4 Haziran 1937 T.B.M.M’ de “Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu” kabul edildi.
    4 Haziran 1937 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu T.B.M.M. kabul edildi.
    9 Haziran 1937 T.B.M.M’ de “Ankara’da Bir Tıp Fakültesi Tesisi Hakkındaki Kanun” kabul edildi.
    11 Haziran 1937 ATATÜRK, Trabzon’dan, Hükümete “Bütün çiftliklerini ve mallarını millete bağışladığını” bildirmesi.
    12 Haziran 1937 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanunu Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
    14 Haziran 1937 Hatay’ın Bağımsızlık Antlaşması Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı.
    15 Haziran 1937 İş Kanunu yürürlüğe girdi.
    17 Haziran 1937 “Kadıköy Su Şirketi”nin satın alınmasına dair sözleşme imzalandı.
    1 Temmuz 1937–Fevzi Paşa – Meydanıekbez, Toprakkale – İskenderun Demiryolu satın alındı.
    8 Temmuz 1937– Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Tahran’da Sâ’dâbat Paktı imzalandı.
    20 Eylül 1937 –İkinci Türk Tarih Kurultayı Dolmabahçe Sarayı’nda toplandı.
    20 Eylül 1937 ATATÜRK, Türkiye’nin ilk resim galerisini Dolmabahçe’ de açtı.
    9 Ekim 1937 Nazilli Basma Fabrikası ATATÜRK tarafından açıldı.
    25 Ekim 1937 İNÖNÜ Başbakanlıktan çekildi. Celal BAYAR Başbakanlık görevini devraldı.
    28-30 Ekim 1937 ATATÜRK Ankara’da son defa Cumhuriyet Bayramı törenlerine katıldı.
    27 Aralık 1937 T.B.M.M’ de “Deniz bank Kanunu” kabul edildi.

    Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

  15. okuyalım

  16. izmir 9 eylul bulvarina udu goruntusuyle bakin bulvarin tam ortasindaki doner kavsakta…altikoseli yildizi goreceksiniz…oradan sahile cumhuriyet meydanina inen bulvarlarin sekline iyi bakin…piramitleri gorursunuz…

  17. “filistini akp satti” diyen serefsiz ! senin anani akp mi belledi de böyle söylüyorsun , yoksa birsey bildigini mi zannediyorsun ! gitte evvela cizgi romanlari oku, bel ki okuman gelisebilir yavsak.

  18. merhaba arkadaşlar.
    sitedeki konulara bakıldığı zaman genelde konular yahudiler,masaonlar,sabetaycılar siyonist düşünceler.ben sizlere şunu söylemek isterim.dünyada yapılan hiçbirşey amacsız değildir ve şuanda bile geçmişteki elde edilen verilerle daha iyilerini yapılıyorlar.ben yüzeysel yazıyorum alayan bazı şeyleri anlar olmuşu bitmişi yada nedenleri değil bunları önüne geçerek bütün insanlığın huzur barış içinde yaşaması için neler yapabilir diyerek çalışmalar yapmalıyız şunu unutmayalım arkadaşlar dünyada şu düzende ne sağ nesol kominizm v.s v.s insanları bir arada tutun bağ din kardeşliğidir.allah korkusu olan hiç kimse inaslık için kötü bir şey yapmaz.

  19. 0öncelikle bu bilgileri sunan arkadaşlara emeği geçen herkese teşekür ederim. Efendiler anladığım kadarıyla ülkemizin içine kadar sızan tarikatlar dış mihraplardan guruplar hakkında bilgiler okudum burda. Eğer bu dedikleriniz doğruysa bu adamlar kötülemeyiniz, ve suçu onlara atmayınız ne olur. Çünkü bu adamlar kendilerine verilen görevi en güzel şekilde ölümüne yapıyorlar. Peki biz ne yapıyoruz? oydu buydu diye ağlanıyoruz. Efendiler birde şu takım tutar gibi parti tutmayın. İman yanıltır ve kayabilir, laikin hak ile batılı fark edicek en hakiki varlık akıldır biraz aklımızı kullanalım artık ne olur.

  20. ATATURK’U MASONLARIN OLDURDUGU HER YERDE YAZIYOR. MASONLAR FES TAKIYORDU AAONMS ADLI ORGUT FES TAKTIGI ICIN ATATURK FES’I ATTI. ATATURK’U MASONLAR SIYANURLE YAVAS YAVAS ZEHIRLEYEREK OLDURDU. ATATURK NASIL OLDURULDU ADLI KITABI OKUYUN.

  21. yazanların büyük çoğunluğunun paçalarından bok gibi cehalet akıyor.hadi hiçbişey bilmiyorsunuz şunudamı düşünemiyorsunuz.Atatürk denen adam 40 sene savaşmış millet arkasında ne derse ordu ve millet emrinde eğer bu adamın bi art niyeti olsa kime hizmet ediyorsa teslim ederdi memleketi öyle değilmi?akp ye laf söylendiği zaman küfür eden cahiller ben veya akp ye oy vermeyenler sizlerden daha az mı müslümanız ?yahudilerin kendilerinde gördüğü gurur ve kibirden uzak durun .müslüman olan toplumumuzda tartışılmazdır inançlarımız, bizim düşmanımız çok onlar yiyelim birbirimizi değil.

  22. hayatimda gordum en sacma sey israil kurulali 40 yil oldu 1960 yani ataturk ne biliyor israil konusuyor hayatiniz yalan

  23. volkan arkaddaşıma sonuna kadar katılıyorum ama sadece tek konu hariç onuda yanlış anlamış olabilirim akp li olanların hepsini bir tutma çünkü içlerinde biz daha fazla müslümanız geri kalanlar gavur demeyenlerde vardır teşekkürler ve ayrıca herkeste öyle güzel yazmışki atatürk şöyle demiş atatürk böyle demiş herkes bi tarafa çekiştirmiş durmuş görende sanır ki o zamanlarda birlikte yaşamışlar da şimdi anılarını anlatıyolar AYRIŞMA ZAMANI DEĞİL BİRLİK OLMA ZAMANI

  24. arkadaş yazmış ki atatürk mason derneklerini kapadı fakat bilmiyor ki o yıllarda devlet tarafından kapatılan dernekler birdaha katti suretle açılamıyordu.atatür yasayı meclise sunmadan önce mason derneklerine uyarı gönderdi derneklerinizi siz kapatın biz kapatırsak bir daha çamazsınız sizce bu kapatmamıdır yoksa onlara yapışmışbir iyilikmi

  25. atarürkü tanımak isteyenler kazım karabekirin istiklala harbi kitabını okusun özellikle kemalistler okusun hani onlara göre o hata yapmaz ….

  26. Türkiye, Amerika ve İsrail’le Yeni Bir Dönemeçte
    İsrail cumhurbaşkanı ülkemizden ayrılalı epey bir zaman geçti ve biz operasyonlara nihayet başlayabildik. Ancak mesele bu kadar basit değildi elbette. Şimdi küçük bir tarihsel seyirle Amerika ve İsrail ile girdiğimiz yeni süreç üzerine yine kısa bir analiz yapalım.
    Herakleitos’un dediği gibi “her şey akar”.
    Zaman, İsrail’in kuruluş tarihi olan 1948’den sonra su gibi akıp geçti.
    Hatırlanacağı üzere, Abdülhamit’in kovduğu Siyonistler, Filistin topraklarını hunharca işgal ederek İsrail devletini kurdular. Ve ne hazindir ki, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke de genç Türkiye Cumhuriyeti olmuştu.
    Şimdi şu garip tecelliye bakın ki, Müslümanların katledilmesi için emir vermiş olan İsrail Cumhurbaşkanı Peres; Müslüman bir ülkenin meclisinde konuşma yapmış ve vekillerimiz de bu Siyonist lideri bir güzel alkışlamıştı. “Bu ne İsrail sevgisi, bu ne Yahudi sempatisi, bu ne Musevi dostluğu ya rab” dedirtecek türden bir sahneye şahit olmuştuk.
    Halbuki daha Önce Sayın Başbakanımız bizzat kendisi İsrail’i “devlet terörü estirmekle” suçlamış, Cumhurbaşkanımız da Dışişleri Bakanı iken “Filistin topraklarının tapusu hala elimizde” diye İsrail’e bayağı okkalı bir mesaj göndermişti.
    Peki, şimdi ne değişti de İsrail Cumhurbaşkanı abdestli bakanlarımız ve vekillerimiz tarafından meclisimizde alkışlanıyor?
    Ben söyleyeyim:
    Türkiye maalesef Amerika ve İsrail ile uzlaşmadan sınır ötesi harekâtı göze alamamıştır ve bu yüzden PKK’nın esas efendileri ve hamileri olan bu ülkelerle uzlaşmak zorunda kalmıştır.

    Aslında harekât için uzun bekleyişin halka açıklanmayan siyasi ve askeri nedenlerinden birisi de İsrail’dir.
    Zira şu an İsrail’in Ortadoğu’daki en önemli müttefiki ve dostu Kuzey Irak yönetimidir.
    Yani Barzani ve Talabani ikilisidir.
    Öyle ki, Peşmergeleri MOSSAD ajanlarının ve asker kökenli sivil Yahudi subaylarının eğittiğini artık sağır sultan bile duymuştur. Bu gerçeğe İsrail’de Kuzey Irak kökenli Kürtçe konuşan yaklaşık 150 ila 200 bin Yahudi’yi de katarsak, işin ciddiyeti daha da iyi anlaşılmış olur. Peki, bu uzlaşmadan çıkan muhtemel sonuçlar nedir?
    1-Birincisi:
    Türkiye artık seçilmiş HAMAS yönetimini muhatap almayacaktır. Artık muhatap Filistin’in bir nevi CHP’si olan El Fetih ve kukla Mahmut Abbas yönetimi olacaktır.
    Çünkü İsrail açık olarak PKK ile HAMAS’ı aralarında hiçbir benzerlik olmadığı halde özdeş olarak kabul etmiştir. Ve bunu Türkiye’ye de kabul ettirmiş gözükmektedir. Hangi sayede; elbette ki Barzani, Talabani ve PKK enstrümanı sayesinde… Gelen şehit tabutları sayesinde…
    2-İkincisi:
    Türkiye muhtemel İran operasyonuna itiraz etmeyecektir.
    Ya üslerini İran’a karşı kullanılmak üzere açacaktır ya da İran’a uygulanacak muhtemel siyasi ve ekonomik ambargo ve tecrit politikalarına uyacaktır. Zira Müslüman bir parlamentoda Müslüman bir ülkeyi yani İran’ı hedef alan Şimon Peres’in söyledikleri bu yargımızı destekler mahiyettedir.
    Ayrıca parlamentomuzda İran’ın elinde nükleer silah yapma kapasitesi olduğundan dem vuran Şimon Peres’e cesur ve vatansever milletvekillerimizden
    “Peki sizin elinizdeki nükleer silahlar ne oluyor? Onlar tehdit değil mi? Menzilleri 2.000 kilometreyi aşan Jeriko I, Jeriko II, Jeriko III nükleer başlıklı füzeler bölgede tehlike saçmıyor mu”
    diye sormamaları veyahut soramamaları işin vahametini bir nebze daha artırmaktadır.
    Aslında başka bir analiz yaparsak, vekillerimiz muhtemel bir İran operasyonunda ses çıkarmamaları için psikolojik olarak hazırlanmaktadırlar diyebiliriz. İnşallah böyle bir oyuna gelemezler.
    3-Üçüncüsü:
    Artık Türkiye’de anti-emperyalist ve Anti-Siyonist İslami anlayışlara asla hoşgörü ile yaklaşılmayacaktır.
    BOP planı çerçevesinde Ilımlı İslam yani Avrupa, Amerika ve İsrail’in menfaatlerine ve emperyal emellerine ses çıkarmayan, onlarla uzlaşma halinde olan bir İslam anlayış devlet olarak desteklenecektir.
    Ne de olsa âli çıkarlarımız ve reel-politik koşullar bunu gerektirmektedir(!)
    4-Dördüncüsü:
    Türkiye yüzyıllarca yönettiği Irak’ın işgal edilmesine hem lojistik destek vermeye devam edecektir, hem de Irak işgalinin ve Filistin dramının oluşturduğu anti Amerikancı ve Anti İsrailci havayı yumuşatmaya çalışacaktır.
    Yani bütün açık ve acı gerçeklere rağmen Amerika ve İsrail’in dostumuz ve stratejik müttefikimiz olduğu yalanı devlet politikası olarak sürdürülmeye devam edilecektir. Peki, ne zamana kadar?
    5-Beşincisi:
    Türkiye su dâhil bölgemizdeki enerji ve petrol kaynaklarının açılmasında, kullanılmasında, işletilmesinde, taşınmasında Amerika ve İsrail’in onaylamadığı projelere rahat bir şekilde imza atamayacaktır. Atarsa, muhtemel sonuçlarına katlanacaktır.
    Diyeceğim odur ki, Türkiye şu an itibariyle yeni bir Amerika ve İsrail kuşatmasının içine alınmıştır.
    Garpzade bazı yorumcuların zannettiğinin aksine, Türkiye Ortadoğu’da kendi inisiyatifi ile değil, özellikle Amerika ve İsrail’in, PKK, Barzani ve ekonomik dayatması nedeni ile tehlikeli bir yol ayrımına itilmiştir.
    Türkiye’nin ağabey rolü yahut Osmanlı rolü oynadığını söylemek SON DERECE isabetsizdir.
    Zira biz Askerlerimizi hunharca şehit eden PKK’ya karşı muhtemel bir sınır ötesi harekât için Amerika, İsrail ve Barzani ile uzlaşmak zorunda kalıyor ve karşılığında birçok tavizle beraber HAMAS ve İran’ı gözden çıkarmaya zorlanıyorsak,
    hakeza stratejik açıdan Diyarbakır ve Urfa’dan hiçbir farkı olmayan Irak’ın işgaline ses çıkaramıyorsak, bölgesel güç olarak “büyük devlet rolü” oynadığımızı söylemek SON DERECE komik olur.
    Şurası açık bir gerçektir ki, Türkiye’nin İsrail’in yayılmacı politikalarına ve Amerika’nın Irak’ı işgaline NET bir şekilde karşı çıkmadığı ve politikalarını bu yönde geliştirmediği sürece, Terör ve özelde PKK belasından, etnik ve dinsel kimliği temel alan Tedhiş ve Terör hareketlerinden kurtulması mümkün değildir.
    Zira kim ne derse desin, bazı vicdanlı batılı yazarlarında belirttiği gibi Bugün Ortadoğu’daki HER Türlü Terörün ESAS Hamisi Amerika ve İsrail’dir.
    Milli Gazete – Lütfü ÖZŞAHİN

  27. İsrail Bayrağı ve Ülkenin Bölünmez Bütünlüğü
    Bugünlerde ülkemiz, toplumsal bir cinnet geçirmekte. Akıl, izan, feraset, bâsiret, anlama, tüm insanî melekeler, sloganlar ve istismarlarla çevrili bir manipüliteye kurban edilmiş durumda. Böyle bir ortamda değil “adaleti” ve “hakkı”, toplumun bu sözcükten anladığı manada dahi olsa “sabrı” bile tavsiye etmek, çok büyük riskleri beraberinde getirmekte. Siyasetten ekonomiye, kışladan okula, sokaklardan meydanlara, TV ekranlarından gazete köşelerine, karşı karşıya kaldığımız her ortamda herkes “-arız, -eriz” fiil çekimleriyle konuşurken, kalkıp da “-meli, -malı” ekleriyle konuşmak, “su üstüne yazı yazmak” gibi birşey.
    Kamuoyunda şiddet ve güç havası oluşturanların ve etkisinde kalan kitlelerin en çok seslendirdikleri, dillerine adeta pelesenk ettikleri sözler, “bebek katili”, “bayrak” ve “ülkenin bölünmez bütünlüğü” kavramlarıdır. Siyasetten ekonomiye, kışladan okula, sokaklardan meydanlara, TV ekranlarından gazete köşelerine, karşı karşıya kaldığımız her ortamda bu üç kavramın dışında dördüncü bir söz neredeyse hiç duyamaz durumdayız.
    Peki, bu insanlar, “bebek katili”, “bayrak” ve “ülkenin bölünmez bütünlüğü” edebiyâtı yapanlar, bu söylemlerinde ne derece samimidirler? İnandıkları veya savundukları değerlerin doğruluğu / yanlışlığı bir yana, onlar, kendi inanç ve değerleriyle sorgulandıklarında dahi, ne derece tutarlı bir karakter örneği sergilemektedirler?
    Bu insanlara iki soru sormak istiyorum. “Bebek katili”, “bayrak” ve “ülkenin bölünmez bütünlüğü” kavramlarını dillerinden düşürmeyenlere sormak istediğim iki adet soru var sadece:
    1 – “30 bin kişinin katili” ve “bebek katili” Abdullah Öcalan, herhangi bir devlet tarafından resmi olarak davet edilse ve gidip o ülkenin, Suriye, İran, Pakistan, Almanya, İsveç, fark etmez, herhangi bir ülkenin parlamentosunda konuşma yapsa ve o ülkenin parlamenterleriyle el sıkışıp “barış” nutukları çekse, sizin tepkiniz ne olur?
    2 – “Ülkemiz topraklarında gözü olan” herhangi bir devlet, Suriye, Yunanistan, Ermenistan, fark etmez, herhangi bir ülke işte, bayrağını değiştirse ve kabul ettiği yeni bayrağında, ülkemizden gözü olduğu herhangi bir yerin / bölgenin “kendisine ait olması gerektiğini” ima eden bir simgeye yer verse, ne yaparsınız? Meselâ, Ermenistan kendi bayrağına Ağrı Dağı’nın resmini yapıştırsa? Ya da, bayrağının ortasındaki beyaz bölgede iki tane yeşil yıldız bulunan Suriye, bir değişiklik yapsa ve bayrağının sol üst köşesine – sol üst köşe, harita üzerine kuzeybatı demektir – beyaz bir küçük yıldız eklese ve bunu da Hatay ilini temsilen yapsa? Veyahut da, bayrağında yatay mavi çizgiler bulunan Yunanistan, bayrağının tam ortasına bir mavi çizgi de dikey olarak çizse ve bu yeni çizgi, Asya ile Avrupa’yı biribirine bağlayan İstanbul Boğazı’nı sembolize etse? Merak ettim, tepkiniz ne olur?
    Yanıtlarınızı duyar gibiyim: “Dünyayı başlarına yıkarız! Onları yaptıklarına pişman ederiz! Topraklarımızda gözü olanın gözlerini çıkarırız! Bunu bize karşı “savaş ilanı” kabul ederiz!”
    BEBEK KATİLİ PERES’İN TBMM’DA İŞİ NE?
    Öyleyse size sormak gerekmez mi? Madem ki “bebek katillerinden” bu derece nefret ediyorsunuz, o halde, şu anda yaşamakta olan en cani ve en zalim bebek katili olan Şimon Peres’in Türkiye Cumhuriyeti parlamentosunda ne işi vardı?
    Peres’in ülkemiz topraklarına ayak basmasını protesto eden Mazlum – Der’in, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamadaki ifadeyle “dünyanın en azılı ve en çok dış destek gören İsrail adlı terör örgütünün elebaşı olan eli kanlı Şimon Peres’i” havaalanında en üst düzey devlet protokolüyle ve askerî törenle karşılarken, hiç mi utanmadınız?
    Binlerce, on binlerce bebeğin katili olan Şimon Peres, nasıl olur da en büyük düşmanları bebek katilleri olan bir ülkenin parlamentosunda konuşma yapar, ona akademik cüppe giydirilir ve “devlet başkanı” muamelesi görür? Öcalan “bebek katili” diyorsunuz, peki Peres ne? Peres’in sadece geçen yılın Ağustos ayında, 30 gün içinde Lübnan’da öldürdüğü çocuk sayısı kadar çocuğu, PKK hareketi değil 30 gün, 30 yıllık ömrü boyunca öldürmüş müdür?
    “Peres’in bu parlamentoda yapması gereken sadece bir şey vardır, o da, Kana’da katlettiği bebeğin mavi emziğini boynuna asıp tüm insanlıktan özür dilemektir” diyen BBP Genel Başkanı sevgili kardeşimMuhsin Yazıcıoğlu dışında vicdan sahibi bir tane parlamenter daha kalmadı mı bu ülkede? ( Buradaki “kardeşim” hitabına takılıp kalınmamalıdır. Benim için, İsrâil işgaline karşı çıkan, Filistin ve Lübnan halkının yanında yer alan herkes “benim kardeşimdir”. Bu kişi ister sıradan vatandaş olsun, isterse parti başkanı olsun. İster merkez sağda olsun, ister merkez solda olsun, isterse Merkez Lokantası’nda oturup yemek yesin. )
    Geçen yıl yaşanan ve 33 gün süren savaşta, o İsrâil değil miydi, Lübnanlı çocukların üzerine füzeler ve bombalar yağdıran? O İsrâil değil miydi, o füzelere, bizim itikadımıza göre henüz çocuk oldukları için günahsız olan yahudî çocukların isimlerini yazdırıp, evet, hatırlayınız, yahudî çocuklara, füzelerin üzerine “İsrâilli çocuklardan Lübnanlı çocuklara selâm” yazdırıp, o yazıyla birlikte füzeleri Lübnanlı çocukların tepesine yağdıran?
    Sizler, bebek katili Peres’in binlerce bebeğin kanına giren ellerini sıkarken, hiç mi utanmadınız? Oysa ki ben TV karşısında sizin gülümsemelerinizi izlerken bile utandım. Belki günahlarınıza kefâret olur diye hatırlatayım, sizin yerinize de utandım. Gelelim “bayrak” ve “bölünmez bütünlük” öylemlerinize…
    SİYONİSTLER DOST MU?
    “Musewî” anlam olarak “Musa’ya tabi olan” demek olduğundan dinî ve itikadî bir nitelemedir. “Yahudî” kelimesi de “Musewî” yerine kullanılır. Ancak “Yahudî” salt dinî – itikadî değil, aynı zamanda etnik ve kavmî bir aidiyeti de belirtmektedir.
    ŞanlıURFA ( Riha ) doğumlu olan Hz. İbrahim ( as ), kendisine inananlarla birlikte Filistin topraklarına gelip yerleştiğinde o topraklarda elbette ki yabancıydılar, göçmen kökenliydiler. Büyük nehrin, yani Fırat’ın öte tarafından geldikleri için bunlara “İvrî” deniyordu. “İvrî”, İbranice’de “öte taraftan gelen” demektir.
    Hz. Yaqub ( as )’un soyundan gelenlere “İsrâiloğulları” veya “Yaquboğulları” dendi ki Qûr’ân-ı Kerîm’de de bu isimle anılırlar. Hz. Yaqub’un on oğlu ve iki torunu vardı. Torunlarının ismi Efraim ve Menase idi.
    Hz. Yaqub ( as ), sahip olduğu toprakları on oğlu arasında bölüştürdü. Böylece her bir oğul, sahip olduğu topraklara kendi adını verdi ve orada yaşayan insanlar da onun ismiyle anıldı. Hz. Yaqub’un on oğlundan biri olan Yehuda’nın payına düşen topraklarda yaşayan halka “Yehudî” ( Yahudî ) dendi ve bu isim günümüze dek geldi. Dikkat ederseniz, “İsrâiloğulları” dediğiniz zaman, Hz. Yaqub’un soyundan gelen herkesi kastetmiş olursunuz. Ancak “Yahudî” dediğiniz zaman, O’nun on oğlundan yalnızca birisinin, Yehuda’nın soyundan gelenleri tanımlamış olursunuz.
    Her ne kadar “İsrâiloğulları” ve “Yahudîler” sözcükleri yanlışlıkla aynı anlamda kullanılıyor olsalar da, doğrusu, birinin diğerini kapsadığıdır.
    Binaen aleyh Mısır’dan çıkış esnasında “Yahudî” adı, etnik köken belirtmek amacıyla henüz vurgu yapılan bir niteleme değildi. Bu kavim o zamanlar “Bet Yaakov” ( Yaqub’un Evi, Yaqub’un Âîlesi, Âl-i Yaqub ) veya “İsrâiloğulları” olarak Mısır esaretinden çıktılar.
    Hz. Musa ( as ), kavmini Mısır’dan çıkardıktan sonra Kızıldeniz’i geçip Sina Yarımadası’na, Sina Dağı’nın bulunduğu Sina Çölü’ne geldi. Musewîler 40 yıl burada yaşadıktan sonra Hz. Yuşa döneminde Qûds ( Kudüs ) ve Filistin’i ele geçirdiler.
    Sion ( Zion=Siyon ), Hz. Süleyman ( as )’ın Qûdüs’te mâbedini ( Mescîd-i Aqsa ) yaptırdığı dağın adıdır. Burası Yahudîler’in gözünde Tanrı Krallığı’nı simgeler.
    Yahudîler tarihte çeşitli defalar Filistin topraklarından sürgün edildiler. İlk sürgün M. Ö. 587’de Babil Kralı Nabukadnezar tarafından yapıldı. Süleyman Tapınağı yakıldı. Yahudîler Babil’e sürgün edildi. Yahudîler’in “millet” olarak tarih sahnesine çıkmasını sağlayan olay, Qûdüs’ün M. Ö. 586 yılında Babil Krallığı tarafından yıkılmasıyla, bu topraklarda yaşayan halkın Babil’e sürülmesi neticesinde M. Ö. 537 yılına dek süren Babil esaretidir. Bunu perçinleyen olay ise, M. S. 66 – 73 ve M. S. 132 – 135 yılları aralarındaki Yahudî isyanları neticesinde Filistin topraklarının Romalılar eliyle Yahudî nüfûsundan boşaltılması sürecine adını veren Roma esareti dönemidir. Başka bir deyişle, Hz. Süleyman Tapınağı ( Beyt’ul- Maqdis )’nın yıkılması ( M. S. 70 ) ile Bar Kohba İsyanı arasında geçen zamanda Filistin topraklarının Yahudî milletinden boşaltılması olayıdır.
    Siyonizm, yeryüzünün dört bir yanına dağılmış olan Yahudîler’i ARZ-I MEVUD’da ( vaat edilmiş Topraklar, Nil ile Fırat nehirleri arası ) toplamak, sonra da Hz. Süleyman Mâbedi’ni Siyon Dağı’nda yeniden kurmak ve Yahudîler’i bütün insanlardan üstün kılmak amaç ve idealine denir. Muharref ( tahrif edilmiş, değiştirilmiş ) Tewrat metinlerinden çıkan Yahudî anlayışı şudur: Yahudîler, Tanrı ( Yehowa’nın )seçtiği ve üstün kıldığı bir kavimdir. Yeryüzünün yönetim hakkı onlara aittir.
    Yahudî inancına göre yeryüzünde dört çeşit canlı yaşamaktadır:
    1 – Yahudîler,
    2 – Goyyimler ( insansılar, Yahudî olmayanlar, yarı insanlar ),
    3 – Hayvanlar,
    4 – Bitkiler.
    Goyyim, Yahudî olmayan, insan görünümündeki hayvan demektir. Mütercimlerimiz bu sözcüğü genelde “kâfir, gâvur” olarak tercüme ederler. Bunda herhangi bir kasıt aramamakla birlikte, bilmezlikten kaynaklanan bir hata olduğunu düşünüyoruz. İbranice’de Yahudî olmayanlar, bu etnik kökenden gelmeyen, bu kavmin mensubu olan anne ve babadan doğmayan kimseler için kullanılan “goyyim”, sözcük olarak “insanımsı, yarı insan yarı hayvan” anlamına gelmektedir. Yahudîler, Yahudî olmayan bütün milletlere bu gözle bakarlar. Yahudîler ise TanrıYahova’ın seçkin milletidir.
    Yahudîler’in kutsal kitabı Tewrat’tan bazı örnekler:
    “Siz Yahova’ın oğullarısınız. Öünkü sen Tanrı Yahova’ın Rabb’e mukaddes bir kavimsin ve Rabb, bütün kavimlerden üstün olarak, kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti.” ( Tewrat, Tesnîye, 14 / 2 )
    “Ve Tanrı’ın Yahova Rabb’in sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin. Onlara kesinlikle acımayacaksın.” ( Tewrat, Tesnîye, 7 / 16 )
    “İbraniler’in Allah’ı Rabb şöyle diyor…” ( Çıkış, Bâb 10 – 3 / 63 )
    “Bana, bütün kavimlerden has kavim olacaksınız ve siz bana kâhinler melekutu ve mukaddes milleti olacaksınız.” ( Çıkış, Bâb 4 – 2 / 785 )
    Yahudî yazılı ve sözlü kaynaklarının dışında gelişen Kabbala, Yahudî itikadını ve dünya görüşünü yansıtır. Kabbala’da geçen iki örnek şu şekildedir:
    “Yalnız Yahudî olanlara insan gözüyle bakılır. Yahudî olmayanlar sadece birer hayvandır.” ( Hoşem Hoşempat, 369 )
    “Siz Yahudî olmayan birini öldürür ve bu yüzden mahkemeye çıkartılırsanız, işlediğiniz cinayeti Allah adına yemin ederek inkâr edebilirsiniz. Çünkü öldürdüğünüz bir hayvandır. Yahudî, kendinden olmayanın malını çalmakla, işini elinden almakla iyi bir şey yapmış sayılır.” ( Sultan Aruh, s. 117 )

    İSRÂİL BAYRAĞININ ANLAMI
    Bugünkü İsrâil bayrağı, beyaz zemin üzerinde, üstte ve altta iki mavi çizgi ve bu çizgilerin ortasında altı köşeli mavi Siyon yıldızından oluşur. Bayraktaki her imin dînî – tarihî kökenlere dayanan anlamı vardır.
    Beyaz, dünyadır, yeryüzüdür. Bayrağın ortasındaki altı köşeli yıldız ise Siyon yıldızıdır. Filistin’in başkenti Qûdüs’te bulunan Siyon Dağı’nda yeniden kurulmak istenen Tanrı Krallığı’nı simgeler. Bu yıldızın bulunduğu alan, Yahudîler’in vatanı olan Arz-ı Mewud ( vaat edilmiş Topraklar )’dır. Arz-ı Mewud’un, yani Yahudî vatanının sınırlarını ise bayraktaki Siyon yıldızının altından ve üstünden geçen iki mavi çizgi belirlemektedir. Bu mavi çizgiler, Yahudî topraklarının sınırlarını işaret etmek içindir.
    Peki bu sınır çizgileri neresidir? Elbette ki Nil ve Fırat nehirleridir. Kongo ( eski Zaire), Uganda, Etiyopya ( Habeşistan ), Sudan ve Mısır topraklarında akan Nil Nehri ile Türkiye, Suriye ve Iraq topraklarında akan Fırat Nehri’dir. İsrâil bayrağındaki iki mavi çizgi, Nil ve Fırat nehirlerini sembolize ederler.
    AEZ-I MEVUD’un hudutları, Tewrat’ta, Nil ile Fırat nehirleri arasındaki coğrafya olarak gösterilmiştir ( Tewrat, Tekvin, Bâb 15 ). Bir Yahudî’nin bunu kabul etmemesi, Yahudîlik’ini inkâr etmesi demektir. ARZ-I MEVUD ( Vaadedilmiş Topraklar ) konusu Musewî inancında “imanın esasları” arasında olduğundan, bu ülkü, her Yahudî’nin siyonizm’in ülküsüdür. Nil ile Fırat nehirleri arasında kalan coğrafyayı her Yahudî kendisi için vatan olarak kabul eder. Bunun anlamı, Yahudîler’in, Mısır’dan Kuzey Kafkasya Karadeniz Hazar Denizi D.Akdeniz Kibris Kürdistan’a dek geniş bir coğrafya üzerinde hak iddia ettikleri gerçeğidir.
    “İsrâil bayrağı” denilen paçavranın üzerinde bu hususun iki mavi nehir çizgisi ile belirtilmiş olması, siyonist İsrâil’in, Türkiye dahil olmak üzere tam 17 ülkeden toprak talep ettiği anlamına gelir (Azerbaycan iran Türkiye Kibris Suriye Iraq Kuweyt Suudî Arabistan Ürdün Filistin Lübnan Mısır Sudan Eritre Etiyopya ve Uganda). İşin en ironik yönü ise, başta ve en çok da Türkiye olmak üzere, adına “bayrak” denen bu bez parçasının, bu 17 ülkenin büyük çoğunluğunda dalgalanabilmesidir.
    Tewrat’ın Tekvin ( Genesis ) bölümü 15. Bâbı’nın İngilizce tercümesi aynen şu şekildedir: “Unto thy seed have I given this land, from the river of Egypt unto the great river, the river Euphrates.” ( Bu ülkeyi sana ve kavmine verdim; Mısır Nehri’nden büyük nehre, Fırat Nehri’ne kadar olan bölgeyi )
    Evet, siyonist İsrâil bayrağında Fırat Nehri sembolize edilmekte ve bu bayrak Türkiye’de dalgalanabilmektedir. Hem de TBMM’de. Benzer manada bir çizimi Yunanistan, rmenistan veya Suriye’nin yapması halinde “gözlerini oyacak olan” ve vatanperverlik taslayan , dillerinden “ülkenin bölünmez bütünlüğü” lafını düşürmeyenler, nedense bu durumdan hiç rahatsız olmamaktadırlar.
    Rahatsız olmak bir yana, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanları, başbakanları, genelkurmay başkanları, bu bayrağın önünde poz vermekte, hatta onu selamlamaktadırlar.
    “Knesset” denen İsrâil Parlamentosu’nun girişinde ARZ-I MEVUD haritası altın kaplama şeklinde çakılmıştır ve bu haritada açıkça Nil’den Fırat’a kadar olan geniş bir coğrafya işlenmiştir. Üzerinde Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını da içine alan ARZ-I MEVUD haritasının bulunduğu Knesset’te T.C. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile israil’i Resmi ilk ziyaretlerinde T.C. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı (Apo’ya da SAYIN diyen Sivil biri,ikincisi AKP’nin öncüsü önderDANIŞMANI Rahmetli N.Erbakan’a HAKSIZLIK simgesi 28Şubat, BÇG! BüyükKulüb idarecisi! kaç yerden Maaş ALIYOR..? Kirli KANLI israil’in Türkiye Temsilcileri iyi bilmeliyiz ) dünya güzeli TANSU ÇİLLER bir konuşma yapmış ve “ARZ-I MEVUD’da bulunmaktan dolayı onur duyuyorum” demiştir.
    “Vatanın bölünmez bütünlüğü” lafını her seferinde dillendirenlerin ve böyle olduğu halde İsrâil’e göbek bağıyla bağlı olacak kadar dost olanların, İsrâil’in bu ideallerinden ve siyonizmin hedeflerinden habersiz olduğunu düşünmek, hakikaten çok saf olmak demektir. Bu güruh, kendi inanç ve düşünceleri çerçevesinde değerlendirildiğinde dahi “ihanet” içerisindedirler.
    “Lübnan Kasabı” Ariel Şaron 1982 yılında bir İtalyan gazetesinde Türkiye’nin işgalini tartışmış ve “Türkiye ilgi alanımız içerisindedir” demişti. 31 Aralık 1982 tarihli Günaydın gazetesi Şaron’un bu çıkışını okuyucularına “Haddini bil Şaron!” başlığıyla duyurmuştu.
    2 Şubat 2003 tarihinde, ABD Hükûmeti’nin sesi olan Washington Post gazetesinde, Amerikalı Yahudî bir bayan yazar olan LOOLWA KHAZZOOM şunları yazar: “Hiçbir zaman Irak’ta bulunmadım; fakat Irak diyalektiği ile şarkı söylüyor, dua ediyorum. Yahudî bayramlarında Irak geleneklerini takip ediyorum. Yahudîler sözkonusu olduğunda hemen Polonya’yı, Almanya’yı düşünüyorlar. Ama ilk Yahudîler, bugün Azerbaycan-Irak-iran-UrfaHARRAN-Hatay toprakları olarak kabul ettiğimiz Mezopotamya’dan geldiler. Atalarım 1950’ye kadar 2 bin 500 yıl boyunca bölgede yaşadılar. Daha sonra modern Irak hükûmeti Yahudîler’i göçe zorladı.”
    Loolwa “bacımızın” derdini siz de anladınız, değil mi?
    Eğer anladıysanız, bugün Filistin, Lübnan ve Iraq’ı işgal edenelerin de “aynı dertten muzdarip” olduklarını anlamanızı dilerim.
    Selam, dua ve tekrar selam ile.
    Haksozhaber İbrahim SEDİYANİ

  28. Türkiye’de SABETAYLAR : Karakaşlar, Yakubiler ve Kapaniler
    Açık İstihbarat : Kripto Ermeniler sözkonusu olunca, herkesin etnik kimliğinin şeffaflaşmasını ve bu ülkeyi yönetenlerin sahte kimliklerin arkasına saklanmamasını savunanları faşiştlikle suçlayan zihniyet, ne hikmetse aynı hassasiyeti Müslüman Görünümlü Kripto Yahudiler için göstermiyor. Önder Aytaç’ın aşağıdaki yazısı tartışmalı ama önemli bir analiz. Aytaç’ın Ermeniler ve kripto kolları konusunda da benzer analizlere imza atmasını bekliyoruz. )
    Amacımız asla ama asla bir soy ayrımından hareketle adım atmak ve ayrıştırmalara gitmek değildir. Hatta bütün azınlıkların haklarını da en az kendi hak ve hukukumuz kadar korumamızın gerekliliğine inanıyorum. Ancak ‘Sakal’ operasyonu kapsamında ‘GayriMüslim cemaat önderi ve işadamları’nın da tek tek sıralanması söz konusu. Fener Rum Patriği Bartholomeos, Ermeni Patriği Mutafyan ve Katolik cemaatleri Ruhani Genel Sekreteri Maroviç’in ismi de öldürülmek bağlamında zikredilenlerden. ‘Orak’ operasyonunda da ‘darbe karşıtı Ermeni basını’ listeleniyor. Bu kapsamda ise; Etyen Mahçupyan, Sevan Nişanyan ve basın şehidi Hrant Dink de ‘hedef’ listesinde ismen sayılıyor. Biz de bu makalenin içerisinde Sabetaylar bağlamında konuyu mercek altına getirecek ve kendi kendimize ‘ne(ler) oluyor?’ şeklinde sorarak beyin jimnastiği yapmış olacağız.
    Türkiye’de SABETAYLAR 3 ana kola ayrılmış durumdalar.Bunlar Karakaş Yakubi Kapani aileleri. http://sultanselim.blogspot.com/2010/12/sabetaylar-uzerine-bir-teori.html
    1924 sonrası hakim olanlar Tevfik Rüştü Aras ve ekibi, yani Kapaniler…
    1926’da Karakaşlar (Maliyeci Cavid ve Dr. Nazım) asılırken, Tevfik Rüştü Aras gücünü muhafaza ediyor…
    1926’da bunların ve Kazım Karabekir-Ali Fuat Cebesoy’un vs. davaya karıştırılmasına itiraz eden ve Ali Çetinkaya’dan (Osman Paksüt’ün dedesi) “seni de asarız” tadında bir fırça yiyerek geri adım atan da tarihi bilgilerimize göre İsmet İnönü…
    11 Kasım 1938’de Kazım Karabekir’in ev hapsine son vererek, onun CHP milletvekili olarak meclise girmesini sağlayan da İsmet İnönü…
    Gene 11 Kasım 1938’de Atatürk’ün meşhur Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı görevden alıp, onun yerine Mehmet Şükrü Saraçoğlu’nu atayan ve yine 11 Kasım 1938’de Atatürk’ün meşhur İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yı görevden alan da İsmet İnönü…
    1942’de Varlık Vergisi kapsamında D harfi ile damgalanan ve ağır vergi ödemek zorunda kalan Sabetaistler kuvvetle muhtemel Tevfik Rüştü Aras’ın da içinde bulunduğu Kapaniler…
    Gene aynı Varlık Vergisi kapsamında korunan ve vergi ödemeyen Sabetaistler ise gene kuvvetle muhtemel Karakaşlar…
    1946’da Demokrat Partiyi kuranlar ise Kapaniler… Partinin kurulmasına büyük destek veren Tevfik Rüştü Aras… Damadı da Fatin Rüştü Zorlu…
    1960’da Demokrat Partiyi iktidardan indirenler ise Karakaşlar… Onların arka planda da İsmet İnönü’nün gölgesi var denilebilir…
    Şimdi sıkı durun:
    1926’da Maliyeci Cavid sorgulanırken kendisine İzmir Suikasti ile alakalı neredeyse hiçbir soru sorulmuyor…
    Onun yerine yeni parti çalışmalarında bulunduğu, İttihat ve Terakki Partisini tekrardan kurmaya çalıştığı, Parti Tüzüğü hazırladığı, hazırladığı bu tüzüğün CHF’nin tüzüğü gibi 9 maddeden oluştuğu ve bu maddelerin CHF’ye nazire olarak hazırlandığı gibi sorular soruluyor…
    Akabinde muhalif parti kurarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ele geçirmeye teşebbüs, Hükümeti Taklib vs. suçlarından suçlu bulunarak idam ediliyor…
    İdam edilenlerden eski İttihat ve Terakki Genel Sekreterlerinden Nail Bey idam sehpasına giderken
    “Bu bize Tevfik Rüştü’nün oyunudur” diyor…
    O parti tüzüğünde (1926’daki İttihat-Terakki Partisi taslağında) geçen 2 madde çok ilginç…
    1. Ayan ve Mebuslar Meclisi olmak üzere 2 meclisli bir parlamento kurulması.
    2. Bir Meclisi Müessisan (Kurucu Meclis) oluşturularak Teşkilat-ı Esasiyenin (Anayasanın) tekrardan yapılması…
    Tanıdık geliyor mu?… (1960 ihtilali sonrasında direk yapılanlar…) Özetle diyeceğim şudur:
    1924’ten beri bu ülke Kapaniler ve Karakaşların çatışmasına sahne oluyor mu acaba?..
    Kapaniler genellikle Atatürk’ün, Karakaşlar da çoğunlukla İnönü’nün etrafında toplanmışlar…
    Yakubilerin nerede durduklarını / yerlerini ben de daha tam olarak çözemedim diyebilirim. Gerçi onlar için de, en çok asimile olmuş ve artık neredeyse mensubu kalmamış bir kol diyenlerde var.
    Kimin hangi tarihlerde muktedir olduğunu incelediğimizde de;
    1924 – 1938 arası Kapaniler,
    1938 – 1950 arası Karakaşlar,
    1950 – 1960 arası Kapaniler,
    1960 sonrasında ise yeniden Karakaşlar olmak üzere güç kronolojik olarak böylesi el değiştirmiş…
    Bugünlerde AKP’nin dirsek temasında olduğu grupta Kapaniler de var, Karakaşlar da…
    Karakaşlardan olan Abdi İpekçi 1961 yılında, Milliyet Gazetesi başyazarlığına getiriliyor…
    Buna mukabil Atatürk döneminde Cumhuriyet Gazetesini çıkaran ve İzmir Suikasti davasında Kazım Karabekir’den Cavid’e kadar hepsine ateş püsküren yazılar yazan Yunus Nadi de kuvvetle muhtemel Kapanilerden.
    Şimdi… Acep günümüzde bunlardan hangisi Avrasyacı, bir diğer anlatımla Rusyacı, Ulusalcı, Cumhuriyet Çalışma Grubu vs, hangisi NATO’cu, bir diğer söylemle Amerikancı, Batıcı, Batı Çalışma Grubu vs diye insan düşünüyor.
    Bana göre Karakaşlar NATO’cu, Kapaniler de Avrasyacı… 1958’lerde Adnan Menderes’in Rusya açılımı ve sonucunda asılması… İngiltere’nin de bu asılmaya itiraz etmemesi, İsmet İnönü’nün asıl gizli Amerikancı olduğu iddiaları vs. gibi sebeplerle beraber düşünülebilir mi?
    İlker Başbuğ Kapani, Yaşar Büyükanıt ise Karakaş önermesinin ne kadar doğru olup olmadığını ben elbette bilemem. Merak ettiğim ise Işık Koşaner’in nerede durduğu?..
    Hukuk çizgisinde ve darbeci olmamak çerçevesinde duran her kim olursa başımızın üzerinde yeri var. Ancak elbette bedelli askerlik, profesyonel ordu ve ordunun küçülerek hantallıktan kurtulması yoluyla büyümesini savunan her bir genel kurmay başkanı benim için önemli ve değerli…

  29. bilgilendirici makalenizin için teşekkürler.

  30. Mason locaları kapatılmadı, sadece localar kendini fesh etti, eğer devlet bi kurumu kapatırsa bi daha açılamaz, Örneğin refah partisi vb, İnönü ve Bayar döneminde açıldı, Kemal paşa masonlara cehennem olun gidin demeside hikaye, Celal Bayar ve Mim Kemalde Masondu onları niye kovmamış

  31. ARKADAŞLAR MASONLARIN ALLAH BELASINI VERSİN YILLARCA TÜRKİYEYİ VE OSMANLIYI YIKMAK İÇİN ÇABA SARFETTİLER

  32. TERÖRİST İSRAİL DEVLETİ’NİN DOSTLARI
    1948’de Siyonistler, İngiltere’nin öncülüğünde ve ABD’nin büyük desteğiyle Filistin topraklarında İsrail devletini kurdular.
    Daha önce o topraklarda öyle bir devlet yoktu.
    20. yüzyılın tartışmasız en büyük bilim adamı, Yahudi asıllı Albert Einstein, Siyonist liderleri ‘terörist’ olarak damgaladı.
    23 Şubat 1996 tarihi, Türk Dış Politikası’nda bir dönüm noktası oldu. Türkiye ile İsrail arasında, “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” imzalandı.[1]
    Bu anlaşmayı İsrail’de, dönemin 2. Genelkurmay Başkanı Çevik Bir imzaladı.
    Bu anlaşma, T.B.M.M’ de konuşulmadı.
    Bu anlaşma, T.B.M.M’ de tartışılmadı.
    Bu anlaşma, T.B.M.M’ de oylanmadı.
    Bu anlaşma, T.B.M.M’ de onaylanmadı.
    Adı “Askeri Eğitim İşbirliği” olan bu anlaşma, aslında çok geniş kapsamlıydı.
    Birkaç soru önergesi veren olduysa da, milletvekilleri bu anlaşmanın içeriğini öğrenemediler.
    Dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Taylan, yaptığı açıklamada şöyle dedi:
    “Bu anlaşma ‘Gizli, gizlilik dereceli’ bir Anlaşma olup, Devletin emniyeti ve siyasi çıkarları, Gizli kalmasını gerektiren bir husustur.”[2]
    Teröristlerin kurduğu Siyonist İsrail devleti ile, dönemin 2. Genelkurmay Başkanı Çevik Bir, ‘Gizli’ bir askeri anlaşma imzalamıştı.
    Anlaşma o kadar gizliydi ki, T.B.M.M. bile bilgilendirilmemiş, milletvekillerinin haberi olmamıştı!
    Cumhuriyet tarihimizde o güne kadar bir benzeri görülmemiş bu ihanet yaşanırken, devletin tepesi şöyle oluşmaktaydı:
    Cumhurbaşkanı: Süleyman Demirel Başbakan : Tansu Çiller Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı : Deniz Baykal
    Genelkurmay Başkanı : İsmail Hakkı Karadayı
    Bu sorumluların tümü birden, anayasanın çiğnenmesine, Vatana ve Ulusa ihanete sessiz kalarak onay verdiler.
    Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir’in İsrail’de imzaladığı ‘Gizli’ anlaşma sonucu şunlar oldu:· Türkiye, Orta Doğu’da yansızlığını yitirdi. Araplara karşı, İsrail’den yana oldu. Arap ülkelerinin saygı ve güvenini yitirdi. Türkiye, Orta Doğu’da, Siyonist İsrail devletinin şemsiyesi altına girdi. Türkiye, komşusu İran’ı da karşısına aldı.
    27 Aralık 2008 tarihinde terörist İsrail devleti, yeniden Filistinli Müslüman Araplara karşı vahşi bir saldırıya geçti. Bu barbarca saldırıyı, sözde uygar ABD ve Avrupa sadece izlemekle kalmadı, destekledi de.
    Peki, bu kanlı vahşet şiddetini giderek artırırken bizim T.B.M.M.’de durum nedir?
    550 milletvekilinin en az 302’si, terörist Siyonist İsrail devletinin dostudur!
    Peki, kim bunlar? Listeyi gizliyorlar! İnternette T.B.M.M. sitesine girin (www.tmbb.gov.tr).
    Dostluk Grupları’nı tıklayın: Oman Dostluk Grubu, Pakistan Dostluk Grubu, Bosna-Hersek Dostluk Grubu… Peki, İsrail Dostluk Grubu nerede? .. YOK!… Gizli!… Nedense, terörist devlet İsrail ile olan tüm ilişkiler hep ‘Gizli’!
    Elimizdeki bilgilere göre, terörist İsrail devletinin dostu bazı milletvekilleri şunlar: CHP: Onur Öymen, Kemal Kılıçtaroğlu, Yılmaz Ateş, Cevdet Selvi, Mehmet Sevigen, Kemal Anadol, Şahin Mengü, Nesrin Baytok, Atilla Emek… MHP: Mehmet Şandır, Osman Çakır, Süleyman Turhan Çirkin. (tamamı 41 kişi). AKP: Prof. Dr. Vahit Kirişçi, Nursuna Memecan, Muharrem Selamoğlu, Yusuf Ziya İrbeç, Mevlüt Çavuşoğlu, Egemen Bağış, Abdülkadir Emin Önen, Ali Rıza Alaboyun, Aşkın Asan, Yılmaz Helvacıoğlu, Cüneyt Yüksel, Mustafa Ünal, Hüseyin Tuğcu…
    Peki, ya MEDYA? Medyada köşe başlarını tutanlar sadece ABD uşakları ve AB Mandacıları değil! Çok sayıda, terörist devlet İsrail yanlısı da bulunmaktadır. İşte birkaçı: Güneri Civaoğlu, Mehmet Y. Yılmaz, Ali Sirmen, Emre Kongar, Mehmet Barlas, Güngör Mengi, Türker Alkan, Oral Çalışlar, Cengiz Çandar, Murat Yetkin… 26 Şubat 1996 tarihinde İsrail’de, dönemin 2. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in, Siyonist İsrail devleti ile yaptığı ‘Gizli’ anlaşmanın bizi bugün getirdiği yer, işte burasıdır!
    Bu yazıyı, Antalyalı şair dostum Ahmet Turan Kul’un bir dörtlüğüyle bitirmek zorundayım.
    “tutuşursam ben omuzlarımdan tutuşurum çünkü beni hep apoletlerim yaktı en çok da bu yüzden belki Mustafa Kemal apoletlerini Erzurum kongresinde bıraktı”. http://www.kalinka.com.tr/default.asp?islem=sayfa&id=206
    http://www.yenidenergenekon.com/398-siyonist-lobilerden-yardim-dilenen-devlet-adamlarimiz/
    http://www.yenidenergenekon.com/274-demirel-masondu/
    http://www.yenidenergenekon.com/66-mason-istilasi/

  33. Atatürkün soyundan şüphe edenler dönüp kendi soyunuza neden bakmayı denemiyorsunuz ? Mustafa Kemal Atatürk ‘ün tarihte tek bir yanlışı var. Sülalelerinizi kökünden temizletecekti … Ama işte Allah korkusu ve Vicdan duyguları izin vermedi , öyle büyük bir liderdi ki Affetmeyide bildi … Ama siz öyle nankörsünüz ki O adama mezarında bir rahat huzur vermiyorsunuz … Yılansınız hepiniz, hakiki sabetayistler kimler belli !!!

  34. Bugün Atatütk den şüphe edenler gaflet ve delalet içindeler sırf Atatürk Düşmanlgı yapmak için vatanı satmanın anlamı varmı bugün Türkiyeye gelen petroitler acaba kimin için geldi bizim karagözümüz içinmi geldi İsraili Korumak içindir tabi. Ey kardeşim uyan artık Müslüman Türk Milletinin birer ferdi olrarak uyanalım, Devletimizi korumaya bakalım, Devletsiz Millet olsaydı Yüce Yaratanım Yüce Rabbim insanları kavim kavim yaratmazdı, en azından bunu düşün, Müslümanlık adına lügat yapanlara kanmayın bugün devletimiz büyük bir oyun içinde uyanın yoksa bir gün birileri bizi uyandırı,

  35. Bazı arkadaşlar demiş ki halkı arkasına çekmek için boyle şeyler söyledi. İyi de arkadaşlar adama sormazlar mi tayyip de dini arkasına almak için dini kullanmadı mi diye. Diceksiniz ki atatürk içerdi.RTE de çalıyor ?

  36. arkadaşlar bizlerin temel eksiği kuvvetli ve samimi inanç ALLAH inancı peygamber inancı sünnet eksikliği cehalet okumama ama şuda var ağzı olan herkes konuşuyor ve ortalık karışıyor yukarıda bir kemalistin yani ateistin yazısını okudum o da kendince akıla odaklanmayı öneriyor iman kayabiliyor şaşabiliyor diyor cahil sen ehli sünnet ayrılır bidat ehline dalarsan kayar tabi seninki kaymış farkında değilsin…Atatürk sapına kadar masondu ama bu demek değilki masonlar ülkesini satar atatürk mason olmakla beraber koyu bir milliyetçiydi ziya gökalpin yazılarından etkilenmiştir.Şu detayıda belirtmek gerekir milliyetçilik akımlarını körükleyen yine masonlardır fransız ihtilalindede böyle olmuştur kral ve kraliçeyi idam ettirerek intikamlarını almıştır masonlar fransadan,Atatürkün eksiği yüksek iman gücü Allah inancı olan bir topluma liderlik etme isteğini benimserken dinsiz oluşudur.Tersini düşünen arkadaşlara sorarım hilafeti neden kaldırmıştır.Ehli sünnetim diyen arkadaşlar halifeyle ilgili peygamber hadislerine bir baksınlar biz müslümanlar açısından hayati önem taşımaktadır.Bir taraftan çanakkale geçilmez diyeceksiniz (atatürk çanakkale savaşına katılan 400 yarbaydan birisidir.)ama öbür taraftan istanbulu sessiz sedasız teslim edeceksin.İşgal orduları bir fiil 2 yıl kalmıştır 2 yıl sonunda tek silah atılmadan dünyanın en güzel şehrini bırakıp gideceksiniz birde yunanı denize döktük yalanı var adamlara ingilizler çekilme emri veriyorlar ingilizin uşağı ya geri çekilirken 100bin ile 150 bin evi yaka yaka çekilmiş 7 eylülde izmiri terk etmiş 9 eylülde bizim ordumuz izmire girmiştir birde utanmadan kurtuluşunu kutlarlar ben soruyorum ne vaat edildi de bunlar çekildi cevabını merak ettiğim bir çok soru var kemalist biri bunları cevaplarsa çok memnun olucam örneğin anayasada atatürkü koruma kanunu neden var kimi kimden koruyacak ikincisi atatürkün vasiyeti neden açıklanamıyor,üçüncüsü soyundan yaşayan kim var ebesi dedesi kim,her 25 yılda 50 yılda arşivlerini basına açan ingiltere neden bu güne kadar osmanlı ile ilgili arşivini açmıyor,bizim bu savaşlarda iman gücümüzle yendiğimiz söylenir doğrudurda hatta bir ingiliz bölüğünün bulutun içine girip yok oldukları gerçektir böyle yüzlerce gerçek olay varken koca bir ulusun milletin kurtuluşu inançsız dinsiz birinemi kalmıştır neden sadece o ön plana çıkarılıyor neden 57. alaydan kısaca bahsedilir savaş esnasında çaresiz kalıp yetiş muhammed kitabın gidiyor diye haykıran lütfi binbaşı anlatılmaz peki sizce şimdi böyle iman gücüne sahip binbaşılarımız varmı,bence yok,subay okulları şuan ateist yetiştirmekle ünlüler onlara din dedinmi öcü gibi tırsıyorlar hemen yaftayı yapıştırıyorlar irticacı yobaz gerici zannedersinki bunları öbür tarafta atatürk kurtaracak peygamberimiz bile kızına nasihat etmiştir zannetmeki öbür tarafta benim sana bir faydam olur ona göre ibadetlerini emredildiği gibi yap demiştir orduda zaten mason siyonist kafalı insanların olduğu kesindir.Kurtuluş savaşı sonrası Kazım Karabekir paşanın doğudan ermeni yahudi çocukları oldukları kuvvetli olan 7000 çocuğu getirip yarısına meslek öğretilip yarısınıda orduya almak suretiyle bir nevi sahip çıkılmıştır.Ama bu ihanetle geri dönmüştür sizde çevrenizden duymuşsunuzdur önümüzden pkklılar geçiyordu ama ateş emri verilmiyordu diye sebebi bu üst rütbeli generallerdir çok iyi operasyonlara imza atmış polis özel harekat neden tasviye edilmiştir terörün bitmesini neden istemezler bir düşünün bakalım…..

  37. lan yarrak kafali o donemde ne israili vardi hangi tarihten bahsediyosun sen israil devleti 1948 de temelleri atildi 1949 kuruldu bilmiyorsan soyliyim>>>>>>>>>>

  38. Israilin kuruluşu 1948,Atanın ölüşü 1938 yorum yinede sizin samioğulları araplar.😂😂😂😂

  39. […] Kaynak […]

  40. biri demiş ki Atatürkün İsrail Devletine karşı olacagını sanmıyorum çünkü İsraili ilk Tanıyan Atatürk olmustur halbuki o kadar aptal ki bu arkadasımız bilmiyor ki Atatürk İsraili tanımadıgı için hatta gerekirse askerlerimizi göndeririz dediği için 1937 yılında Masonlar tarafndan şehit edildi ve 1938 yılında öldü İsrail ise 1948 yılında kuruldu bunlar beyin fukarası


Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: