‘Dönmeler’ yahut ‘Sabetaycılık’

‘Dönmeler’ yahut ‘Sabetaycılık’ tartışmalarına bir katkı denemesi – I 

ddd

 Abdullah Muradoğlu
amuratoglu@yahoo.com 
 

Soner Yalçın’ın Doğan Yayıncılık’tan çıkan “Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” başlıklı kitabı ‘Sabetayizm’ tartışmalarını yeniden canlandırdı. Son yılların en spekülatif konularının başında yer alan Sabetaycılık, artık gerçek bağlamı dışında ele alınmaya ve tartışılmaya başlandı. Bu konuda yapılan tartışmalar, ortaya atılan iddialar tehlikeli sularda seyretmeye başladı. Her konuyu olduğu gibi bu konunun da cılkını çıkarmayı başardık. Toplumsal tarihimizin parçası olan ve ancak bu bağlamda tartışılması, araştırılması gereken konu, ne yazık ki siyasal, ideolojik, dini tartışmalara eklemlendi. ‘Sabetaycılık’, Türkiye’de sisteme yönelik teorik çözümlemelerin anahtarı gibi algılanmaya başladı. Genelde ilahiyatçıların, din sosyolojisinin, din psikolojisinin ve bir ölçüde tarihçilerin cevaplandırması gereken konu bambaşka mecralara sürüklendi. Sağcısı solcusu, dinlisi dinsizi, laiki antilaiki, herkes bundan bir pay çıkarmaya başladı. İş sonunda geldi, bir soy adı paranoyasına dayandı. Bir kere başlı başına “Sabetaist” kelimesinde sakatlık bulunmaktadır. Sabetaist, tıpkı Marksist, Kapitalist, Faşist kelimeleriyle benzeştirilebilir. Birisine Sabetaist dediğimiz zaman Sabetaycılık adı altında belirli inanç, ideoloji ve yaşam tarzına kesin hatlarla bağlı birisini tarif ediyoruz demektir. İşin aslına bakılacak olursa Sabetaycılık-Sabetaizm kavramı Yahudi tarihçi ve araştırmacılar tarafından icat edilmiş bir kavramdır, daha çok da Sabetay Sevi yahut Aziz Mehmet Efendi taraftarlarını küçümsemek, suçlamak amacıyla kullanılmıştır. Zaten Sabetay Sevi’yi şikayet edenler Yahudi Hahamlar değil midir? Yahudiler Sabetay Sevi ve bağlılarının-görünürde olduğu kabul edilse bile-İslam dinine girmelerini hiç bir zaman affetmediler. Yahudilik içinde sapkın bir kol olarak görülen Sabetay Sevi bağlıları, Yahudiler tarafından aşağılanan, horlanan bir topluluk olmuşlardır. Bu bakış açısına sahip olan Osmanlı Yahudilerinin yer yer ‘Dönmeler’ aleyhinde Osmanlı devletine ihbarlarda bulundukları açık bir gerçektir. Sabetay Sevi’nin aslında Yahudi olduğu, eski inancına devam ettiği, hatta gizlice bu tarikatı yayma çabası içinde olduğuna dair bir ihbar nedeniyle Arnavutluk’a sürgün edildiği söylenebilir. “Dönmeler” aleyhindeki propaganda tarihin pek çok kesitinde yapılagelmiştir. Bugünkü tartışmaların temelinde bu propagandaların etkisi vardır. Örneğin Josepf Nehama adlı Yahudi tarihçi 7 ciltlik “Selanik Musevileri Tarihi” adlı Fransızca eserinde  “Sabetaycılık Azabı” başlıklı bölümde bu kavram kullanılır. Kitapta Avdetiler’den Yahudilikten dönen sapkın bir cemaat olarak sözedilir. (Bak: Orhan Koloğlu, Marrano’dan Sabetay’a Avdeti’den Dönme’ye 350 Yıllık Serüven. Tarih ve Toplum, Temmuz 2002). Nehama’nın kitabında Sabetay Sevi ve taraftarlarının İslam’ı kabul edişi şiddetle eleştirilerek, tasasız bir şekilde binlerce yıllık dinlerini inkar ettikleri, düşmanlarının intikam planlarına karşı korunmak için efendileri Osmanlıların inancını benimsedikleri belirtilir. Nehama, dönemin Yahudi Hahambaşılığı tarafından yayımlanan bir serkülerden alıntılar yapar. Alıntılarda bu topluluk hakkında zinalar, ahlaksızlık, sahtekarlık, yolsuzluk gibi akla hayale gelmez iddiaları sıralar. Sadece bu bile Yahudilerin, Avdetilerin -görünürde yahut gerçekten- Müslümanlığı kabul edişlerine nasıl aşağılık bir olay olarak baktıklarını gösterir.  Ünlü Yahudi tarihçi Scholem Gershom da Türkiye Avdetilerinden “Gizli Yahudi Cemaati” olarak söz eder. Scholem’in bu çerçevedeki bir makalesi, 1988’de Ankara İlahiyat Fakültesi dergisinde, kendisi de ‘Dönmelik’ üzerine doktora tezi çalışan Prof. Hasan Küçük’ün imzasıyla çevirilerek yayınlanır. Aslında Nehama’nın ağır hakaretler içeren kitabındaki yaklaşımla Scholem’in “Gizli Yahudi Cemaati” yaklaşımı arasındaki farklılık dikkat çekicidir. Birinci yaklaşım Avdetileri aşağılayıp dışlarken, ikinci yaklaşım yaşadıkları varsayılan bir gizlilikten kurtarılıp himaye altına alınmaları gerektiğini ima eder. Bu da son tartışmaların mahiyetine küçük bir ışık tutabilir.  Her fikrin avdetisi var

Yahudi araştırmacılar-kendi tabirleriyle- “Sabetaycılık-Sabetaist” kavramını sıklıkla vurgulamışlardır. Dolayısıyla günümüze kadar sarkan “Sabetaizm-Sabetaycı” ithamları Yahudi araştırmacılarının bakış açılarını yansıtıyor. Oysa Osmanlı tarih yazıcıları dönmelere “Avdeti” demektedirler. Örneğin, ünlü Osmanlı biyografi yazarı Hüseyin Vassaf, Sefinetün Evliya(Evliyalar Gemisi) adlı önemli eserinde Mevlevi dedelerinden(Halil Bezmen’in anneannesinin dayısı) Esad Dede’yi övgüyle anlatırken “Avdeti” ibaresini kullanır. Halk arasında ise daha çok ‘Dönme’ ibaresi kullanılagelmiştir. Dönme kelimesi daha sonra ansiklopedilere, sözlüklere girerek Yahudilikten ayrılmış bir topluluğu tanımlayan bir kavram niteliği kazandı. Avdeti bir Bektaşi Dedesi müslüman bir Osmanlı biyografisti tarafından evliyalar listesine alınmıştır, bunda hiçbir beis de görülmemiştir. Bu listelere sol dahil, daha başka fikri ve siyasi akımların listelerini de ekleyebiliriz. Örneğin Şefik Hüsnü Deymer, Zeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner gibi Selanik kökenli isimlerin önderlik ettiği Türkiye Komünist Partisi’ni buna ekleyebiliriz. Buradan çıkan sonuç şudur, toplumun pek çok kesiminden olduğu gibi Avdeti ailelerden de ülkedeki siyasi, fikri, dini akımlara katılanlar olmuş, Avdeti bir Komünistle, Avdeti bir Kemalist, Avdeti bir din adamı, Avdeti bir liberal farklı saflarda farklı cephelerde karşı karşıya gelmişlerdir. Öte yandan Avdeti’ler arasında pek çok ailenin de Sabatay Sevi’nin din değiştirmesine rağmen eski inançlarını sürdürdükleri biliniyor. Bunu Avdeti kökenlilerin yaptıkları açıklamalardan öğreniyoruz. Örneğin “Tarih Vakfı Yurt Yayınları” tarafından yayımlanan “İstanbul’da Hatırlamak ve Unutmak: Birey, Bellek ve Aidiyet ” isimli kitapta Leyla Neyzi’nin Fatma Arığ’la yaptığı mülakatta da bu belirtiliyor. Neyzi, “Sabetaycıların Türkiye’deki diğer azınlıklardan farkı, görünüşte çoğunluktan farksız olmakla birlikte, cemaat içinde farklı bir kimliği sürdürmeleri. Yani kimlikleri gizlilik üzerine kurulu. Onları diğer azınlıklardan ayıran başka bir özellik de, toplumda ekonomik ve politik güç sahibi olmaları” der. Görüldüğü gibi ‘Sabetaist’, ‘Sabetaycı’ kavramı herkes için bir anahtar kavramdır. Neyzi, yazısında Sabetaycıları görünüşte müslüman olan Sabatay Sevi taraftararı olarak da niteler ayrıca. Öte yandan Fatma Arığ da ailesinde Sabetaycı ritüellerin bütün canlılığıyla yaşadığını nakleder. Arığ, büyükbabası ve büyükannesinin ve ondan önceki neslinin de bu kimliğin bütün kural ve vecibelerini yerine getirdiklerini belirterek,”Şimdi ben bunu nasıl yok varsayabilirim” demektedir. Arığ ilginç bir tespitte daha bulunarak Sabetaycıların Atatürk’ün arkasına sığındıklarını, “laiklik kavramı kendilerini de rahatlatan bir kavram olduğu için, topluma karşı kendilerini ‘Selanikli dönme’ değil ‘Atatürkçü Laik’ diye tanımlayarak bu külfetten kurtulmaya çalışmışlardır” sözleriyle anlatıyor. Arığ bu cümleleri, anneannesine neden namaz kılmadığını sorduğunda “Biz Atatürkçüyüz” cevabını aldığını belirttikten sonra sıralıyor. Arığ, bu topluluk içinde ağır bir kimlik bunalımı yaşandığını da sözlerine ekler. Kendisinin Sabetaist olmadığını söyleyen Arığ, geçmişi, kökleri reddetmek değil, bundan yeni sentezler üretmek gerektiğini de vurgular. Ünlü Türk komünistleri Zekeriya Sertel, eşi Sabiha Sertel ve kızı Yıldız Sertel de anılarında ‘Dönme Cemaati’nden söz ederler, onların kapalı devre yaşamlarından bahsederler, hatta İstanbul’daki Selaniklilerin kendi okullarını bile diğer okullardan ayırdıklarını anlatırlar. Siyasi bir cinayete kurban giden Abdi İpekçi de Selaniklerin dışardan kız almalara karşı çıkmalarını şiddetle kınıyordu. Hatta ilk nişanlısı olan Esin Dölen’in üç Selanikli zümreden birine mensup olduğu için Abdi İpekçi’nin ailesinin bu evliliğe karşı çıktıklarını Tufan Türenç ve Erhan Akyıldız’ın yazdığı Gazeteci kitabından öğreniyoruz. Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan “Doğu Akdenizde Liman Kentleri” isimli kitabın Selanik bölümünde Basil C. Gounaris, Selanik’te geleneksel olarak, en zengin müslümanların ticaretle uğraşan tek müslüman kesim olan Dönmeler olduğunu yazar. Joseph Nehama’nın Historie des İsraelites des Selanique adlı eserinden bol bol yararlanan Gounaris, Dönmelerin refah içinde yaşamalarını ise büyük ölçüde hükümete bağlı vergi mültezimleri olmalarına dayandırır. Dönmelerin üç ayrı soya ayrıldıklarını belirten Gounaris şöyle devam eder:  “İki tanesi üçüncü soyla evlenmez, üçüncü de kızlarını Osmanlılara vermezdi. Dönmeler ne müslümanlar ne de yahudiler arasında sevilirdi. Müslümanlar dönmelerin yalnızca ismen müslüman olduklarını, gizliden gizliye Yahudi dininin kurallarına uymaya devam ettiklerini ve müslüman olarak konumlarından mali çıkar sağladıklarını düşünürlerdi. Yahudiler içinse, bu dönmeler ticarette en tehlikeli rakipti. Hem yahudiler hem de müslümanlarca hakir görülen dönmeler, cemaatlerinin devamını iç evlilikler ve iyi eğitimle sağlamaya çalışıyorlardı. Daha sonraki yıllarda, muhtemelen siyasal ilişkilerde daha güvenli bir konum elde edebilmek için Jöntürk hareketine mali destek verdikleri ve son derece popüler bir gazete olan Asr’ ı kontrol ettikleri görülüyor.” Gounaris, Selanik’in Hıristiyan ve Yahudi tüccarlarının Dönmelerle birlikte Selanik Ticaret Odası’nı denetlediklerini, çıkarlarını korumak için yabancı konsoloslukların desteğiyle yerel yetkililere, hatta Bab-ı Ali’ye bile baskı uygulayabildiklerini belirtir. Yanı sıra 1909 ve 1910’da Girit Sorunu üzerine Yunanistan’a karşı başlatılan Osmanlı boykotunun  taşıyıcı unsurlarının Yahudi ve Dönme tüccarları olduunu belirterek, “Boykotun uzması üzerine Yahudi mavnacılar zor duruma düşünce Dönme ve Yahudi tüccarlar İtihat ve Terakki Cemiyeti ile yaptıkları toplantıda boykotun sona ermesini istemişlerdi” der. Balkanların en canlı kentlerinden olan ve çok uluslu çok dinli yapısıyla bilinen Selanik, İttihat ve Terakki’nin de en önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle aydın, yarı-aydın Avdeti kökenli tüccarlar, avukatlar, gazeteciler, öğretmenler, subaylar da devleti yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan bu yeni akım içerisinde yer almışlardır. 

 Fitili tutuşturanlar hep cemaatten 

 İkinci bir husus ise “Dönmelik”, “Sabetaycılık-Sabetaizm” tartışmaları her ne hikmetse-çoğu kez-yine bu topluluğun içinde yer alan kişilerce başlatılmıştır. Bu olguya değinmek gerekiyor. Sabetaycılık tartışmaları 1919’da imzasız olarak yayımlanan “Dönmeler” isimli imzasız bir broşürde yer alan aleyhtar iddialar nedeniyle başladı. Risalenin adı, “Dönmeler, Honiyas, Kavayros, Sazan”dır, İstanbul’da Şems Matbaası tarafından basılan 16 sayfalık risalede Dönmeler müslüman toplum arasında fesat yayan bir topluluk olarak nitelendiririlir, pek çok kötü olayın sebebi olarak gösterilir. Buna cevap, ‘Dönme’ olduğu kuvvetle muhtemel, Binbaşılıktan emekli Sadık Bey tarafından, Ermenilere ait Karabet Matbaası’nda basılan “Dönmelerin Hakikati” adlı risaleyle gelir. Burada bir ayrıntıya yer vermek gereği vardır. 1919’da “Dönmelerin Hakikati” isimli risalenin yazarı Binbaşı Sadık Bey’in meşhur Miralay Sadık Bey olduğu ‘Efendi’de yer aldı. Yanlıştır. Sadık Bey, 1911’de miralay olarak ordudan emekli olduğu günden beri Miralay Sadık ismiyle tanınmaktadır. 150’liklerden Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurucularından eski İttihatçı(Manastır İT Cemiyeti Başkanlığı yaptı) Miralay Sadık Bey’in “Dönmelerin Hakikati” isimli bir risalesi bulunmamaktadır. Sadık Bey’in İttihat ve Terakki içinde muhafazakar bir klik oluşturmaya çalıştığı doğrudur. Miralay Sadık Bey’in, Sabetay Sevi üzerine latin alfabesiyle yazılmış ilk kitabın yazarı, Atatürk ve İsmet Paşa döneminde CHP’den mebus seçilen Alaettin Gövsa’nın amcası olduğu doğrudur. Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın önce ikinci başkanı(1911), sonra (1919) da reisi İttihatçı Miralay Sadık Bey, İttihat ve Terakki’de Siyonist etkisine olumsuz vurgu yapan muhafazakar bir siyasi kişiliktir. Soner Yalçın’ın kitabında “Dönmelerin Hakikati” isimli risalenin ise 1919’da Binbaşı Sadık Bey tarafından yazıldığı doğrudur. Ancak bu Sadık Bey, Miralay Sadık Bey değildir. 1919’da “Dönmelerin Hakikati” isimli risaleyi yazan Binbaşı Sadık, Avdeti-Müslüman bir subaydır. Sözü edilen risaleyi, dönmeler aleyhinde yazılan isimsiz bir risaleye karşı kaleme almıştır. Savaştan dönen yorgun ve yaralı bir subay olduğu belirtilen Binbaşı Sadık Bey risalesinde dönme olarak anılan insanları savunmuştur. Sabatay Sevi’nin Sultan 4. Mehmet tarafından “Aziz” olarak ünvanlandırıldığını ve inanmış bir mümin olduğunu vurgulamış, öteki risalade yer alan ithamları soru haline getirerek makul sayılabilecek ölçülerde bir bir cevaplamıştır. Dolayısıyla risalenin dönmelerin lehinde mi aleyhinde mi olduğu konusunda bir şüphe yok. Miralay Sadık Bey’in yeğeni İbrahim Alaettin Gövsa’nın kaleme aldığı Sabatay Sevi üzerine yazdığı kitap ise yakın zamanda sadeleştirilerek Anka Yayınları tarafından yayınlandı. 

 Sabetaycı kavramını kim icat etti? 

 1970’lere kadar Türk literatüründe ‘Sabetaycı’ kavramı kullanılmamıştır. Sadece bir kitapta kullanılmış, bu ibare de Yahudi araştırmacıların kitaplarından alıntılanmıştır.  1919’daki kitaplı, risaleli tartışmanın ardından ikinci önemli tartışma 1924’de, hem de mübadelenin en canlı döneminde Karakaşzade Rüştü isimli bir Avdeti’nin TBMM’ne ve Atatürk’e yazdığı bir mektupla başlar. Bu mektup da Avdetiler aleyhinde, belki de Avdetilerin bir koluyla ilgili aleyhtar iddialardır. Öte yandan bu itirafların, ithamların gerçekte hangi nedenlerden ötürü yapıldığı esrarengiz kalmıştır. Bu iddialar zamanın basın organlarında yer alarak tartışmalara neden olmuştur. Ahmet Emin Yalman’ın çıkardığı Vatan gazetesinde bu iddialara cevap verilmiş, ayrıca Sabetay Sevi ve Avdetiler hakkında makaleler yayımlanmıştır. Kendisi de Avdeti bir aileye mensup olan Ahmet Emin Yalman’ın sahibi olduğu Vatan gazetesinin 11 Ocak 1924 tarihli nüshasında imzasız olarak yayınlanan “Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi” başlıklı yazıda Selanikli bazı esrarengiz zümrelerin kendilerini Türk ve müslüman toplumdan ayırdıkları, bu yüzden hafif bir infialle karşılaştıkları belirtilir, başka ülkelerde bu tür durumlarda daha şiddetli infiallerin olacağı vurgulanır. Aynı yazıda, Selanik’teki Kapancılar, Karakaşlar ve Yakubi olarak bildiğimiz üç Avdeti zümreden ikisinin teşkilat olarak çözüldükleri, diğer kalan zümrede ise enkaz halinde hurufat ve hususiyetler olduğu ifade edilerek, bu meselenin kati surette tasfiye edilmesi tavsiye edilir. Yazıda devamla söz konusu tasfiyenin, “Bu hükümetle değil, içtimai tazyik ve efkarı umumiyeden gelir” denilerek,  bu tür durumlarda mertçe ortaya çıkıp gerçek kimliklerini açıklamaları ve ayrı kalmak istediklerimi belirtmeye davet ediliyor, bunun da bir takibata  uğramayacağı vurgulanarak, “Türk camiası hakiki mahiyeti anlar ve ona göre hareket eder” deniliyor. Selanik’te aydın Dönmeler tarafından yayınlanan Gonca-i Edep mecmuası kendi mensup oldukları ailelerin sürdürdükleri adetleri köhnemiş oldukları için terkedilmesini ve Türk toplumuna karışılmasını savunuyordu daha 1900’lerde.  

Basın kavgasında argüman oldu 

Dönme tartışmaları gün gelmiş, basında bir güç kavgasının, bir siyasal çatışmanın parçası olabilmiştir. Mesala, Cumhuriyet’in sahibi Yunus Nadi ile Tan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman arasında çıkan çatışmada “dönme” ithamı en uç yorumlarla yapılabilmiştir. 22 Ekim 1937 tarihli Cumhuriyet’te Yunus Nadi, Yalman’ı hedef alarak, “Haydi, ben derebeyi ailesinden olayım. Ya sen kimsin? Tekirdağ’da kazığa kakılmaktan kurtulmak için selameti yalancıktan dinini değiştirmekte bulan Yahudi fesatçısı Sabatay Sevi’nin torunu değil mi?”  diyebilmiştir. Yunus Nadi, suçlamalarını 23 Ekim tarihli sayıda da sürdürmüş, “Tan gazetesi etrafında toplanmış olan Ahmet Emin’ler, Sabiha’lar Türk değildirler. Onların Türk isimleri altında başka ırklar, başka zihniyetler, başka hüviyetler saklıdır. Bunlar adına “Dönme” denilen ve Türklükle alakaları olmak ihtimali bulunmayan bir kavim ve kabilenin okudukları nisbette ifritleşmiş ferdleridir” diyebilmiştir. Dolayısıyla “Sabetaycılık” tartışmaları tek başına İslamcıların sebebiyet verdiği bir tartışma değildir. Ünlü Türkçü Nihal Atsız da pek çok yazısında Dönmeliğe atıflarda bulunur. Mesala Orhun dergisinin 12 Mart 1934 tarihli nüshasında Yunus Nadi’den aşağı olmamak üzere, “Yahudi iki türlüdür. Biri asıl Yahudidir, bu dilinden tanınır. Biri de Yahudi dönmesidir. Bu dilinden tanınmaz. Bunu tanımak için yüzünün mütereddit Yahudi hatlarına dikkatle bakmak lazımdır. Yahudiyle Yahudi Dönmesi’nin hiçbir farkı yoktur, Biri ‘biz Yahudiler’ derse öteki de ‘siz Türkler’ der” diyerek noktalar sözlerini. Üçüncü önemli tartışma da 1952’de yine Nazif Özge isimli bir Avdeti’nin İslamcı “Büyükdoğu” gazetesinde “Ben dönmeyim” başlıklı ifşaatlarıyla alevlendi. Tartışma Sebilürreşat dergisinde de dönmeler üzerine yazılan tefrika makalelerle devam eder. Bir süre soğumaya bırakılmış olan ve neredeyse unutulmuş bulunan Dördüncü önemli tartışma ise 1990’ların başında yine Avdeti’lerden olduğunu öne süren ve Musevi dinine kabul edilmek için hem Türkiye Hahambaşılığı hem de İsrail nezdinde büyük bir mücadeleye girişen Ilgaz Zorlu’nun 1990’ların başında başta “Tarih ve Toplum”, “Toplumsal Tarih” olmak üzere çeşitli dergilerde yazdığı yazılarla yeniden gündeme gelir. Açıkça söylemek gerekirse son yıllardaki Sabetaizm tartışmaları Ilgaz Zorlu’nun sözkonusu dergilerde kaleme aldığı makalelerle başlamış, bu tartışmalara sağdan soldan pek çok kişi katılmıştır. Zorlu da ilk makalelerinde ‘Dönme’ ve ‘Dönmelik’ tabirlerini kullanmış, bilahare İsrail’de Sabetay Sevi üzerine 1 yıl kadar araştırma yapmış, sonraki makalelerinde ise daha çok ‘Sabetaycılık’ ve ‘Sabetaizm’ kelimelerini kullanmaya başlamıştır. Uzun ve yorucu bir hukuk savaşından sonra Musevi dinine kabul edilen Zorlu’nun görüşleri, iddiaları, kavramları İslamcı olarak nitelendirilen yazarlar tarafından da kullanılmaya başlamış, buna daha sonra radikal sol kimlikli ünlü isimlerden Yalçın Küçük de büyük bir keyifle dahil olmuştur. Dolayısıyla müslüman çevrelerde “Avdeti”, “Dönme” olarak telakki edilen Sabetaycılık büyük ölçüde ‘gizli şebeke’, ‘örgütlü ideolojik ve ekonomik güç sahibi bir topluluk’ olarak anılmaya anlaşılmaya başlandı. Ben burada Avdeti olarak tanımlanan dönme ailelerinin Cumhuriyet, Batılılılaşma, Laiklik vesaire gibi tartışmalar içindeki yerlerini es geçmek istiyorum. Çünkü bu bambaşka bir yazı konusu. Öte yandan ‘Sabetaistlerin Türkiye’ye aydınlığı getirdikleri’ gibi tezleri çok iddialı buluyor, altının da boş olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin modernleşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma seyri, Osmanlı imparatorluğunun görkemli gücünü yitirmesiyle ilgili bir süreçtir, başka dinamiklerle bağlantılıdır. Bunun aktörleri Osmanlı’nın her kökenden olmak üzere aydın-bürokrat sınıfıdır. Ki bu Batılılaşmacı, Modernleşmeci, Yenileşmeci aktörlerin içinde tekke mensuplarının sayısı azımsanacak ölçülerde değildir.  

‘Sızma’  değil  ‘Katılma’ 

Sabetaycılık ya da Osmanlı son döneminde ortaya çıkan Dönmelik, aslında İttihat ve Terakki ile başlayan çok karmaşık bir dönemde yer yer tartışıldı, ama hiçbir  zaman başlı başına bir anti-kampanya haline getirilmedi. “Dönme” kavramının İttihat ve Terakki”nin çok taraflı koalisyon yapısı içindeki hizipleşmelerde, iktidar kavgalarında sıradan bir argüman olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bu nedenle asıl tartışmalar Osmanlı döneminde değil, tam aksine Cumhuriyetin ilk yıllarında başladı, sonraki yıllarda da devam etti. Dolayısıyla Sabatay Sevi”nin ihtida ettiği, din değiştirdiği 1600”lü yıllardan 1900”lü yılların birinci çeyreğine kadar Dönmelik diye ciddi bir tartışma Osmanlı döneminde sözkonusu olmamıştır. Varolduğu söylenen tartışmalar, çatışmalar ise yine dönme olarak nitelendirilen topluluğun, ailelerin kendi arasında cerayan etmiştir, zaten bu da bir söylentiler dizgesinden ibarettir. İhtida meselesi Osmanlı imparatorluğu döneminde hep olagelen bir şeydir. Pek çok Yahudi müslüman olduğu gibi Polonyalısı, Rum’u, Macar’ı, Sırp’ı da hatta tek tük de olsa Fransız muhtedilerin varlığını biliyoruz, bu kişiler arasında paşa, sadrazam ve vezir olanların sayısı hiç az değil. Öte yandan muhtedilerin müslümanlığı da tartışma konusu edilmemiştir. (Bugün bile Türkiye’de en çok okunan Kur’an meallerinden birisi, Yahudi kökenli müslüman bir alim olan Muhammed Esed’in mealidir). Mevlevi dedelerinden Esad Dede, Müslüman-Türk camiasında itibarlı yerleri olan Mehmet Akif ve Tahir’ül Mevlevi başta olmak üzere pek çok isme hocalık etmiştir. Bu nedenle Esad Dede Avdeti olmasına rağmen hayırla yad edilen bir alimdir. Elbette bu gibi şahsiyetlerin konumunu, Soner Yalçın’ın Tempo dergisine verdiği söyleşide olduğu gibi, “Sabetaycılar İslama da sızdı” üst başlığıyla verilmesi doğru değildir. Bu sakat bir bakışaçısıdır. “Sızma” kelimesi Türkiye Komünist Partisi literatüründe de partiye sızan polis ajanları veya ajan provokatörler için kullanılan, kötü niyetliliği ifade eden bir kavramdır. Bu kavramı insanların inançlarını ve niyetlerini sorgulamaya yönelik olarak kullanmak aşırılıktır. Gerçekten de Avdetilerden müslüman camiada hayırla yadedilenlerin sayısı çok fazladır, bunu bir ‘sızma’ olarak değil bir ‘katılma’ olarak anlamak gerekir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı dini çevrelerinde ilimde derinleşen kişiler, kökenlerine bakılmaksızın baştacı edilmişlerdir. Osmanlı döneminde Avdeti kökenli pek çok insan, Avdeti kökenli olmayan binlerce insan gibi, kendilerine en yakın buldukları tasavvufi yapılara mensup olmuşlardır. Bu bağlamda Bektaşilik, Mevlevilik, bazı Kadiri, Rufai, Rıfai, Celveti gibi diğer tarikatlere kıyasla daha serbest, daha geniş, daha hoşgörülü olduğu düşünülen tarikatler, Avdeti müslümanların ilgi gösterdiği tasavvuf grupları içerisinde yer almışlardır. Bunun bir sızma olduğunu iddia etmek için yorumdan çok güçlü kanıtlara ihtiyaç var. Diğer taraftan Avdetiler içinde, kültürel ve etnik kodlara sahip olmak dışında eski inançlarını şu ya da bu şekilde yaşayanlar varsa bile, bu tartışılması yahut itham edilmesi gereken bir şey değil, hoşgörüyle karşılanması gereken bir şeydir.  Elbette Sabatay Sevi hareketi kitlesel muhtedi olayı olması bakımından farklılık gösterir. Bu muhtediler içinde gerçekten müslümanlığı kabul edenler olduğu gibi görünürde inançlarını gizliden gizliye de olsa sürdürenler çıkacaktır. Bunun tartışmasını dönme din adamları yahut teologlar yapmalılar. Sonuçta bu bir inanç meselesidir ve oldukça spekülatif bir konu niteliği taşıyor. 

Herkes kendi kavgasında kullanıyor

 Ilgaz Zorlu’nun açtığı Sabetayizm tartışmalarında pek çok gazeteci de yer aldı. Aydınlık gazetesi Cengiz Çandar’a dönme olarak hitap ederken, Hürriyetten Hadi Uluengin de Coşkun Kırca ile yaptığı bir kalem kavgasında Kırca’ya dönme hitabında bulundu. Liste bununla sınırlı değildir, Agos’tan Hırant Dink de 20 Ekim 2000 tarihli Agos’ta bir yazısında 1915’deki tehcir olaylarından söz ederken tehcirin arkasında Yahudi parmağı olabileceğine dair değinilerde bulunur. İttihat ve Terakki’nin kurmayları arasında Nazım Bey gibi Sabatay Sevi kökenli bir çok Yahudinin olduğu, 1915’deki tehcir kararında bu kişilerin önemli roller oynadığına ilişkin iddiları gündeme getirir. Musevi araştırmacı Rıfat Bali, Dönme ithamının çeşitli gerekçelerle çeşitli siyasi çevreler ve kişiler tarafından gündeme getirildiğini şu sözlerle dile getirir: “Siyasi tavırlarından ve düşüncelerinden dolayı kişilere yöneltilen eleştirilerde onların dini veya ırki kimliklerine vurgu yapılması, tarihi olayların ırki unsurları önplana çıkaran iddilarla açıklanması ırkçılığın ve ayrımcılığın en belirgin ve bilinen özelliklerinden biridir. Dini veya ırki kimliği bir silah veya tarihte yaşanan olayları açıklamak için bir araç olarak kullananların, kemalist ideolojinin önde gelen gazeteleri olan Cumhuriyet’in sahibi ve başyazarı Yunus Nadi ile Ulus yazarı Nurettin Artam’dan Kürt milliyetçilerine, Kürt milliyetçilerinden modernizmin ve kozmopolitizmin şampiyonluğunu elden bırakmayan Hürriyet köşe yazarı Hadi Uluengin’e, islamcılara bir hukuk profesörüne, bir insan hakları savunucusu ve nihayet bir gayrimislim gazeteciye kadar çok geniş bir yelpazeye yayılması oldukça dikkat çekicidir.”(Rıfat N. Bali, Musa’nın Evlatları Cumhuriyetin Yurttaşları, İletişim Yayınları) Rıfat Bali bir başka söyleşide bazı Dönme ailelerinin muhafazakar müslüman camianın tepkisini haklı olarak çeken davranışlarından söz eder. Onların aşırı laik uygulamaların müsebbibi olarak görüldüklerini ekler. 

İşin içinde başka hesaplar mı var?

  Yahudi araştırmacıların literatürümüze armağan(!) ettiği Sabetayizm ve bu bağlamda yapılan tartışmalar, acaba, arkaplanında İsrail’in Musevi nüfusu artırmaya yönelik bir gizli niyetinin ürünü müdür? Artık bir yerde Türkiye toplumuna karışmış-istisnaları olabilir-, erimiş, Yahudi asıllı bir topluluğu çeşitli şekillerde deşifre ederek, onları hedef tahtası haline getirilmesini sağlayarak yeni bir politik tutunum mu edinilmeye çalışılmaktadır? Yoksa bu tartışmaların arkasında daha başka siyasal amaçlar, siyasal-ekonomik çatışmalar, hesaplaşmalar mı bulunmaktadır? Basında, ekonomide, siyasette, acaba bazıları bazılarını, bu tartışmalar üzerinden yıpratmak, tasfiye etmek niyetinde midirler? Acaba, spekülatif tartışmaları yürütenler bir takım çevrelerin değirmenine su mu taşımaktadırlar? Bir diğer husus ise, Müslümanlığı kabul ettikleri için Yahudiler tarafından affedilmeyen Avdetiler cezalandırılmak, rahatsız edilmek, canlarından bezdirilmek mi isteniyorlar. Yahudi fıkhında Musevilikten çıkanlarla ilgili hangi hükümler verilmektedir? Elbette bu sorunun muhatapları ilahiyatçılardır. 1919, 1924, 1952 yıllarında ve sonraki dönemlerde gündeme gelen Sabetaycılık tartışmalarının, acaba, ilk ikisinin Filistin’e Yahudi muhaceratının çok yoğun yaşandığı dönemlere, 1952 yılının da İsrail devletinin ilk yıllarına denk düşmesinin bir payı olabilir mi? Acaba Avdeti olarak nitelendirilen topluluklara bu ülkeye bağlılıklarının bedeli mi ödettirilmek isteniyor?  Yaşadıları ülkeye bağlılıklarının İsrail devletine bağlılığın üstünde olan Musevilerin cezalandırıldığı iddialarını dikkate alacak olursak, acaba, Musevi dinini terkeden topluluklar da mı aynı iddialara muhataptırlar? Doğrusu bu konuyla ilgilenenlerin bu soruları, bu kuşkuları gözardı etmemeleri gerekir. Neden, şu veya bu nedenle kendi kapalı yaşam tarzlarını sürdürmeyi yeğleyen bir topluluk, sanki mecburlarmış gibi, hem de kendi içlerinden çıkan bazı kişiler eliyle, kendilerini açıklamaya, deklere etmeye çağırılıyor? Türkiye’de her etnik topluluk bir ölçüde kendi kültürel kodlarını taşır, bazı ritüellerini yaşatır, bundan daha doğal ne olabilir. Önemli olan bu kültürel kodlar nedeniyle başka toplulukların yaşam tarzlarına, inançlarına bir dayatmaya gitmemek, ellerindeki ekonomik- politik güçleri tahakküm aracı haline getirmemektir. Bu noktada solcusu, milliyetçisi, dindarı, faili meçhul Sabetayizm tartışmalarına araştırmadan, irdelemeden, düşünmeden balıklama dalmamaları, birilerinin açtığı kanallardan gözü kapalı yürüyerek toplumda yeni bir düşmanlık ve çatışma dalgasının yayılmasına, amacı belli olmayan bir şekilde katkıda bulunmamaları gerek diye düşünüyorum. Belki de bunu amaçlayanlar, Leyla İpekçi’nin ifadesiyle yeni bir günah keçisi icat ederek kendi işlerini, kendi iç hesaplaşmalarını, topluma yeni bir düşmanlık ekleyerek yapıyor olabilirler. İşi, “Bu işi İslamcılara, şunlara bunlara bırakmamak lazım” gibi ciddiyetsiz, yakışıksız, altı boş tekerlemelere sığınarak, İslamcıların bile haya ettiği ölçüde tartışmaları sürdürmek safdillik değilse, bir art niyet ifadesidir. 

‘Sabetaycı’lığa sınıfsal analizle bakabilir miyiz? 

 Avdeti aileler özellikle Osmanlı son döneminden başlamak üzere nüfus ve güç sahibi olmaya, iktidara yakın durmaya, hatta etkilemeye başlamışlardır. Osmanlı yönetici sınıfına dahil binlerce aileye, Cumhuriyet döneminde, ticaret, sinema, sanayii, basın ve başka alanlarda ilerleyerek zenginleşen Avdeti aileleri de katılmıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin en ünlü paşa ailelerinden birine mensup bir kişi, kendi dahil olduğu aileyi anlatırken, “Osmanlı devletinden kalma bir mutlu azınlığın biyografisi” ibaresini kullanır. Avdeti kökenli zengin aileler de sınıfsal ve kültürel olarak “Mutlu azınlığa” katılmışlar, sözkonusu mutlu azınlığın doğası gereği bütün niteliklerini taşımışlardır. Önceleri pek de devlet görevlerine sıcak bakmamış bulunan Avdeti aileler, İkinci Meşrutiyet döneminden itibaren günümüze kadar burada da yer almışlar, devletin siyasi rejiminin savunucuları olarak yer yer müslüman toplumu rencide eden uygulamaları savunmuşlardır. Ama bu, Avdeti kökenli olmayan radikal laik kişilikten çok da farklı değildir. Yeri gelmişken belirtmek gerek, nasıl ki Osmanlı döneminden kalma yönetici sınıfa dahil aileler, kendi aralarında dayanışma, kayırmacılık, içine girmişseler, elbette zenginleşerek bu azınlığa katılmış Avdeti aileler de kendi aralarında aynı tutumu sergilemişlerdir. Bu her güçlü ailenin yapageldiği bir şeydir. Her güçlü aile diğer güçlü ailelerle -en azından evlilik yoluyla-bağ kurmanın yanı sıra iktidar güçleriyle de ilişki kurma yoluna gider. Osmanlı yönetici sınıfından ayakta kalan zümreler Cumhuriyetle birlikte yeni sürece de kolayca ayak uydurmuş, cumhuriyetin elitleriyle, bürokrasisiyle güçlü bağlar kurabilmişlerdir. Sermaye ve iktidar arasındaki ilişkileri analiz edecek değiliz. Sadece değiniyoruz. Öte yandan yeni cumhuriyet elitleriyle en kolay ilişkiyi de Batılı yaşam tarzına açık olan yapıları gereği elbette dönme aileleri kurabilmiştir. Türk burjuvazisinin devlet eliyle serpildiğini, devletin güçlü kanatları ve zengin imkanlarıyla oluştuğunu, hala da bazı sermaye çevrelerinin devletten beslenmeye devam etmeye çabaladıklarını da biliyoruz. Sanırım Türkiye’deki en önemli sorun, devlet sınıfları ve zümreleriyle, geniş halk yığınları arasındaki çelişkide temelleniyor. Demokrasi, bir ölçüde devlet olanaklarının halka eşit dağıtılmasını kolaylaştırıyor. Osmanlı’da reaya adı verilen halk zümreleri çok partili sistemle birlikte iktidara, devlete ve onun bürokrasisine katılıyor, çelişki ve çatışma buradan doğuyor. İşte bu noktada ellerindeki gücü reaya ile paylaşmak istemeyen güçler, demokrasiyi yer yer kesintiye uğratarak bu süreçten daha güçlü çıkmaya çabalıyorlar. Mücadele edilmesi gereken budur.

 Biyografi çalışmalarının handikapları  

Ben Sabataycı araştırmacısı değilim. Siyasi biyografilerle uğraşan bir gazeteciyim. Bu konuda dört kitap yazdım, ilk kitabım Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’i konu alan Köşkteki Hakim, ikincisi Kemal Derviş ve 300 yıllık ailesini anlatan Reformun Dervişleri, üçüncüsü işadamı Üzeyir Garih’i anlatan Öldüren Sır: Sıradışı Bir Musevinin Sıra Dışı Öyküsü”, son olarak da İsmail Cem’i ve ailesini anlatan İsmail Cem: Selanikten İstanbula Bir Ailenin Biyografisi” dir. İpekçilerle ilgili kitabım 2002 Ekim’inde yayınlandı. Bu bağlamda yapılan ilk çalışma sayılabilir. Kitaplarıma konu olan portreler, bir gazetecinin ilgi alanı içerisine doğal olarak giren siyasi kişiliklerdir. Yine doğal olarak İsmail Cem’i incelerken mensup olduğu aileye ilişkin bilgiler de yer almış, bu bağlamda son yıllarda çokça tartışıldığı için “Sabetaizm” konusuna da gerektiği kadar olmak üzere kısaca değinilip geçiştirilmiştir. Bu konuda da zorlama yorumlardan çok, İlber Ortaylı gibi bilim adamları ve Avdeti kökenli bir aileye mensup bir aydın olan Halit Refiğ’in anlatımlarına yer verdim. Elbette bir siyasi kişiliğin oluşumunda aile bağları, çevresel faktörler, eğitim, son derece önemlidir. Bu doneler konu aldığımız siyasi kişiliğe ayna tutmamıza, onu anlamımıza, kritik etmemize yardımcı olurlar. Bir iki bilgi hatası dışında kitabım belgelere dayalıdır, yorumlara değil. Bu nedenle bazı internet sitelerinde  yer alan sayfalardaki Sabetaycılık araştırmaları çerçevesinde, benim çalışmalarıma bağlamından koparılarak değinilmiş olması, kitapta yer alan kimi bilgilerin spekülatif amaçlı olarak kullanılmasından başka bir şey değildir. Bunun dışında Sabetaycılık tartışması herhangi bir gazeteciyi, bir aydını, bir yurttaşı ne kadar ilgilendiriyorsa beni o kadar ilgilendiriyor. Eğer bir çok araştırmacının iddia ettiği ölçülerde bir “gizli şebeke” sözkonusu ise, bu şebeke ülkedeki siyasal sorunlara demokratik mekanizmalar dışında müdahil oluyorlarsa bunun ortaya çıkarılması yargıya düşen bir ödevdir, gazeteciler savcı ve yargıç değillerdir. Sabetaycılık’ı araştırmak, teologların, kültür ve sosyal tarihçilerinin, din sosyologlarının işidir. Son olarak söylemek gerekirse, Sabetaizm-Sabataycılık tartışmalarını anti-semitik bir akım haline dönüştürmeden, kendi bağlamı içinde, kimseleri rahatsız yahut rencide etmeden sürdürmek gerekiyor. Her cemaat, milliyet, topluluk, aile içinden değerli insanlar da çıkar kötü niyetliler de. Bir kişi yüzünden bir aileyi, bir topluluğu rencide etmek hakkaniyet ilkesine sığmaz.  

 ‘Dönmeler’ yahut ‘Sabetaycılık’ tartışmalarına bir katkı denemesi – II  Abdullah Muradoğlu
amuratoglu@yahoo.com 
 

Efendi’de ilk göze çarpan yanlışlar

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki Sabetayizm tartışmalarını özetledikten sonra Soner Yalçın’ın Efendi kitabını ilk elden rastgeldiğimiz bazı bilgi yanlışlıklarına değinmek istiyorum. Soner Yalçın, 1904-1905 yılları arasında Kudüs mutasarrıfı Ahmet Reşid Rey’in, Siyonist bir şirketten vilayetin vergi açığını kapatmak için borç aldığı için görevden alındığı söyleniyor. Oysa Ahmed Reşid Rey, bu görevinin akabinde, bir ay kadar sonra valiliğe terfi ediyor. Öte yandan Ahmet Reşit Rey, İttihat ve Terakki”de siyonist etkiye savaş açan Miralay Sadık”ın da yer aldığı Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kurucuları arasındadır. Soner Yalçın, Reşit Rey’in neden Rey soyadı aldığını da irdeliyor. Rey, İspanyolca kral demekmiş, ama başka birşey daha var, Rey, Arapça’da da içtihat anlamında kullanılıyor. Bu yüzden Hanefi mezhebi ‘rey ekolü’ olarak adlandırılır. Bundan ne çıkar.Soner Yalçın, “Adnan Menderes”in babası aslen Mora’lıydı. Köklerinin Kerkük Süleymaniyeden geldiği söyleniyor” dedikten sonra “İsmail Efendi’nin Kürt olduğu hemen akla gelebilir”, diyor, ama Kürt olması önemli değil Soner Yalçın için, çünkü takip eden satırlarda XX yüzyıla kadar Mezepotamya’da Süleymaniye ve Kerkük başta olmak üzere çok sayıda Kürdistanlı Yahudi olduğuna dair bazı kaynaklara atıfta bulunuyor. Yalçın, Barzaniler’in Yahudiliği yahut Yahudi Kürtler başlıklı spekülatif iddiaları da bir şekilde Kürt Bedirhaniler’e ekleyerek aynı kervana katılıyor. Bunu da Menderes’in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Bedirhani’lerle hısımlığı konusunu irdelerken yapıyor. Yalçın Küçük’ün Bedirhanilerin Yahudiliği konusundaki iddiasına atıfta bulunuyor, “Bedirhanileri Kürt bilirdik” dedikten sonra da Kuzey Irak’ta bir zamanlar Yahudilerin bulunduğunu söylemekten kendini alamıyor. Bir zamanlar bir yerlerde Yahudilerin yaşaması, bu yerlerden Türkiye’ye gelen insanları Yahudi itham etmek için yeterli neden olsa gerek.  Soner Yalçın, Efendi kitabında pek çok isim için de yapıyor. Mesela Efendi’de yer alan şu satırlara bakalım, “İbrahim Ethem’in annesi Fitnat hanımın babası Katipzade Mehmet Efendi”nin soy ağacının 1724”e kadar uzandığı , daha ötesinin bilinmediği belirtiliyor. Soy ağacının en başında  el Hac Mehmet Efendi var, İzmire mütesellim, vergi toplama memuru olarak geldiği sanılıyor, ama nereden geldiği bilinmiyor…” Soner Yalçın, İbrahim Ethem’in kayınpederi Tireli Hacı Ali Paşa’nın Kırım’dan Kafkasya’dan geldiğine ilişkin söylentilere yer verirken bir aşırı yoruma daha girişiyor,  Kırım’da ve Kafkasya’da bir zamanlar Yahudilerin yaşadığından söz ediyor . Sonra da “Hacı Ali Paşa Kafkas Yahudisi olabilir mi? Bu konuda elimizde  yeteri kedar bilgi ve belge yok” diyor. ? Bununla yetinmiyor Yalçın, Tire’de de bir dönem Yahudilerin yaşadığını ekliyor. Yahudi bağlantısı kurulsa rahata erilecek sanki. Böyle bir hava hissediyor okur. Yalçın, Kırımlı Ali”nin dağdan inerek dul bir çiftlik sahibi kadınla evlenmesini iyice sorguluyor, “Dul kadın Türk ve müslüman mıydı yoksa Rum ya da Yahudi miydi? Dul kadının kimliği hep büyük bir sır olarak kaldı” diyor. Oysa değerli araştırmacı Dr. Sabri Yetkin, Toplumsal Tarih’te yayınlanan “Yetim Adnan Menderes Bey!in Arazi Sorunu” başlıklı bir makalesinde Tireli Hacı Ali Paşa’nın yaşam öyküsünden söz ederken, “Hacı Ali Paşa anlatıya göre, silahlı olarak dağlarda dolaşıp, zamanla bazı toprakları ele geçirip, ağa, bey, sonra da padişahın bir fermanıyla sivil paşa olmuştur. Böylesi bir anlatı, Anadolu’da aniden sivrilen bütün toprak ağalarının hikayelerinden birisidir. Bu tür ağalar, hemen daima geçmişleri pek bilinmeyen kaynaklardan gelirler. Hiç yoktan gelirler. ilk önce şanslarını şu veya bu yolda denerler, hatta biraz dağlarda dolaşırlar. Bunların asıl kabiliyetleri de ondan sonra meydana çıkar. Dağlar, taşlar, ovalar hep onun olur. Yeni bey için her yol meşrudur. Ama bu yayılma sırasında birçok düşmanlar da edinilir. Nihayet bu düşmanlar birgün bir yerde beyin yaşamına son verirler. Ama beyin ardından gelenler, bu toprağı ellerinde tutarlar ve kendileriyle çevre arasında, sürekli çekişmeli bir yaşam, yıllar hatta nesiller boyu sürer.” der.

Bağlamlar biribirine karışıyor

Adnan Menderes’in dedesi Haci Ali Paşa Tire ve yöresinde büyük nüfuz sahibi bir eşraftı. Yöredeki eşkiya çeteleri nedeniyle asayiş sağlamakta güçlük çeken Osmanlı Hükümeti’nin bu konuda Haci Ali Paşa’nın nüfuzundan yararlandıkları ve pek çok konuda ondan yardım istediği biliniyor. Öte yandan yöredeki eşkiyaların dağdan düze indirilmesinde de Ali Paşa’nın aracılığını istedikleri kayıtlarda geçmektedir. Çakırcalı Ahmet Efe’nin düze indirilmesi Ali Paşa sayesindedir. Uluslararası ticaretin yoğun olduğu Ege bölgesinde eşkiyalık sıradan bir dağa çıkma ve sıradan bir asayiş olayı değildir. Bir iktidar ve rant kavgasının karmaşık yapısı içindedir. Yerel eşraf, tüccarlar, yabancı devlet temsilcilikleri, hatta valiler işin içindedirler. Hacı Ali Paşa’ya sivil paşa ünvanı verilmesi Doğudaki asayiş olaylarını kontrol altına almak amacıyla Kürt ağalarına nasıl Osmanlı tarafından paşa ünvanı verilmişse Haci Ali Paşa’ya da aynı gerekçelerle bu ünvan verilmiştir. Bunun bir sürece bağlı olması da gerekmemektedir. İkinci Abdulhamit tahta çıktıktan sonra Hacı Ali Paşa saray ile ilişkisini geliştirmek için Rus harbi sırasında hem bazı önemli eşkiya çetelerini düze indirmiş hem de başta Tire ve Ödemiş olmak üzere yörede gönüllü birlikler oluşturmuş, dağdaki çeteleri de düze indirerek dahil etmiştir. Bu gönüllü birlikler Ruslara karşı savaşmışlardır. Soner Yalçın,  Hacı Ali Paşa’nın kaç yıl içinde Paşa va Hacı ünvanını aldığını merak ediyor  Cevabı çok basit, Sivil paşalık unvanını Sultan dilediğine, istediği zaman veriyor. Padişahın iki dudağının arasındaki bir iş. Kim engelleyebilir, kim sorgulayabilir. Mesala damatlar otomatikman sivil paşa ünvanı aldıkları gibi, Sarayın aristokrasisine uygun görevlere de tayin ediliyorlar. Hacı’lık ünvanı almak için ise sadece Hacca gitmek yetiyor. Yedi kez Hacca gidenler El Hac ünvanı alıyorlar. Bu noktada Hacı Ali Paşa’nın serveti ve gücünün kaynaklarını bu yazının dışında bırakmak gerekiyor. Konu, Osmanlı’da toprak mülkiyeti içinde yer alır. Yalnız şu söylenebilir, tasarrufu Sultan’a ait olan araziler keyfi olarak bir kişiye verilebiliyor, geri de alınabiliyor.

Menderes’in ‘tuhaf’ ilişkisi mi yazarların tuhaf yaklaşımı mı? 

 Soner Yalçın’ın Menderes’in babası İbrahim Ethem”in sertliğiyle bilinen Hacı Ali Paşa’nın kızı Tevfika’yı kaçırmasını da pek akla uygun bulmuyor, “Aşkları ve kaçışları akla uygun değil” diyor  ve ekliyor, “Bir sır var.” Anadolu’nun pek çok yerinde sıklıkla rastlanabilen basit bir kız kaçırma vakasının bu tarz bir yorum içinde sunulması eşine az rastlanır bir yorum. Soner Yalçın, Adnan Menderes’in neden Alipaşazade Adnan ismini taşıdığını da sorguluyor. Aslında cevap basit, babasını ve annesini küçük yaşta kaybediyor ve doğal olarak dedesinin, paşa dedesinin adıyla anılıyor, bu kadar abartmaya gerek yok. Soner Yalçın,  Atatürk’ün Tevfik Rüştü Aras”a neden önce Uygur sonra Aras soyadını verdiğini sorarken şöyle der, “Nedeni ailesinin Kafkas göçmeni olması mıydı yoksa bir sır mı var?”. Okura verilen mesaj açık. Soner Yalçın devamla  Kafkasya’da yahudi toplulukları bulunduğunu yazar. Oysa Atatürk’ün, ulusçuluk yaklaşımı nedeniyle arkadaşlarına, eşine dostuna böyle soyadları verdiği bilinir. Yalçın, “Adnan , neden arkadaşı Ethem Menderes’in soyadını aldı?” dedikten sonra Berrin Menderes’in bu soyadı meselesinden ötürü Ethem Menderes’i sevmediğini kaydediyor. Ve devam ediyor, “Peki   kişi en sevdiği arkadaşının soyadını aradan iki yıl geçince mi sever? Adnan Menderes ile Ethem Menderes arasındaki ilişkiyi bugüne kadar kimse anlayamamıştır” diyor. İki yıl sonra 5 yıl sonra, ne çıkar bundan. Ayrıca, Menderes’in yakın arkadaşı, yoldaşı Ethem Menderes’in ismi de İbrahim Ethem Menderes’tir. Bay Yalçın’ın anlayamadığı ilişki, kendisiyle söyleşi yapan gazeteciler tarafından da sıklıkla gündeme getirildi, Hürriyet’ten Ayşe Arman(Hürriyet Pazar, 2 Mayıs 2004), “Adnan Menderes eşcinsel miydi” sorusunu söyleşinin başlığına taşırken, CNN’den Cüneyt Özdemir de hem Haftalık dergisinde hem Radikal Kitap’ta Ethem Menderes ve Adnan Menderes arasındaki, -böyle pek çok örnek bulunmasına rağmen- derin dostluk ilişkisini “tuhaf bir ilişki” , Bir ‘garip’ ilişki cümleleriyle tırnak içine alma gereği hissetmiş. Ayşe Arman “Adnan Menderes’in eşcinsel olduğu kanıtlanabilecek durumda mı?” derken, Soner Yalçın, “Ben öyle birşey yazmadım. Eşcinseldir demedim” demektedir. Ama nedense pek çok gazeteci Yalçın’ın ben öyle birşey kastetmedim demesine rağmen, ki bu gazeteciler Yalçın’ın çok çok yakın arkadaşları olmasına ve kitabın yazım sürecinde bulunduklarını açıklamalarına karşın bu ilişkiyi tırnak içine alma gereği hissettiler. Elbette sağduyulu olduklarını yaptıkları programlardan bildiğimiz meslektaşlarımızın yazdıklarından sonra Efendi kitabını didik didik ederek Menderes’in cinsel yaşamına dair cümleler arayanların haddi hesabı yok. Öte yandan Yalçın, Kurtuluş harbi sırasında 20-22 yaşlarında genç bir delikanlı olan kolej son sınıf öğrencisi Adnan Menderes’in İstiklal Madalyası almasını da irdeliyor, Menderes’in önemli hiçbir Kuvvacı teşkilatta yer almadığını, kurucularından olduğu belirtilen Ayyıldız adıyla bir millici çetenin varlığı hakkında da ciddi bir bilgi olmadığını ifade ediyor. Menderes’in İstiklal Savaşı’na katılarak madalya almasını naklettikten sonra da, Ankara Hükümeti’nin savaşa katılmayanların İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaklarına dair bir kararı nakletme gereği duyuyor.  Bu karar olmasaydı Adnan Menderes savaşa katılmayacaktı demek istiyor Soner Yalçın. Ve çok zorluyor gazeteciliğinin sınırlarını. Menderes, Kolej son sınıf öğrencisi iken 4 Aralık 1916’da askere alındı, 15 Aralık 1917’de Zabit Vekili (Asteğmen) rütbesine yükseltildi, 30 Ekimde terhis oldu. İstiklal Savaşı’nda 6 Ekim 1920’de yeniden askere alınarak Aydın Askerlik Şubesinde görevlendirildi. 1 Eylül 1921’de Şube İnzibat Subaylığına atandı. 1 Mart 1922’de Menderes Bölgesi Komutan Yaveri oldu. Zaferden sonra 1 Eylül 1922’de Teğmenliğe yükseltildi. 1’inci Kolordu II. Şube, İstihbarat Şubesi ve İzmir Sansüründe hizmette bulundu. 1 Ağustos 1923’te terhis edildi. Milli Savunma Bakanlığı’nın web sayfasında yer alan bilgilerden de anlaşıldığı gibi, Menderes, fonksiyonu ne olursa olsun, 17 yaşında iken askere alınmış, 1918’de terhis edilmiş. İkinci kez 1920’de askere alınarak 1923’de terhis edilmiş. Menderes savaşa katılmak istemeseydi, zengin ailelere mensup pek çok akranı gibi savaş yıllarını yurt dışında bir okulda  geçirebilirdi.

Soyağaçlarının kökü nereye kadar gider?

Soner Yalçın, “Evliyazadelerin kızı Naciye Yemişçizade İzzet Efendi ile evlendi. Bu evlilikten Berin Menderes dünyaya geldi” diyerek, Yemişçizade’lerin Sabatayist olup olmadıklarını irdeliyor, ama elde delil yok. Evliyazedelerin kendisi hakkında zaten delil yok. Yorum var. Selanik kökenli ailelerle evlilik yoluyla kurulan bağlar nedeniyle Evliyazadelerin, Katipzadelerin, dolayısıyla Adnan Menderes’in Sabetayist olduğunu söylemek zorlama yorumdur. Yalçın, “Uşakizadeler de Sabetayist miydi? Bu da bir sır” diyor. Ne Evliyazadelerin ne Katipzadelerin ne Uşakızadelerin Yahudi asıllı olduklarına ilişkin hiçbir ciddi kanıt yoktur. Ama bu ailelerden Selanik kökenli ailelerle evlilik yapanlar vardır. Soner Yalçın bu aileleri ‘Sabetaycılar’a bağlamak isterken yine aşırı ve keyfi yorumlara başvuruyor. Mesala Uşakizadelerden söz ederken, Uşak’ta bir zamanlar bir Yahudi topluluğun yaşadığından bahsediyor. Bunu defalarca yapıyor. Konumları gereği yahudiler pek çok ülkede, şehirde, kasabada yaşamışlardır. Evliyazadelerin Katipzadelerin 300-400 yıllık bir aile silsilesine sahip oldukları, ondan ötesinin sır olduğunu ima ediyor. Burada, 1600’lü yılların sonlarında İzmir’de Yahudilerin varlığından, yanı sıra Sabatay Sevi taraftarlarının din değiştirdiklerinden söz etmeyi unutmuyor. İma çok açık. Oysa bu çok doğal, bugün pek çok ünlü ailenin bile Cumhuriyet öncesi tarihi yoktur, her biri köylü/çiftçi çocuğudur. Ama aynı ailelerin yüzyıl ya da 200 yıl sonraki kuşakları büyük büyük dedeleri hakkında epey bilgi sahibi olacaklardır. Bugün milyonlarca insan, kendi kökleriyle ilgili olarak bir yüzyıl bile geriye gidememektedir. Eğer Yalçın’ın kullandığı kıstası kabul edecek olursak, hepimizin geçmişi bir ‘sır’ örtüsü altındadır.  Oysa dini literatürde bütün insanlar, eninde sonunda “Ademin çocukları”dır. Soner Yalçın, İzmir İktisat Kongresi’ni anlatırken Atatürk’ün katılanlara, “Efendiler” tabiri kullanmasını başka şekilde yorumluyor. “Efendi, Dönmelere verilen bir ünvandır” görüşünden yola çıkıyor. Atatürk sözde İzmir’deki dönme işadamlarına hitap ediyor Oysa bu doğru değil. Osmanlıda Efendi kelimesi daha çok belli statü sahiplerine verilen bir isimdir, zenginlik ve kentliliği ifade eder. Öte yandan Atatürk’ün ölümüne kadar, Ankara’da, Konya’da, Meclis’te, şurda burda çeşitli kesimlerden insanlara yaptığı konuşmaların neredeyse tamamında “Efendiler”, “Arkadaşlar” ibaresi sıklıkla kullanılmaktadır. Dolayısıyla “Efendiler”den başka anlam çıkmaz. Osmanlı sistemi içinde kul tabir edilen insanlara Cumhuriyetin insan tipini ifade eden, hak ve hukuklar bakımından eşit statü veren “Efendi” kullanılmıştır, hepsi bu.

Mareşal Çakmak neden Musevilere yardım etti  

Soner Yalçın kitabında, benim “Türkeş’in Gizli Dünyası” isimli yazı dizimi özetleyerek bazı yargılarda bulunuyor ve dizimi yanlış bir bağlama yerleştiriyor. Yalçın, Mareşal Fevzi Çakmak ve Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin’in ikinci dünya savaşı yıllarında ve Varlık Vergisi döneminde neden Türk Musevilerine yardım eli uzattıklarını sorguluyor, “Neden Museviler” diyor. Oysa Mareşal Çakmak kadar pek çok insan Musevileri Ehli Zimmet olarak görür, hak ve hukuklarının garanti ve güvence içinde olmasını destekler. Osmanlı’dan yana bu böyle gelmiştir. Aynı anlayış farklı biçimler alsa da Cumhuriyet döneminde de devam eder. Ömer Fevzi Mardin de bazı kitaplarında Museviliği ve Musevileri hem ilahi din olması hem de ehli zimmet bağlamı içinde irdeler. Çakmak ve Mardin’in neden Musevilere yardım ettikleri çok açıktır, gerçekten de varlık vergisinin en ağır bedelini Museviler ödemişlerdir. Doğal olarak ilahi bir dinin mensupları olan Museviler bir başka ilahi din olan İslamın dindarlarına sığınırlar. Dönemin şartlarında sığınılabilecek başka bir sine bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti, İspanya’da engizisyon mahkemeleri tarafından inim inim inletilen Yahudileri hangi nedenlerle ülkesine getirtmişse, Mareşal Çakmak ve Ömer Fevzi Mardin de aynı nedenlerle hareket etmişlerdir. Ayhan Aktar’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları” isimli çalışmasında görüldüğü gibi, o dönemde satılan gayrimenkullerin yüzde 39’u Musevilere, Yüzde 29’u Ermeni’lere, yüzde 12’si Rum’lara, yüzde 5’i yabancılara, yüzde 0.3’ü diğer azınlıklara(Bulgar ve Rus gibi), yüzde 0.8’i ise  müslümanlara aittir. Varlık Vergisi döneminde İstanbul Deftardarı olan Faik Ökte’nin “Varlık Vergisi Faciası” adlı kitabında verilen dökümlerde ise varlık vergisi mükelleflerinin yüzde 7’si müslüman, yüzde 83’si gayrimüslim ve yüzde 10’u ‘diğer’ olarak yer almıştır. Öte yandan bir diğer husus da, Varlık Vergisinde mükellef Dönmeler (D) cetveli olarak kategorize edilmişlerse de uğradıkları mağduriyet gayrimüslimlere kıyasla hiç mesabesindedir. Aşkale sürgünlerinin listesi incelediğinde Dönmelerin sayısının hiç denecek kadar az olduğu, belki hiç olmadığı görülecektir. Öte yandan İş Bankası gibi büyük bir devlet bankası bazı Dönme işadamlarına krediler açarak bu mağduriyeti ucuz atlatmaları sağlanmıştır. Bu nedenle hem Osmanlı hem dindar kişilikleriyle bilinen Çakmak ve Mardin’in Varlık Vergisi yüzünden birinci sırada mağdur olan Musevilere yardım elini uzatmaları Türk-Müslüman örf ve adetinin gereği olarak anlamak daha doğru bir yorum gibi geliyor bana. “Reformun Dervişleri: Halil Hamit Paşa’dan Kemal Derviş’e 300 yıllık Bir Ailenin Biyografisi” isimli kitabımda, Derviş ailesinin neredeyse bütün bağlantılarını vermiş olmamıza rağmen, hala Derviş’in Sabataistliği iddia ediliyor. Hiçbir ilgisi bulunmamasına rağmen Kemal Derviş ile Sabiha Sertel, Neşet Deriş, Celalettin Deriş(Derviş olarak geçiyor bazı kayıtlarda) arasında akrabalık tesis ediliyor. Ama bu akrabalık bağını gösteren bağlantı verilemiyor. Kemal Derviş’in  içinde yer aldığı politik bağlama karşı olmak başka şey, Sabataist olduğunu ısrarla savunmak ayrı birşey. Buna rağmen Derviş’in Sabataist olduğu yazılıp duruyor. Bu mantıkla bakılırsa Derviş soyadı taşıyanlar Sabetaisttir. Bu ne derece bilimsel yaklaşımdır? Bir insanın politik/ekonomik görüşlerinin kötü olduğunu söylemek için Sabetaist olduğunu öne sürmek gerekmez. Bu başka bir bağlamda tartışılmalı. Bir zamanlar sisteme karşı hareketleri nitelemek için “kökü dışarda” tabiri kullanılırdı. Şimdilerde bunun yerini “Sabetayizm” almış görünüyor.Böylece, konu sol hareket mi kökünü bağlayın Sabetayizme, İslamcılık yahut herhangi bir tarikat mi eklemleyin Sabetayizme, sağcılık mı Sabetayizme bulaştırın olsun bitsin mi denilecek? Bu mantıkla her harekete, yapıya Sabetayizm yaftası vurulabilir. Bu tehlikeli mantığın insanı götüreceği yer örtülü bir ‘Mc Carthyizm’den başka bir yer olamaz

Reklamlar

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/donmeler-yahut-sabetaycilik/trackback/

RSS feed for comments on this post.

2 YorumYorum bırakın

  1. Bu bin parcali bir puzzle burada osmanlidan gunumuze kadar varliklarini korumus dahili meddahlarimizi savunmanizi anlayamadim. elinizde kanit olmadan karsinizdakinin gorusunu curutemezsiniz.Soner efendinin kitabinin arkasini okumanizi tavsiye ederim en az bin tane kaynakca var onun fikirleri degil o biraz sola cekmis egerki bu topluluk bize fayda verse idi 1935 senesinde KEMAL ATATURK bir gece de masonlarin faliyetlerini durdurmazdi sizde biliyorsunuzki butun savaslar din uzerine yapilmaktadir.HZ MUHAMMED (S.A.s) ummetim 72 parcaya partiye ayrilacaktir bunlarin hepsi atestedir yanliz biri haric oda benim ve asabimin yolunda olanlardir. Hadisinde anlasilacagi gibi diger sozde musluman bu siyonist musevi toplulugu ulkemize ve dinimize buyuk zararlar vermistir. Artik bizde manevi olarak cihazlaniyoruz vede ekomomik olarak ve bu imparatoluk yikilacak onlarda altinda kalacak.

  2. Bu İslamcı argüman modası geçmiş,geçerliliği şüphe götürür bir görüştür.İslamcı elit kesimler bugün Masonik örgütlenmenin aynısını kendi cemaat yapıları içinde sergilemektedirler. Örnek olarak Fethullah cemaatini verebiliriz.Yahudiler tarafından ortaya konmuş bütün yapıları kopyalayarak bilgi,tecrübe ve pratikte ne kadar beceriksiz olduğunu göstermiştir İslamcılar…Bu durumdan hem şikayetçi olup hem de bundan nemalanmaları bir paradokstur.Entellektüel olarak bu İslamcılar o kadar zavallıdırlar ki peygamber sözünü referans göstererek, yaptıklarıyla aralarında büyük tezatlar oluştururlar…Bu da vicdanlarını rahatlatma yaklaşımıdır.Her türlü yahudi kurumuyla iç içe yaşayıp,onların yaşama bakış tarzı ile gerek ticari gerek sosyal kurumlarını taklit ederken,dini referanslarla yaptıklarını ve verdikleri zararları görmezden gelmeleri anca gaflettir.Anti semit yaklaşımlar sergilerken şu anda yaşanan bu durumu bu arkadaşlar nasıl karşılamaktalar?Bu ikiyüzlülükleri nasıl açıklamaktalar? Gerçekten merak etmekteyim…


Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: