Ergenekon

O hoca ile bu isim arasında bir bağlantı olabilir mi? TG’nin iddiasına göre 78-79 da istanbulda görev yapan paşanın hocasının soyismi ergenekon..her ne kadar bağlantı kurmak için müneccim olmak gerekse de, yukarda ki resimde yer alan kitap yazarlarından birinin adı ise “Behiç Ergenekon”…kitabın GKB yayınlarından çıkması, yayım tarihinin 1976 olması ve haliyle ismi geçen şahsın askeri bir kimlik taşıma olasılığının fazlalığı…O kişi bu kişi midir acaba dedirtiyor…Bunun araştırmasını yapmak ta işi bilenlerin problemi olsun.

Problemi olsun deyip yazımızı sonlandırmıştık ki…

Hainler adımı kirletti haberine internette rastladık…

Haberde adı geçen şahıs N. Ergenekon…Emekli Albay…

Peki iddia neydi… İstanbulda 78-79 da görev yapan bir paşanın hocası’nın soyadı…

 Yani N.Ergenekon’un, VK’nın bir dönem komutanlığını yapması, ajanda da bu isme rastlanması, ergenekon isminin bu emekli albay’ın soyisminden geldiğinin yeterli kanıtı değildir … Ortada ne bir paşa var, ne de birebir ilintili bir hoca yada komutan var…ki olsa bile VK’ mı bu ismi verdi 78/79 yıllarında…

VK paşa mıydı o yıllarda… Gibi soru zincirleri uzatılabilir…

Bu yüzden…

Yukarıda linkini verdiğim haberde  bahsi geçen  Ergenekon, TG’nin bahsettiği Ergenekon değil… Emekli Albayımız boş yere panik yapmış…

Yani… Araştırmaya devam beyler…

Reklamlar
Published in: on Temmuz 19, 2008 at 8:18 pm  Comments (37)  
Tags: ,

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2008/07/19/ergenekon/trackback/

RSS feed for comments on this post.

37 YorumYorum bırakın

  1. Ergenekon: Sır içinde sır (Ahmet Taşgetiren – Bugün)

    Türkiye, bu dava ile Ergenekon’u çözerse, hiç şüphesiz, Cumhuriyet döneminin en büyük devrimini gerçekleştirmiş olacak.
    Yapabilir mi? Bilemiyorum. Bir yandan davanın hacmine bakıyorum, bir yandan mahkemenin yapısına ve devletin dava ile ilgili hassasiyetine, “Neden olmasın!” diyebilmek içimden gelmiyor. Ama süreç devam ediyor ve her gün, ümitleri yeşerten gelişmeler oluyor.

    Onun için gene de “Neden olmasın!” hissini diri tutmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Olay, “Devlet neyi yaptı? Devlet kendisi için olsa bile neyi yapabilir, neyi yapamaz? Devlet adına ama kendi hesabına kimler neleri yaptı? Devlet adına yapılan ama yapılmaması gereken şeyler karşısında, devlet yıpratılmadan nasıl yaptırım uygulanabilir?” gibi sorularla ilgili. Kolay değil karar vermek, sonuç almak? Hele devletin tüm birimlerinin aynı doğrultuda düşünmediği bir zeminde…

    Son birkaç gün içine giren hadiselere bakın: -Üzeyir Garih cinayeti çözüldü zannedilmiş, bir kişi cinayetten dolayı ömür boyu hapse mahkum olmuştu… Ama şimdi dava yeniden başlıyor, çünkü mahkum olan kişi, cezaevinden yazdığı mektupta “Bu işte başka işler var” diye feryat ediyor.

    Dava Ergenekon’la bütünleşiyor. -Danıştay davası kısa süre önce, Cumhuriyet gazetesine atılan bombalarla da bağlantılı olarak Ergenekon kapsamına alındı. -Albay Rıdvan Özden’in katli, uzun tartışmalardan, ailenin iddiaları karşısında uzun sessizliklerden ve direnişlerden sonra, şimdi Ergenekon davası içinde yeniden ele alınacak. -Hrant Dink’in öldürülmesi davasında bir polis, “Dink’in öldürüleceğini üstlerime bildirmiştim” diye ifade verdi. Dink davası, Ergenekon’dan ayrı görülüyor ama, o işin de Ergenekon’un içine girmesine ramak kaldı denebilir. -MİT’ten, Ergenekon davasını gören Mahkemenin Başkanına gizli bir dosya geldiği, bu dosyada Ergenekon’un 69 kişilik şemasının bulunduğu, orada “Bir Numara”ya ait bilginin de yer aldığı, bu bilgilerin gizli olduğu ve gerekirse mahkeme safahatı içinde açıklanabileceği bildirildi. Müthiş bir gelişme.

    Şu anda Mahkeme Başkanı’nın, son derece stratejik bir bilgiye sahip olduğunda kuşku yok. Bu bilgi, bundan böyle Ergenekon davasını bir çok çevrenin gözaltında tutmasına yol açacak. Acaba Bir Numara kim? Şu mu, bu mu, o mu? Şu anda Ergenekon’da müthiş bilinmezlikler mevcut. Ergenekon, tutuklu bulunan ve yargılananlardan çok daha derin bir dünyayı haber veriyor. -Bakın şimdi: Mehmet Ağar yargı huzuruna çıkıyor. “-Ne yaptıysak devlet adına yaptık” diyen birisi o. Geçen, Veli Küçük’ün “Devletin komplo kuracağını aklıma getirmezdim” dediğinde yazdım, herkes devlet olmuş Türkiye’de… İtirafçılar ve mafya mensupları bile…

    JİTEM var mıydı, yok muydu? Tabii ki vardı ama, yoklar oynanıyor? Bu bile işin sırlı yanını, ya da “Devletin rutin dışı işleri olur” yaklaşımını sergilemek için yeterli… -Genelkurmay eski Başkanı Org. Hilmi Özkök, son günlerde sırlı sırlı konuşuyor değil mi? Onun konuşmaları, “Sivil – Asker ilişkilerine dair” çok şey bildiğini, azını söylediğini hissettiriyor. Ayışığı ve Sarıkız, Ergenekon’un neresindeydi acaba? Ben Ergenekon davasının seyrine baktığımda, gayet soğukkanlı bir işleyiş görüyorum.

    Savcıların ve yargıçların, sanıklardan, avukatlardan, sokaktaki insanlardan ve herhangi bir medya mensubundan çok daha fazlasını bildikleri ve gerçeği ortaya çıkarmak için adım adım ilerledikleri gözleniyor. Bu noktada, daha önce Fail-i Meçhuller ve Susurluk konusunda oluşturulan Meclis Araştırma Komisyonları’nın sınırlı zaman ve yetkilerinden kaynaklanan zaaf, mahkeme için söz konusu değil.

    Ne denir? İnşallah, Ergenekon’un hâlâ varsa devlet içindeki uzantıları bu davanın başına bir şey getirmez de, Türkiye, bağırsaklarını temizler. “Hala varsa…” demekten kurtulamıyoruz, çünkü, Ergenekon bağlantıları, korku filmlerinde her an karşınıza çıkması beklenen bir meçhul “silici” yi andırıyor. Orda, burda, şurda… Her yerde, her an kaşınıza çıkabilir bir heyula! “12 dev adam”ımız vardı ya hani bir zamanlar… Ben onlara benzetiyorum şu anda Ergenekon davasında görev alan hukukçuları… Allah kolaylık versin!

  2. Buyuk Klupsuz ergenekon olur mu ? Bence BeMeCe 🙂 Winter Fling

    BANKER KASTELLİ MASONLUK VE BÜYÜK KULÜP İLİŞKİSİ

    Basında çıkan haberler ve medyanın intiharı gündeme taşıyış şekli bana Banker Kastelli adı ile maruf Abidin Cevher Özden Beyefendi’nin MASON olma ihtimalini çağrıştırıverdi.
    Abidin Cevher Özden planlı ama ani bir kararla kendi canına kıyarak 75 yaşında aramızdan ayrıldı.

    Üzüldüm. Alzheimer hastası eşleri hanımefendiyi bakıcısına emanet etmeyi de ihmal etmemiş. Dostu bildiği Erdoğan Demirören beyefendiye gazetelerin aktarıcısıyım, bıraktığı mektupta borçlarını ödemesini istemiş.

    Oğlu’nun cenaze ilanından doğrusu bir şey anlamadım ama satır aralarındaki şifreler birilerine göz dağı niteliği taşıyor gibiydi. Hmmmm bak ben de biliyorum bunları ona göre haaa kabilinden.

    1980’li yıllarda yüzlerce milyon dolara hükmeden birisinin sonderece başarılı bir işadamı profiline sahip olması hasebi ile mutlaka önemli bir Loca’nın, Kulüp’ün üyesi yapılmıştır diye düşünüverdim.

    Büyük Kulüp üyesi olması hasebi ile bu düşüncem daha bir baskınlık kazandı.

    Banker Kastelli Mason muydu?.

    Devrinin en önemli para aktörlerinden birisi olması onun çok önemli ve özel ilişkiler kurmasını sağlamıştır mutlaka.

    Büyük Kulüp de hali hazırda Adalet Eski Bakanlarından Sayın Mehmet Moğultay Beyefendi Disiplin Kurulu’na başkanlık yapıyor.

    Emekli Orgeneral Çevik Bir ise Balotaj Kurulu başkanı.

    Bu yaşıma geldim. Balotaj tabirini ilk defa Büyük Kulüp’in sitesinde okudum. Balotaj ne anlama geliyor diye araştırınca Hakkı Devrim’in köşesindeki açıklaması can simidi oldu kıvranan zihnime.

    Hakkı Devrim şu açılımı getirmiş Balotaj tabirine: “Balotaj seçimlerde ihtiyaç duyulunca başvurulan bir çözüm yoludur. Adaylardan hiçbiri yeterli sayıda oy alamadıysa, seçim yapılmamış sayılır ve yenilenir. Bu yenilenmeye balotaj denir.

    Balotaj kurulu adı da seçimle ilgili bir terimdir; derneklerde söz konusu olur. Hepsinde değil. Kurucuların, üyelerde aranacak nitelikleri belirleyip, bunlara sahip olmayanlar üye olamaz kuralını koyduğu derneklerde bulunan bir kurul. Aranan özelliklere sahip olmayanlardan özür dilenir. Hoş bir muamele değildir. Ama insanların istedikleri ile birlikte olma hakkı var.”

    Büyük Kulüp’ün yurt dışındaki kulüplerle de kardeşlik münasebetleri var. İspanya, Fransa, İngiltere, İtalya da. Bu kardeş kulüplerin sitelerini ziyaret ettiğinizde en şumullüsü Belçika’daki çıkıyor. Zira Belçika’daki bizim Büyük Kulüp muadili cemiyetin dünya genelinde 159 kulüp ile kardeşlik ilişkisi var fakat hiç birisinin adının içerisinde ya da başında Rotary ve veya Lions tabiri, ismi geçmiyor.

    Büyük Kulüp’ün İtalya’daki kardeş kulübünün web adresi: http://www.ccanieue.com/old/

    İspanya’daki kardeş kulübünün web sitesi ise: http://www.clubfirancierogenova.com

    İlginç bir yapı Büyük Kulüp. İTO, İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş’a koltuğunu devretmek durumunda kalan Mehmet Yıldırım ve Emekli Orgeneral Necati Özgen Beyefendi de (Harp Akademileri Eski Komutanı sıfatlarını da ilave etmeyi uygun görmüşler) şu anki Büyük Kulüp yetkili organlarında yer alan isimler arasında.

    Banker Kastelli’nin ardından söylenecek çok sözüm yok. Müteşebbis bir insanın var olan para akışında global gelişmelerin zamanlamasını iyi algılayamadığı için çöküşünün izleri var üzerinde.

    Yani dolandırıcı olarak anmayacağım. Neden mi? Amerikan ekonomisi çöküverse, Merkez Bankası’nın elindeki dolar rezervi bir anda ABD’deki devülasyon nedeni ile sıfırlansa ne olur?

    Zor bir ölüm oldu Banker Kastelli’ninki. 75 yaşında neler görmüştür neler. Ama dikkatinizi bir şey çekti mi… Hiçbir açıklaması dişe dokunur bir dalgalanma yapmadı. Çünkü susmasını çok iyi biliyordu. Bu konuda çok iyi terbiye almıştı. Sizce bu terbiyenin kaynağı nedir. Herhalde Fatih etrafında yoğunlaşan tekkeler değildir. Tekke meşrep biri olmadığına göre…

  3. Veli Kucuk’e gercek ergenekon komplo kurmus anlasilan. Ahhh karakafali, bidon kafali, gobegini kasiyan turkler! sizler ne zaman adam olacaksiniz ? Ne zaman tuzaklara dusmeyeceksiniz… Kullanilip bit gibi atilmayacaksiniz… Bu arada, bir kose yazari, “umarim Veli Kucuk, yeni Topal Osman Aga olmaz!” dedi 🙂 Winter Fling

    Veli Küçük’ün komutanı Ergenekon: Vatan hainleri soyadımı kirletti

    Silahlı terör örgütü Ergenekon’un ismini nereden aldığı tartışmaları sürerken, Veli Küçük’ün bir dönem komutanlığını yapan emekli Albay Necabettin Ergenekon’un (82) soyadının, terör örgütüne isim olarak verildiği ileri sürüldü.

    İddia ilk olarak tutuklu zanlılardan Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Akfırat’ın ifadesiyle dile getirildi. Veli Küçük’ün ajandasında da Necabettin Ergenekon’un adı geçiyordu. Soyisminin terör örgütü tarafından kirletildiğini savunan emekli albay, ‘Ergenekonculara’ sert tepki gösterdi: “Böyle müptezel, vatan haini bir örgüte adım verilemez. Hem benim, hem de Türklerin en önemli destanının adını kirlettiler. Haklarında dava açacağım.”

    Veli Küçük’ün bir dönem komutanlığını yapan emekli Albay Necabettin Ergenekon (82), soyadının ‘Ergenekon’ terör örgütüne verildiği yönündeki iddialara sert tepki gösterdi.

    Emekli Albay, “Böyle müptezel, vatan haini bir örgüte adım verilemez. Hem benim adımı hem de Türklerin en önemli destanının adını kirlettiler. Dava açacağım.” dedi. Söz konusu iddia son olarak eski gazeteci Tuncay Güney tarafından 32. Gün Programı’nda dile getirilmişti.

    Silahlı terör örgütü Ergenekon’un ismini nereden aldığı konusundaki tartışmalar sürüyor. Örgütün adının önce Türklerin Ergenekon ovasından yeniden türeyişinin anlatıldığı destandan aldığı söylendi. Ardından iddianameyle birlikte ‘Agharta’ efsanesi konuşulmaya başlandı. Son olarak terör örgütünün adının bir dönem Veli Küçük’ün komutanlığını yaptığı öğrenilen emekli Albay Necabettin Ergenekon’dan alındığı ileri sürüldü. Bu iddia ilk olarak tutuklu zanlılardan Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Akfırat’ın ifadesiyle dile getirildi. Veli Küçük’ün ajandasında da Necabettin Ergenekon’un adı geçiyordu. Küçük, 2005 yılına ait bir ajandaya “Necabettin Ergenekon’la görüşülecek” notu düşmüştü. Son olarak 32. Gün programına Kanada’dan canlı yayınla katılan eski gazeteci Tuncay Güney, iddialarını yineledi. Evinde Ergenekon’a ait belgeler bulunmasıyla dikkatleri üzerine çeken Güney, terör örgütünün adının bir zamanlar Veli Küçük’ün komutanlığını yapan Necabettin Ergenekon’dan aldığını ileri sürdü. İddialar emekli Albay Ergenekon’u kızdırdı. Küçük’ü 40 yıldır tanıdığını anlatan Ergenekon, kendisinin albaylığı sırasında Küçük’ün yüzbaşı olduğunu söyledi. Hiç ast-üst olarak görev yapmasalar da Küçük kendisine saygıda kusur etmediğini ifade eden Ergenekon, “Hayatım Maocularla, komünistlerle mücadeleyle geçti. 12 Eylül öncesi ‘Ergenekon Albay’ dendiğinde Adnan’ın içinde bulunduğu cenah titrerdi. Bunların hedefindeydim, uzun süre tehditler de aldım. Adımı bilerek dahil etmek istemişlerdir. Danıştay başkanına suikast düzenlemek gibi, sağı solu bombalamak gibi vatan sevgisiyle hiç ilgisi olmayacak, hatta PKK ile işbirliği yapmak gibi düpedüz vatan hainliği sayılacak işler yapan bir örgüte Ergenekon ismini takmışlar. Bu ismi kirletmeye hiç kimsenin hakkı yok.” diye konuşuyor.

    Veli Küçük, gaflete düşmüş

    Operasyonun başlamasıyla birlikte duyduğu her şey onu biraz daha yıkmış. “Aklım havsalam almıyor. Veli ile Perinçek aynı çatı altında nasıl buluşabilir?” diye konuşan Ergenekon, Küçük’ün bu oluşumdan kendisine hiç bahsetmediğini ifade ederek, “Eğer önceden bilseydim Veli’ye bir güzel zılgıt çekerdim. Senin ne işin var kilisede? Kilisede nasıl bir vatanseverlik hülyası hareketlenebilir? Nasıl olur da Perinçek’le bir fikir, bir memleket meselesi etrafında aynı noktada buluşabilirler? Perinçek’in vatanseverlikle ne ilgisi var? Bunun adı gaflettir.” diyor. Küçük’le en son 3-4 yıl önce telefonla konuştuklarını anlatan Ergenekon, “10 yıldır ise yüzyüze görüşmediklerini anlatıyor.

    Tutuklananların tamamı piyon

    Necabettin Ergenekon, Tuncay Güney’in “Veli Küçük, PKK’ya 6 bin adet silah gönderdi.” iddiasına da oldukça kızıyor. Ergenekon, “Veli’nin böyle bir alçaklığı yapabileceğini benim aklım almaz. Fakat o kadar yüksek sesle dile getiriliyor ki, eğer doğruysa bu düpedüz vatan hainliğidir. Bunlar Türklerin kurabileceği oyunlar değil. Arkasında başka eller var. Veli de dahil, bu insanların tamamı birer piyon.” diyor. Türkiye’de milli bir derin devlet olmadığını savunan Ergenekon, “Türkiye’de ABD ve İsrail güdümünde Siyonist bir derin devlet vardır. Bu, kendilerine Ergenekon diyen örgüt de bunun bir uzantısı olabilir.” diyor. Necabettin Ergenekon ayrıca, Atatürk’ün isminin de Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından kullanıldığını anlatıyor.

    ‘Baltacı’ soyismini ‘Ergenekon’ olarak değiştirmiş

    Ergenekon tutuklusu emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün ‘Komutanım’ dediği 82 yaşındaki emekli Albay’ın gerçek soyadı Baltacı. 1926 Erzurum doğumlu. İlkokul çağlarından itibaren Ergenekon ve Oğuz Kaan destanlarını dinleyerek büyüdü. Kendi ifadesiyle ‘bir Ergenekon sempatizanı olarak yetişmiş’. Üsteğmenliği döneminde, kendisiyle aynı soyadı taşıyan ve hiç sevmediği bir insanla sürekli karıştırıldığı için mahkemeye başvurarak soyadını değiştirmiş. Ergenekon soyadını aldığı yılı tam hatırlamıyor ama “1960’lı yıllardı” diyor. 12 Eylül ihtilalinin ardından Adıyaman Sıkıyönetim Komutanlığı yaptı ve 1982 yılında emekli oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde dindar bir subay olarak tanındı. 2005 yılında Vakit Gazetesi’ne verdiği röportajda, türban yasağını eleştirmiş, imam hatip liselerinin önündeki kat sayı engelinin kalkmasını ve Kur’an kurslarının serbest olması gerektiğini savunmuştu.

    Ahmet Dönmez

  4. acikistihbarat.com’un “docenti” 🙂 Winter Fling

    Ümit Sayın: 3. derece masonum

    Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın, Üzeyir Garih cinayetine ilişkin odasında el konulan resim ve yazıları kendisine getiren kişinin ismini hatırlamadığını söyledi. 3. derece Mason olduğunu belirten Sayın, 2005 yılında Orgeneral Hurşit Tolon’a İstanbul Üniversitesi’ndeki gelişmelere ilişkin bilgi sunduğunu ifade etti.

    Sayın, “Ankara Merkez Orduevi’nde bir kez görüştüm. Daha sonra telefonla bir kaç kez görüşmemiz oldu. Adli Tıp Enstitüsü Müdürü değişmişti. Değişen müdürle ilgili bilgi aldı.” dedi.

    İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden Ergenekon duruşmasında sanık Ümit Sayın’ın emniyet müdürlüğü, savcılık ve mahkeme safhasında verdiği ifadelerin okunmasının ardından çapraz sorgusuna geçildi.

    Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel’in, “Behiç Gürcihan ile ilgili iki farklı ifadeniz var. İkinci ifadenizde Gürcihan’ın bu soruşturmanın kilit ismi olduğunu söylüyorsunuz. Aradaki bu çelişkiyi giderir misiniz?” şeklindeki sorusuna Sayın, “Bu konuda ikinci kez verdiğim ek ifadem geçerlidir. O zamanlar etrafta onun hakkında eksik bilgiler dolaşıyordu. Eksik bilgiye dayalı bir kanaattir. Şu anda aynı kanaatte değilim.” dedi.

    Sevgi Erenerol ile görüşmesine ilişkin soru üzerine Sayın, “Erenerol ile 2-3 yıl önce bir tez öğrencisi için görüştük. Öğrenci, Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleri ile ilgili tez hazırlıyordu. Erenerol ile kilisede görüştük. Sevgi hanım misyonerlik faaliyetlerinin daha ziyade Protestanlar tarafından yapıldığını söylüyordu. Daha sonra bir görüşmemiz olmadı.” diye konuştu. Savcının, “18 Haziran 2007 tarihinde http://www.kuvayimilliye.net sitesinden isminizin çıkartılması ile ilgili olarak bazı kişilere mail atmışsınız. Ayrıca bazı komutanlarla konuştuğunu söylemişsiniz. Bu komutanlar kimdir? Bu konuda neden sitenin sahibi Bekir Öztürk’ü haberdar etmediniz?” diye sordu. Bu soruya Ümit Sayın, “Adı geçen komutan, emekli Albay Aziz Ergen’dir. Bu sitede yazmayı bırakacağını bana söyledi. Benim de yazmamam konusunda konuştuk. Bekir Öztürk’e ulaşmak istedim, ulaşamadım. Avukatım daha sonra kendisine ulaşarak durumu aktardı.” şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine savcı Pekgüzel, “Ayrılma olayı anladığımız kadarıyla Ümraniye’deki bombaların bulunmasından sonra gerçekleşmiştir. Neden bu konuda tedirgin oldunuz.?” diye sordu. Sayın, “Aynı sitede yazı yazan insanlar hakkında takibat varken ben de endişeye kapıldım. Nitekim de böyle oldu. Buradayız. http://www.acikistihbarat.com ve http://www.kuvayimilliye.net‘den burada çok insan var. ” dedi. Savcının, “Siz Amerika’dan geldikten sonra Doğu Perinçek İstanbul Üniversitesi’nde görev almanız için bir çalışmada bulundu mu?” şeklindeki sorusunu Sayın, “Hayır” diye cevapladı.

    Cumhuriyet Savcısı Pekgüzel’in “Tuğrul Derme’yi tanımadığınızı söylüyorsunuz. O kişi ifadesinde iki kez telefonla görüştüğünü söylüyor. Bu konudaki çelişkiyi açıklayın” demesi üzerine Sayın, “Tuğrul Derme diye birini tanımıyorum. Belki bir telefon görüşmemizde ismini söyleyip kendini tanıtmış olabilir ama hatırlamıyorum.” diye konuştu.

    Bir görüşmesi sırasında Zekeriya Öztürk’ün Plutonyum elde etme sırrından bahsettiğini belirten Savcı Pekgüzel, “Plutonyum’u elde etme amacınız ne?” diye sordu. Sayın ise Plutonyumun atom bombasının ana maddelerinden birisi olduğunu belirterek, “Zor koşullarda yapılan bir bombadır. Herkesin yapabileceği birşey değildir. Bazı devletler bile bunu başaramamıştır. Bu sözler gevezelikle söylenmiş sözlerdir.” diye cevap verdi. Sayın, kendisinden ele geçirilen ajandasında YÖK üyeleri ve denetleme kurulu üyelerinin isimlerinin bulunduğu ve bazılarının karşısında “Masondur” gibi ibarelerin bulunduğu konusunda ise, “İstihbarat toplamadım. Ben YÖK üyelerini tanımam. Benden böyle birşey çıktığını düşünmüyorum. Olsa olsa ek delil oluşturulmak amacıyla polisler tarafından konulmuştur.” şeklinde konuştu.

    ÜZEYİR GARİH CİNAYETİ

    Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, “Adli Tıp Enstitüsü’ndeki odanızda yapılan aramada Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili birçok yazılar, resimler ve dosya fotokopileri ele geçirilmiştir. Bunların bir kısmı gerçek dava dosyasında bile yoktur. Bunları nereden elde ettiniz?” diye sordu. Sayın, “Bunları kimin verdiğini net olarak hatırlamıyorum. Bunların orijinalleri Adli Tıp Kurumu’nda vardır. Getiren kişi buradan ya da dosyadan almıştır. Bunlar otopsi raporuydu. Bu kişinin ismini net olarak hatırlamıyorum. 2,5 yıl önce Üzeyir Garih cinayetiyle ilgili bir kitap yazacağını belirterek bu konuda beni tanıdığı için düşüncelerimi sormak amacıyla getirdi.” dedi. Savcının, “Sizden ne tür bir bilgi istedi?” şeklindeki sorusuna Sayın, “Farmakoloji uzmanıyım. Adli Tıp uzmanı değilim. Suat Parlar diye ortak bir dostumuz vardı. Bu yüzden bana getirdi. İlgilenmedim ve öylece kaldı. Bu konuda kitap yazıp yazmadığını bilmiyorum.” cevabını verdi.

    Yener Yermez ile Üzeyir Garih’i tanımadığını ve görüşmediğini söyleyen Sayın, “Adli Tıp Kurumu’nda Yener Yermez’in bir kişiyle görüştüğüne ilişkin haberler çıktı. Ancak ben Adli Tıp Enstitüsü’nde görevliyim. İkisi farklı mekanlardadır. Adli Tıp Kurumu’na girmek de o kadar kolay değildir. Ben 21 Haziran 2001 yılında Amerika’dan geldim. Belli bir süre kendi işlerimle uğraştım. Bu süre içerisinde böyle bir ilişki kurmam mümkün değil. Bu sadece basının uydurmasıdır.” diye konuştu.

    “KIBRIS’TA İNSANLARIN ULUSALCI BİR ŞEKLİDE BİLİNÇLENMESİ İÇİN BEYİN JİMNASTİĞİ YAPTIM”

    Savcı Mehmet Ali Pekgüzel’in, Kıbrıs’ta Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) yeniden yapılanmasına yönelik bir proje çalışması yapmasıyla ilgili sorusuna Sayın, “Kıbrıs’ta STK’ların aktive edilmesi ve bilinçlendirilmesi için çalışma yaptım. Avrupa Birliği de buna benzer çalışmalar yapmıştı. Ben de Kıbrıs’ta ulusalcı bir şekilde insanların bilinçlenmesi için proje yaptım. Bu bir beyin jimnastiğidir. Bunu Şener Eruygur ile Hurşit Tolon’a da e-mail ile gönderdim ama cevap gelmedi.” şeklinde cevap verdi.

    Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile bir bağlantısı olup olmadığı şeklindeki soruyu ise Sayın, “ABD’de iken temsilciliklerini yapmam için bana kağıt gönderdiler. Bir eylemim olmadı.” diye cevapladı.

    Cumhuriyet Savcısı Nihat Taşkın’ın, “Derin devlet üzerine bir yazı yazdığınız ve bunun çeşitli internet sitelerinde yayınlandığı biliniyor. Yazınızda Ergenekon benzeri bir örgütlenmeden bahsediyorsunuz. Bunu açıklar mısınız?” diye sordu. Bunun üzerine Sayın, “Sadece orada Türkiye içinde odaklanmış derin çetelerin olduğundan, derin devletin olmadığından bahsediyorum. Ergenekon diye bir örgüt olduğuna inanmıyorum. Sizin derin devlet tanımı farklıdır. Kastettiğim derin devlet, devletle bağlantılı, devletin kurumlarını içeren TSK ve yargının içinde olduğu bir yapıdır. Sizin tarifiniz ise iddianamede belirtilen Ergenekon gibi bir yapı. Ergenekon, derin devlet olarak algılanmamalıdır.” diye konuştu.

    Savcı Taşkın’ın, “Derin devlet konusunun işlendiği yazınızda Ergenekon, TİT ve İBDA-C gibi örgütlerin kurulduğundan söz ediyorsunuz. Derin devlet nedir?” diye sordu. Sayın, “Ergenekon diye bir hayalet vardı. Bu hayaletten bahsettim. Orada bahsettiğim Ergenekon ile dava konusu Ergenekon’un bir alakası yok.” dedi.

    Savcı Taşkın’ın, “Zihin kontrolü ve psikolojik savaş konusunda çalışmalar yaptığınız biliniyor. İhsan Güven’i tanır mısınız? bu kişiyle bir ilginiz var mı?” sorusuna Sayın, “İhsan Güven ile herhangi bir ilişkim yoktu. Öldükten sonra ismini duydum.” şeklinde cevap verdi. Sayın, zihin kontrolü ve psikolojik savaş konusunda hazırladığı raporun neden ve kime hazırlandığı şelindeki soruyu, “Pek çok yerde gösterdim. Kayseri’deki Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak tugayda sundum. İstihbarat okulunda ve askeri yerlerde sundum.” diye cevapladı.

    “ALPARSLAN ARSLAN’I TANIMIYORUM”

    Ümit Sayın, bir soru üzerine Danıştay cinayeti hükümlüsü Alparslan Arslan’ı tanımadığını söyledi. Sayın, ajandasındaki Kuvayı Milliyeci Aydınlar ile ilgili yazısına yönelik bir soruya ise, “Niye yazdığımı bilmiyorum. Kitap okurken aldığım notlar olabilir. Kuvayı Milliye sözü niye bu kadar korkutuyor?” şeklinde yanıt verdi. Bunun üzerine Savcı Taşkın, “Kuvayı Milliye Ergenekon terör örgütü tarafından istismar edilen milli bir değerdir.” şeklinde açıklamada bulundu. Savcının bu sözleri bitmeden araya giren Avukat Mehmet Taşdelen, “İddianamede kesinleşmiş böyle bir mahkeme kararı mı var? Kesin bir yargı hükmü varmış gibi konuşamaz.” diyerek tepki gösterdi.

    Sayın, hesabındaki 49 bin YTL ile ilgili soruya ise avukatının itirazı üzerine yanıt vermedi.

    Cezaevinde kendisine zorla Savcı Zekeriya Öz aleyhine dilekçe yazdırılması ile ilgili Sayın, “Bunu başka bir dilekçe ile açıkladım. Hayrettin Ertekin’in bana dikte ettiğine dair mahkemede daha önceden beyan vermiştim.” dedi. Sayın’ın bu ifadeleri üzerine Hayrettin Ertekin’i söz alarak, “Hasta, ne yaptığını bilmeyen cezaevi yönetimine her gün dilekçe veren, pis, bakımsız, uyuşuk, yerinden kalkamayan, yatağında yemek yiyen bir adamdır. Benim onunla bir ilişkim olamaz. Üç kişinin olduğu bir yerde koğuş ağası mı olur?” dedi. Sayın ise Mahkeme Başkanına, “Hakaret ediyor. Yazıyı kendisi dikte ettirmiştir.” dedi.

    Bunun üzerine Avukat Mehmet Aytekin, “Amaçlanan oldu. Sanıkların birbirine düşürülmesi gerçekleşti. Savcların bu tür soru sormasının engellenmesini istiyorum.” dedi.

    “BOMBA YAPIMI VE GERİLLA SAVAŞINA İLİŞKİN KONUŞMAMIZ GEYİK MUHABBETİYDİ”

    Savcı Taşkın, “Masonluğun Mavi Locası’nın 3. derecesinde olduğunuzu söylüyorsunuz. Sizin 3. derece masonluğunuz 33. dereceden daha üstün müdür? Doğu Perinçek’in mason olduğunu söylüyorsunuz? Bu konuda açıklama yapar mısınız?” şeklindeki sorusuna Sayın şu cevabı verdi; “Ben Mavi Localar 3. dereceye kadardır. 4. dereceden 33. dereceye kadar olan Kırmızı Localar vardır. Mavi localar ön gruptur. Doğu Perinçek mason değildir. Net bilgim var. Çok eski bir msn görüşmesinde söylenmiş bir sözdür.”

    Sayın, Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Sabetayist olduğuna ilişkin internetteki yazının kaynağını araştırdığını, yazının yayınladığı Kürşad Hareketi isimli sitenin merkezinin Boston olduğunu ancak kime ait olduğunu bulamadığını söyledi.

    Savcı Taşkın’ın, “Öldürülen Doçent Necip Hablemitoğlu arasınızın açıldığından bahsettiniz. Ayrıca aranızda şüphe oluşturan msn görüşmeleri var. Neden aranız açıldı?” diye sorması üzerine Sayın, “2000’li yılların başıydı. Neden olduğunu hatırlamıyorum. O msn görüşmeleri aramızın açık olduğu döneme aitti. Kısa süre sonra aramız düzeldi.” dedi. Sayın bir başka soru üzerine Osman Yıldırım ve Osman Gürbüz’ü tanımadığı söyledi. Bomba yapımı ve gerilla savaşında kullanılması ile ilgili konuşmalarına yönelik bir soruya ise Sayın şu yanıtı verdi: “Öylesine konuşuyorduk. Geyik muhabbetiydi. Öyle planlar olmadı, hayal ürünüdür.”

    “TOLON’A ADLİ TIP ENSTİTÜSÜ MÜDÜRÜ HAKKINDA BİLGİ VERDİM

    Savcı Taşkın, Sayın’ın emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile görüşme yaptığına yönelik beyanlarını hatırlatarak, “Bu görüşme talebi kimden geldi? ve ne konuşuldu?” diye sordu. Bu soruya Sayın şu cevabı verdi: “Evet .2005 Haziran veya Temmuz ayıydı. İstanbul Üniversitesi’ndeki son gelişmelere ait bilgi sundum. Adli Tıp Enstitüsü Müdürü değişmişti. Değişen müdürle ilgili bilgi aldı. Adli Tıp Uzmanları Derneği’nin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin işkence yaptığına yönelik bir çalışması vardı. Avrupa Birliği’nden para almıştı. Yeni gelen Enstitü Müdürü de bu derneğin Başkan Yardımcısıydı. Bununla ilgili konuştuk. Tolon emekli olduktan sonra kendisine rapor vermedim. Ankara Merkez Orduevi’nde bir kez görüştüm. Daha sonra telefonla bir kaç kez görüşmemiz oldu.”

    Savcı Taşkın, Sayın’ın savunmasında askerlerin yönetime müdahale etmesine istediğini hatırlatması üzerine Sayın, “Bu konuda dünya görüşüm çok değişti. Artık devletin diğer kurumlarının araya girmesini düşünüyorum. Nitekim de Yargıtay da araya girmiştir.”

    (CİHAN)

  5. Vay Veli Pa$a vay… Yunanlilara banka satan Ozyegin ile lup-lup yapmissin 🙂
    Winter Fling

    29 Aralık’ta sormuştuk.

    Bedrettin dalan nerede diye

    Cevap bu gün alındı .

    Şimdi soruyoruz: Hüsnü Özyeğin nerede?

    O da Dalan gibi 2 aydır yurt dışında ve nerede olduğu bilinmiyor.

    Cevabını bu hafta alırız sanki…

    Özyeğin nerede sorusuna Memduh Bayraktaroğlu notu:

    Haberbu cesaretle soruyor:

    Hüsnü Özyeğin nerede?..
    Mamasever medya ise susuyor…
    Evet…
    Ben de bir kez daha soruyorum:
    Hüsnü Özyeğin nerede?..
    Eğer yurt dışında ise ne zaman ve nasıl gitti?..
    Nereye gitti?..
    Niçin gitti?..
    Çok mu önemli?..
    Çok önemli..
    Veli Küçük, 1999 yılında, Fiba Holding (Özyeğin ailesinin) bünyesinde faaliyet gösteren Endi Tüketim Malları Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nde yönetim kurulu üyeliği yaptı. 2005’te ayrıldı.
    Veli Küçük gözaltına alındığında sordum daha…
    Sonra da dilimde tüy bitti…
    “Veli Küçük’le tesadüfen selâmlaşanları tutuklayan adalet sistemi, Veli Paşa’ya 6 yıl şirketlerinde üst düzey yöneticilik görevi veren Hüsnü Özyeğin’in bilgisine bari başvursa ya” dedim…
    Dedim ya…
    Kim bilir kaç kez sordum bu soruyu…
    Benden sonra Fatih Altaylı sordu…
    O bile cevap alamadı…
    Şimdi de Haberbu soruyor haklı olarak…
    Evet cevap istiyorum…
    “Veli Küçük’le tesadüfen selâmlaşanları tutuklayan adalet sistemi, Veli Paşa’ya 6 yıl şirketlerinde üst düzey yöneticilik görevi veren Hüsnü Özyeğin’in bilgisine neden başvurmadı?..
    Eğer kuş uçtuysa, neden göz yumdunuz?..
    Evet…
    Cevap…

    Memduh Bayraktaroğlu
    HÜSNÜ ÖZYEĞİN KİMDİR?

    Finansbank hisselerinin yüzde 46’sını Yunan bankasına satışıyla gündeme gelen Hüsnü Özyeğin, banka genel müdürlüğünden patronluğa uzanan yaşamında edindiği servetle Forbes’in milyarderler listesine de 2 yıldır üstüste girmeyi başaran bir girişimci portresi çiziyor.

    Hamburgercide başlamıştı

    Hüsnü Özyeğin, 1944 yılında doğdu, liseyi Robert Kolej’de tamamladı. İnşaat mühendisi olmak istiyordu. Cebinde sadece bin doları olmasına rağmen eğitim için ABD’ye gitti. Oregon State University İnşaat Bölümü’nde okurken finans konularına daha ilgili olduğunu farketti. Harvard’da master yaptı. Amerika’da öğrenimi boyunca hamburgercide bile çalıştı.
    Üç yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönen Özyeğin, kolejden arkadaşı M. Emin Karamehmet’ten iş teklifi aldı. 32 yaşındayken (1977) Pamukbank Genel Müdürü oldu. 1984’te yine Karamehmet’e ait Yapı Kredi Bankası’nın genel müdürlüğüne geçti.
    Özyeğin, 1977-1984 yıllarında Pamukbank’ta ve 1984-1987’de de Yapı ve Kredi Bankası’nda genel müdürlük yaptı.
    Hüsnü Özyeğin, 1987 yılında Yapı ve Kredi Bankası’ndan ayrılarak kendi bankası Finansbank’ı kurdu.
    Fiba Şirketler Grubu bünyesinde 30’dan fazla şirketi bulunan Özyeğin, 1996 yılında satın aldığı Gima ve Endi’yi Sabancı Holding’in yüzde 40 ortak olduğu Carrefoursa’ya sattı. Özyeğin, İstanbul’daki Swissotel The Bosphorus’u Nisan 2005’te yaklaşık 100 milyon dolara de alarak turizm sektörüne adım attı.
    2005 yılında Forbes’in milyarderler listesine ilk kez giren Hüsnü Özyeğin, 1 milyar dolarla 620. sırada yer aldı.

    Oğlu vezneden başladı

    Hüsnü Özyeğin’in oğlu Murat Özyeğin de son dönemlerde öne çıkmaya başladı. Gima’nın satış operasyonunu yürüten grubun veliahtı Murat Özyeğin de iş hayatına Finansbank şubelerinde veznede çalışarak başladı.
    Bankacılık ve perakende de önemli atılımlar yapan Özyeğin, Forbes’ın yayımladığı ‘dolar milyarderleri’ listesine girdi.
    Hüsnü Özyeğin, Yunanlılarla ilk ortaklığını 2000 yılında, Yunanistan’ın ünlü ailesi Marinapoulos ile Bükreş’te Marks&Spencer mağazası açarak yapmıştı. Finansbank’la birlikte Özyeğin, Yunanlılarla ikinci ortaklığını gerçekleştirdi.
    Hüsnü Özyeğin, Forbes’in bu yılki listesinde de 1,5 milyar dolar servetiyle 21 milyarder Türk arasında bulunuyor.

    Özyeğin’in Fiba Şirketler Grubu bünyesindeki finans şirketleri şunlar:

    Finansbank, Finansbank Suisse, Banque du Bosphore, Finansbank Holland, Finansbank Russia, Finansbank Romania, Finansbank Malta, Finans Leasing, Finans Leasing Romania, Fiba Factoring Hizmetleri, Girişim Faktoring, Finansinvest, Finans Yatırım Ortaklığı, Finans Portföy, Finans Securities, Finans Sigorta, Fiba Holding, Fina Holding, Finans International Holding, Fiba IFSC, Finans Servicii Financiare, Finans International Leasing, Finans Credit Ipotecar, Fiba Capital Holdings ve Finans Leasing Russia.’ Fiba Grubu perakendecilik alanında Marka Mağazacılık (Marks & Spencer) Gima Romanya, Anchor Grup, Marks & Spencer Russia, diğer sektörlerde, Finans Gayrimenkul Geliştirme İnşaat ve Yatırım, Anadolu Japan Turizm A.Ş. (Swissotel The Bosphorus, Istanbul), Anchor Retail Investments, Fiba Air ve Finans Varlık Yönetimi ile faaliyet gösteriyor.

    ‘Bize yine siz yönetin dediler bu güvenden gurur duyduk’

    Anlaşma ile ilgili bir açıklama yapan FİBA Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin, Finansbank için yapılan yarışın, yalnızca daha iyi mali koşullar sunulması nedeniyle değil, Finansbank’ın yenilikçi ve atılımcı bankacılık felsefesini korumayı öngörmesi nedeniyle NBG lehine sonuçlandığını belirtti.
    Özyeğin, “Türkiye’de özgün bir bankacılık anlayışı ile faaliyet gösteren Finansbank’ın bu özelliğinin uluslararası bir banka tarafından fark edilmesi ve korunmak istenmesi, bunun bir ifadesi olarak Finansbank’ın tüm üst yönetiminin görevine devam etmesinin talep edilmesi, bizim için gurur vericidir.
    Yeni ortağımız, özellikle Balkanlar’daki etkin varlığı nedeniyle, hem ülkemize ve hem de Finansbank’ın ortak ve müşterilerine önemli açılımlar sağlayacaktır” dedi.

    ‘Çok güveniyoruz’

    NBG Yönetim Kurulu Başkanı Takis Arapoglou da yaptığı açıklamada, Türkiye’nin geleceğine çok güvendiklerini belirterek, “Finansbank ile Güneydoğu Avrupa’nın en büyük bankacılık grubu olmayı hedefliyoruz. Gerek Türkiye’nin gerekse Finansbank’ın bu bölgedeki bankacılık faaliyetlerimizin geleceği açısından stratejik önemi olacağına, bu nedenle de Finansbank’ın grubumuz içinde ayrıcalıklı bir yere sahip olacağına inanıyoruz” dedi.
    Arapoglu, bu anlaşmanın Türkiye ile Yunanistan arasında güçlü bir ekonomik köprü oluşturacağına inandıklarını da sözlerine ekledi.

    ‘Türkiye’nin yabancı damadı’

    Yunanistan’ın en köklü bankalarından NBG’nin, Finansbank’ı satın alması Yunan basınında geniş yankı buldu.
    Yunanistan’ın önde gelen gazetelerinden Katimerini, haberi “NBG Türkiye’nin yabancı damadı oldu” başlığı ile verirken, iki ülkede de merakla izlenen ‘Yabancı Damat’ dizisinin artık banka sisteminde de gerçekleştiği yorumunu yaptı. Gazete, birkaç yıl önce gerçek dışı olarak algılanabilecek bu yatırımın iki ülke arasındaki ilişkilerin ne denli geliştiğinin göstergesi olduğunu ifade etti.
    NBG’nin bu yatırımla sadece Türkiye piyasasına değil Rusya ve Romanya piyasalarına da gireceğini belirten Katimerini, bununla birlikte anlaşmada bazı soru işaretlerinin olduğunu da yazdı. İki ülke arasında var olan anlaşmazlıklar ve sorunlara değinen gazete, böyle bir yatırım için gerekli olan şartların ne derece olgunlaştıklarını sorguladı. Katimerini, iki ülke kamuoyunun böyle bir gelişmeye nasıl bir tepki vereceğinin bilinmediğine de dikkat çekti.
    Ethnos gazetesi ise NBG’nin teklifinin Finansbank’ın değerinin 4.5 katı olduğunu savundu. Yunan bankasının Finansbank’ı iki etapta alacağını belirten gazete, NBG’nin ilk etapta hisselerin yüzde 46’sını alacağını, daha sonra da yüzde 56’ya ulaşacağını belirtti.

    NBG, Yunanistan’ın en büyük bankası, mortgage uzmanı

    National Bank of Greece (NBG) Yunanistan’ın en eski ve en büyük ticari bankası. 1841’de kuruldu, 1880’den bu yana Atina’da borsaya kote durumda. Bankanın hisseleri, 1999’dan beri New York borsasında da işlem görüyor.
    NBG’nin uzmanlık alanı mortgage kredisi olurken, bu alandaki en önemli adımı 1998 yılında attı. National Mortgage Bank of Greece’i bünyesine katarak konut kredilerinde yükselişe geçti.
    NBG, aynı zamanda bireysel bankacılığın da Yunanistan’daki en iddialı ismi olarak biliniyor.
    İştirakleriyle birlikte bir holding görünümünde olan grubun, inşaat ve turizm alanlarında da yatırımları bulunuyor. Yunan Merkez Bankası kurulmadan önce, 1928 yılına kadar, banka para basma faaliyetlerinde bulunuyordu.

    Değeri 16 milyar dolar

    Banka hisselerinin yüzde 74.4’ü ulusal ve uluslararası kurumsal ve bireysel yatırımcıların elinde bulunuyor.
    Geri kalan hisseler ise Yunanistan’daki bazı emeklilik fonları ve kamu kurumları ile bankanın kendi iştirakleri arasında paylaşılıyor.
    Piyasa değeri yaklaşık 16 milyar dolar olan NBG’nin Yunanistan’da 590 şubesi bulunurken, 1.316 ATM’si var. NBG, 12 farklı ülkede faaliyet gösteriyor.
    NBG, özellikle Güney Avrupa ve Doğu Akdeniz’de olmak üzere yurtdışında dinamik bir profil çiziyor.
    Bankanın Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Sırbıstan’da da faaliyetleri var. 7 banka ve 19 finansal kurumu kontrol ediyor. NBG’nin toplam aktifleri 52.8 milyar euro düzeyinde.

    En büyük Yunan sermayesi geldi

    Türk – Yunan İş Konseyi Başkanı Selim Egeli, Finansbank’ın satışıyla en büyük Yunan sermayesinin Türkiye’ye geldiğini söyledi.
    Egeli, Yunan şirketlerinin son 4 yılda Türkiye’de 100 fazla yatırımlarının olduğunu belirtti. Bankacılık sektöründe Yunan yatırımları ise Novabank’ın 2001’de Sitebank’ı, Eurobank da 25 milyon dolara borsa aracı kurumu HC İstanbul’u satın alması ile görülmüştü.

    (milliyet)

  6. Adam Genelkurmay baskanina ihanet ediyor.. Karargahin sana koymus da cok mu..
    Winter Fling 🙂

    Ergenekon’da yeni iddialar
    Basında yer alan iddialara göre Ergenekon sanıklarının, Orgeneral Özkök’e suikast düzenleyeceği ifade edildi

    Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak basında yeni iddialar ortaya atıldı. İddialar arasında; 2004’te Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e suikast girişimi planlandığı, ancak CIA’nın Ankara’yı uyarmasıyla bunun engellendiği yer aldı. Ökök’ün de Orgeneral Şener Eruygur’u makamına çağırıp Jandarma Karargahı’ndaki ‘darbe’ toplantısını sahne sahne izlettirdiği iddia edildi.

    Suikasttan son anda kurtulduğu ifade edilen Özkök’ün, harekete geçip Eruygur’un darbe hazırlıklarını yakaladığı öne sürülüyor. Bunlardan birine göre darbe planları yapıldığı öne sürülen 2004 yılında, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e suikast girişimi tertiplendi ama bertaraf edildi. Diğer iddiaya göre ise Ergenekon’un yapılanma planlarına ilişkin ilk bilgiler, 2003 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından Başbakanlığa iletildi.

    Aktüel dergisinin iddiasına göre 2003 Yüksek Askeri Şûrası’ndaki atamalardan sonra, AKP iktidarına karşı komuta kademesinde bölünme yaşandı. Sertlik yanlısı Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ve Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına, darbe planları yaptığı öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile işbirliği yaptı.

    Planlar çerçevesinde, 2004 Şubat ayında Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e de suikast tertiplendi. Ama CIA, 3 Şubat 2004’te üst düzey bir görevlisi aracılığıyla Ankara’yı uyardı. Bunun üzerine Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı harekete geçti ve Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tümgeneral Fehmi Büyükbayram, Hilmi Özkök’ün kullandığı güzergahı değiştirdi ve yoğun güvenlik önlemleriyle girişimi önledi.

    ‘Karargahım ihanet etti’

    Haberde, darbe planlarının nasıl son bulduğu da şöyle anlatıldı: İddiaya göre bu yöndeki girişimlerden haberdar olan Hilmi Özkök, Jandarma Genel Komutanlığı’nda yapılan toplantıları görüntülü olarak kaydettirdi. 2004 baharında da, karargaha çağırdığı Şener Eruygur’a toplantı kayıtlarını sahne sahne izletti. İddiaya göre Eruygur, “Karargahım bana ihanet etti” dedi, darbe planları son buldu.

    Bunun ardından Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki tüm üst düzey görevliler Ankara dışına tayin edildi.

    ‘Başbakanlık biliyordu’

    Diğer bir iddia da Taraf gazetesinden geldi. Yasemin Çongar’ın köşesinde yer verdiği iddiaya göre MİT, 5 yıl önce ‘çok gizli’ ibaresiyle Başbakanlığa bir yazı gönderdi. Yazı, Ergenekon örgütünün şemasını içeriyordu.

    2003 tarihli belgede Başbakanlığa söz konusu örgütün araştırılması tavsiye edildi. Gazetenin bir başka iddiası da bu belgenin 2 Temmuz 2008’de, yani Ergenekon soruşturması kapsamında emekli Orgeneral Hurşit Tolon, emekli Orgeneral Şener Eruygur, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın da aralarında bulunduğu 21 kişinin gözaltına alınmalarından bir gün sonra, operasyonun sorumlularına iletildiği yönünde…

    Fotoğraflı teşhis iddiası

    Yeni Şafak gazetesi de Danıştay saldırısında tutuklanan Osman Yıldırım’ın, Ergenekon’u soruşturan Savcı Öz’’ün gösterdiği fotoğraflardan Ergenekon’da tutuklanan isimlerin örgüt içindeki rollerini ve saldırıdaki ilişkisini el yazısıyla teşhis ettiğini duyurdu.

    Gazetenin iddiasına göre Danıştay saldırısında tetikçi Arslan’a yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanan Osman Yıldırım, 2 gün önce cezaevinde, Danıştay tutuklularından Süleyman Esen’in avukatı Mehmet Ener’e ‘Ergenekon Terör Örgütü’ ile Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar ve Danıştay saldırısı arasındaki bağlantıyı Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün gösterdiği fotoğraflardaki kişilerin örgütteki görevlerini tek tek anlatarak teşhis ettiğini söyledi.

    Daha önce Danıştay duruşması sırasında önemli açıklamalar yapacağını söyleyip vazgeçen Osman Yıldırım, sanıklardan Süleyman Esen’in avukatı Mehmet Ener’e “Cumhuriyet’e attığımız bombaları Veli Küçük Paşa bize verdi” demişti. Osman Yıldırım’ın itirafı üzerine Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz, 11 Mart 2008’de Ankara’ya gelerek kendisini sorguladı.

    ‘Teşhis ettim’

    3 gün süren sorgulamada Osman Yıldırım’ın Ergenekon itirafları 10 kaset tuttu. Yıldırım, Savcı Öz’ün sorguda kendisine Ergenekon operasyonlarında ele geçirilen fotoğrafları gösterdiğini söyledi. Ergenekon’da tutuklu isimleri bu fotoğraflardan teşhis ettiğini anlatan Yıldırım, bu isimlerin örgüt içindeki görevlerini de Savcı Öz’e söylediğini anlattı. Yıldırım’ın, üzerinde teşhis yaptığı fotoğraflara kişilerin isimlerini ve yapılanma içindeki konumlarını kendi el yazısı ile not düştüğü öğrenildi.

    Ergenekon’da tutuklanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün, Cumhuriyet gazetesine attıkları bombaları Ataşehir’deki bürosunda 27 Nisan 2006 tarihindeki toplantıda Alparslan Arslan ve kendisine verdiğini itiraf eden Yıldırım, bombayı yan odadan getiren kişinin de Ergenekon sanığı olduğunu söyledi. Yıldırım’ın Avukat Ener’e, “Toplantıda Veli Küçük Paşa’nın talimatı üzerine yan odadan bombaları getiren kişiyi Savcı Öz’ün bana gösterdiği fotoğraflar arasında teşhis ettim. Bombaları getiren şahıs ile Danıştay ve Ergenekon operasyonları kapsamında tutuklananların değişik mekanlarda bir arada olduklarını gösteren fotoğraflar da vardı” dediği öğrenildi.

    Savcı Öz’e Hablemitoğlu cinayetinin Ergenekon Operasyonu kapsamında tutuklanan ‘Sahte Yeşil’ lakaplı Osman Gürbüz’e verildiğini anlatan Yıldırım’ın, “Hablemitoğlu cinayeti Osman Gürbüz’e verildi. Hablemitoğlu için kimin bürosunda konuşmalar yapıldı, büroda kimler vardı; bunları İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdim” dediği kaydedildi. Gürbüz’ü yakından tanıdığını anlatan Yıldırım’ın şunları söylediği öğrenildi: “Gürbüz’ün İstanbul Alibeyköy’deki evinde kiracı olarak oturdum. Gazi olaylarında da gözcülük yaptım. Gürbüz’ün Gazi olayları ile Doğu, Güneydoğu ve Adapazarı’ndaki bazı olaylarla bağlantıları hakkında savcıya bilgi verdim.” (HABER MERKEZİ)

    İddianame pazartesi açıklanacak

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı, Ergenekon soruşturmasına ilişkin incelemenin henüz tamamlanamadığını belirterek, iddianame konusunda açıklamayı 14 Temmuz Pazartesi günü yapmayı planladıklarını söyledi.

    Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ndeki makamında basın mensuplarına açıklama yapan Çolakkadı, soruşturmayla ilgili hazırlanan iddianame konusunda aslında dün bir açıklama yapmayı planladıklarını, ancak kapsamlı olan iddianame üzerindeki incelemeleri tamamlayamadıklarını bildirdi. Ulusal Yargı Ağı Projesi sistemine aktarılan iddianame üzerindeki incelemenin sürdüğünü ifade eden Çolakkadı, pazartesi günü saat 11.00’de konuya ilişkin açıklama yapmayı öngördüklerini kaydetti. (HABER MERKEZİ)

    Eruygur’un tahliyesi istendi

    Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ADD Başkanı ve emekli Orgeneral Şener Eruygur’un avukatı, müvekkilinin tutuklanmasına itiraz ederek, tahliyesini istedi.

    Soruşturmayı yürüten Beşiktaş’taki İstanbul Cumhuriyet Savcılığının bulunduğu adliyeye gelen Erguygur’un avukatı Filiz Esen, soruşturma çerçevesinde çıkarıldığı mahkemece tutuklanan müvekkilinin serbest bırakılması talebini içeren itiraz dilekçesini, nöbetçi mahkemeye sundu.

    Avukat Filiz Esen’in istemi, İstanbul nöbetçi 13. Ağır Ceza Mahkemesince değerlendirilecek. (HABER MERKEZİ)

  7. Evet evet o p…k’ler hep birbirlerini cok iyi taniyorlar 🙂 Winter Fling

    Ali Karahasanoğlu – Vakit

    “Ben o p…k’le aynı örgütte miyim?” sorusu!

    “Ben o p…k’le aynı örgütte miyim” diye haykırası gelmiş Kemal Gürüz’ün..
    “P..K” dediği de Yalçın Küçük!
    Adamın bir şeye yandığı yok, niye o “p…k” ile aynı örgütte gösteriliyormuş, ona hayret ediyor!
    Daha doğrusu, “Hayret ediyor” görünüyor!
    Oysa kendisi de, aynı örgütte daha başka ne “…”lerle birlikte olduğunu çok iyi biliyor!
    Biliyor da, numara yapıyor!
    Ergenekon’un temeli “numara/aldatmaca” çünkü!
    Defalarca yazdık, ülkücü Abdullah Çatlı ile, solcu polis derneğinin kurucusu, aynı zamanda alevi emniyet müdürü olarak tanınan Hüseyin Kocadağ’ın aynı arabada ne işi vardı?
    Aynı arabada ölmemiş olsalardı, sorulduğunda eminim Abdullah Çatlı da şöyle diyecekti: “Ben o solcu … müdür ile aynı örgütte miyim?”
    Böyle sorarak, örgüt şifrelerinin çözülmesini engelleyecekti!..
    Kemal Bey “p….k” ile aynı örgütte olduğuna hayret ettiğine (aslında etmiyor da, öyle görünüyor) göre, ben kendisinin hayretlerini biraz daha kabartayım..
    Birkaç bilgi vereyim.
    Dünkü gazetelerde bazı Ergenekon avukatı yazarlar tekrarladığı için, dünkü yazımda belirttiğim “Sabih Kanadoğlu-İbrahim Şahin” ilişkisini bir daha hatırlatayım.. Sabih Kanadoğlu, İbrahim Şahin’in cezasının onanmasını istedi ama, aslında bu onama isteği ile, onu 25 yıl daha fazla ceza almaktan kurtardı.. Olaya bir de böyle bakmalısınız!
    Birkaç bilgi daha vereyim..
    İbrahim Şahin, o malum davada kim ile birlikte mahkûm oldu?
    Korkut Eken ile..
    Korkut Eken kim?
    Susurluk davasına bakan 8. Ceza Dairesi Üyesi Yusuf Kenan Doğan’ın dünürü..
    Peki Yusuf Kenan Doğan’ın başka özelliği var mı?
    Var; 2002 seçimlerinde, CHP Malatya Milletvekili Adayı olan bir dede!
    Eken’in dünürü Doğan’ı, siz de hatırlamış olmalısınız.. Necmeddin Erbakan ve Tayyip Erdoğan’ın, 312/2’den mahkûm oldukları davada, Yargıtay kararına imza atan bir hakim.. O mahkûmiyet sebebi ile, Necmeddin Erbakan 2002 seçimlerine giremedi.. Yine Tayyip Erdoğan’ın, 2002’de milletvekili seçimine girmesi önlenirken, Kenan Doğan’ın imzası olan Yargıtay kararı önemli rol oynadı..
    Bir yanda Susurlukçular var. Bir yanda onların davalarına bakan dünür hakimler.
    Bir yanda Susurlukçuların engellemek istedikleri siyasetçiler var… Diğer yanda, o siyasetçileri, yargı yetkisini istismar ederek devre dışı bırakan dünür hakimler!
    Bitti mi ilginç birliktelikler?
    Hiç biter mi?! Yerimiz biter, bu derin birliktelikler bitmez..
    Bir bilgi daha size..
    İbrahim Şahin’i mahkûm eden İstanbul 6 DGM’nin başkanı kimdi? Metin Çetinbaş.
    Metin Bey şimdi ne yapar?
    Ergenekon davası sanıklarından Kemal Alemdaroğlu’nun avukatlığını yapar.
    Dün Susurluk’u mahkûm etti (etti göründü).. Bugün Ergenekon’u savunuyor!
    Bugüne kadar gözlerden kaçırılan bir ilginç bilgi daha vereyim.
    Susurluk olayının en önemli ikinci davası olan Topal cinayetinde, yargılamayı yapan hakim kim?
    Beyoğlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı İskender Tepebaşılı!
    İskender Bey kim?
    Cumhuriyet gazetesinde, Ergenekon sanığı İlhan Selçuk vasıtası ile ikinci sayfada yazıları yayınlanan bir hakim!
    Peki Cumhuriyet’te yazıları yayınladığına göre, Susurluk’a karşı çıkıyor olması gereken bu hakim, Topal cinayetinden yargılanan, o meşhur üç özel timci polise, ne ceza verdi?
    Beraat!
    Kafanız hepten karıştı değil mi?
    Kemal Gürüz Bey de, kafanız karışsın diye “Ben o p…kle aynı örgütte miyim?” diye soruyordu zaten..
    Ergenekoncu gazeteciler de, “Bu kişi, o kişi ile hiç birlikte olabilir mi” diye sorduklarında, hep aynı amacı gözetiyorlar: “Kafaları karıştırmak!”
    Mahkûm eden hakim, sanığın avukatı oluyorsa.. Hakim, sanık ile dünür oluyorsa.. Ceza verilirken, aslında sanık kurtarılıyorsa.. Gazete yazısında Susurluk karşıtlığı yapan hakimler, Susurlukçuları beraat ettiriyorlarsa..
    Siz her şeyi not edin..
    “Derin”dekilerin kafanızı karıştırmasına izin vermeyin!

  8. Bunlarin anti-amerikanciliginin amaci bagimsizlik nedenli degil. Amaclari toplumu kapali toplum yapip daha iyi kontrol etmek. 🙂
    Winter Fling

    Ergenekon – İlk defa resmin bütünü – Abdullah Burak

    Ergenekon, anlatılanlara bakılırsa, 1950’lere dayanan bir yapılanma. Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte ortaya çıkan bir oluşum. Ama kökleri, İttihat ve Terakki şebekesine, Teşkilat-ı Mahsusa’ya kadar gidiyormuş…
    Kızılordu birtakım Doğu Avrupa ülkelerini işgal ederek, onları komünizmle “özgürleştirdikten” sonra, böyle bir akıbetten korkan ülkeler, NATO’ya yanaşmış. Çetin Altan sık sık anlatır; Fatin Rüştü’nün, ordunun yüzde 95’ini nasıl NATO’nun emrine verdiğini ve kendisinin buna nasıl karşı geldiğini… Bunun sebebi olarak, Stalin’in Boğazlar’a göz dikmesini ve Türkiye’yi alenen tehdit etmesini ise “ıskalar”.
    Kısacası, Türkiye NATO’ya girdikten sonra, NATO konseptine uygun “derin devlet”ini oluşturmuş. NATO’nun bütün Avrupa ülkelerinde uyguladığı sabotaj, provokasyon, sorgulama, işkence, suikast tekniklerini öğrenmiş. Gaye, Kızılordu işgaline karşı halkı örgütleyecek, gayri nizami savaş verecek birlikler yetiştirmekse de, vasıta, gayeyi gözetmemiş; resmî anlayışa muhalif her türlü oluşuma karşı, her türlü silahla mücadele vermeye başlamış…
    Olay DP’nin kontrolünden çıkmış. Hatta DP’ye karşı çeşitli “psikolojik savaş” tekniklerini uygulayarak harekete geçmekte gecikmemiş. “Bu millet isterse, şeriatı da getirir” dediği varsayılan, azınlıklara karşı kalkışma tertipleyen, giderek ABD ile arası açılıp Sovyetler’le ilişki yolları arayan Menderes’in başına patlamış. Tabiî yakın dostu Fatin Rüştü de bu “tasfiye”den kurtulamamış.
    Bu satırların yazarına 28 Şubat döneminde Abdülmelik Fırat Beyefendi anlatmıştı. 27 Mayıs’tan sonra Yassıada’da kendilerine yapılan işkenceler içinde, en fazla dikkatlerini çeken, en ziyade nefretlerini toplayan bir genç subay varmış. Onun yüzünü, Abdülmelik Fırat Beyefendi, hiçbir zaman unutmamış. Ve o yüzle, 28 Şubat döneminde bir kez daha karşılaşmış. Jandarmanın başında, T.K. rumuzuyla adını duyuran kimse… Abdülmelik Beyefendi, onu gördükten sonra anlamış ki:
    “Bugünlerin kritik mevkilerini işgal edecek kimseler, o günlerden ele alındı ve yetiştirildi!
    1970’leri biliyorsunuz… Komando kampları, suikastler, halk arası boğazlaştırmalar, vesaire, vesaire… Mehmet Ali Ağca’lar, Abdullah Çatlı’lar, bunların Sol örgütler içindeki izdüşümleri, Masonların bu ‘gizli savaş’ta illegal uzantılar halinde görev almaları, vesaire, vesaire… 80’lerde Özal’a yapılan suikast, ama genellikle ‘uyuma taktiği’…”
    1990’larda Doğu olayları ile birlikte yeniden ortaya çıkış, Sol’a karşı yaygın mücadele ile birlikte, Müslümanlara karşı provokasyonlar… Meselâ 28 Şubat süreci, aslında 1990’da başlamış; Çetin Emeç’ler, Turan Dursun’lar, Bahriye Üçok’lar.. 1993’te Uğur Mumcu suikastinden sonra, özellikle Alevi kesim sokağa dökülüp, “Kahrolsun Ş….” diye bağırtılmıştı. Aleviler bu oyunu fark edince de, aynı yıl Sivas olayları yaşanmıştı.
    Ergenekon, 90’lı yıllarda ayrılıkçı harekete ve İslâmcılar’a karşı her türlü kirli oyundan çekinmemişti. 2000’lerde ise konsept değiştirdi. İlk defa ABD’ye, İsrail’e ve AB’ye karşı mücadele vermeye başladı. Artık, babasını -NATO’yu- da tanımıyordu. Batı’ya kuyrukçuluk görevinden arınmış, “Avrasyacı” bir siyaset takip ediyordu. Tabiî bu, iç düşmanı hâlâ “İslâmcılık” olan bir siyasetti.
    Nasıl şey? “Kemalizm” dedikleri uydurma bir mefhuma dayanarak hem “İslâmcılığın temsilcisi” olarak gördükleri AK Parti’yi bitirme, hem de Batıcılık yolundan kurtulma stratejisi… Belki de ikincisi sadece laftan ibaretti; daima olduğu gibi, asıl dâvâ İslâmcılık’tan kurtulmaktı. Bu strateji de, 1950’lerde, Solcuları “Amerikancı DP” sloganıyla tahrik etmelerine çok benziyordu.
    Ergenekon, böyle bir şey… Tutuklamalar arasındaki “bağdaşmaz” olarak görünen figürler de, örgütün bu karmaşık yapısı ve tarihçesinden kaynaklanıyor. Alıcılarınızın ayarıyla oynamayınız!

  9. Bunlarin hepsinin kisiligi bozuk olmaliki illa bir yerlere ait olacaklar. Yani ‘modern tarikat’lara girecekler. Bir ‘seyhleri’ olacak. Ve bunlar ‘seyhlerinin’ ossurugunu koklayacaklar 🙂 Winter Fling

    Ergenekoncular ve Masonlar – Emre Aköz – Sabah

    Ergenekonculara kefil olan morarır

    Efendim Bedrettin Dalan arkadaşlarıymış, Sabih Kanadoğlu önünde saygıyla eğildikleri bir hukukçuymuş, Kemal Gürüz sevgili hocalarıymış.
    Bu değerli insanlar, nasıl terör örgütü diye nitelenen Ergenekon’un parçası olabilirmiş?
    Madem böyle yüce şahısların gıllıgışlı işlere bulaşmış olabileceğini bayat beyinleri almıyor, o halde zihin açıcı bir gezi yapalım.
    Rotamız İtalya . Çünkü orası, bizdeki Ergenekon örgütünü anlayabilmemiz için bir laboratuar.

    Demek toplumda saygın bir yere sahip olan insanlar, (hele birilerinin arkadaşıysa) alengirli işlere girmez; öyle mi? Bakın İtalya’da neler olmuştu.
    Kısaca P2 denilen mason locası Propaganda Due’nin büyük üstadı Licio Gelli ‘nın çiftlik evi, 17 Mart 1981’de İtalyan polisi tarafından arandı.
    Evde iki çok önemli belge ele geçirildi.
    Birinci belge, 932 ismin yer aldığı bir listeydi. Bunlar gizli locanın üyeleriydi.
    Listede 30 general, 38 parlamenter, 4 bakan, eski başbakanlar, istihbarat şefleri, gazete yayın yönetmenleri, TV yöneticileri, işadamları, 19 yargıç ve 58 profesör bulunuyordu.
    ( Not 1: Lütfen burada bir iki saniye soluklanın ve devam etmeden önce listedeki mesleklere tekrar göz atın. ” İtalya’da olur, biz de olmaz ” diyorsanız zaten yazının kalanını okumanıza gerek yok.)
    İkinci belge ise Demokratik Yeniden Doğuş Planı başlıklı bir çalışmaydı. Buna göre medya zapturapt altına alınacak, işçi sendikalarına baskı uygulanacak, İtalyan Anayasası tekrar yazılacaktı.
    Licio Gelli ve biraderlerinin hedefi, İtalya’yı yeni bir siyasi ve ekonomik elitin (yani kendilerinin), otoriter bir demokrasi ve katı bir antikomünizm felsefesiyle yönetmesiydi.
    ( Not 2: Listede yer alan isimlerden biri, o sıralar henüz siyasete atılmamış olan geleceğin Başbakanı Silvio Berlusconi idi!)

    Peki, ana akım masonlar tarafından dışlanmış olan P2 locası niye takibata uğramıştı?
    Çünkü P2 locasının, Tangentopoli rüşvet skandalı, Vatikan ve mafya bağlantılı Ambrosiano Bankası’nın şaibeli iflası, gazeteci Mino Pecorelli ve banker Roberto Calvi cinayetlerinde parmağı olduğuna ilişkin deliller bulunmuştu.
    Bitmedi: Devlet içinde devlet ya da gölge hükümet gibi tabirlerle anılan P2 locası, başta Arjantin olmak üzere, Latin Amerika’daki diktatörlüklerle de karanlık ilişkiler içindeydi.
    Tabii asıl mesele ise şuydu: P2 locası, gerilim stratejisiyle İtalya’daki her türlü solu sindirmeye çalışan Gladio’nun önemli bir parçasıydı.

    Siz siz olun, kimse için, ” Aaa, mümkün değil, asla Ergenekoncu olamaz ” demeyin. Bu tip konularda kimseye kefil olmayın.
    Adamların tonton görünüşleri, bir vakitler bilime gönül vermiş olmaları, vatanmillet nutukları atmaları, suratlarına ciddiyet katan gözlükleri ya da mavi gözleri sizi yanıltmasın.
    Bugün gözaltına alınmış, hatta tutuklanmış bazı ünlü kişiler, yarın beraat edebilir.
    Ama hiç kuşku yok ki başka bazı ünlüler de hüküm giyecek. Şaşırıp kalacaksınız.
    Not 3: Eski YÖK Başkanı, Abdullah Gül için, ” Mümkünü yok Çankaya ‘ya çıkamaz, başına bir iş gelir ” demiyor muydu?

  10. bu iceri alinanlar cikinca kiclarina baka baka kuzu kuzu sessiz sessiz evlerine gidiyorlarmis 🙂
    Winter Fling

    Kestirme bir cevapla “Bir numaraya ulaþýlana kadar” denebilir.

    Ancak bence bu sorunun çok daha komplike bir cevabý var. Þunu söylemek istiyorum:

    Bence Ergenekon, devletin birçok kurumunda ve sivil hayatta derin kökleri olan “ihtilalci zihniyetin” tavsiyesine yöneliktir ve “ihtilalciler” hukuk düzeninin ve millet iradesinin üstünlüðünü kabul edip hizaya gelene kadar sürer!

    Son alýnanlara bakalým.

    Evinde arama yapýlan ve ilerlemiþ yaþý sebebiyle gözaltýna alýnmaktan kurtulan Yargýtay Onursal Baþsavcýsý Sabih Kanadoðlu bir televizyon programýnda þöyle diyordu:

    “AKP iktidarý mutlaka görevden uzaklaþtýrýlacaktýr. Bu kesindir.”

    Kanadoðlu evinde arama yapýldý diye aþýrý üzülmüþ. “Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Baþsavcýsýydým. Bir hukuk adamý olarak 50 yýl bu ülkeye hizmet ettim” diyor.

    Ýyi de, milletin iradesiyle iþbaþýna gelmiþ bir iktidarýn her ne pahasýna olursa olsun iþ baþýndan uzaklaþtýrýlacaðýný söylemek hukuk adamlýðý mýdýr, ihtilalci düþünceye pirim mi vermektir?

    Gözaltýna alýnan son sanýklardan biri dikkatimi çekti. Denizci Albay Vural Vural.

    Bir arkadaþým uyardý.Bu albay, 12 Martçý subaylardanmýþ. Yani 12 Mart 1971 döneminde Türkiye’nin Baas tipi bir ihtilalle yönetim deðiþikliði yaþamasý için çaba harcamýþ.

    Görüyorsunuz. Aradan 40 sene geçiyor. Ýhtilalci albay, bugün Ergenekon sanýðý olarak karþýmýzda.

    Týpký 12 Mart’ýn sivil kanadýnýn liderlerinden Ýlhan Selçuk’un bugün Ergenekon sanýðý olmasý gibi.

    Diyorlar ki, Profesör Yalçýn Küçük gibi “uçuk” bir adamla Milli Güvenlik Kurulu’nun eski Genel Sekreteri Orgeneral Ýlhan Kýlýç nasýl ayný dosyada bir araya gelir?

    Veya eski YÖK Baþkaný Kemal Gürüz’le Doðu Perinçek nasýl ortak paydada buluþur? Hatýrlayalým.Ergenekon sanýklarýna yöneltilen suçlama ne?

    “Seçimle iþbaþýna gelmiþ Türkiye Cumhuriyeti hükümetini illegal yöntemlerle iþ yapamaz hale getirmek ve devirme teþebbüsünde bulunmak.”

    Sanýklardan Emin Gürses Ergenekon davasýnýn duruþmasýnda mahkeme önünde açýkça söyledi: “Ben ihtilalciyim. Gücüm olursa bu hükümeti deviririm.”

    Jandarma Genel Komutaný Orgeneral Þener Eruygur ifadesinde ne diyordu: “Beni Ergün Poyraz’la tanýþtýran kiþi Orgeneral Ýlhan Kýlýç’tý.”

    Ergün Poyraz kim?

    AKP yöneticileri hakkýnda “Musa’nýn çocuklarý”, “Musa’nýn Gülü” gibi psikolojik harekat ürünü kitaplar yazan ve Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde halký Tayyip Erdoðan ve Abdullah Gül’ün dini kimlikleri konusunda kuþkuya sevk etmeyi amaçlayan bir yazar.

    Anlaþýldý ki bu yazar JÝTEM’den maaþ almýþ. Eðer Ergün Poyraz JÝTEM’den maaþ almasaydý, Tuncer Kýlýnç tarafýndan Þener Eruygur’a gönderilmeseydi ve Eruygur’un kadrosu tarafýndan “görevlendirilmeseydi” kimsenin onun yazarlýk faaliyetine diyeceði bir þey olmazdý.Ýstediðini yazardý.

    Yazdýklarý da birer saçmalýk olarak okur tarafýndan deðerlendirilirdi.

    Ama eðer bu kiþi rütbesi orgeneral olan iki kiþi tarafýndan ülkeyi yöneten kadroya karþý görevlendiriliyorsa bunun adý “ihtilalci zihniyet”tir.

    Kemal Gürüz ile Doðu Perinçek’i, Hurþit Tolon ile Yalçýn Küçük’ü ortak paydada buluþturan þey budur. Ýþbaþýndaki iktidarýn her ne pahasýna olursa olsun gitmesi için faaliyetler yapmak.

    Yalçýn Küçük, sýrf AKP’yi devirmedi diye yýllardýr hedef olan eski Genelkurmay Baþkaný Orgeneral Hilmi Özkök için ne diyordu televizyon ekranýnda: “Ben Hilmi’nin lise yýllarýný bilirim.

    Askeri lisede lakabý dinciydi…”

    Ýyi de Hilmi Özkök 1960’lý yýllarda askeri lisede öðrenci iken sosyalist bir devrimci olan Yalçýn Küçük, koskoca bir Genelkurmay Baþkaný’na ön ismiyle hitap ederek böyle bir þeyi neden söyler? Kendisi bir asker olmadýðýna göre ve askeri lisede bulunmadýðýna göre onun kulaðýna bunu kim fýsýldar ve televizyonda söylemesini saðlar?

    Bununla görev baþýndaki Genelkurmay Baþkaný’na ne tür bir mesaj verilmek istenir?

    Ergenekon iþte böyle çetrefilli bir soruþturma.

    Gözaltýna almalarda ve adli týpa, adliyeye götürülmelerde bazý “özensizlikler” yapýlýyor olabilir. Bu özensizlikler Sami Selçuk gibi bir hukuk adamýný bile isyan noktasýna getirebilir.

    Ama, Kemal Gürüz polis otosuna bindirilirken kafasýna bastýrýlmasý gibi bir özensizlik Ergenekon soruþturmasýnýn özünü hiçbir zaman gölgede býrakmamalýdýr.

    Evet, Ergenekon kökleri 1960’lý yýllara dayanan ihtilalci zihniyetin devletten tavsiyesi operasyonudur. Artýk zamaný gelmiþ ve hatta geçmekte olan bir operasyondur.

    Ergenekon. O yüzden herkesler toplanýp toplanýp açýklama yapamadan daðýlmaktadýrlar.

    Bu sessizlik Türkiye’nin lehinedir.

    Nuh GÖNÜLTAÞ / Bugün
    ngonultas@bugun.com.tr

  11. Bu da baska bir gorus 🙂
    Winter Fling

    Emekli Albay Erdal Sarızeybek’ten Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e ağır eleştiri. Sarızeybek, çok önemli görevler yürütmüş kişilere ait özel bilgilerin, soruşturma bahanesiyle istihbarat örgütlerinin hizmetine sunulduğunu iddia etti.

    Emekli Albay Erdal Sarızeybek, Star’da Uğur Dündar’ın sorularını yanıtladı. Ergenekon soruşturmasında, savcıların tarafsızlığını yitirdiğini iddia eden Sarızeybek, “Susurluk eğer aydınlatılmak istiyorsa Yeşil’in banka hesapları ayrıntılı biçimde incelenmesine bağlıdır” dedi.

    İşte Sarızeybek’in o açıklamaları;

    “SAVCI HUKUKA SAYGILI DEĞİLDİR”

    Zekeriya Öz hukuka saygı duymuyor. Cumhuriyet savcısı, yürüttüğü soruşturmayı büyük bir gizlilikle yürütmesi gerekmektedir. Bakınız savcı, Sincan’da kazı yapılacak diye talimat veriliyor; ancak polisten önce basın mensupları orada oluyor. Bu nasıl bir iştir.

    “İSTİHBARAT SERVİSLERİ DEVREDE”

    Bu kişilerin özel hayatları ve aile ilişkileri hepsi devlet eliyle bir soruşturma sonucunda ortaya çıkarmış, muhtemelen istihbarat örgütlerinin eline geçmiştir. Şimdi zararını görmüyoruz; ancak ilerki bir dönemde bunun ne kadar zararlı olacağını göreceğiz

    “SAVCI BANA BASKI YAPTI”

    Öz tarafsızlığını yitirmiştir. Savcı öz beni çağırdığında Albayım seni harcamışlar general yapmamışlar diyerek Türk Silahlı Kuvvetler aleyhine ifade vermemi istemiştir. Bu nasıl bir anlayıştır?

  12. Winter bitecek Spring gelecek; onumuz de Summer var guzel insanlarim 🙂 Winter Fling
    ————————————————
    İşte ilginç röportajdan başlıklar:

    “On birinci Ergenekon operasyonu yakında siyasilere ve medyaya yapılacak. Darbeci damar medyada da tasfiye olacak. Yeni dalga, 90’ların ikinci yarısı ve 2000’lerde etkili olmuş önemli siyasileri kapsayacak.”

    “Emekli askerlere bir operasyon daha olacak. Bu operasyonun geçmişte genelkurmay başkanı olmuş bir ismi de kapsayacağı söyleniyor. Orduda temizlik muvazzaflarda ise çok yukarılara gitmez.”

    “MİT, Ergenekoncu olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrıldı. MİT’te hâlâ çok sert bir Ergenekoncu kanat var. Geçmişte Susurluk’u yaratmıştı bunlar. Ergenekon sürecinde bunların da üzerine gidilecek.”

    RÖPORTAJIN TÜM METNİ:

    * * *

    NEDEN? MAHMUT ÖVÜR

    Türkiye büyük sarsıntılar yaşamadan kendine gelemeyecek. Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olabilmesi için daha çok sayıda deprem yaşanacak. Bütün engellemelere rağmen, Ergenekon süreci dalga dalga sürecek ve Türkiye’yi değiştirecek. Geçen hafta Ergenekon soruşturmasının onuncu dalgası, sadece devletin en tepelerinde bulunmuş asker-sivil çok önemli isimleri gözaltına almakla ve bazılarını tutuklamakla kalmadı, darbecilerin gömdükleri cephaneyi de toprak altından çıkarmaya başladı. Ergenekon’un bundan sonraki dalgası ne zaman gelecek? Kimleri kapsayacak? Devletin içindeki engellemeler nasıl aşılacak? Şu anda askerin ve MİT’in içinde neler yaşanıyor? Şu ana kadar yapılan soruşturmalarla ve operasyonlarla Ergenekon örgütünün ne kadarı ortaya çıkarıldı? Ergenekon’un Susurluk’tan farkı ne? Bütün bunları, süreci uzun yıllardır çok yakından izleyen, Abdullah Çatlı’nın düğün görüntülerini televizyonda yayınlayarak Susurluk’u görüntü olarak deşifre eden ilk gazeteci olan ve bu yüzden de evinin önünde Susurluk’un mafyası tarafından kurşunlanan basının tecrübeli ismi Sabah gazetesi köşeyazarı Mahmut Övür’le konuştuk.

    * * *

    NEŞE DÜZEL: Siz Susurluk sürecini çok yakından izlemiş bir gazetecisiniz. Simdi Ergenekon soruşturmasının içinden Susurluk’un çıktığını görüyoruz. Son olarak, Susurluk davasında hüküm giymiş az sayıdaki suçludan biri olan İbrahim Şahin’in evindeki krokinin gösterdiği yerlerde çok miktarda cephane bulundu. Sizce, Ergenekon Susurluk’un devamı mı? Ya da başka bir şekilde söylersek, Susurluk ve Ergenekon aynı şey mi?

    MAHMUT ÖVÜR: Aslında Ergenekon Susurluk’un devamı… Ama Ergenekon Susurluk’un çok daha geniş ve kapsamlı bir hali.

    Susurluk ile Ergenekon arasındaki en büyük fark ne sizce?

    En büyük fark şu. Ergenekon çok farklı kesimleri biraraya getirdi. Susurluk devletin içindeki devletçi, milliyetçi, ülkücü kadrolarla devletin dışındaki ülkücü kesimlerin oluşturduğu sağcı bir derin devlet yapılanmasıyken… Mesela Susurluk’un mafyası bile eski ülkücülerden oluşurken… Ergenekon Susurluk’un sağcı kesimleriyle yetinmedi.

    Ne yaptı?

    Ergenekon bu yapıya solu da kattı. Susurluk’ta yer almayan solun ve Kemalistlerin bir kesimini de içine aldı. Böylece hem darbeci yapı çok genişletildi hem de bu yapı ‘ulusalcı, cumhuriyetçi, laik’ denilen bir ideolojik temele oturtuldu. Sonuçta da AK Parti iktidarına karşı olan Kemalist, sosyal demokrat ve solcu kesimlerle ve hatta merkez sağın liberal unsurlarıyla Ergenekon’un darbeci zihniyeti biraraya geldi.

    Susurluk ya da Ergenekon adını verdiğimiz şey aslında kontrgerilla mı?

    Evet… Ama Soğuk Savaş döneminin kontrgerillasıyla bugünün kontrgerillası aynı değil. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Amerika, Türkiye’deki darbeleri desteklemeyi bırakınca, bugünkü kontrgerilla Amerikan karşıtı oldu ve ulusalcılıkla örtüştü. Ergenekon sanığı MGK eski Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın Rusya ve İran’la ittifak kurulmasını istemesi boşuna değildi.

    Susurluk’un da Ergenekon’un da en öndeki isimlerinden biri Veli Küçük. Susurluk ile Ergenekon arasındaki bağı sağlayan da General Küçük mü?

    Evet, simgesel anlamda doğru bu. Susurluk döneminde işlenen faili meçhul cinayetler sırasında gazeteci olarak hiçbirimiz Veli Küçük’ün adını bildiğimiz halde yazamadık. Oysa Kürt sorunu ekseninde yaşanan faili meçhul cinayetlerde Veli Küçük’ün büyük rol oynadığını biliyorduk. 1990-1995 arasında 17 bin 500 kişi, faili meçhul cinayete kurban gitti. O sürecin en korku yayan ismi JİTEM’i kuran Veli Küçük’tü. Abdullah Çatlı’nın, Yeşil’in hepsinin üzerinde olan bir isimdi, ama yazamadık.

    Niye yazamadınız?

    Hafızam beni yanıltmıyorsa… O dönemde Veli Küçük adı sadece bir gazetede çıktı. O da Sabah Grubu’nun Ayşe Önal’ın yönetiminde yayınladığı Ateş gazetesiydi. Daha Susurluk kazası olmamış ve Susurluk olayı patlamamıştı. Gazete ilk sayısında iç sayfalardan birinde, içinde Veli Küçük’ün de adının geçtiği faili meçhul cinayetlerle ilgili bir küçük haber yayınladı. Ve gazete ertesi gün kapandı. O gazete sadece bir gün yayımlandı. Veli Küçük o sırada Güneydoğu’da albay rütbesinde görev yapan bir komutandı.

    Ergenekon davasında tutuklanan isimlerden de anlaşılıyor ki, devletin en üst katlarından insanlar katılmış bu örgütlere. Bu da devletin bir anlamda bu örgütleri kurdurduğu ve yönettiği anlamına geliyor. Peki, ne oldu da devlet şimdi kendi adamlarını yakalıyor?

    Şu anda Türkiye’de büyük bir hesaplaşma yaşanıyor. Bu hesaplaşma sadece sivil siyasetle derin devlet arasında yaşanmıyor. Bu hesaplaşma devletin kurumları içinde de yaşanıyor. Her kurumun içinde bir kanat diğer kanadı tasfiye etmeye çalışıyor.

    Anlamadım… Kim kimi tasfiye etmeye çalışıyor?

    Devletin darbeci ve kirli ilişkilerden yararlanan kanadı tasfiye edilmeye çalışılıyor. Çünkü Türkiye’de devletin içinde hukuk tanımayan bir silahlı güç var. Bu darbeci gelenek orduda da, MİT’te de var. Susurluk’u işte bu yapı çözdürmedi ve bu yapı, Susurluk’tan çok daha kapsayıcı olan Ergenekon’u yarattı. Eğer bu ülkede Meclis ve Yargı on yıl boyunca Veli Küçük’ün ifadesini alamadıysa bunun bir tek nedeni var. Devlet buna engel oldu ve Veli Küçük aksine terfi ettirildi. Hatırlayın Susurluk sürecinde Mehmet Ağar dahil herkes hep ne dedi? “Bunlar devlet sırrıdır, bilgi veremem” dediler.

    Ben de onu soruyorum. Niye şimdi aynı devlet bu isimleri korumuyor?

    Türkiye tarihî bir dönemden geçiyor. Bütün bu tutuklamalar askere rağmen olmuyor. Her yerdeki hesaplaşma ordunun içinde de var. Parti başkanlığı yapmış çok önemli bir siyasetçinin bana ordunun kurmay kadrosuyla ilgili söylediklerini aktarayım size. Askerlerle ilişkisi yakın olan bu siyasetçiye göre, ordudaki kurmayların yüzde 30’u değişimden yana. Bunlar Türkiye’nin dünyayla bütünleşmesini istiyor. Yüzde 70 ise dünyaya açılmaya karşı çıkıyor, darbeci geleneği sürdürerek değişime karşı direniyor. AB sürecinden ve Türkiye’nin sivilleşmesinden rahatsız oluyor. Ordu içindeki hesaplaşma bu yüzde 30’la yüzde 70 arasında yaşanıyor. Hilmi Özkök’ün…

    Evet…

    Özkök’ün genelkurmay başkanlığı döneminde bu hesaplaşmayı gördük. Eğer Hilmi Özkök kendi dönemindeki darbe girişimlerini önleyebildiyse, arkasındaki yüzde 30’luk güç sayesinde yaptı bunu. Yoksa Özkök zehirlenme korkusuyla yemeğini bile evinden getiriyordu. Ordu içinde böyle kuşatmalar var işte. Ergenekon, ordudaki bu yüzde 70’ten güç alıyor, onların kaygılarını kışkırtıyor. Ama yüzde 30’luk kesim, NATO’da diğer 51 üye ülke sadece savunma bakanlarıyla temsil edilirken, bir tek Türkiye’nin iki hem savunma bakanı hem de genelkurmay başkanıyla temsil edilmesini kendi ülkesine yakıştıramıyor. Yüzde 70’in başarılı olmasını işte bu yüzde 30’luk kurmay kitle engelliyor. Bütün kurumlarda böyle bir ayrışma yaşanıyor.

    MİT’te ne yaşanıyor?

    AB süreciyle birlikte yaşanan demokratikleşmeyle Türkiye’de sivil siyaset güçlendi. Böylece bu süreçte sivil siyasete destek veren bürokratik güçler ortaya çıktı. Yoksa Ergenekon operasyonları durduk yerde olmuyor. Mesela orduda olduğu gibi MİT’in sivil kadroları da Ergenekoncu olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılmış durumda. Ergenekoncu olmayanlar, Türkiye’nin dünyayla uyumlu olmasını ve Ergenekon yapılanmasının açığa çıkarılmasında büyük rol oynuyorlar. Ama diğer yanda aynı MİT’te hâlâ çok sağlam ve çok sert bir Ergenekoncu kanat var. Geçmişte Susurluk’u yaratan grup da bu zaten. Bunlar Ergenekon’un yargı sürecine direniyorlar.

    Nasıl direniyorlar?

    MİT’in kapıları Ergenekon savcılarına açılmıyor. MİT elindeki olanakları, dosyaları Ergenekon operasyonunu yürütenlerin önüne koysa, arşivini onların kullanımına sunsa, bugün çok daha ciddi bir operasyon yapılıyor olurdu. Ama MİT bunu yapmıyor, Ergenekon soruşturmasına kurum olarak destek vermiyor. Desteğini bilgi sızdırarak el altından veriyor. Oysa İtalya’daki temiz eller operasyonunda İtalyan istihbaratı bütün arşivini savcı di Pietro’ya açtı ve operasyon böylece başarıya ulaştı. MİT’in arşivi Zekeriya Öz’e açılmıyor.

    Ergenekon operasyonlarının onuncusu yapıldı. Bildiğim kadarıyla bu operasyonlarda askere dokunuldu ama MİT’e dokunulmadı. MİT’in Ergenekoncu kanadına da dokunulacak mı sizce?

    Bu iş sadece askerlerle sınırlı kalmayacak. Susurluk’ta işin polis ayağı deşifre oldu. Şimdi Ergenekon’la birlikte bu yapının asker ayağı da deşifre oldu. Zaten kontrgerillanın özü askerdir, Özel Harp Dairesi’dir. Susurluk’ta bu yapıyı açığa çıkartmaya kimsenin gücü yetmemişti. Şimdi yetiyor. Ergenekon’da daha pek çok dalga yaşanacak. MİT’in Ergenekoncu sivil kadrolarına da operasyon yapılacak.

    Neye dayanarak bunları söylüyorsunuz?

    Ben 2500 sayfalık iddianameye baktığımda şunu gördüm. Savcılar MİT’in gönderdiği raporlardan hareketle, Ergenekon için bir örgütlenme şeması çizmişler. Ergenekon’un en tepesinde 12 kişilik bir konsey var. Bu on iki kişinin altında altı ayrı başkanlık var. Sonuncu operasyonu saymazsak, bugüne kadar bu başkanlıklardan sadece bir tanesinin alt örgütlenmesi isimleriyle ortaya çıktı. Sonuncu operasyonda tutuklananların şemada hangi başkanlığa ait olduğunu henüz bilmiyoruz.

    Tepedeki 12 kişi kim peki?

    Henüz onların da kim olduklarını bilmiyoruz. Ama burada ilginç olan şu. Ergenekon, Amerikan mafyası gibi örgütlenmiş. Amerikan mafyasının “omerta” denilen, hücrelerden oluşan ve sır vermeyen bir yapısı vardır. Amerika’dan bu örgütlenmenin dokümanını getirtmişler, Türkçeye çevirmişler ve Amerikan mafyasından aldıkları ilhamla örgütlenmişler.

    Susurluk’ta devletin görevlileri bir noktadan sonra kendi çıkarlarını gözetmeye başladıkları ve mafyavari suçlara karıştıkları için tasfiye edilmişlerdi. Mafya ile Susurluk’un ve Ergenekon’un ilişkileri ne?

    12 Eylül darbesinden sonra devlet geleneksel mafyayı tasfiye etti. Yerine eski ülkücülerden oluşan başka bir mafya kurdu. 1980 ve 1990’lara bu mafya damgasını vurdu. Bu mafya sokaklarda pervasızca adam öldürdü, insanları haraca kesti. Bu mafyayı MİT, JİTEM yarattı. Bir süre sonra devlet, kendi yarattığı mafyaya benzemeye başladı. Devlet bir nevi mafyalaştı. 2002’den itibaren bu mafya çetelerinin liderleri yakalanmaya başladılar. Şimdi hepsi içerideler. Türkiye’de önce mafya içeriye alındı. Arkasından Ergenekon operasyonu başladı. 1980-90’ların mafyası artık yok.

    2004’te sizinle yaptığımız söyleşide bana bu mafyanın tasfiye olacağını ve liderlerinin hepsinin içeriye alınacağını söylemiştiniz. O gün söylediklerinizin tümü bugün doğrulandı. Peki, Türkiye’de şimdi mafya bitti mi?

    Hayır, bitmedi ama şu anda Türkiye’de ciddi bir mafya üretmek mümkün değil. Şimdi küçük küçük çetecikler var. Zira bugün büyük mafyanın yerini dolduran bir Ergenekon örgütü var. Ergenekon, darbenin finansmanını sağlamak için haraç dahil her türlü işi yapan, bir yanıyla siyasal bir yanıyla da mafyatik bir yapı. Ergenekon’un var olduğu bir ortamda, ondan bağımsız bir mafya olamaz.

    Mafya bu ülkede devlet tarafından mı beslenip büyütüldü yani?

    Özellikle 2000’den sonra ben bunun böyle olduğunu yaşayarak da gördüm. Geleneksel mafya 1980’li yıllarda ciddi operasyonlara tâbi tutularak içeriye atıldı. Onun yerine eski ülkücülerden kabadayılığa yatkın isimler seçildi. İsim isim seçildiler bunlar.

    Kim seçti?

    MİT ve polis seçti. Polisin istihbarat kesimleri seçti. Ben o dönemde şunun söylendiğini hatırlıyorum. “Kadın ticareti yapılıyorsa, onu da biz yapalım. Böylece denetim altında tutarız” dediler. Mafyayla iş yapmaya başladılar. Sonra işler büyüdü. Uyuşturucu ticaretinden kumara ve haraç almaya kadar uzanan işlere girdiler. Ve olması gereken oldu. Devlet bu süreçte kendi yarattığı mafyaya benzemeye başladı. Susurluk olayının patlamasının bir nedeni budur zaten. Düşünün… MİT’in bir daire başkanı kullandığı bir mafya babasıyla arkadaşlık yapıyor.

    Nasıl?

    Bazı MİT mensupları önce mafyayı yarattılar sonra kendileri onlara benzediler. JİTEM de öyle. İtirafçıları kullandı sonra kendisi itirafçı gibi oldu. Uyuşturucudan haraca her işe girdiler. Susurluk döneminde bu yozlaşma devletin tepesine doğru çıktı. Bugün Ergenekon’dan tutuklanan İbrahim Şahinlerin ismi o dönemde haraç olaylarında geçti. Zaten Ergenekon Susurluk’un genişletilmiş hali. Ergenekon’la birlikte bu ülkede mafya bile ulusalcı oldu ve siyasi iktidarı düşürme rolünü üstlendi.

    Ergenekon ve Susurluk içinde mafyanın gücü neydi?

    Susurlukta mafya çok daha güçlüydü. Mafya liderleri çok etkiliydi. Ama 2000 sonrasında süreç değişti, mafya babalarının üzerine gidildi. Çünkü AB sürecinin yarattığı yeniden yapılanma devletin yapısının ‘mafya’ olmasına olanak vermedi.

    Mafya, Susurluk’un ve Ergenekon’un sözü dinlenen yöneticilerinden oldular mı?

    Hayır. Söz dinleyen, iş yaptırılan adamlar oldular hep bunlar.

    Susurluk olayı patladığında siz ATV’de Abdullah Çatlı’nın bir düğünde çekilmiş görüntülerini yayınladınız. Bu yayından sonra mafya sizi İstanbul’da evinizin önünde vurdu. Nasıl gelişti o olaylar?

    Beni vurduranlar şimdi Ergenekon’dan içeride. Abdullah Çatlı Türkiye’ye döndüğünde ben bir yolunu bulup onunla tanıştım. Beş yıl boyunca onunla konuşan gazeteciydim ben. Mehmet Özbey ismini kullanıyordu ve devletle ilişkisi çok iyiydi. Katıldığı iki düğünün görüntüsünü Susurluk kazasından sonra ATV’de yayınladığım için vuruldum ben. Eğer Türkiye Susurluk’la hesaplaşsaydı…

    Ne değişirdi?

    Eğer Türkiye Susurluk’la hesaplaşsaydı, sadece benim vurulmam değil, binlerce insanın ölümü de engellenirdi. Çünkü pek çok cinayetin faili Ergenekon’un sırrı Susurluk’ta saklıydı… Devletin içinde darbe yapmaya çalışan ve hukuk tanımayan yasadışı örgütlenmeydi bu sır. Ama Türkiye ancak şimdi devletin yarattığı kirli tarihle ve çetelerle hesaplaşıyor.

    Susurluk davasının arkasında siyasi iade olsaydı, Susurluk çözülmez miydi?

    Çözülmezdi. Çünkü siyasi irade olamazdı. 1996’daki Erbakan iktidarı Tansu Çiller destekli bir iktidardı. Çiller ise Susurluk sürecinin oluşumunu sağlayanlardandı. DYP iktidarı Susurluk sürecinin içindeydi. Güneydoğu’da faili meçhullerin ve çeteleşmelerin oluşmasını sağlayan Çiller iktidarıydı. Her şey o kadar aleni yapılıyordu ki…

    Evet…

    Öldürülecek Kürt işadamlarının listesi bile biliniyordu ve cinayeti işleyenleri devlet koruyordu. Tablo bu kadar netti. Mesela Behçet Cantürk Özel Tim’in kendini öldüreceğini biliyordu. Konuşmalarımızda bana, en az dört kez “Beni öldürecekler” dedi. Ve nitekim öldürüldü. Ayrıca o günkü Türkiye henüz sivil siyasetle derin devletin hesaplaşacağı bir noktaya gelmemişti. Derin devlet çok daha güçlüydü.

    Şimdi güçlü değil mi?

    Eskisi gibi değil. Şimdi Türkiye’nin sivilleri ve demokratları, toplumun özgürleşmesini, zenginleşmesini, sorunlarını çözmesini engelleyen asker-sivil bürokratik yapıyla ve derin devletle hesaplaşıyor. Bu hesaplaşmanın başlaması 2000’lerdeki AB süreciyle oldu. Susurluk’ta derin yapının sivil ve polis ayağı deşifre oldu. Şimdi Ergenekon’da işin asker ayağı da deşifre oldu. Zaten kontrgerillanın ana ekseni askerdir.

    İbrahim Şahin’in evindeki krokiye bakılarak bulunan silahlar, sizce Susurluk döneminden kalma mı? Yoksu bunlar Ergenekon’un gömdüğü silahlar mı?

    Çıkan bazı silahlar 2004 yılına ait gazeteye sarılmış ama, şunu da biliyoruz ki Susurluk döneminde çok ciddi sayılarda silah kayboldu. Silah kaçakçısı Ertaç Tınar’ın o dönemde İsrail’den getirdiği silahların Özel Tim’e satıldığı ve bu silahlar için örtülü ödenekten 50 milyon dolar ödendiği biliniyor. Bu silahlar devlete geri verilmedi. Bu ülkenin yapısı o kadar yozlaştı ki, çeteler devleti yönetmeye kalktılar. Düşünün, devlet bir kısım görevlisine silah veriyor ve onlara eylem yaptırıyor. Sonra devlet, bu silahları o görevlilerden geri alamıyor. Böyle bir devlete dönüştü burası. Bence şimdi toprak altından çıkanlar o silahlar. Aslında 2004 tarihli gazete de anlamlı.

    Hangi açıdan anlamlı…

    Kuvvet komutanlarının darbe için örgütlendikleri, ama çeşitli nedenlerle bu darbeyi hayata geçiremedikleri süreçte bu silahlar gömülmüş…

    O bombaları bir polis şefi nasıl ele geçirir?

    Ergenekon türü yapıların askerî yapılarla ilişkisini çok net olarak gösteriyor bu. Türkiye’de askerin haberi olmadan bu türden örgütlenmeler yapılamaz. Eğer Ergenekon türü yapılanmalar güç kazanıyorsa, bunların arkasında mutlaka bir biçimde askerî destek vardır. Türkiye’de asıl devlet gücü askerdir.

    Kaybolan bombaların hesabını soracak bir merci yok mudur?

    Buna da sıra gelecek. Şu anda kurumlarda iç hesaplaşma sürüyor. Değişimciler henüz tam olarak güç sahibi olamadılar. O yüzden evlerdeki, toprak altındaki bombaların, cephanelerin hesabını henüz soramıyorlar. Yoksa muvazzaf bir subayın evinde 22 bomba bulunuyor… Evlerden cephaneler fışkırıyor. Bu ülkede silahların bir dökümü yok mu? Eldeki silahların sayısı bilinmiyor mu? Daha kaç evden bombalar çıkacak? Genelkurmay’ın bu subaylardan bunun hesabını mutlaka sorması gerekiyor.

    Siz Ergenekon’un son operasyonundan kısa bir süre önce ‘Dalan nerede’ diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?

    Evet. Tahmin ediyordum yani… Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul’un kulislerinde “Dalan yok. Dalan nerede? Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak” denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika’ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. “Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok” dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. “Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım” dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon’un siyasi kolunun önemli bir ismi.

    Şimdi kulislerde ne konuşuluyor? Ergenekon’un on birinci dalgası da gelecek mi?

    Gelecek. On birinci operasyon siyasilere yapılacak. Bunlar siyasetin özellikle 2000’li yıllarda siyasette etkili olmuş önemli isimleri. Bu operasyonun yakında yapılması bekleniyor. Ayrıca çok etkili bir operasyon da emekli askerlere yönelik gerçekleştirilecek. Geçmişte genelkurmay başkanlığı yapmış bir ismin de bu operasyonda yer alacağı söyleniyor.

    Ergenekon soruşturması kapsamında dört muvazzaf subay tutuklandı. Ergenekon’un ordu bacağı temizlenecek demek mi bu?

    Bu temizlik ancak bir noktaya kadar gidebilir. Mutlaka bir yerde durur. Çünkü Ergenekon operasyonları nedeniyle ordunun tepesiyle siyaset arasında ciddi gerginlikler yaşanıyor şu anda. Ordunun fazla üzerine gidilmemesi konusunda uzlaşmaya gidebilirler. Orduda temizlik muvazzaflarda çok yukarılara gitmez. Orduda tasfiyeler Ergenekon davasıyla ilişkilendirilmeden sessizce yapılabilir. Sadece emekli isimlerde yukarılara dokunulabilir.

    Gözaltına alınan Ergenekon sanıklarının evlerine yapılan ziyaretleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Orduda bu operasyonlardan çok rahatsız olan geniş bir kitle var. Onları susturabilmek, sakinleştirebilmek için arada bir bu tür ziyaretleri yapıyorlar. Bir denge kurmaya çalışıyorlar.

    Artık ‘Ergenekon yoktur’ demek mümkün mü?

    Tabii ki mümkün değil.

    Sizce, “ben Ergenekon’un avukatıyım” diyen Deniz Baykal ne yapacak?

    Ergenekon süreci Deniz Baykal’ı siyaseten bir yok oluş sürecine sürükleyecek. Bir sosyal demokrat partinin Ergenekon gibi bir yapıyı savunması, CHP’nin geleneksel kitlesini bile partiden koparabilir.

    Ergenekon’un medyada elemanları var mı?

    Var. İddianameye ve örgüt şemasına baktığınızda medyada Ergenekon’la bağlantılı olduğu ileri sürülen çok üst düzeyde isimler var. Kimi halen genel yayın yönetmeni ve yönetici pozisyonunda bunların. Zaten Ergenekon kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, önümüzdeki günlerde siyasileri ve medyayı içine alan yeni bir Ergenekon operasyonu daha bekleniyor.

    Medyadaki elemanları şimdi ne diyecekler?

    Toprağın altından gümülü silahlar, plastik patlayıcılar, suikast silahları çıkıyor. Evlerden bombalar bulunuyor. Sadece bir albayın evinde 22 bomba bulunuyor. Artık Ergenekon’u ‘bu bir siyasi intikam’ diye savunmanın dayanakları kalmadı. Medya da darbeci geleneğinin sonuna geliyor. Medyada da darbeci damarla ilgili büyük bir tasfiye olacak.

    Ergenekon operasyonu AKP’nin iradesiyle mi yürüyor?

    Bu operasyonun nasıl yürüdüğünü hakikaten henüz kimse çözmüş değil. Türkiye’nin ve dünyanın değişen koşullarının ve siyasi iradenin tabii ki bir katkısı var ama… Operasyonların sürmesinde dış dünyanın da önemli bir etkisi var. Ergenekon’un teşhir edilmesinde bence ABD önemli rol oynadı. Ben dosyaların ABD’den de geldiğini, operasyonun sadece kendi gücümüzle olmadığını düşünüyorum. Avrupa Birliği ve Amerika’nın Türkiye’nin demokratikleşmesinden büyük çıkarları var.

    (Taraf-Neşe Düzel)

  13. Newsweek bile CHP’ye guluyor.. 🙂 Winter Fling

    The ‘Deep State’ on Trial – Newsweek
    The ongoing Ergenekon hearings would make good satire if the shadowy organization weren’t a serious challenge to the nation’s democracy.

    Grenville Byford
    NEWSWEEK
    Just outside Istanbul last week, the Ergenekon trial opened. The name refers to a clandestine group with ties to the military that is allegedly dedicated to toppling this, and indeed any, Turkish government they disapprove of. Bizarrely, the courtroom was too small to seat all 83 defendants and their lawyers. Add family members and journalists, and the result was chaos. It was a bad start to a trial based on an overbroad 2,455-page indictment with murder and subversion at its heart. There are elements of an airport thriller here, and it is tempting to write it up as satire. The bloodshed, however, has been real. So is the threat to democracy.

    In May 2006, a young lawyer named Alparslan Arslan shot and killed a senior Turkish judge, wounding a number of his colleagues. “I am a soldier of God,” Arslan reportedly shouted as he opened fire. He said his actions were a protest against the court’s decision to uphold the dismissal of a primary-school headmistress who had removed her headscarf on school premises, as Turkish law requires, but worn it to and from work. The shooting led to anti-Islamist protests directed at Turkey’s AK Party-led government, which had criticized the court’s ruling. Secular protesters accused the AKP of inciting “Islamist” violence. Arslan also admitted to throwing a hand grenade at the offices of Cumhuriyet, a solidly secularist newspaper. He was convicted of murder.

    In June 2007, though, the Turkish police discovered a cache of hand grenades in a poor Istanbul neighborhood. Their serial numbers were adjacent to the one used against Cumhuriyet. Their “owners” were not Islamists, but retired military men who proved to be the tip of the Ergenekon iceberg—a rare public manifestation of what Turks call the “Deep State,” a shadowy confection centered on the military but reaching into politics, the police, the courts and the bureaucracy. Prosecutors now allege that Arslan was no Islamist but an Ergenekon pawn, part of a plan to foment chaos, destabilize Turkey’s AKP government and persuade the military to mount a coup.

    Not that some generals required much persuasion. In March 2007, Nokta magazine published alleged excerpts from the diary of Navy Cmdr. Adm. Ozden Ornek, which detailed coup proposals circulated in 2003 and 2004 among Turkey’s top officers. Apparently, they failed to garner sufficient support and went nowhere. This being Turkey, Nokta was promptly hauled into court for libel, and the magazine died. The electronic information leaked to the magazine, it later emerged, had indeed come from a Navy server, and the libel case was dropped, though without an unequivocal determination that the diary was genuine. Most commentators, however, now accept that it was. Among those the diary says favored a coup was Gen. Senur Eruygur, then commander of the Jandarma, Turkey’s militarized police. The now-retired Eruygur was arrested this July in connection with the Ergenekon investigation along with Hursit Tolon, another retired four-star general.

    This is a sampling of the better-established allegations surrounding Ergenekon. Whatever is ultimately proved in court, most Turks will accept that there is fire somewhere within the smoke. Confirmed sightings of the Deep State are rare, but they do exist. One such incident occurred in November 2005, in the small eastern town of Semdinli. A bomb exploded in the shop of a PKK sympathizer and killed a man. Other bombs had gone off in the area, but this one was different: the bombers did not melt into the night. A crowd of bystanders gave chase and cornered them. The police arrested them but discovered they were noncommissioned officers of the Jandarma, a rural police force. They were released, rearrested, indicted, convicted and sentenced to long jail terms. The first prosecutor showed signs of asking who was backing them, but he was hastily dismissed and his replacement did not pursue the question. Recently, Turkey’s top criminal court overturned the convictions saying the case belonged in the military courts. A retrial is proceeding without prosecutorial urgency or determination.

    Today, the Ergenekon probe is a political football. The opposition CHP denounces it as a government attempt to distract the public. This is an odd allegation considering that the government does not control prosecutors. If it did, one top prosecutor would hardly have tried—and narrowly failed—to close the ruling party this summer. Newspapers have also taken sides, depending on their political predilections. Meanwhile, riots are shaking Turkey’s Kurdish areas, fueled by rumors that PKK leader Abdullah Occalan has been beaten up in prison. It is a plot to distract attention from Ergenekon, some say. Others disagree. It is difficult to know what to think, for the effect of Ergenekon is to render all solid ground quicksand—which was, of course, the organization’s objective.

    The prosecutors’ central point, if they can prove it, is different from anything that has gone before: not only are “bad” people being killed by the Deep State, they allege, but “good,” respectable secularists have also been killed in order to damage the “dangerous Islamists” politically. For many who have hitherto tolerated and protected those who take the law into their own hands, this may well be a step too far. The military is evidently split between modernizers who aim for professional, Western standards and others who wish to continue dabbling in politics—some of whom, it appears, have been willing to get their hands very dirty indeed. A similar split almost certainly exists within the police and the judiciary, and, indeed, all of Turkish society.

    It would be easy to mock the Istanbul prosecutors for their mammoth indictment, which seems too broad to be true. A narrower focus and a more manageable trial would have served their cause better. If, however, they can carry the decent majority of their fellow Turks along to the point where enabling the Deep State becomes unacceptable, Turkey will have taken a giant step toward membership of the First World. And it is well to remember that these prosecutors are risking their reputations, and maybe their lives, to make the attempt.

    URL: http://www.newsweek.com/id/166184

  14. Ergenekon terör örgütüyle ilgili soruşturma kapsamında gözaltına alınmasına karar verilen Bedrettin Dalan’ın kasasından çıkan burs listesi incelemeye alındı.

    Konuyla ilgili tartışmalar sürerken Dalan’ın sahibi olduğu Yeditepe Üniversitesi’nin eski bir öğretim üyesi ilginç iddialarda bulundu. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde dekan yardımcısı olarak görev yapan Prof. Dr. Mehmet Erdaş, burs verilen isimlere bakılması halinde ilişkiler ağının deşifre edilebileceğini savunuyor. Özellikle asker ve istihbaratçı çocuklarına ücretsiz eğitim imkanı sağlandığını ileri süren Erdaş, burs bağlama kriterini şöyle özetliyor: “O listede askerî kesim geniş yer tutar, kapıda kuyruklar oluşurdu. Dalan ilişkilerinde seçicidir. Mesela yakın çevresi sadece Alevilerden oluşur. Dalan, başarı durumuna göre veya maddî durumunun kötülüğüne göre öğrenciye asla burs vermezdi. Çok cimri ve para düşkünüdür, kendisine fayda getirmeyecek hiçbir şey yapmaz. Burs veriyorsa, arkasında mutlaka bir getirisi vardır. Burs verilecek öğrenci velisi ya etkili bir yerdedir ya da istihbaratçıdır. Ona nüfuz artışında bir şey sağlıyordur. Öyle adamların çocuklarına burs verir.”

    Ergenekon soruşturması kapsamında hakkında arama kararı çıkarılan Dalan’ın bunu ‘hukuksuzluk’ olarak nitelendirmesini eleştiren Erdaş, Dalan’ın kanun tanımayan davranışlar sergilediğini iddia ediyor. Erdaş, “LES sınavına giremeyen, asker kaçağı bir sürü adam doları bastırınca okula alınırdı. Dalan’ın eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve YÖK üyesi emekli paşalarla arası çok iyiydi.” diyor. Prof. Dr. Mehmet Erdaş, usulsüzlükleri ifşa edeceği için Bedrettin Dalan’ın kendisine silah doğrultarak ölümle tehdit ettiğini, ardından da üniversiteden uzaklaştırdığını söylemişti.

    Bedrettin Dalan’ın sahibi olduğu Yeditepe Üniversitesi’nde ve Acıbadem İstek Vakfı Okulu’nda yapılan aramada silahlar, binlerce mermi ve 7 bin kişilik burs listesi bulunmuştu. Listede çok ilginç isimlerin çocukları olduğu iddia ediliyor. Bedava okutulan çocuklardan birinin şu an tutuklu bulunan eski Emniyet Müdürü Adil Serdar Saçan’ın çocuğu olduğu belirtiliyor. Bir dönem Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Saçan’ın, Tuncay Güney’in sorgu görüntülerini de Dalan’ın odasında Veli Küçük’e verdiği iddia edilmişti.

  15. Tuncer Kilinc esittir Cevik Bir
    Winter Fling 🙂

    1994 yılında Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmayı ile İsrail arasında “Askeri Eğitim İşbirliği Anlaşması” imzalanıyor. Anlaşmayı İsrail adına Milli Savunma Bakanı, Türkiye adına ise 28 Şubat’ın sivri isimlerinden Org. Çevik Bir imzalıyor. Bu anlaşma ile İsrail savaş uçakları Konya üzerinde eğitim uçuşu yapma imkânına kavuşuyor. Böyle bir anlaşmadan TBMM’nin haberi yok, Erbakan hükümetiyse, “Biz bu anlaşmayı kucağımızda bulduk” savunması yapıyor.
    28 Şubat süreci böyle ilginç bir süreçti.Tankların yürüdüğü günleri hatırlıyorum. Sincan’da Filistin’le dayanışma gecesi tertiplenmesi gerekçe gösteriliyordu. Filistin halkı ile dayanışma ve İsrail’i eleştirme birilerini niye rahatsız etmişti, anlayamamıştık.
    O dönem MGK’sının “beyni” olarak isimlendirilen kişi ise Mustafa Ağaoğlu idi. Ağaoğlu MGK’nın 1. Hukuk Müşaviri ve Başdanışmanı olarak görev yapıyordu. En büyük özelliği ise Defne Mason Locası Üstad-ı Muhteremliği görevini uhdesinde bulunduruyor olması ve bu özelliğiyle, “Başbakanlık İrticayı Takip Kurulu” üyeliği yapmasıydı. Ağaoğlu, “MGK’da mason olduğumu herkes biliyordu” diyordu.
    “Mason” deyince bizim aklımıza hep İsrail gelir. Birileri ise, bu sizin vehminiz der, başka bir şey demez. Lâkin mason localarında İbraniceden gelen “Şibbolet, Boaz ve Jakin” kelimelerinin “Parola” olarak kullanıldığını ve Tevrat’tan alınan “Teşrin” bayramının Türkiye’deki mason localarında “Ayîn” biçiminde yaşatıldığını biz, eski bir mason olan Yüce Katırcıoğlu’ndan öğrendik.
    Neyse konumuz bunlar değil..
    İsrail’le gizli bir anlaşmanın da Erbakan’ın başbakanlığı döneminde Tuncer Kılınç tarafından imzalandığını, geçtiğimiz pazar Yenimesaj gazetesinin tertiplediği “Filistin Sempozyumu” nda, dünyada pek çok ülkenin kurtuluş reçetesi olarak gördüğü Milli Ekonomi Modeli mimarı Prof. Dr. Haydar Baş’ın okuduğu Hürriyet gazetesine ait 29 Ağustos 1996 tarihli, “İsrail’le gizli anlaşma” başlığı taşıyan kupürden öğrendik. Hürriyet’in haberine göre Tuncer Kılınç’a Erbakan, “Bu duyulmasın, millet bize ne der!” demiş ve bu anlaşma da Çevik Bir’in İsrail’le imzaladığı diğer anlaşma gibi “gizli” kalmış.
    Sayın Kılınç son zamanlarda, “Ulusal çıkarlarımızın gereği olarak, Türkiye’nin artık NATO’dan çıkması gerektiğini ve ABD’nin Türkiye’nin dostu ve stratejik ortağı olmadığını; Türkiye’nin İran, Rusya ve Çin’le Avrupa Birliği benzeri bir örgütün içinde yer almasının ulusal çıkarlarımıza çok daha uygun olduğunu, terörün de bu suretle büyük ölçüde bertaraf edilebileceğini” dillendirmekte.
    “NATO’dan çıkalım, İran, Rusya ve Çin’e yaklaşalım” demek, “İsrail’e sırtımızı dönelim” demektir. Sayın Kılınç hangi düşüncesinde samimidir, merak ediyoruz. İçimize bir kurt düşmedi dersek yalan olur. Nedir o kurt?
    Türkiye’de gayet samimi, mantıklı ve haklı bir ABD, İsrail ve Avrupa Birliği aleyhtarlığı yükselen bir değer haline gelmişti. İşte birileri Türk halkının Kuvayı Milliye ruhunu andıran bu uyanışından oldukça rahatsızdı ve “Yükselen milliyetçiliğin önüne geçilmesi” isteniyordu. Yahudi Douglas Feith, “Türkiye’deki Amerikan aleyhtarlığı önlenemezse bu hükümetle ilişkilerimiz sürdürülemez” tehdidinde bile bulunmuştu.
    İşte bu ortamda birileri yükselen bu Kuvayı Milliye ruhunu Türk halkının elinden alarak, bu ülkede Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail aleyhtarlığı yapılacaksa, onu da biz yaparız dedi ve öyle de oldu… Saf Anadolu çocukları da bu işe pek sevindi…
    AKP bitecekti..
    Millet zannedecekti ki ABD, AB ve İsrail dostları gitti; Kuvayı Milliye Ruhu geri geldi..
    Ayılmamız için bir on yıl daha geçecekti..

    Hasan Demir – Yeniçağ

    hasandemir54@hotmail.com

  16. Anlayabildigim kadariyla ne ergenekon milli ne de ergenekonu tasfiye eden guc. Yani gayrimillilerin ellerinde oyuncak olmaya devam…
    Winter Fling 🙂

  17. Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün evinde ele geçirilen belgeler arasında eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’e ait telefon dinleme kayıtlarının da çıktığı öğrenildi.

    Ankara’da sahte kimlikle yakalanan Levent Ersöz’e ait evlerde bulunan belgelerin İstanbul’a getirildiği bildirildi.

    Öte yandan, gözaltına alınan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, adliyeye sevk edildi.

    Soruşturma kapsamında aranırken Ankara’da yakalanıp İstanbul’a getirilen Ersöz, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki işlemlerinin ardından emniyetten çıkartıldı.
    Ersöz, Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne getirildi.

    Bu arada, Ankara Etimesgut’ta bir el bombasının bulunduğu bildirildi.

  18. Levent Ersoz Rusya’dan silah alimi komisyoncusu / TC temsilcisiymis. Bunlarin derdinin bagimsizlik degil Rus kucagi oldugu belliydi zaten.

  19. Acaba, yakin zamanda Ingiliz Kralicesinin ziyareti bununla alakalimiydi ?
    Biz bir Ingiliz Yapimiyiz anlasilan 🙂
    Winter Fling
    —————————————————-
    Laikçi şebeke: İngiliz-Yahudi kapışması / Yusuf Kaplan

    Artık şundan emin olabiliriz: Bu ülkede, bu ülkenin derin tarihî tecrübesini, zengin medeniyet birikimini ve iddialarını özümseyerek toplumla aynı hedefe doğru yürüyen bir devlet yok. Türkiye’de uğruna bağımsızlık savaşı vererek “kurduğumuz” devlet, İngilizlerin marifetiyle ittihatçıların kalıntısı laikçi / devşirilmiş bir şebeke’nin kontrolüne geçti daha sonraları.

    Ne idüğü belirsiz, bize esaslı bir “hayat-dünya” tasavvuru sunma imkânları neredeyse “sıfır” denecek kadar içi boş, kaba saba pozitivist, deist, zaman zaman ateist görünümler alan, İslâm’ı bu toplumun hayatından bütünüyle tasfiye etmeyi gâye edinen laikçilik ideolojisiyle, bu laikçi şebeke, akıl almaz gerekçelerle sadece bölgemizin değil, dünya tarihinin yapılmasında kilit roller oynamış zengin medeniyet tecrübemizi ve tarihî birikimimizi inkâr etmeye, hatta yok etmeye çalıştı bugüne kadar.

    Bu, hiçbir milletin başına gelmemiş tarihin en büyük cinayetlerinden biridir. Çünkü hiçbir millet, bu kadar esaslı bir medeniyet tecrübesini, ruhunu ve iddialarını inkâr etmeye kalkışmaz; zira bu, çılgınca bir şeydir.

    Kaldı ki, inkâr etmeye ve yok etmeye çalıştığımız medeniyet tecrübesi, iddiası ve ruhu, tam da küre ölçekli esaslı bir krizin yaşandığı bir dünyada, bize ve bütün insanlığa yeniden esaslı bir dinamizm, ruh ve heyecan verebilecek çapta adalete, hakka, hukuka, farklılıklara hayat hakkı tanıyan köklü bir özgüvene ve alçakgönüllülük duygusuna sahip, kanatlandırıcı ve herkese hayat bahşedici bir tecrübedir.

    Dahası, dünyanın son dört asırda sömürgeci-emperyalist ve seküler-kapitalist Batı uygarlığı tarafından inanılmaz bir şekilde yağmalandığı, medeniyetlerin kökünün kazındığı, bizzat Batılı düşünürlerce bile “insan türünün kökünün kazınmasında Batı uygarlığıyla hiçbir medeniyetin boy ölçüşemeyeceği”nin itiraf edildiği bir uygarlığın açgözlülüğünün, dünya üzerinde hâkimiyet kurma kavgasının yüzmilyonlarca insanın yok edilmesine, katledilmesine yol açtığı bir zaman diliminde, bütün bu ilkelliklere ve barbarlıklara karşı “insanlığın son adası” olarak görülen insanlığın yüzakı bir medeniyet tecrübesi bizim inkâr etmeye ve yok etmeye çalıştığımız tecrübe. Türkiye’nin bu kendini inkâr girişimi, anlaşılabilecek bir şey değildir.

    Batılıların dünya üzerinde hegemonya kurması ve üç asır gibi uzunca bir süre boyunca Osmanlı’yı Avrupa’dan ve tarihten silmek amacıyla geliştirdikleri politikaların sonuç vermesi ve sonuçta Osmanlı’nın gücünü ve zamanla bedenini de kaybetmesi üzerine, yenilmiş toplumlarda gözlenen bir hastalık bize de sirayet etti: Yenenleri yüceltme, maymun gibi taklit etme hastalığı ve özgüven kaybı.

    Bu yenilgi psikolojisi, bir yandan kendimizi aşağılamamıza, öte yandan da, görünüşte galip görünen güçleri körü körüne yüceltme, mitleştirme ve putlaştırma patolojileri geliştirmemize yol açtı.

    İşte bu yenilgi ve yüceltme patolojisinin oluşmasında, köksalmasında, bizzat devleti ele geçiren ve sömürgecilerin, özellikle önce İngilizlerin kapıkulu gibi hareket eden, daha sonra Yahudilerin güçlenmesiyle birlikte, kendi kökenlerini de hatırlayarak Yahudilerin dümen suyuna giren türedi, laikçi / devşirme şebeke büyük rol oynadı.

    İşte şu ân, Türkiye’de bu laikçi şebeke tasfiye ediliyor: Bu şebekeyi tasfiye edenler ABD’de Yahudilerin gücüne darbe vurmak amacıyla ABD ekonomisini “çökerten” İngilizlerdir.

    İngilizlerin hem ABD’de, hem de Türkiye’de Yahudi şebekelerine darbe vurmalarının nedeni, Yahudilerin küresel güçlerinin Yahudileri güç sarhoşu yapacak kadar kontrolden çıkmış olmasıdır.

    İngilizlerin bu kadar gücü var mı, demeyin. Unutmayın: ABD’yi kuranlar ve Yahudileri ABD’ye yerleştirenler, Osmanlı’yı çökertenler, Osmanlı’nın çökertilmesinden ve dünya savaşlarından nemalananlar ilk bakışta ABD gibi görünüyor; ama gerçekte İngilizlerdir.

    İngilizler, Yahudilerin bu kadar güçlenmesinin tehlikeli olduğunu ve dünyayı cehenneme çevireceğini düşünüyorlar. İsrail’in Filistin’de kan kusturmasının nedeni, İngilizlerin, Yahudilerin altını oyma girişimlerine bir cevaptır aynı zamanda.

    Türkiye’deki Ergenekon operasyonun en gerisinde İngilizler var ve Yahudilerin güdümündeki laikçi şebekeyi tasfiye ediyor İngilizler. Eğer İngilizler, Türkiye’deki Yahudi-güdümlü laikçi şebekeyi tasfiye edebilirlerse, Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya yavaş yavaş hâkim olma kavgası verecekler ve doğal olarak ABD’deki ekonomik çöküntü daha da derinleşecek.

    Peki İngilizler, Türkiye’deki tasfiyeden ümit ettikleri sonucu elde edebilecekler mi? Yoksa bu kez Türkler, İngilizlere şaşırtıcı bir darbe mi vuracaklar? Bu sorunun cevabını Pazartesi günkü yazıda araştıralım.

  20. Oho oho… Bunlar mi ‘bagimsizlikci’ yahu ! Torkish Generale bakin, ‘Yahudilerden destek alalim’ diyor 🙂
    Sizi yahudiler de kurtaramayacak – Winter Fling 🙂

    Derin kulak 2 bin 500 kişiyi dinletip, seslerini kaydetti

    Emekli tuğgeneral Levent Ersöz’ün bilgisayarı ve evindeki CD’lerde 2 bin 500 kişinin sesini kayıt altına aldığı ortaya çıktı.

    Dinletilen bu kişilerin listesi Ergenekon zanlılarından gazetecilere, işadamlarından bürokratlara kadar uzanıyor..

    Ergenekon operasyonu kapsamında firari olarak aranan ve önceki gün Ankara’da gözaltına alındıktan sonra İstanbul’a gönderilen eski Jandarma İstihbarat Başkanı emekli tuğgeneral Levent Ersöz İstanbul Emniyeti’nde susma hakkını kullanınca dün sabah saatlerinde damadı Baran Kayral ile birlikte Beşiktaş’taki Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Ersöz hakkında yakalama kararı bulunduğu için yakalandıktan hemen sonraki ilk 24 saatte yasa gereği mahkemeye sevk edilme zorunluluğu olduğundan savcılık tarafından sorgulanmadan nöbetçi mahkemeye sevk edildi ve burada tutuklandı.

    BİLGİ, BELGE

    Ergenekon’un tutuklu sanığı Erol Ersoy ile birlikte istihbarat ayağının başındaki isimlerden birisi olduğu iddia edilen Ersöz’ün örgütün kara kutusu olduğu söyleniyor. 6 aydır firari olan Ersöz’ün Ankara’da kendisinin ve kızının evinde yapılan aramalarda ise çok sayıda belge ve CD’ler ele geçirildi. Ersöz’ün bilgisayarında ve CD’lerde yapılan incelemelerde ise aralarında gazeteciden işadamına, emekli ve muvazzaf generalden yüksek bürokratlara kadar yaklaşık 2 bin 500 kişinin ses kayıt örnekleri ile binlerce kişinin telefon konuşma kayıtları bulunduğu iddia ediliyor.
    KIZININ EVİNDE…

    Ersöz’ün kızına ait evde yapılan aramada eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e ait telefon dinleme kayıtlarının çıktığı öğrenildi. Ersöz’ün 2 bin 500 kişinin ses kayıt örneklerini Jandarma İstihbarat Komutanlığı yaptığı dönemde topladığı ileri sürüldü.
    DALAN’LA ERUYGUR…

    Ersöz’ün, dinleyip kayıta aldığı isimler arasında Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanlığı yaptığı dönemde komutanı olan Ergenekon davasının tutuksuz sanığı eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’unda bulunduğu belirtiliyor. 2005’te gerçekleşen Eruygur ile Dalan arasındaki telefon görüşmesinin konusunun ise AK Parti’nin çıkışını durdurmak olduğu bildirildi. Telefon konuşmasında TSK’nın Amerikan Yahudi Cemaati ile irtibata geçip baş gösteren çıkışı durdurması gerektiğini anlatan Dalan’a, Eruygur’un ise “Haklısınız bir an önce bir şeyler yapılmalı” diye cevap verdiği öğrenildi.
    AK PARTİ MUHALİFLERİ

    Bu arada Eruygur’un Fenerbahçe Orduevi’ndeki ofisinde yapılan aramalarda Levent Ersöz’ün makam odasında çekilmiş görüntüler bulunduğu iddia edildi. Jandarma İstihbarat Daire Başkanı olduğu dönemde onlarca siyasi ve bürokrat ile makam odasında görüşmeler yaptığı ve bunların tamamının gizli kamera ile kayıt altına alındığı öğrenilen Ersöz’ün bu kişiler ile “AK Parti’nin hükümetten düşürülmesi için ne yapılabilir” konusunda fikir alışverişi yaptığı belirtildi. Ersöz’ün bu görüşmeleri Eruygur adına yaptığı iddia edilirken görüştüğü kişiler arasında o dönem AK Parti’den milletvekili olan iki kişinin de bulunduğu iddia edildi.
    TUTUKLU SANIK

    Operasyon kapsamında tutuklanan Çağdaş Türkiye Partisi Genel Başkanı Hasan Ataman Yıldırım’ın bilgisayarında ise şifreli bir klasörde Danıştay saldırısını düzenleyen Alparslan Arslan’la ilgili olarak “Alparslan Arslan’ın babası ile görüşüldü o konu halledildi” şeklinde bir not çıktığı iddia edildi. Polis bu notun Arslan’ın babası İdris Aslan’ın hesabına çeşitli kişilerce havale edilen 100 bin TL ile ilgisinin olup olmadığını araştırıyor. Yıldırım’ın ayrıca Ergenekon’un tutuklu sanıkları hakkında da bilgileri kayıt altında tuttuğu öğrenildi.
    ALAN DİNLEMESİ…

    Ersöz’ün elindeki 2 bin 500 ses örneğini alan dinlemesinde kullandığı belirtildi. Ersöz, elindeki ses örneklerini yüklediği kayıt cihazı ile alandaki sesler arasında karşılaştırma yapıp, dinlemek istediği sesi bulunca kayda geçiyor. Son dalga operasyonun firari sanığı olan yarbay Mustafa Dönmez’in arandığı dönemde ise bazı askeri kışlalarda saklandığı ileri sürüldü. Konuyla ilgili baz istasyonundan alınan “sinyal” raporlarının delil olarak dosyaya girdiği iddia edildi.

    http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=4023

  21. Hurriyet denen yahudi pacavrasinin Ergenekon duru$u.
    Winter Fling 🙂

    Başyazarından genel yayın yönetmenine, editöründen büdütörüne, şöföründen kapıcısına, büyük gazetemizin tüm değerleri, ‘şarlatan’ sıfatını uygun gördükleri Tuncay Güney üzerinden, yeni bir ‘işlevsizleştirme’ kampanyasına giriştiler.

    İzliyoruz…

    Bir taraftan da gülüyoruz.

    Sanki, ‘Ergenekon davası’, Tuncay Güney’in ‘anlattıkları’ yahut ima yoluyla geçiştirdiklerinden ibaretmiş gibi…

    Başyazar da sinirlenmiş…

    Öyle ki, ‘soytarı’ sıfatını bile çok görüyor… ‘Soytarı sıfatı ancak ona iltifat için kullanılabilir’miş…

    Başyazar, işbu ‘soytarı’, ‘şarlatan’ ve ‘yavşak’ Tuncay Güney’in iddialarını çürütüyor.

    Diyor ki, ‘Cem Ersever’i Veli Küçük öldürttü ise, konu şimdi mi ele alınır? (…) Bu yaratık, bir ülkeyi karıştıracak kadar önemli şeyler biliyor idiyse ve bunları taa 2001 yılında üstelik polis tarafından alınan ifadesinde söylediyse, işleme koymak için sekiz sene niçin beklendi?’

    Doğru…

    Sekiz sene niçin beklendi?

    Başyazar, suçu mevcut iktidara atıyor, bekleme limitinin topu topu dört yılını kullanmış Erdoğan’a yağdırıyor ama, asıl yağdırması gerekenleri atlıyor.

    Diyelim ki Erdoğan dört yıl bekledi ve MİT’den gelen dosyayı sonunda yargıya intikal ettirdi.

    Peki, diğer ‘bekleyenlere’ bir çift sözü yok mu başyazarın?

    Bülent Ecevit neyi beklemiş?

    Koalisyon ortakları (Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli) neyi beklemiş?

    İşbu şarlatanın ifadesini alan Emniyet yetkilileri neyi beklemiş?

    Cumhuriyet savcıları neyi beklemiş?

    Medyamız neyi beklemiş?

    Karargáh çıktılarına itibar ederek ‘Alçakları tanıyalım’ şeklinde yazılar yazan, meslektaşlarını suç örgütlerinin önüne atmaktan sabık başyazarlar neyi beklemiş?

    Başyazar bu soruların cevabını merak etmiyor.

    Zaten Ergenekon davası, ona göre, ‘Atatürk’ten nefret eden liberal faşistlerle, gerçek Atatürkçülerin kavgası…’

    Bu Atatürk düşmanı faşist liberaller, ‘ülkede ne kadar çağdaş kafalı aydın varsa, tasfiye etme veya sindirme çabası içinde’ imişler…

    Koskoca başyazarın düştüğü durumu görüyorsunuz değil mi?

    İndirgemeci mantığın, insanı nasıl zavallı ve gülünç durumlara düşürdüğünü görüyorsunuz…

    Hadi Tuncay Güney şarlatandır, yavşaktır, soytarıdır, şudur budur, birtakım yurtseverlere iftiralar atmaktadır, bunun için de devletin televizyon kanalını kullanmaktadır…

    Peki, Tuncay Güney’siz verilerle önünüze açılan koskoca ‘Ergenekon dosyası’ndan dikkatinizi çeken herhangi bir husus yok mu?

    O bombalar korkutmuyor mu sizi?

    O cinayetler tüylerinizi ürpertmiyor mu?

    O darbe girişimleri uykunuzu kaçırmıyor mu?

    Ergenekon, Atatürk’ten nefret eden liberal faşistlerle gerçek Atatürkçülerin kavgasıysa; iddia makamını ‘faşist’, sanık mevkiinde bulunan Doğu Perinçek, İbrahim Şahin, Kemal Kerinçsiz, Tuncay Özkan, Ergun Poyraz, Zekeriya Öztürk, Muzaffer Tekin ve Alparslan Aslan’ı ‘gerçek Atatürkçü’ mü sayacağız?

    Bu mudur?

    Kaldı ki, müfteri de olsalar (ki, Tuncay Güney bence de itibar edilir bir adam değil), insanlara ‘şarlatan’, ‘yavşak’, ‘yaratık’, ‘soytarı’ diye yağdırma hakkını nereden alıyorsunuz?

    İtirazınız varsa, hakkınızı mahkemede ararsınız.

    Küfrederek, ona buna dirsek atarak, tahkir ve tezyif yazıları yazarak neyi çözebileceğinizi zannediyorsunuz?

    Hani, canınızı da yaksalar, ‘en ahlaklı’, ‘en etik’, ‘en saygıdeğer’ olacağınıza söz vermiştiniz?

    AHMET KEKEÇ – STAR

    akekec@stargazete.com

  22. Son dalgayla gözaltına alınanlara ‘Encümen-i Daniş’ hakkında soru sorulduğunu yazdı gazeteler. Dikkatinizi çekmişse merak da etmişsinizdir. Çok meraklılarınız arasından beni ayıplayanınız çıkmışsa sevinirim.

    Geçen yılın başlarında bazı komutanların birbiri ardına itirafları medyaya yansıdığında bu işin arkasında başka bir iş olacağından duyduğum kuşkuyla yazdığım Kulis’in başlığı ‘İtiraf mevsimi’ idi. Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresi biterken yerine Org. Hilmi Özkök gelmesin diye katlandığı zahmeti yazmıştı bir meslektaş…

    Kıvrıkoğlu’nun “Bu açıklamaları yapmaya bir-iki eski bakan da beni teşvik etti” dediğini işitince şunları yazmıştım: “Encümen-i Daniş’ten arkadaşları olmalı o eski bakanlar… Belki de, bu tarzda bir çıkışı Encümen-i Daniş olarak planlamışlardır… / Yoksa hiç duymadınız mı Kıvrıkoğlu’nun da içinde yer aldığı, bazı eski politikacılar ve akademisyenlerden oluşan Encümen-i Daniş’i… / Ben onu anlatmaya başlayana kadar ‘Neden?’ sorusu üzerinde düşünün derim.”

    Şimdi fark ediyorum ki, o günlerde verdiğim anlatma sözünü tutmamışım.

    Oysa Encümen-i Daniş bir zamanların kudretlularının ileri yaşlarda da güç politikası oynamalarını sağlayan kuruluşun adı.

    ‘Kuruluş’ dediysem “Üyeleri kimlerdir?” merakından kurtulmak için Dernekler Masası’na müracaat ederek cevap alabileceğinizi sanmayın. Herhangi bir merkezi de yok bu kuruluşun… Ancak kendileri fena halde varlar. 15 günde bir toplanıyor ve ülkenin durumunu görüşüyorlar. Genel Sekreterin kaleme aldığı raporu Başkanın imzasıyla seçtikleri devlet yöneticilerine gönderiyorlar.

    Süleyman Demirel ile Ahmet Necdet Sezer Çankaya Köşkü’nde otururlarken onlara gönderirlermiş, başbakanlara da… Sezer “Aksatmadan gönderin” demiş, gönderileni okur ve gereğini yerine getirirmiş…

    Öğrendiğime göre, Encümen-i Daniş’in ‘mektup arkadaşı’ listesinde Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan yok… Herhalde Meclis Başkanı Köksal Toptan ile Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’a gidiyordur raporları…

    Eski başbakanlar, bakanlar, genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, sefirler, tanınmış bürokratlar, bazı üniversite hocaları… 40 kişiyle sabit tuttukları, ancak ölümle boşalan üyeliklerine mevcutların tamamının onayıyla yeni isim seçen kuruluşun üyeleri hep devlette üst düzey görev yapmış insanlar…

    Moda Deniz Kulübü’nde iki haftada bir yapılan toplantılarına katılım genellikle yüksek oluyor…

    Çok çok uzun yıllar önce toplantı mekânlarına tesadüfen uğrayıp bu kadar önemli simayı birarada gördüğümde merakım tutuşmuştu. Aradım, o zaman yazdığım Encümen-i Daniş yazımı bulamadım. Ortalıkta dönmekte olan garipliklerin kaynağını keşfettiğimi düşünmüştüm o gün; şimdiden geçmişe bakınca fazla hatalı düşünmediğim anlaşılıyor…

    Sağolsun, dönemin başbakanı Tansu Çiller 40 kişi adına önemli bir şahsın imzasıyla kendisine gönderilen mektubu 1995’te basına sızdırmıştı da Encümen-i Daniş adıyla bir kuruluşun varlığını geniş kitleler o vesileyle öğrenmişti.

    “Uzun zamandan beri açıkça ve pervasızca, anayasaya dayalı demokratik ve laik düzenimizi kökten tahrip etmeyi ve yerine şeriata dayalı devlet düzenini zorla uygulamayı amaçlayan beyan, eylem ve davranışlara girildiği görülmektedir” diye başlıyordu mektup ve “Türkiye’yi temelinden yıkmak, ülkeyi ve milleti bölmek isteyen sorumsuz kurum ve kişilere karşı şu yasal, idari ve yargıya yönelik ciddi tedbirlerin alınmasını öneririz” diye devam etmekteydi.

    İstedikleri, öncelikle Kur’an Kurslarının yaygınlaştırılmaması, İmam Hatiplerin sayısının da azaltılmasıydı.

    1995’te talep ettiklerinin hayata geçirilmesi için 28 Şubat post-modern darbesinin yaşanması gerekti. Ülkeye 28 Şubat sürecini yaşatan komutanların hepsi, istisnasız hepsi, Encümen-i Daniş’te üye olarak hizmet veriyorlar bugün…

    DP iktidarının daha en başlarında garip bir-iki icraatı vardır; meselâ Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması… O icraatların Encümen-i Daniş üyelerinin Bayar ve Menderes ikilisine gönderdikleri mektupların sonucu olduğu anlaşılıyor.

    Yakın zamanların en önemli -fakat akim kalmış- eylemlerinden biri de, Turgut Özal’ı cumhurbaşkanı seçtirmeme girişimiydi. Encümen üyeleri aralarından Fethi Çelikbaş’ı aday göstererek seçimi kilitlemeyi düşündüler; bunu yaptılar da… Özal onlara rağmen seçildi.

    2007 yılında yaşanan 367 saçmalığı ile cumhurbaşkanlığı seçiminin kilitlenmesinde oynadıkları rolü bilmiyoruz; ama tahmin edebiliyoruz.

    Tarihini 1800’lü yıllara kadar dayandırıyor, yakın tarihini bile Atatürk’ün silâh arkadaşlarıyla başlatıyorlar, ama Encümen-i Daniş’in bir ‘erk’ (yoksa ‘ERKE’ mi demeliydim?) haline gelişi Fahri Korutürk dönemiyle başlıyor. 1980 sonrasının bir ürünü Encümen-i Daniş, 1980 sonrası olanların bir bölümü de onların ürünü…

    Demek savcılar ‘Encümen-i Daniş’ konusunu da soruşturuyorlar ha!

    Taha Kıvanç – Yenişafak
    t.kivanc@yenisafak.com.tr

  23. Küçük-Güney iliþkisinde ilginç bilgi
    17 Ocak 2009 Cumartesi 08:36
    Ergenekon davasý sanýðý Ümit Oðuztan’la 2001 yýlýnda Tuncay Güney gibi mülakat yapýldýðý ortaya çýktý.

    Ergenekon dosyasýnda yer aldýðý iddia edilen mülakatta Oðuztan’a , 28 Þubat’ýn aktörlerinden Sisi lakaplý Seyhan Soylu, Ali Kalkancý, Emire Kalkancý, iþadamý Turgut Büyükdað, Tuncay Güney, Veli Küçük ve Doðu Perinçek’le ilgili sorular soruluyor.

    JÝTEM’in kurdurduðu iddia edilen Strateji Dergisi ve Nefes dergilerini çýkaran Oðuztan, emekli Tuðgneral Veli Küçük’ün Tuncay Güney’e maaþ verdiðini söylüyor. Ýstanbul Organize Suçlarla Mücadele Þube Müdürü Adil Serdar Saçan tarafýndan yapýlan mülakatta “Tuncay’ýn maaþý nereden?” þeklindeki soruya Oðuztan, “General Veli Küçük’ten aldýðýný söylüyor, onun Davutpaþa kýþlasýndan aldýðýný söylüyor.” cevabýný veriyor.

    2001 yýlý Mart ayýnda sahte plakalý araç ticareti yapmak suçlamasýyla gözaltýna alýnan Oðuztan’la, ETÖ firari þüphelisi Tuncay Güney’le olduðu gibi mülakat yapýldýðý ortaya çýktý. Sahte plaka sorusu dýþýnda farklý konulara deðinilen mülakatta Oðuztan’a Kraliçe Sisi isimli kitapta yer alan gizli isimlerin gerçekte kimler olduðu soruluyor. Ali Kalkancý’yý önce Arena’ya daha sonra da Star’a götürdüðünü ifade eden Oðuztan, bunun karþýlýðýnda 600 milyon aldýðýný anlatýyor. Bu parayý da Emire Kalkancý’nýn kýyafetlerine harcadýklarýný aktarýyor. Tuncay Güney’in Veli Küçük’ten aldýðý belgeleri kendisine getirdiðini ve onlarý redakte ettiðini ve tekrar Küçük’e gönderdiðini belirtiyor. Ayrýca Güney’in Küçük’ün talimatlarý doðrultusunda Perinçek’le görüþtüklerini belirtiyor.

    Oðuztan ayrýca o dönem JÝTEM’de çalýþan bir Durmuþ Coþkun Kývrak isimli bir albayýn kendisini arayýp yurt dýþýna çýkarýlan silahlardan bahsettiðini dile getiriyor. Albay Kývrak’ýn görev yaptýðý yerde bir fabrikadan kamyonetlere yüklenen ve seri numaralarý silinen silahlarýn Habur’dan yurtdýþýna çýkarýldýðýný anlattýðýný ifade ediyor. Ayný albayýn bu bilgileri Gazeteci Uður Mumcu’ya da bildirdiðini ve bundan sonra Mumcu’nun öldürüldüðünü belirtiyor. Oðuztan:”O meçhul ve ne oluyor bu albay da o zaman görevli, o zaman zoruna gidiyor ne bu rezillik diye tutuyor bunu Uður Mumcu’ya yazýyor. Bunun belgelerini gönderiyor. Þimdi kamyonlar yükleniyor, falan belge var adamýn elinde, dosya gönderiyor. Bansa çýkan aranp da bulunamayan Uður Mumcu’nun üzerinde çalýþtýðý dosyanýn bu olduðunu söylüyorlar. Uður Mumca bunun teyidini almak için saða sola telefon ediyor. Ham bir bilgi. Yani adama gönderilmiþ, nedir, ne deðildir, bunun üzerine Durmuþ Coþkun Kývrak olacak albay, telefon ediyor, Uður Mumcu’ya diyor ki sen yanlýþ yaptýn, saðý solu uyandýrdýn, ben sana bunu haber yapman için gönderdim. Ve arabasýna bomba konulduðu gün de Durmuþ Albay þeyi telefonla arýyor, gazeteden Uður beyi bulamýyor, eriþilmiyor bir türlü. Diyecek ki, seni öldürecekler, uyarýsýnda bulunacak, bulunamýyor. ” Oðuztan, Ergenekon’u a TSK içinde bir yapýlanma olarak bildiðini ifade ediyor.

    ihlasnet
    http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=4010

  24. Sivas ve Başbağlar Ergenekon işi

    ABDÜLKADİR SELVİ ANKARA
    JİTEM, Sivas olaylarından önce PKK, Dev-Sol ve TİKKO’lu teröristleri cezaevinden kaçırarak şehre getirdi. Bunlar PKK’nın iki numaralı ismi Şemdin Sakık’ın emrine verildi. Aydınlık, Şeytan Ayetleri’ni yayınlayarak provokasyona zemin hazırladı.

    Olaydan önce JİTEM’ciler basına Aydınlık ve Aziz Nesin’i suçlayan ‘İslami bilidiri’ler gönderdi. Sivas’tan sonra Başbağlar’da 33 kişiyi katlettiren JİTEM “Madımak’a fazla üzülmeyin, Başbağlar’da öcünüzü aldık” propagandası yaptı.

    Salman Yüksel çetelerle mücadeleye hayatını adamış bir isim. Bu uğurda ölümden bile dönmüş. Sivas olaylarının Ergenekon kapsamında yeniden incelenmesi için Sivas Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran Yüksel’in dilekçesi işleme bile konulmamış. İlk olarak 1985’te Ankara Batıkent’te Koparal ailesininin odağında olduğunu ileri sürdüğü bir çete ile yüzyüze kalan Salman’ın yıllar süren mücadelesi onu Ergenekon terör örgütüne götürmüş. İşte Salman’ın ilginç tespitleri:

    GENERAL ERDAL ŞENEL ENGEL OLDU

    1985’te Ankara Batıkent’te tespit ettiğim Albay Tandoğan Koparal’ın başını çektiği çetenin içinde savcı, polis ve askerler var. Genelkurmay Başkanlığı’na, Jandarma Genel Komutanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na, Sivas ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılıklarına, 1988’de yüzlerce dilekçe verdim. Genelkurmay’da Adli Müşavir Tümgenera Erdal Şenel (Ergenekon kapsamında gözaltına alındı) Albay Koparal ve çetesi hakkında verdiğim bütün dilekçeleri kapattı.

    ERGENEKON SAĞ VE SOLDAKİ TERÖR ÖRGÜTLERİNİ KULLANIYOR

    Sonradan Ergenekon olduğunu öğrendiğim bu çete PKK, Dev Sol, TİKKO, Hizbullah, İBDA-C, gibi tüm terör örgütlerini yönetiyor. Sivas’ta bizzat buna tanık oldum. Terör örgütlerinin üst yöneticileri tamamen askeri istihbaratçıların kontrolünde çalışıyorlar. Kadın ticareti, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, soygun, hırsızlık, kap-kaç faaliyetlerini de bu çete yönetiyor.

    TERÖRİSTLER SİVAS’A GETİRİLDİ

    33 kişinin yanarak öldüğü Sivas olaylarının perde arkasını anlamak için çetenin 1993’te gerçekleştirdiği olayları iyi bilmek gerekiyor. 24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu öldürüldü. Bundan 22 gün sonra 16 Şubat 1993 günü Nevşehir Cezaevi’ndeki PKK, Dev-Sol ve TİKKO militanları askeri elbiseler giydirilerek firar ettirildi. Sivas’a getirildiler. Hürriyet Gazetesi, Adalet Bakanlığı yetkililerinin açıklamasına dayanarak bu askeri elbiselerin Sivas Askeri Dikimevi’nden gönderildiğini yazdı.

    JİTEM KOMUTAYI SAKIK’A VERDİ

    Eşref Bitlis’in öldürülmesinden 3 gün sonra İstanbul Bayrampaşa Cezaevi’nde tutuklu PKK, Dev-Sol ve TİKKO militanları, infaz koruma memuru elbisesi giydirilerek yine Sivas’a getirildiler. Güneydoğu’da görevli PKK’nın 2 numaralı elemanı Şemdin Sakık bu teröristlerin başına komutan olarak atandı. Hem bu teröristleri hem Şemdin Sakık’ı JİTEM yönetiyordu. 24 Mayıs 1993 günü Bingöl’de 33 asker şehit edildi. Bu olay da bölgedeki Şemdin Sakık’a ve PKK’ya maledildi.

    POLİS FAKSINDAN PROVOKASYON

    Pir Sultan Abdal Derneği’nin Sivas’ta etkinlik düzenlemeye başladığı 30 Haziran 1993 günü bazı JİTEM’ciler hazırladıkları ‘İslami bildiriler’i Sivas Emniyet Müdürlüğü’nün faksından basına göndermeye başladı. Bu bildirilerde iki önemli tema işleniyordu: Biri Aziz Nesin’in dinsiz olması, ikincisi de Şeytan Ayetleri kitabını Aydınlık Dergisi’nin yayınlamasıydı. Aydınlık olaylara zemin hazırlamıştı. Madımak Oteli’nin yakılmasından 3 gün sonra Erzincan Başbağlar’da 33 Sünni vatandaşın katledilmesi de bölgede oynanan kirli oyunun bir başka sahnesiydi. Madımak olayı çetecilerin deyimi ile ‘dincilere’ Başbağlar katliamı da PKK’ya maledilmiştir. Oysa her iki olayı da JİTEM’ciler organize etti. Arkasında da Ergenekon örgütü vardır. Bingöl’de 33 askerin şehit edilmesi de aynı senaryonun bir parçasıydı ve JİTEM’in işiydi.

    93’TEKİ CİNAYETLERİ ERGENEKON İŞLEDİ

    Mumcu, Bitlis cinayeti ile Sivas, Başbağlar ve Bingöl katliamları, İstanbul Gazi Mahallesi’nde Alevilerin kahvehanesinin taranması olayı 1993 yılı içerisinde Ergenekon örgütünün gerçekleştirdiği olaylardı. Aynı zincirin halkaları olan bu olayların tamamı Ergenekon soruşturması kapsamına alınmalıdır.

    JİTEM elemanlarından canımı zor kurtardım

    Yıllardır büyük bir çetenin izini süren Salman Yüksel, Ergenekon soruşturmasından sonra örgütün ismini koyduğunu söylüyor. Bu süreçte Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın başına gelenleri bir öğretmen olarak yaşadığını anlatan Yüksel, ‘Deli diye hastaneye kapattılar, hapishaneye tıktılar, sürgün ettiler. JİTEM defalarca beni evimden kaçırıp öldürmek istedi’ dedi. Yüksel’in ‘Ankara Çetesi’nin Vatan Kurtarma Operasyonları’ ‘Çete’nin Kimliği’ ‘Kim Bu Çeteciler’, ‘Çetenin Suçüstü Tutanakları’ adlı 4 kitabı bulunuyor.

    Bitlis soruşturma açınca öldürüldü

    İstanbul’dan teröristlerin firar ettirilmesi tartışılırken 17 Şubat 1993’te Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis öldürüldü. İlginçtir. Ben Eşref Bitlis’e de bu çete hakkında bir dilekçe vermiştim. Bitlis’in bu dilekçe üzerine bir soruşturma başlattığını Jandarma Genel Komutanlığı’ndan önemli bir yetkili bana bildirdi. Eşref Bitlis’in uçağına sabotaj

    yapılan Güvercinlik Kara Havacılık Okulu’nun o zamanki sorumlusu Armağan Kuloğlu idi. Armağan Kuloğlu daha sonra Milli Savunma Bakanlığı Teknik hizmetlerden sorumlu Müsteşar Yardımcılığı’na getirildi. İlginçtir, Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok cinayetinde kullanılan plastik patlayıcıların da İnşaat Emlak bölümünden çıkarıldığı iddia edildi.

    Mumcu suikastinde albay izi

    Suikast günü eski Milletvekili Ömer Çiftçi, pencereyi açarak Mumcu’ya bugün dışarı çıkacak mısın, çıkmayacak mısın diye soruyor. Uğur Mumcu da çıkacağını söylüyor. Bu bilgi eşi Güldal Mumcu’nun ifadelerinde var. Çiftçi bu bilgiyi yine Uğur Mumcu’nun komşusu İbrahim Öncül’e bildiriyor. Mumcu evden çıkmadan önce Öncül kendi arabasını yıkamak bahanesiyle bahçeye çıkıyor daha sonra Mumcu gelip aracına binerken bombayı patlattığı iddia ediliyor. İlk önce polis cinayet zanlısı olarak İbrahim Öncül üzerinde duruyor fakat çetenin devreye girmesiyle Öncül zanlı sınıfından çıkarılıyor. Öncül, Milli Savunma Bakanlığı İnşaat Emlak Bölümü’nde Teknik Hizmetler Birimi’nde yani Albay Tandoğan Koparal’ın emrinde çalışıyor. Bu bölümün elemanlarının tamamı Genelkurmay istihbaratçılarından oluşuyor.

    Sivas’ta da ‘Binbaşı Tamer’ var

    Uğur Mumcu öldürülmeden önce iki önemli konu üzerinde çalışıyordu. Bunlardan birisi Kuzey Irak’taki Kürt liderlere ve PKK’ya gönderilen silahlardı. İkinci konu ise Abdullah Öcalan’ın PKK ve Genelkurmay Başkanlığı arasındaki bağlantılarıydı. Bu iki konuyu da aydınlatmıştı. Tuncay Güney Kuzey Irak’a gönderilen silahlarla ilgili Binbaşı Tamer diye birinden bahsetti. 1999 yılında Aydınlık Dergisi, Sivas Bölgesi’nde PKK-DEV-SOL ve TİKKO’ya silah temin eden şahsın kod adının ‘Binbaşı Tamer’ olduğunu yazdı.

    http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=18.01.2009&c=1&i=163532

  25. Aklı ersin diye! – UMUR TALU
    Az alıntı yapayım önce:
    * “Erdoğan Çankaya’ya çıkarsa, Anayasa ve sekülarizm muhafızı ordunun müdahale edeceği spekülasyonları var. Newsweek’te Zeyno Baran’ın ‘Yoldaki darbe?’ yazısı gibi.
    Artık darbe olmaz. Sivil kurumlar Erdoğan’ın ihtirasına, tehdide karşı durur.
    En büyük tehlike, askeri darbe değil, ABD’li diplomatların İslami tehdit karşısındaki saflığı.
    Son araştırmalar AKP oylarını yüzde 25.5, CHP’ninkini yüzde 20.5 gösteriyor.
    Tehdide karşı ordu tek başına değil. Erdoğan uyarıları dinlemezse, caddelerde tanklar olmaz ama, siyasi ve yasal eylemler olur.
    ABD Erdoğan’ı desteklemesin. Türkiye, kendi yoluyla karşı duracak.
    Özellikle Ankara Büyükelçisi Wilson ve Dışişleri Avrupa ve Avrasya’dan Sorumlu Bakan Yardımcısı Fried yanılmasın.” (Türkiye İslamcı bir cumhurbaşkanına mı sahip olacak? 2 Şubat 2007)
    * “Dışişleri Bakanı Rice, AKP’ye kapatma davası için konuşacak ve bir nebze Erdoğan’a destek verecekmiş.
    Rice susmalı.
    Hukuk yollarını dinamitlerse, Rice, Türkiye’de şiddetin hızlanmasına yol açabilir.
    Demokrasiyi sadece seçimlerle eşitleyerek, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Konseyi, Irak, Gazze ve Lübnan’daki ABD çıkarlarını sarstı zaten.
    ABD bir daha asla ideolojik eşvatandaşlarını, dinci siyasi partiler uğruna terk etmemeli.” (Türkiye’nin dönüm noktası, 14 Nisan 2008)
    * “AKP’ye kapatma davası demokrasiye saldırı değil, tam tersine demokratik bir olay.
    Bırakın Erdoğan yargılansın. Sonuca saygı duymalıyız.” (Türkiye’nin belirsiz geleceği, 30 Nisan 2008)
    * “AB baskıları sonucu, alternatif bir güç yaratılmadan, Silahlı Kuvvetler’in rolüyle ilgili reformların yapılması sonucu bu noktaya gelinmesi ironik.
    Fried ve Wilson, Türkiye’yi ılımlı İslam için deneme tahtası görüyor. Türk kamuoyu ABD’li diplomatların bu tür oyunlar ve kumar oynamasına izin vermemeli.” (Aynı tarihlerde bir röportaj)
    * “Yüzde 47 oy bir şey ifade etmez. Erdoğan, Putin’in koruması altında. Putin’i engellemek için artık çok geç ama onun deja vu’sü Ankara’da engellenebilir.
    İslam ile Batı arasında köprü olmaktan ziyade, en kaba anti-Amerikan, anti-semit komplolara cesaret verip mesafeyi daha da açtı. Türkiye en anti-Amerikan ülke oldu. Erdoğan Putin olmak isteyebilir ama ABD ve Avrupa desteklemesin.” (Türkiye’nin Putin’i gitmeyi hak ediyor! 6 Haziran 2008)
    * “Erdoğan liberal veya demokrat değil. O Türkiye’nin Putin’i.
    Dava sonunda 5 yıl yasaklı kalması bekleniyor. Bunu ‘yargıçlar darbesi’ diye göstermek istemelerine rağmen yasal bir olay.” (Türkiye’nin iktidar partisine karşı dava, 20 Haziran 2008)
    * “Sözde Ergenekon komplosu büyük ölçüde kurgulanmış, imal edilmiş.
    Bir darbe önlemekten ziyade, AKP’ye Anayasal tehditleri savuşturmak üzere.
    AKP, MGK’nın gücünü azaltarak, askerin siyasete etkisini sınırladı. Bu kozmetik değişiklik değil. Askerin gündemi belirleme kabiliyetini ortadan kaldırdı.
    Şimdi, yargı, AKP karşısında en güçlü karşı odak.
    Sekülaristler (laikler), bir şey yapabilmek için, son kurumsal kalelerini, Anayasa Mahkemesi’ni, yargıyı kullanıyor.” (Erdoğan, Ergenekon ve Türkiye için mücadele, 8 Ağustos 2008)

    Arkadaş!
    Bu yazıları yazan “arkadaş” Amerikalı.
    Ne sık, ne çok ve ne radikal yazmış. Yazılar arasında bir gün, 1 Haziran 2007’de, “27 Nisan muhtırası” akabinde, kapatmadan eminken, Harp Akademileri’nde Genelkurmay konferansına çağrılan, orada bile “Terörist Hamas’la görüşerek Türk hükümeti meşruiyet kazandırdı” diyen bir arkadaş.
    Adı Michael Rubin. Kankaları Wolfowitz, Perle, Feith, Pipes, karı koca Wurmser, Kristol gibi, Bush döneminin çoğunda ABD politikasında çok etkili olan, sonra Cheney dışında büyük ölçüde uzaklaşan, Rice (ve Fried) gibi daha realist, klasik kanatla çatışan, İsrail sağına yapışık, neomuhafazakâr şahinler olan bir arkadaş!

    Tasfiye
    Ergenekon operasyonunu destekleyen bir grup, aynı Ergenekonculara yakın kimileri gibi, bu oluşumu “tamamen anti Amerikan, anti NATO” diye niteleyip bir de “Rusçu, İrancı” diyerek, bu “arkadaşlar”ın bu yüzden tasfiye edildiğini anlatıyor.
    Ben, bu “arkadaşlar”ın bir kısım ABD’li neomuhafazakârlar ve İsrail tarafından da, TSK ve yargı içindeki konumları ve etkileri ile, “AKP iktidarını devirmek, sindirmek, karşılamak, AB sürecinden ittirmek” için umut ve alternatif görüldüğünü düşünüyorum.
    Meselenin ABD’de bir paraleli olduğunu, alıntılardaki “iç çatışma”ya tekabül ettiğini de, tasfiyenin bu alternatifin resmen bitmesi ve “kimi yoldan çıkması” ile hızlandığını da kabul ediyorum.

    Tabii ya!
    Engin Ardıç, benim cuma günkü kısa (halbuki önceden de çok yazmıştım) yazımı “ti’ye alarak” ve birkaç sayfa ötedeki ismimi unutarak, “Arkadaş öyle demiş” diye “aklınca” çelişkiler sıraladı “Benim aklım ermedi vallahi” diye biten yazısında.
    Bir kere, onunla “arkadaş” olamayız; liseden “abi”!
    Birileri, süreç içinde çeşitli gizli servisler yörüngesinde dolaşabilir. Hatta bir yapıda birçok kişi farklı heveslerde olabilir.
    Nitekim, Ardıç’ın “Merkel mi” diye dalga geçtiği “Alman bağlantısı”, Veli Küçük’ün Alman faşistleriyle ilişkileri, oradan gelen paralar, bazı sanıkların Alman gizli servis bağlantılarıyla telaffuz edilmiş vaka!
    Neredeyse “laik bir Turan” heveskârı olan Küçük “Rusçu” ha! Kullanılma ihtimali başka, bu başka! Levent Ersöz, İbrahim Şahin AKP öncesi onca faili meçhule de “Rusçu, İrancı” ideolojiyle bulaşmış olacak!
    Rubin’in Erdoğan’ı niye Putin’e benzettiği, Türkiye’nin İran ve Rusya ile artan ilişkilerinin bu ekibi niye rahatsız ettiği tam tersten anlaşılacak!
    Yarı İsrailli ABD’li arkadaşların Türkiye’de hangi batık, çıkık veya bankası alınmış işadamlarıyla ilişkili olduğu, onların kimlerle kankalaştığı hiç düşünülmeyecek!
    “Sarıkız, Ayışığı” denen darbe tasarımları içindeki “fırtına” gibi kimi komutanın İsrail’le ilişkisinden ziyade İran’la ilişkisi varsayılacak!

    Olur
    Ardıç, “kanıt” olarak, Emekli General Ersöz’ün Rus şirketi için çalışıp Rusya’ya kaçmasını gösteriyor.
    Olabilir, belki sonradan öyle bir şey de olmuştur. Ruslar için ne kadar önemli elemanmış ki, prostat ameliyatını Ruslara yaptıramayıp buraya gelmiş!
    Kimin yanında çalıştığın bir “kanıt” ise;
    Ben de diyeyim ki, ama Veli Küçük de bankasını Yunanlılara satan Özyeğin’in yanında süpermarket şirketi yönetim kurulu üyesi olmuştu. “Kızılelma” temasları o ofisinde de yapılmıştı. Yetmemiş, “dışkıcı subay”ı da Finansbank güvenlik amiri yapmışlardı!
    Ardıç’ ın yazı başlığı “Rusçu Amerikalılar”.
    “Olur mu hiç” demeye getiriyor; “İsrailci Amerikalı” olabiliyor tabii.
    Ben de ona şunu diyeyim: O neokonlardan daha esprili, zeki, entelektüel arkadaşlar “AKP’ci Genç Partili” olabilirse, o da olur!
    Tamam mı “abi”!

  26. Kih kih kih 🙂 Winter Fling

    Şu Rusçu meselesi – Umur TALU

    Ergenekon üstüne en ziyade şüphe ile baktığım tahlillerden biri, bu “yapı”nın “sapına kadar anti-Amerikan, anti-NATO, Rusçu, İrancı” olduğu.
    Bu tahlil, Tuncer Kılınç ve kimi ismin açık ortamda dile getirdikleri “vizyonları”na bağlanıyor.
    Dolayısıyla, bu “yapı”ya yakın kimi ismin “antiemperyalizm, bağımsızlık” diye atfettikleri niteliklerin paralelinden bir karşı tahlil yapılmış oluyor.
    Yetmiyor; kimileri “Ergenekon operasyonu”nu bir “ABD ve NATO operasyonu” olarak adlandırmakla kalmıyor, bir de kutsuyor.

    Bunlar “çok güzel hareketler” değil!
    Çünkü, ABD’de ve NATO içindeki güç ve öncelik savaşlarını dikkate almadığı gibi…
    “Ergenekon” denen yapı içindeki nüansları, ideolojik farklılıkları ve temelleri de silip geçiyor. Aynı şekilde, TSK içindeki gelgitler de. Bu arkadaşlar “tamamen devletin yolundan çıkmış” gösteriliyor.
    Ayrıca, bu tür zevatın;
    1. Almanya içindeki kimi bağları;
    2. İsrail bağlantıları;
    3. ABD’de uzunca süre en hâkim ideolojik harekât merkezini oluştururken Bush’un son döneminde bile etkileri zayıflayan, İsrail’e aşırı angaje, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı, Türkiye’yi Ortadoğu’ya gömülmüş bir alt güç görmek isteyen, yeri gelince Kerkük’ü bile Türkiye’ye hak diye telaffuz edebilen, AKP iktidarının devrilmesini tercih eden, Türkiye halkını güvenilmez bulan, Türkiye’de demokratikleşmeyle ilgilenmeyen, PKK meselesini kullanan, bir yandan da geleneksek ‘terörle mücadele’ yöntemlerini destekleyen neomuhafazakâr şahinlerle bağlantılar ihmal ediliyor.

    Şu elbette mümkün:
    ABD içindeki farklı tarafların mücadelelerinin, değişen önceliklerin buraya da yansıması.
    Kullanılmak istenen bir grubun artık tasfiyesinin makul görülmesi.
    Ama her şey de dış dinamik değil elbette.
    Burada da bir sürü hesaplaşma var elbette.
    Bir de, belki burada da “bu kadar cinayet, bu kadar kaos, bu kadar darbe yeter” diyen bir tarih sayfası!

  27. Siyonist Cumhuriyet Gazetesi, Sabetayci Cevik Bir, 28 Subat’ta MGK’da Genelkurmay Baskaninin yakasina yapisan Yahudi Cevik Bir 🙂
    Winter Fling

    Çevik Bir, PKK ile mücadeleyi engellemiş!

    33 yıl Milli İstihbarat Teşkilatı’nda görev yapan Mehmet Eymür’ün verdiği bilgiler Tuncay Güney’in ifadesini doğruluyor: Çevik Bir, Abdullah Öcalan’ın yakalanması için kurulan ekipten kendi elemanlarını geri çekmiş…

    İŞTE EYMÜR’ÜN VERDİĞİ BİLGİ TUTANAĞI-TIKLA

    Kanada’da yaşayan Ergenekon Terör Örgütü soruşturmasının firari şüphelisi Tuncay Güney,
    Ergenekon tutuklusu İstanbul Emniyet Müdürlüğü eski Organize Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’ın sorgulamasında, “Çevik Bir Paşa, Lübnan’da PKK ile temas kurdu” demişti.

    ÇEVİK BİR, ÖCALAN’I YAKALANMASI İÇİN KURULAN EKİPTEN ELEMANLARINI ÇEKMİŞ!..
    33 yıl Milli İstihbarat Teşkilatı’nda görev yapan Mehmet Eymür’ün verdiği bilgiler Tuncay Güney’in ifadesini doğruluyor.

    Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında ifade veren Eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir’in, Abdullah Öcalan’ın yakalanması için kurulan ekipten kendi elemanlarını geri çektiğini söyledi.

    Mehmet Eymür, Suriye Şam’da bulunan Abdullah Öcalan’ı etkisiz hale getirmek için yapılan birkaç teşebbüste bulunduklarını belirterek, “Öcalan’a yönelik bu faaliyeti sabote etmek için bazı engellemelerde bulunduklarına şahit oldum. Hatta Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, özel olarak kurduğumuz birlikteki elemanları eğitim zamanları geldiği gerekçesiyle geri çekti. Bu engellemelerin dış istihbarat servislerinin etkisinde olan bazı görevlilerce yapıldığı kanaatini taşımaktayım” dedi.

    İŞTE O İFADELER
    Eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün, Ergenekon klasörlerinde yer alan ve Abdullah Öcalan’ın yakalanmasını engelleyenleri açıklayan açıklamaları:
    “1994 yılında aldığım teklif üzerine tekrar Milli İstihbarat Teşkilatı’na döndüm. O tarihte Başbakan Tansu Çiller, MİT Müsteşarı da Sönmez Köksal beydi. Başında bulunduğum özel istihbarat dairesinin ana hedeflerinden birisi de PKK’nın başı Abdullah Öcalan’dı.

    “ÖCALAN’IN ŞAM’DA İKAMET ETTİĞİ, KULLANDIĞI KAMPI TESPİT ETTİK”
    “Göreve başladıktan kısa bir süre sonra Öcalan’ın Şam’da ikamet ettiği, kullandığı ve hemen hemen her gün gittiği Şam havaalanı yakınındaki Mahsum Korkmaz 2 kampı gibi yerleri tespit ettik. Buralarda gözetleme ve takip faaliyetleri yaptık, hatta arkadaşlarımızı kampın altına tünel kazmak için Ereğli’ye tünel kazma eğitimi almak üzere yolladık ancak bu çalışmanın faydalı olmayacağı kanaatine vardığımız için durdurduk.”

    “ÇEVİK BİR, ÖZEL OLARAK KURDUĞUMUZ BİRLİKTEKİ ELEMANLARINI GERİ ÇEKTİ”
    “Neticede Abdullah Öcalan’ı etkisiz hale getirmek için yapılan birkaç teşebbüs bölücü başının zırhlı araçla gezmesi hareketsiz olması ve bölgenin güvenlik özellikleri nedeniyle etkisiz kılma çalışmaları gerçekleşmedi. Neticede üst makamların olurları ile daha büyük bir operasyona başladık, bu dönemde MİT’in kontrolündeki bölgede asker ve polisin de katılımıyla bu operasyon için müşterek faaliyet grubu diye bir grup kurduk. Daha sonra Suriye’ye özel bir ekibin gönderildiğine dair basında haberler çıkınca polis aramızdan çekildi. Neticede bir minibüse yerleştirilmiş bir ton kadar C4 patlayıcıyla bir eylem planlandı. İllegal bir şekilde sınırdan geçirerek bu aracı Suriye’ye soktuk. Araç planlandığı şekilde kampın önüne bırakılmadığı için eylem tam olarak hedefine ulaşmadı.

    Bütün bu süreç içerisinde hem kendi teşkilatım içerisindeki bazı kişilerden hem de teşkilat dışındaki bazı kurumlarda çalışan görevlilerin Öcalan’a yönelik bu faaliyeti sabote etmek için bazı engellemelerde bulunduklarına şahit oldum. Hatta Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, özel olarak kurduğumuz birlikteki elemanları eğitim zamanları geldiği gerekçesiyle geri çekti. Bu engellemelerin dış istihbarat servislerinin etkisinde olan bazı görevlilerce yapıldığı kanaatini taşımaktayım. Burada örnek vermek gerekirse Genelkurmay Başkanlığı kanalıyla Gölcük’ten aldığımız patlayıcı malzeme bir veya birkaç gün sonra Cumhuriyet gazetesinde “MİT bir ton patlayıcıyı ne yapacak, neden verildi” şeklinde haber konusu oldu. Burada amacın bir yerlere mesaj vermek olduğu çok açıktır.”

    KENAN KIRAN-VAKİT

  28. Ergenekon denen $ebek hainlerin kim oldugunu ogrenmek icin takip edilmesi gereken baska bir sayfa da Mehmet Eymur tarafindan hazirlanan http://www.atin.org sayfasi.

  29. Encumen-i Kani$ hakkinda… 🙂 Winter Fling

    Encümen-i Daniş’le ilgili iki soru çengeli – Taha KIVANC

    Kamuoyunun da yakından tanıdığı bir bilim kadını, “Fazla büyütmüşsünüz” diye takıldı. Büyükelçi olan babası emeklilik sonrası Encümen-i Daniş’e davet edilmiş. Dediği özetle şu oldu: “Yaşını başını almış bir takım insanların kendilerince önemli gördükleri konuları konuşmak üzere biraraya gelmeleri hiç ilginç gelmemişti babama. ‘Sıkıldım’ diyordu. Devam da etmedi zaten…”

    Cumhurbaşkanı ile Başbakana çalışmalarının sonucunu rapor etmeyen Encümen-i Danişçiler’in hiç değilse TBMM Başkanını muhatap almış olabileceklerini düşünmüştüm; Başkan Köksal Toptan aradı, o da mektup listesinde değilmiş.

    Benim ilk yazımla aynı gün, üyelerden Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görüşleri çıktı Hürriyet’te; Abdullah Gül’e başbakan iken göndermişler raporlarını; şimdi ne ona ne de Tayyip Erdoğan’a gönderiyorlarmış…

    Hadi bir açıklama daha: İlk yazımın girişinde Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun geçen mart ayındaki ‘itirafları’ konusunu ele alırken, sarf ettiği bazı sözleri “Bu açıklamayı yapmaya bir-iki eski bakan da beni teşvik etti” diye özetlemiştim. O konuşmayı yapan Hürriyet’ten Şükrü Küçükşahin, “Açıklamayı yapmaya değil de, benimle görüşebileceğine eski bakanlar tarafından teşvik edilmiş” dedi bana.

    Encümen-i Daniş konusunu ekrana taşıyan televizyonların en çok kullandığı görüntü neydi, onu da kayda geçeyim: Dünyanın gidişini değiştirecek devr-i daim makinası ‘Erke’nin icat edildiğine dair yapılan basın toplantısının görüntüsü… Meğer üyelerinin önemli bir bölümü o toplantıya katılmışlar…

    Dün de Oktay Ekşi, yazısının bir bölümünü, Encümen-i Daniş konusunu kalemine dolayanlara cevap vermeye ayırmıştı. Ona göre de, “Gün görmüş, her türlü ikbal kavgasını geride bırakmış insanların, sadece ülke geleceğiyle ilgili görüş paylaştıkları bir platform” imiş Encümen-i Daniş…

    Önemli olduğuna kuşkular bulunan bir oluşumla ilgili daha fazla bir şeyler okumak istemezseniz, bu yazının devamını sizlere tavsiye etmem. Ne de olsa konum yine Encümen-i Daniş olacak… Daha doğrusu, konuyla ilgili okuduklarımdan aklıma takılan iki soru çengeli…

    Oluşumun ilk günleriyle ilgili üyelerden alınan bilgiler gazeteci veya yazar taifesinin de üye kabul edildiğine işaret ediyor. 1940’lar ve 1950’lerin ünlü yazarları Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Yusuf Ziya Ortaç ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu zamanında Encümen-i Daniş üyesi imişler…

    “Bugün kimler üye?” sorusuna cevap teşkil edecek açıklamalarda sayılan isimler arasında tek bir gazeteci veya yazar ismi geçmiyor. Hiçbir gazeteci/yazar üyesi yok mu bugün, var da isimleri sayarken akıllarına mı gelmiyor? “Gizliyorlar” diyeceğim, ama Oktay Ekşi’nin tezkiye ettiği bir oluşuma üye olmuş gazetecileri neden gizlesinler?

    Gazetelerde yazan ama meslekten olmayan iki üyesi var Encümen-i Daniş’in, biri eski büyükelçi, diğeri eski bakan: İlter Türkmen (Hürriyet) ile Mustafa Aysan (Radikal)…

    Bir ara Mehmet Ali Kışlalı oluşumu öven bir yazı yazmış, bayağı ayrıntılı bilgiler vermişti. Sorulduğunda, “Öyle bir şansım yok; devlete en üst düzey kademede hizmet etmiş çok önemli şahsiyetleri alıyorlar; bizim orada yerimiz yok” demişti…

    İkinci sorum ise, hiyerarşik yapısı bir başkan ile genel sekreterden oluşan Encümen-i Daniş’in şimdiki genel sekreterinin kim olduğu?

    Son dönem başkanlarının kim olduğunu biliyoruz: Fethi Çelikbaş ve Necmettin Karaduman… Çelikbaş bakanlıklar yapmış, Özal’ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olmuş, Karaduman da ANAP’ın uzun yıllar TBMM başkanlığını yapmış siyasetçiler… Şimdi de Prof. Sefa Reisoğlu başkan…

    Önceki iki başkan döneminde genel sekreter eski ANAP’lı bakan Cahit Aral’mış, peki daha sonra kim oldu?

    Yakından bilenler tarafından ‘tezkiye’ edilen, ya da önemli bulunmayan bir kuruluşun başkanı ve genel sekreterini de herhalde önemsememek gerekir.

    Yine de ilginç bir kuruluş bu. 12 Eylülcülerin yeni siyasi dönemde TBMM Başkanı olmasını istedikleri kişi Amiral Bülend Ulusu’ydu; Turgut Özal onun yerine Vali Necmettin Karaduman’ı seçtirdi. Bugün her ikisi Encümen-i Daniş içinde…

    CHP’li Fethi Çelikbaş’ı ileri yaşında Burdur’dan yeniden milletvekili seçtiren Özal’dı; Özal’ı cumhurbaşkanı yapmak istemeyenlerin başını o çekti; seçimde liderine değil de kendisine oy veren Özal’ın bakanı Cahit Aral’la Encümen’de buluştu…

    Bir dostum, kulağıma, “Eski ANAPlı Bedrettin Dalan’ı üye yapmışlarsa genel sekreterliği de ona vermişlerdir” diye fısıldadı. Ne bileyim ben. Bedrettin Bey şu sıralarda ABD’de sağlık sorunlarıyla uğraştığı için ülkemize gelmiyor.

    Önemsiz bir oluşumla ilgili önemsiz bir yazı okudunuz.

  30. Biz sizleri “ulusal kerhanede calisiyor” bilirdik. Meger sizler baskalarina veriyor mussunuz.. 🙂
    Winter Fling

    Benim gözümle Kemal Gürüz

    Ahmet HAKAN

    BENİM şu türden bir talihsizliğim söz konusu:

    Mazlum günlerinde saflarında mücadele verdiğim adamlar, kudretli günlerinde beni yanlarına bile yaklaştırmıyorlar.

    Buna mukabil…

    Kudretli dönemlerinde yanlarına bile yaklaşamadığım adamlar ise mazlum ve mağdur günlerinde başköşelerine buyur ediyorlar.

    Böylece…

    Her devirde bana “ezilenlerin gazetecisi” olmak gibi bir misyon düşüyor.

    Oysa ben, bir “mukayese imkánı”nı elimde tutabilmek adına…

    Kudretli günlerinde de Kemal Gürüz’ü tanımak isterdim.

    Kudretliyken de şimdiki kadar duygusal, güler yüzlü, anlayışlı, kibar, misafirperver, şakacı, açık sözlü, azimli ve de Amerikancı mıydı?

    Bilmiyorum, bilemiyorum…

    Çünkü kudretli günlerinde Kemal Gürüz’ün gölgesine bile yaklaşamamıştım.

    Neyse…

    Öyle ya da böyle, soğuk bir Ankara akşamında, Kemal Gürüz’ün orta halli dairesinde “Ahmet Hakan’ın Kemal Gürüz’le ilgili önyargılarını yıkmak” konulu bir muhabbetin ortasına düşüverdim.

    * * *

    Sohbet ilerledikçe…

    Önyargılarım da birer birer yıkılmaya başladı: Ben onu “Amerikan karşıtı” sanıyordum, meğer sonuna kadar “Amerikancı” imiş.

    Ben onu MHP’nin “Bozkurtçular” kanadına yakın biliyordum, meğer kelimenin tam anlamıyla “Demirelci” imiş.

    Ben onu “darbe sevdalısı” biliyordum, meğer 27 Mayıs’a da, 12 Mart’a da, 12 Eylül’e fena halde karşıymış.

    Ben onu “Ahmet Necdet Sezer’le aynı iklimin insanı” olarak görüyordum, meğer Sezer’le kanlı bıçaklı imiş.

    Ben onu “ulusalcı kanaat önderleri”yle dost biliyordum, meğer gelmiş geçmiş bütün Amerikan büyükelçileriyle kanka imiş.

    Ben onu “küreselleşme karşıtı” biliyordum, meğer küreselleşme yanlısı bir Türk milliyetçisiymiş.

    Ben onu “tipik Cumhuriyet okuru” biliyordum, meğer Cumhuriyet’le başı hoş değilmiş.

    Şaştım kaldım vallahi…

    Biraz garip bir haleti ruhiye içindeydi Kemal Gürüz…

    Gerçi gülüyordu, ironik takılıyordu, alışmış gözüküyordu ama yine de gözaltına alınmış olmasının şokunu tam olarak atlattığını söyleyemem.

    Soruşturma süreciyle ilgili yasaklar devam ettiği için, “Polisler ne sordu? Siz ne cevap verdiniz?” meselesine hiç girmedi.

    Ama yasak kalktığında “gür bir seda” çıkarmaya kararlı görünüyor.

    O polise kızmadım

    POLİSE KIZMADIM Arabaya binerken bir polis memuru başıma bastırınca aşağılandığımı hissettim. “Ömrünü devlete adamış bir adama bu yapılır mı?” dedim. Ama başıma bastıran polise kızmadım. O görevini yapıyordu. Asıl o polise bu görevi verenler utansın.

    DÖRT KERE AĞLADIM Nezarethanede kaldığım süre içinde dört kez gözyaşlarımı tutamadım. Çok üzülmüştüm. İçimde biriken zehri dışarı akıtmak istedim. Etrafımda kimlerin olduğuna bakmadan ağladım.

    ATALAY’I DÜŞÜNMEDİM Ben YÖK Başkanı iken İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kırıkkale Üniversitesi Rektörü idi. Kendisini görevden almıştım. Başıma gelenin Atalay’ın intikamı olduğunu düşünmedim. “Dinci kesim benden intikam alıyor” diye düşündüm. Beşir Atalay’ın başıma bastıran polis memuru hakkında soruşturma açmasının, içine düştüğü utanç duygusundan kaynaklandığını düşünüyorum.

    POLİSLER İYİ DAVRANDI Gözaltı süresince herhangi bir kötü muameleye tabi tutulmadım. Görevini yapan polis memurlarını şükranla yád ediyorum. Onlar bu işin sorumlusu değil.

    Gürüz: Ben bir Amerikancıyım

    ESKİ YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün dünya görüşü ile “Ergenekon davasından gözaltına alınanlar”ın dünya görüşü birbirine uymuyor.

    Mesela…

    Kemal Gürüz’ün altını çizerek söylediği, “Ben bir Amerikancıyım… Amerikan emperyalizmi palavradır… Dünya barışını Amerika sağlayacak” cümleleri, herhangi bir Ergenekon şüphelisini çığırından çıkarabilir.

    Ama ne yapalım?

    Belki de en iyisi olayı “Demek ki Kemal Gürüz de Ergenekon’un Amerikan kanadındanmış” diye geyiğe sarmak.

    İşte Gürüz’ün dünya görüşüne dair söyledikleri:

    BEN AMERİKANCIYIM Amerikan emperyalizmi palavradır. Ben Amerikancıyım. Dünya barışını ancak Amerika sağlayabilir. Türkiye’nin Batı ittifakının dışına çıkması felaket olur. Bu hükümet, ülkeyi Batı ittifakının dışına çıkarıyor. Asıl büyük tehlike budur.

    DARBELERE KARŞIYIM 27 Mayıs’ta 14 yaşındaydım. Menderes’in asılmasına çok üzülmüştüm. 27 Mayıs’a da, 12 Mart’a da, 12 Eylül’e de karşıyım. Darbelere karşıyım, darbe istemem. AKP’nin iktidara gelişinin arkasında 12 Eylül’ün siyaseti tarumar etmesinin rolü var. AKP’yi millet götürecek.

    BEN ÇETECİ DEĞİLİM Çetelerin kökünün kazınması lazım. Ben hayatımda böyle bir faaliyete katılmadım. Ergenekon kapsamında bu zamana kadar gözaltına alınanların çok büyük bir bölümünü tanımıyorum. Veli Küçük’ü tanımam, İbrahim Şahin’i tanımam. Gözaltına alınan emekli generallerden bazılarını, YÖK Başkanı iken görevim gereği tanımıştım.

    BATI’YA ŞİKÁYET EDECEĞİM AKP hükümeti, Türkiye’yi Batı ittifakından koparıyor. Şehirlerin kültürü ve yapısı değişti… Kadın-erkek ilişkileri yeniden tanımlanıyor. Ben bunları çok tehlikeli buluyorum. Bundan sonra bunlarla mücadele edeceğim. AKP hükümetinin yapıp ettiklerini Batılı dostlarıma anlatacağım. Milletime de anlatacağım.

  31. Eski Özel Harekat Müdürü, Bülent Ecevit’in eski koruma müdürü, DSP Milletvekili Recai Birgün, Ergenekon yapılanmasından yeni Ergenekon’un yapısına, tasfiye sürecinin ayrıntılarından, CIA bağlantısına, silahlardan 50. hükümetin yıkılmasındaki Ergenekon bağlantısına kadar her şeyi yorumladı. “Yeşil’i tanıyordum” diyen Birgün, Yeşil’in faaliyetleri ve bugün yaşayıp yaşaladığına kadar bir çok bilinmeyene ışık tutacak bilgiler verdi. İşte o röportaj:

    SİLAHLAR GÜNEYDOĞU’DAN

    SORU: Ergenekon operasyonu sırasında bulunan silahları nasıl değerlendiriyorsunuz?
    BİRGÜN: Bulunan bu silahları üç ayrı kategoride değerlendirmek lazım.
    1. Dönmez’den çıkan silahlardır ki, bunlar devletin depolarından çıkanlardır. Menşei bellidir ve illegal yollarla çıkmıştır.
    2. İbrahim Şahin’den çıkan silahlardır ki bunlar devletin depolarında ve illegal yollarla sağlanan silahlardır. Lav silahları Doğu ve Güneydoğu bölgesinden gelme olabilir. Çünkü o bölgede görev yapanlar bilir ki, bölgede rahatlıkla temin edilebilecek silahlardır. Glock marka silahlar da bölgede satılır. Kaleşnikof, mermi ve el bombaları da keza öyledir.
    3. Ortalığa bırakılan silah ve mühimmat ise hatıra olarak alınmış olanlardır.

    MENŞEİ BULUNUR
    SORU: Bu silahlar nereden gelmiştir ve nereden geldiği bulunabilir mi?
    BİRGÜN: Bu silahların incelenmesi halinde Güneydoğu menşeli olduğu görülecektir. Geriye doğru inceleme yapılırsa kolaylıkla bulunur. Mermilerin bulunması mümkün olmayabilir ama el bombalarının menşei kolaylıkla bulunur. En azından hangi birimden hatta hangi bölükten çıktığı belirlenebilir.

    ŞEKER GİBİ BOMBA DAĞITILIRDI
    Ben bölgede görev yaparken edindiğim deneyimlerimden biliyorum ki, el bombaları şeker dağıtılır gibi dağıtılırdı orada. Özal harekatta görev yaparken, tanıdığımız bir öğretmen, bir arkadaşımız hatıra olsun diye el bombası isterdi ve biz de verirdik. Kimse bunun art niyetli olduğunu hesap bile etmezdi.

    BÖLGENİN ŞARTLARINDA NORMALDİ
    Hatıra olarak alınan bu el bombaları, mermiler şimdi ortalığa bırakılıyor. Bölgede görev yapan kişilerin, operasyon için kırsala gittiğinde ne kadar mermi attığını kim bilecek ki? Nasıl kontrol edilecek ki? Görevden gelip, ‘1000 tane mermi attım, 2 tane lav attım, 4 tane el bombası attım” derse buna inanmak zorundasınız. Bir lav mermisini, 1 el bombasını ya da birkaç mermiyi hatıra olarak saklayabilir. Hatta daha fazlasını. Oralarda normal karşılanırdı böyle şeyler. Dahası bu kişiler yarın Batıya gidince sıkıntıya düşebileceğini düşünüp, stok yapabilir. Bölgede görevi sona erince batıya gelince mermi bulmak sıkıntısı olabilir diye düşünerek, bazı mühimmatı kendisine ayırmış olabilir. Bugün ortalığa dökülenlerin bir bölümü bu tür silahlar ve mermilerdir.

    DERİN YAPI VAR
    SORU: Peki bu Ergenekon yapılanması hakkında neler biliyorsunuz? Gerçekten böyle bir yapılanma olduğunu gösteren bilgileriniz var mı?
    BİRGÜN: Bakın, adı Ergenekon ya da başka bir şey olsun bilemem ama ben bu tür bir yapılanma olduğuna kesinlikle inanıyorum. 50. hükümetin başını yiyen de budur. O dönemi hatırlarsanız, olayları düşünürseniz, hükümetin istifası için yapılan çağrıları, baskıları, siyasi ve askeri demeçleri hatırlarsanız bunun izlerini görebilirsiniz. Güneydoğu’da çalıştık ve orada bir çok olay gördük. Bu yapıya ilişkin, varlığına ilişkin duyumlar, izlenimler elbette gördük. Ama bu yapının ucu nedir, başı kimdir bilemeyiz. Zaten bu bilinemez de.

    YENİSİ KURULDU ESKİSİ YIKILIYOR
    SORU: Madem bu kadar derin ve güçlü bir yapı ve devletin de gücü yanında, peki bugün olan ne?
    BİRGÜN: Şimdi yapılan bir tasfiye operasyonudur. Yeni Ergenekon kuruldu ve eskisini tasfiye ediyor. Bunun dışındaki her şey teferruattır. Detaylar önemli değil. Ana fotoğraf budur. Ben yeni gelen derin devleti itici buluyorum. Yaptıklarını beğenmiyorum. Eski Ergenekon kendisini Ulusalcı, Atatürkçü, laik ve cumhuriyet yanlısı olarak tanımlıyor. Öyleyse yeni gelen bunun karşıtı olmak zorunda. Eskisinin çizgisine bakınca yenisinin kimler olduğunu anlayabilirsiniz. Yeni derin devletin kimler tarafından kurulduğunu ve oluşturulduğunu da görebilirsiniz.

    YIPRATILMA SIRASI ASKERE GELDİ
    Türkiye’de bir yapı değişikliği var. İş dünyası değişti. Para el değiştirdi. Siyasetçi ve bürokrasi değişti. Değişmeyen ve değiştirilemeyen bir tek asker kalmıştı. Asker boyutuna el atıldı. Uzunca bir süredir asker yıpratılıyor. Şimdi itilip, kakılmaya başlandı. Bence asker bu görüntüye üzülüyor ama yapacak bir şeyi yok. Çıkışı yok.

    ESKİSİ GİBİ ÇALIŞACAK
    SORU: Yeni Ergenekon daha legal mi olacak? Karanlık işler olmayacak mı yani?
    BİRGÜN: Yeni Ergenekon da eskisinin yaptığı gibi derin ve gizli bir takım işler yapacak. Bu tür yapıların doğası gereği yapacaktır. Toplumda bazı işler, olaylar göreceğiz yakında. Ve o zaman onu kimlerin yaptığını anlayacağız. Ve ne tür bir yapılanma olduğunu ve neyi amaçladığını da daha iyi anlayacağız.

    CIA DESTEKLİ
    SORU: Tasfiyeyi kim yapıyor?
    BİRGÜN: Tasfiyeyi yapan sadece Türkiye’deki bir grup değil. Bu olamaz da. Dış destekli. Zaten eski Ergenekon dış merkezden kontrollüydü. Yenisi de öyle dış merkezden kontrollü olacaktır. Yani CIA kontrollü. Zaten bunu herkes biliyor ve söylüyor. Herkesin gördüğü dış kontrol ve bu dış kontrolün kimleri çalıştırdığı da görülüyor.

    ABD DESTEĞİNİ ÇEKTİ
    ABD kontrol dışına çıkan Ergenekon’u destekleyemeyeceği bir duruma geldi. Daha önceden de biliniyordu. Neden şimdi? Çünkü artık kendi çıkarlarına uygun değildi bu yapı. Bu nedenle kendisine uygun yeni bir Ergenekon’u kurdu ve eskisinin tasfiyesi için düğmeye bastı.

    16 BOMBADAN BURAYA GELEMEZLERDİ
    Yani bakın 3 yıllık bir karakol polisi bile bilir ki, 16 tane el bombasından bu noktaya ulaşılamaz. Daha geniş bir operasyon olduğu her polis biliyordur. Çünkü, Türkiye’de polis istemezse bir savcı bu tür bir operasyonu yapamaz.

    MEDYA DESTEĞİ ASKERİ DURDURMAK İÇİN
    SORU: Soruşturmanın her aşaması neden bu kadar açık? Yöntem bu mudur?
    BİRGÜN: Bu operasyonun medya ile birlikte yapılması, tüm bilgilerin medyaya servis edilmesi de bilinçli bir yöntem. Yani, kazıyı canlı yayınlamak, ifadelerin, ele geçen belgelerin, telefon dinlemelerin açık bir şekilde yapılmasının ilk nedeni; kimse operasyona müdahale edemesin diyedir. Yani kamuoyu bilmeden bir general gözaltına alınırsa, müdahale gelebilir. Anında kamuoyuna bilgi verilerek, olası müdahaleler önleniyor. Müdahale edebilecek yerlerin önü kesiliyor. Askerin müdahale gücü de böylece kırılıyor.

    İTİBARLAR BİLİNÇLİ SIFIRLANIYOR
    SORU: Askerin müdahale etmeyeceği kişiler ile ilgili de aynı yöntem izleniyor.
    BİRGÜN: Medya servisinin bir başka nedeni de mevcut kişilerin itibarının sıfırlanması içindir. Yani bu yargılama sonucunda üç-beş kişi ceza alabilir. Ama bir çok kişi de serbest kalacaktır. Ama bu kişiler topluma geri döndüğünde eski itibarları kalmayacaktır. Sözleri dinlenmez olacaktır. Toplumsal ve sosyal ilişkileri zedelenecektir.

    KANADOĞLU’NU KİM DİNLER ARTIK?
    Bakın seversiniz sevmezsiniz, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz Sabih Kanadoğlu, bu ülkenin başsavcılığını yapmış, onursal başsavcı olarak toplumda sözü dinlenen biriydi. 367 gibi hukuki bir durumu ortaya çıkartmış, sözleri ile hukuki değerlendirmeleri ile toplumu, siyaseti etkileyebilen bir gücü vardı. Ama şimdi Sabih Kanadoğlu denilince akla İbrahim Şahin, Susurluk, silahlar, derin devlet gibi şeyler geliyor. Hiç ilgisi olmasa bile bu böyle. Zaten gözaltı bile olmadı. Ama İbrahim Şahin ile aynı anda operasyon yapılınca toplumun hafızasında böyle yer etti. Yani itibarı zayıflatıldı. Şimdi bir daha 367 gibi bir hukuki yorumu yapabilir mi? Yapsa da dinleyen, ciddiye alan olur mu? Bu nedenle bu tür bir medya servisi yapılıyor. Medya da neye hizmet ettiğini bilmeden buna alet oluyor.

    YEŞİL’İ TANIYORUM
    SORU: Şimdi Yeşil (Mahmut Yıldırım) tartışması da başladı. Siz Yeşil’i hiç gördünüz mü?
    BİRGÜN: Yeşil’i tanıyorum. Görüştüm. 2000 yılında edindiğim izlenim, bazı yakınlarından aldığım ifadelerden elde ettiğim izlenim Yeşil’in o tarihte sağ olduğu yolundaydı. Ve ben Yeşil’in öldürülmüş olabileceğine ihtimal vermiyorum. Öldürülmüş olsa, hemen duyulurdu. Çünkü onu öldüren mutlaka hasmı, karşıt bir grup olacaktır. Bu tür bir infazı isim yapmak ya da nam salmak için bile hemen duyururlardı.

    TETİKÇİYDİ RANTÇI OLDU
    SORU: Yeşil ne yapardı? Kimin elemanıydı?
    BİRGÜN: Bu tarihlerde 60’ına yaklaşmış olmalı. Benim tanıdığım yıllarda bir tetikçiydi. Kendisine bilgi gelirdi, ‘kim PKK’ya çalışıyor, kim para desteği veriyor, kim silah sağlıyor’ buna ilişkin bilgiler gelirdi. Elbette gözümüzle görmedik ama bilirdik ki, Yeşil bu tür kişileri alır, infaz ederdi. Daha sonra Batı’ya geldi. Burada mafyaya, rant işine girdi. Ve bunun sonucunda hedef oldu.

    Sanıyorum, ilk başta MİT elemanıydı. Ama devlet içindeki istihbarat birimleri arasında sıkça yaşanan ‘adam kapma’ olayı sonucu Jitem’e çalışmaya başladı.

    YEŞİL HİÇ ARANMADI Kİ!..
    SORU: Madem yaşıyor, bunca zaman nasıl bulunamadı?
    BİRGÜN: Ben hala Yeşil’in yaşadığına inanıyorum. Bana göre Yeşil Türkiye’de hiç bir zaman aranmadı. Aransa bulunurdu. Türkiye’de polisin arayıp da bulamayacağı hiç kimse yoktur. Ama bu tür arama dediğiniz bir özel ekiple yapılır. Yetkili kılınan bir özel ekip kurulur ve bulunması istenirse herkes bulunur. Yeşil de bulunurdu. Ama hiç aranmadı. Kağıt üzerinde arama, arama sayılmaz.

    ihlasnet
    http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=4199

  32. Önce şu bilinmelidir, intikam adil değildir. Çünkü kaybedileni geri getirmez. Yaşananların tekrar yaşanmaması için hatasını kabul etmeyenleri eleştirmek ve mücadele vermek intikam değil, hukukunu korumaktır.

    Yaşanan süreci TSK’dan öç alınıyor gibi düşünenler çok insafsızlık yapıyorlar.

    Ergenekon soruşturmasının 10 ncu dalgasında gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan MGK eski Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç Star TV’ye konuştu. Uğur Dündar ve Nedim Şener’in gerçekleştirdiği röportaj faydalı olmuştur.

    Birinci dikkati çeken nokta; Avrupa Birliği karşıtlığının açıkça ifade edilmesiydi. Kendisine sorulması gereken şu sorular sorulmadı: ‘Batının Sevr iştahı 20 sene önce yokmuydu? Bunu bildiğiniz halde AB taraftarı olmanız o tarihlerde yalanmıydı,yoksa gerçekleri şimdi mi gördünüz?’

    İkincisi, Avrupa’da hiç bir ülkede irtica diye bir sorun yok ama bizde var diyorsunuz, o halde Türkiye’nin AB ye girmesi laikliğin teminatı olmaz mı? diye sorulmalıydı.

    Üçüncüsü, ‘Susurlukla Ergenekonun bağdaştırılamayacağını söylüyorsunuz ve Jandarmanın yaptığı hataların sorumluluğu İçişleri Bakanlığı’na aittir diyorsunuz. Bu durumda davulu İçişleri Bakanlığı’nda tokmağı Genelkurmayda olan bir Jandarma teşkilatı sağlıklı çalışabilir mi?’ sorusu sorulmadı.

    Dördüncüsü, açıkça darbecilik yapan, ‘Ordu Göreve’ diye pankart açan ADD gibi derneklere para yardımı yaptığını söyleyen ve o dernekleri öven Sayın Tuncer Kılınç’a darbenin anayasal bir suç olup olmadığı sorulmalıydı.

    Beşincisi, ‘İntiharla ölen emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın cenazesine gittiniz, bütün Genelkurmay karargahı ordaydı ve hüsnü kabul gördünüz, faili meçhullerden suçlanan ve siyasilere suikast planları bulunan sanıklara destek anlamı çıkmadı mı?’ sorusu sorulmadı.

    Altıncısı, ‘TSK içinde darbeci subayları sivil savcılar buluyor askeri savcılar neden hep arkadan geliyorlar bu durumda darbenin şartlarını oluşturanlara sessiz bir onay anlamı çıkmıyor mu? sorusu sorulmadı.

    Yedincisi, Sayın Kılınç Ergenekon örgütünü sadece kitaplardan okuduğunu söyledi. MGK Genel Sekreteri olarak böyle bir yapılanmadan haberi yoksa çetelerden haberi olmayan bir orgeneral o makama layık değildir yahut yalan söylüyordur. Biz bu güce nasıl güveneceğiz?

    Devletin altını oyan çetelerden haberi olmayan bir MGK varsa o MGK iflas etmiştir ve kapatılmalıdır.

    Savcıların kendilerine özensiz davrandığını söylerken darbelerde itilip kakılanlara empati yapıp yapmadığını duyamadık.

    Diğer taraftan geçmiş darbelerde hukuku çiğnenenlerin yasal çerçevede haklarını talep etmelerini öç alma olarak değerlendirmek vicdansızca bir davranış değil midir?

    Encümen-i Daniş olarak bilinen toplantıların Ergenekon bağlantısı Sayın Kılınç sayesinde kuruldu. Bu toplantılarda özel ritüeller ve bir kutsal kitap üzerine el basıp yemin törenleri olup olmadığını öğrenemedik. Encümen-i Daniş kurulunun kırmızı kitapla ilişkisini öğrenemedik.

    Bu kadar subay ve özel harekatçının irtibat bağlarının olduğu bir yapılanmada emir verenleri atlayarak Albay ve Tuğgeneral düzeyinde çeteleri örtbas etmek isteyenlerin potansiyel çeteciler olması muhtemeldir.

    Mamafih bu kişiler korku imparatorluğu ve koku kültürünün farkına şimdi vardılar. Yarası olmayan zaten gocunmaz. Demek ki, kirli bağlantı var ki bazılarının içlerini korku sardı, panik haldeler.

    ‘Kabadayı cesareti’ ile ‘Karakterli cesareti’ arasında şöyle bir fark vardır. Kabadayılar her şey yolunda giderken ve güç ellerinde iken cesurdurlar. Kontrolu kaybeden kabadayılar çok korkmaya başlayıp bütün sırlarını ortaya dökerler.

    Ergenekoncuların cesareti de kabadayı cesaretine benziyor. Birden Amerikancı kesilmeye başladılar. Yargıç ve Savcıların %10 unun üye olduğu YARSAV Derneğine Yargıtay binasında basın toplantısı verdirme ve faaliyet yaptırma iznini ancak basireti bağlanmış yargıçlar yaptırır.

    Bu memleket bağıran, halka fırça atan yargıçları, sahte kimlikle dolaşan çeteci generalleri de mi görecekti?

    ‘TSK’yı yıpratmayalım’ retoriği arkasında hataları ve zalimlikleri örtbas etmek isteyenleri ayırt etmemek gerçekte TSK’ya zarar verir.

    Terörle mücadele eden ordunun teröristlerden farkı adil savaşmasıdır.
    NEVZAT TARHAN – HABER 7
    ntarhan@gmail.com

  33. Kilinc Orgeneralin kafasina elma mi dustu 🙂
    simdi “evroka evroka!” diye kosuyor 🙂
    Winter Fling

    Tuncer Paşa’ya “Erbakan Hoca” tavsiyesi!..

    ETÖ, yani Ergenekon TERÖR ÖRGÜTÜ soruşturması çerçevesinde gözaltına alınıp “bilinmeyen bir sebepten dolayı serbest bırakılan” MGK eski Genel Sekreteri ve de eski orgeneral Tuncer Kılınç canlı yayında….
    “Bizi şeye alıştırdılar!” diyor.
    Bandımızda kayıtlı ifadeleri şöyle:
    “Silahlı Kuvvetler son derece önemli bir unsurdur. Bu gücün kendi sanayi olanaklarımızla teçhiz edilmesi (donatılması) son derece önemlidir, zaman içinde bizi şeye alıştırdılar, devamlı yardımlarla, eskimiş, out olmuş, efendim malzemelerle bizi teçhiz etmek, işte karınca kaderince, Yunanistan’la Türkiye arasında bir denge içinde. Biz bunlarla oyalandık; ama benim bu coğrafyada son derece güçlü bir orduya ihtiyacım var.” (21 Ocak 2009-Star Ana Haber)
    Güzeeeel!..
    Ben bu Kılınç Paşa’yı pek seviyorum!..

    Yıllar yılı, “Gâvurun eskimiş askeri malzemelerini hazırlop almaya alıştırıldık.”
    Gavurun “eskimiş” askeri malzemeleriyle “oyalandık!..”
    Bunu “ulusalcı paşamız” değil de…
    Biz demiş olsak;
    “Asker düşmanlığına” filan yorulabilirdi!..
    Neyse ki;
    “Jitem”ci müntehir Albay’ın cenazesinde “cümle üniformalı”nın esas duruşta iltifat yağdırdığı bir eski orgeneral haykırıyor o acı gerçeği!..
    Biz de zâtı âlilerinin açtığı yoldan ilerleyip sorgulayabiliriz değil mi?..
    Ey Paşam, Paşalarım;
    Hangi sebeplerden dolayı, Sayın Kılınç’ın şikâyet ettiği “gavurun eskimiş askeri malzemelerine” mahkûm olduk?..
    Hani “Batılılaşacaktık”, “laikleşmekle” birlikte!.”
    Öyle demiyor muydunuz;
    “Kılık, kıyafet, örtü, sarık fora…
    Selam Batı uygarlığına!..”
    Ne oldu?..
    Biz Batı için neyimiz varsa verdik, ona ne şüphe;
    “Batı”nın bize verdiği (ulusalcı paşamızın ifadesiyle) “eskimiş askeri malzeme” mi olacaktı?!.
    “Büyük” Atatürk, orgeneral unvanlı bir “silah arkadaşının”, emekliye ayrılmasından yıllar sonra çıkıp, “Eskimiş, out olmuş, efendim, malzemelerle bizi teçhiz etmek suretiyle oyaladılar, şeye alıştırdılar” yollu dert yanışına şahit olsaydı…
    Gurur mu duyardı eseriyle?!.
    Aaaah, ah!..
    Böyle mi olacaktı!..
    Cumhuriyetin 90. yıla merdiven dayadığı şu günlerde, bir orgeneralimiz çıkıp, “Oyalandık, alıştırıldık” mı diyecekti!..

    Hayır, bu kadarla kalmamalı…
    Sayın Kılınç’ın şikâyetçi olduğu “bağımlılığın” sebepleri, “özgür”, “demokratik” ortamlarda tartışılmalı.
    Süreç içinde bu duruma hangi paşalarımız hangi platformlarda tepki gösterdi?..
    Ve bu tepkiler, hangi “sivil” yönetimler tarafından nasıl karşılandı?..
    “Şikayet sahibine” seslenerek devam edelim sormaya…
    Sayın Kılınç;
    Siz herhangi bir “subay” değildiniz…
    “En büyük paşa”ydınız.
    Muvazzaflığınız döneminde (bugün şikâyetçi olduğunuz) “eskimiş, out olmuş gavur malzemesine alıştırılmışlığa” olan tepkinizi dile getirdiniz mi?..
    Ya da…
    Bu durumdan kurtulmamıza yardımcı olacak projeler ürettiniz mi, projelere katkı sağladınız mı?
    Sayın Paşa; o günlerde çok etkili noktalardaydınız…
    “Acaba?” diyorum:
    “Bırakın demode askeri malzemeleri almayı filan… Demode tankların 3 milyonluk İsrail’e tamir ettirilmesi gibi milli (ya da ulusal!) gururumuzu ziyadesiyle rencide eden bir uygulamaya tepki gösterdiniz mi?.. Engel olmaya çalıştınız mı?..”
    Sayın Paşa;
    28 Şubat post modern darbesiyle alaşağı edilen Refahyol hükümetinin Başbakanı Muhterem Necmettin Erbakan’ın etrafındaki bürokratlarla birlikte hazırladığı “Askeri Tedarik kaynaklarına” ilişkin “projeleri” inceleme imkanına sahip oldunuz mu?..
    Erbakan Hoca’nın Başbakanlığı döneminde,
    “Askeri malzeme alımlarında mümkün olduğu kadar yerli kaynaklardan faydalanılmasını” öngören projelerin “ilgililerin” dikkatlerine sunulduğunu bilir misiniz?
    Ya da bilmez misiniz?!.
    Hoca’nın, “Bu işleri niçin bize bırakmıyorsunuz, yoksa itimat etmiyor musunuz” diyerek tepkilerini ortaya koyan (‘sivil’) zatlara,
    “Size itimatsızlık aklımın ucundan geçmez. Ancak, burada ülkemizin yarınları söz konusu. Elbette mümkün olduğu kadarını milli tesislerimizde üreteceğiz. Şanlı Ordumuzun ihtiyacı olan malzemeleri, gerekli incelemeleri yaptıktan sonra en uygun kanallardan temin etmenin çaresini arayacağız. Biz de hazırlığımızı yapalım, bir hafta sonra buluşup yeniden değerlendirelim” dediğini…
    Bu “tavır” üzerine…
    Dönemin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan’ın da, o zamanki lideri olan hükümet ortağı Tansu Çiller’e giderek;
    “Hoca bir ekip kurmuş, aklı sıra tedarik konusunda alternatifler sunuyor!.. Bu son derece rahatsızlık veren bir tutumdur!.. Kendisini uyarmanızda fayda vardır!..” yollu uyarılarda bulunduğunu…
    “Mesajı” alan Çiller’in de bunun üzerine Başbakan’a gidip; “Hocam, bu tür konularda ısrarlı olmasanız” dediğini…
    Ve bütün bunlar olup biterken “birtakım sivillerin” kameralar karşısına geçip, “Her şeye para bulan hükümet bu konuda para kısıntısı yapıyor” diye feryâd ettiğini…
    Evet, Sayın Kılınç Paşam;
    Bütün bunları ve çok daha fazlasını unuttuysanız, Erbakan Hoca’yı bir ziyaret etmenizde fayda var!..
    O size, “projelerinden” bahsedecektir!..
    Ve o “projelerin” hangi sebeplerden dolayı uygulamaya geç-e-mediğini anlatacaktır!..
    Daha doğrusu hatırlatacaktır!..
    Sayın Kılınç Paşa;
    Döneme has “irtica yaygaraları” arasında o “projelere” yeterince dikkat edememiş olabilirsiniz!..
    Bugün, aradan on iki koca yıl geçtikten sonra…
    Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerini, “Komutanlarımızın kafalarına çuval geçirme cüretinde bulunabilen” dış güçlere karşı çok daha caydırıcı bir noktaya getirmek için en büyük çabayı Erbakan Hoca ve dava arkadaşlarının ortaya koyduğunu idrak edeceksiniz.
    Sözleriniz, böyle bir idrak noktasına iyiden iyiye yaklaştığınızı gösteriyor zira.
    Gidin Hoca’ya faydalandırsın sizi…
    “Reçete” onda olabilir…
    Kim bilir!..

  34. Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

    Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

    Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

    Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

    Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

    Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

    Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

    Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

    Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

    Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

    Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

    Bağımsızlık, Mustafa Kemal’ den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

    Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

    Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

    Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile alamamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

    Asıldık ey halkım, unutma bizi…

    Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

    Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

    Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.

    Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

    UĞUR MUMCU – CUMHURİYET (25.8.1975)

  35. Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklama bu yazıyı kaleme alırken geldi. GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi’nde olan olaylar ve GATA’nın Ergenekon sanıklarının ‘Mutlu sığınağı’ olması ve olan olayların etik dışı ve insani değerlere uymaması gibi bir durum vardır.

    Sayın Mukaddes Eruygur’un yaşananları onaylarken koskoca Genelkurmay’ın önyargılı ve mesnetsiz açıklama yapması TSK’yı yıpratmaktadır. Bir kurmay bütün verileri dikkate almadan karar veremez, lehte ve aleyhte bilgilere ulaşmadan hükme veremez.

    Onurlu kurumlar doğuracağı sonuçlar ne olursa olsun gerçeklerden kaçmazlar. Bu davranışı Genelkurmay’dan beklememiz iyi niyet göstergesidir ve kurmay ahlakının gereğini beklemektir.

    Aslında Genelkurmay’ın lehte aleyhte delil toplamak için hiç bir inceleme ve soruşturma yapmaması ve yapmayacağını deklare etmesi etik dışıdır. Bu açıklama çok düşündürücüdür.

    Hatayı kabul edip özür dilemek yerine direnmek ve kamuoyu önünde olanları örtbas etmeye çalışmak ilginçtir ve belki de suçluluk psikolojisinin bir sonucudur!

    Genelkurmayın Ergenekon soruşturmasında gösterdiği ‘gönüllü bir körlük’ mü bunu kamuoyu takdir edecektir?

    Adalet Bakanlığı müfettişleri Gülhane Askeri Tıp Akademisi Haydarpaşa Eğitim Hastanesi’ni büyüteç altına almışlar. Savcılarımız GATA’ya ‘haki’ büyüteçle bakarlarsa göremezler. Kirli işlerin faturasını birkaç doktora yıkarak kurtulma taktiği dikkat çekiyor.

    GATA Komutanı Tabip Tümgeneral Fahrettin Alpaslan 1996 Kasım’ında evinde intihar sonucu ölü bulunmuştu. Onuruna düşkün ve fedakar kişiliği ile tanıdığımız Fahrettin Paşamız sağ olsaydı olanları anlatırdı.

    Hatta GATA’nın vadi inşaatında yolsuzluk nedeniyle şahsına yapılan suçlamaları hiç hazmedemediği biliniyordu. O yolsuzluk işinde Ergenekon çetesinin kirli işlerinin olduğunu iddiası hiç yabana atılmamalıdır.

    Kullanılmanın vicdan azabı çok acıtıcıdır.

    28 Şubat 1997 sürecinin ilk Psikolojik Savaş operasyonu GATA’da başlatılmıştı. 1994 yazında Cumhuriyet gazetesi bir manşet attı. GATA’da irtica almış başını gidiyor diye…

    Hemen bu ihbarı değerlendiren ‘Komutanlarımız’ bir denetleme kurulu oluşturup sözde bir rapor hazırlıyorlar. Bu kurul imzasız ihbar mektuplarına ve şimdi anladığımıza göre Ergenekon çetesinin sunduğu malzemelere ve yazdığı senaryolara göre hareket etmiş.

    Böylece 1995 yılında 35 öğretim üyesinin tayini çıktı. Çoğunluğu mahkemeyi kazandı geri döndü ancak istifa etmek zorunda kaldı. Böylece çürük yumurtalar(!) temizlenmiş oldu.

    Bu Ergenekoncular çok ileri görüşlü imişler GATA’yı dikensiz gül bahçesi yapmak istemişler (!).

    Bugün bakıyoruz Ergenekon davasında tutuklu Generaller GATA’nın ‘şefkatli’ kollarına kavuşmak için çırpınıyorlar.

    Bi DOSTLAR MECLISI eksikti.. Fenerbahce Ordu evinde toplanip grup seks yapiyorlarmis 🙂
    Spring Fling 🙂

    Fenerbahçe Orduevi ‘Dostlar Meclisi’nin yüksek üyelerince işgal edilmiş durumdadır. Şu kesin ki Fenerbahçe Orduevi’ni kapatırsanız darbe ihtimalini yüzde elli azaltırsınız.

    Encümen-i Daniş’in bir üstü konumundaki ‘Dostlar Meclisi’nin bir gongla başladığını ve özel ritüelinin olduğunu tahmin etmek zor değil.

    GATA’nın bazı hekimleri Emekli generallerin askerlik hatıralarını dinleyerek başlarını sallamaktan mutlularsa onlara bir diyeceğimiz yoktur.

    Bazı kibirli emekli generallere ‘gönüllü kölelik’ yapmak hiç bir hekime yakışmaz.

    Bir bilim adamı verileri dikkate almadan karara varmaz.
    Bir bilim adamı doğuracağı sonuçlar ne olursa olsun gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmaz.
    Bir bilim adamı konunun lehine ve aleyhine deliller üzerinde ciddi bir biçimde düşünmeden kanaat oluşturmaz.

    Yalancılık, zalimlik, ikiyüzlülüğün çirkin yüzünü görenler dürüstlük, tarafsızlık ve âdil olmanın gereğini daha çok hissederler.

    İçimizde ‘doğru şeyi yapmanın sıcaklığı’nı hisseden hekim ve hakim ahlakına o kadar çok ihtiyacımız var ki?

    Gönüllü körlük gönüllü köleliğe gider. Prof. Dr. E.Diş Tabip Albay Hüseyin Haskan hocamız birçok şeyi biliyor diye düşünüyorum.

    GATA’da satışa gelen ve hapis yatan bu ağabeyimizin konuşması ne iyi olurdu ki!

    Evet bu derece zan altında kalan bir kuruma adli vaka göndermek Maltepe Cezaevi’nden Ağca’nın kaçırılmasına göz yummakla aynı anlama geldiğine dair kamuoyu algısını hatırlatmak isterim.

    GATA’nın Ergenekon’un gizli hazinelerinden birine misafirlik yapıp yapmadığını çok merak ediyorum.

    Terör savcılarımız GATA’yı iyi incelemeliler. Bu arada da GATA’ya hasta sevkini durdurmalılar. Kamu vicdanı çok rahatsızdır.

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan – Haber 7
    ntarhan@gmail.com

  36. Yaw bu Tuncay Guney artik neden konusmaz oldu ? Adami susturdular mi ? Tehdit aldigini ama susmayacagini soylemisti… Son havadisler nelerdir ?

  37. Çok güzel ve yararlı bir site olmuş


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: