Ertuğrul Özkök; Tetikçi Medya Maymunu mu?

Ertuğrul Özkök; Tetikçi Medya Maymunu musun sen:)

eo 

…Kahramanımız Ertuğrul Özkök, Doğan Monkey Center’ın (DMC) kendisine ayrılan odasında can sıkıntısından patlamış halde ayakta bir sağa bir sola yalpalayıp durdu.  Oflayıp puflarken cama vuran yağmur damlalarının bıraktığı izleri seyredip yavaş yavaş ağırlaşan göz kapaklarının kapanmaması için  uğraş verdi…

Masasına doğru ağır aksak ilerlerken “gece şarabı çok kaçırdım yine” sözleri döküldü mırıltıyla dudaklarından hınzırca bir gülümse kaplarken yüzünü… Daha dün yazmış olduğu  soyağacımın tepesindeki maymun” yazısına gelebilecek tepkiler gülümsemesini bir kat daha artırdı. On dakika kadar şekerleme yapıp yazı işleri toplantısına  öyle katılırım düşüncesiyle koltuğuna oturdu. Kenarda duran gazeteleri elinin ayasıyla hafifçe iteledi. Tepki yazılarını okumayı sona saklamıştı. Gözlerini ufka doğru dikmesinden az sonra yorucu olan gecenin de etkisiyle kendinden geçti… Bir müddet sonra duyduğu sesle irkilerek gözlerini açtı. Birisinin ona seslendiğini fark etti…

          Er-tuğ-ruuuuuuuul

          !!!

          Er-tuğ- ruuuuullllllllll

          Nine? Fatma Nine sen misin?

          Evet minik maymunum.

          Ama nine nasıl olur? Sen yaşıyorsun!

          Evet şempanzem niye şaştın?

Bu imkansızdı. Ertuğrul gözlerini ovuşturup karşısında duran kara çarşaflı kadına bir daha baktı. Evet evet…  Karşısında kapkara çarşafı ile Fatma ninesi duruyordu. Elinde koca bir şişe Petrus. Hemen arkasında ise adını hatırlayamadığı ninesinin kardeşi Sıdıka, “abercrombie” tshirt ile…

eo1

Yok hayır, bu olamaz diye mırıldandı Ertuğrul. Rüya görüyor olmalıydı. Kendine bir çimdik attı… Fakat canı yanmıştı… Demek ki rüya değildi… Kanlı canlı şekilde Ninesi karşısında duruyordu… İyi de DMC’nin kapısından nasıl girmişti, yukarıya onun odasına kadar nasıl gelebilmişti ninesi, hem de kapkara çarşafı ile… Şaşkınlığı bir kat daha arttı… Oysa kesin talimat vardı: “Çarşaf Türban Out”…

          Ertuğrul senin için geldim. Securityleri aştımda geldim. Benim taklacı orangutanım.

          !!!

          Bak bu da adını hatırlayamadığın büyük Halan Sıdıka.

Şaşkınlık, yerini endişeye bırakmaya başlamıştı Ertuğrulda… Mümkünatı yok bunun derken kendi kendine, gözleri ninesinin çarşafına takıldı. Patiskadan simsiyah bir çarşaf ve onun üstünde 6 değil  5 tane ok işareti… Okların hemen ardında kirli sakalları ile Engin Cansız’a benzeyen bir adam resmi, beline kravat bağlar halde… Biraz daha dikkatlice bakınca adamı tanıdı. Fenerbahçe’nin bomba transferi Okçu Daniel Guiza değil mi idi. Ya kafayı yedim ya da yiyeceğim diyerek bağırmaya başladı… Hızla Fatma Ninenin üzerine ellerini havada sallayıp boşluğu kovalarcasına yürüdü… Amacı karşısında duran zihninde yarattığını düşündüğü bu hologramı imha etmekti… Fatma nine üzerine gelen Ertuğrulu görünce çarşafının altından 6. oku çıkardı ve seslendi…

          Bak saplarım 6 ncı  oku Terlikli ayaklarına.

          Ne terliği nine?

          Sana kaç kere ayakkabılarını çıkartma evde ve işte, demedik mi Ertuş’um Şempanzem.

Şaşkınlığı giderek büyüyor irkilmesi ürküntü haline geliyordu Ertuğrul’un. Terlikte nereden çıktı derken aklına Terlikli Zirve haberi geldi. Oh my god, shittt dedi. Nasıl bir rüyaydı bu. Rüya mıydı yoksa gerçek mi. Allaaaaaam bitsin bu karabasan demek istedi fakat boğazında kelimeler düğümlenip kaldı. Ağzını açıp kapatıp bir şeyler söylemeye çalışsa da nafile çabalıyor kendi sesini duyamıyordu. Bu esnada Fatma nine elinde ki ok ile Ertuğrul’un pantolon kemerine Malkoçoğlu kıvraklığıyla dokundu. Çözülen kemerden boşalan Pantolon bacaklarından yere doğru düşerken gayri ihtiyari elleri ile testislerini kapama ihtiyacı hissetti. Testislerin sıcaklığını aldığında Uğur Dündar geldi gözlerinin önüne. Acıyla ninesinin yüzüne baktı…

Yaşadıkları gerçek olamazdı, olmamalıydı. Ahmet Hakan’a kaç defa bırak şu Pelin Batu’yu dediğini anımsadı. Ninesi gerçekten karşısında mı duruyordu, yoksa Ahmet Hakan, Pelin Batu’dan öğrendiği Ruh Çağırma tekniklerini üzerinde mi deniyordu. Eliyle ceketini kontrol etti. Cep telefonundan Nur Serter’i aramayı düşündü. Ne de olsa hem usta bir Ruhçu hem de ikna kabiliyeti yüksek bir dost idi Nur. Belki Nur Serter gelirse Ninesinin Ruhunu ikna edip geldiği yere yollayabilirdi. Hızla cebinden telefonunu çıkardı. Rehberden Nur’un numarasını bulmaya çalıştı. Ama ne Nur Serter’in ne de bir başkasının kaydı yoktu. Bütün rehber buhar olup uçmuştu sanki. Cep Telefonunun ekranına şaşkın şaşkın bakarken Cem Yılmaz’ı gördü minik ekranda. Cem, iki maymunun arasına yarı çıplak uzanmış, Etruğrul’a sırıtarak “evde ev, işte iş telefonu” kullanmalısın “Çikita” diyordu. Cem Yılmaz ve iki maymunun hemen ötesinde ise Charlton Heston kılığına girmiş Emin Çölaşan ile göbek büyütmüş Bekir Coşkun fis kos yapıyorlardı. Kulağını biraz daha cep telefonuna yaklaştırıp aralarında ne konuştuklarını duymaya çalıştı. Ancak Emin’in, “Maymunlar Cehenneminden Kovulduk Ey Halkım” isimli bir kitap yazacağını, Bekir’in ise göbeğini kaşıyarak “yaz abi arkandayım senin” dediğini duyabildi…Fakat o da ne… hemen arkalarında Yalçın Küçük vardı ve ellerini çırparak durduğu yerde hoplayıp zıplıyordu bir maymun gibi…

          Ertuğrulllll canımmmm.

          !!!!!

          Hayatım uyan haydi.

          !!!!

          Hadi ama bi tanem.

Ertuğrul bön bön etrafına bakındı. Kendisine seslenen karısı Tansu idi. Evindeydi ve yatağında yatıyordu. Derin bir oh çekti… Hayatım korkunç bir rüya gördüm dedi Tansu… Ben de diye cevapladı Ertuğrul… Tansu, Ertuğrul’u beklemeden anlatmaya başladı…

          Hayatım inanılacak gibi değil, şu senin eski elemanın Serdar.

          Serdar?

          Turgut yahu… Serdar Turgut

          Ha…

          İşte O… Hani hep dersin ya… Ben bir şey yazarım ardından o da aynı şeyleri yazmaya çalışır dediğin adam… Rüyamda sen maymunlu bir yazı yazmışsın.

          Eeee?

          O da bizi ziyarete gelmiş ve eğer “benimde soyağacımda bir maymun olsaydı penisim bu kadar kısa olmazdı Tansu” diyor. Ve bana senin penisini soruyordu kendisininkini göstererek…

Ertuğrul hafifçe tebessüm etti. Kafasını yastıktan biraz kaldırıp duvarda ki saate bakacaktı ki tam burnunun dibinde beyazlar içinde sarışın bir kadın gördü. Şaşırmıştı. Hemşire kıyafetleri içinde tepesinde dikilen kadın, elinde büyükçe bir şırınga ile duran Canan Aritman idi. Hastane koridorlarından bildik hareketle parmağını dudaklarının üstüne götürerek Ertuğrul’a “şşşşşttttt” yapıyordu. Ertuğrul daha ne olup bittiğini anlayamadan şırınganın kaba etine battığını hissetti. Ne yapıyorsun sen be kadın cümleleri süzülürken dudaklarından… Canan, iki dudağının üzerinde ki parmağı ile tekrar “şşşşşttttt” diyerek … “Senin için hem kürt hem ibrani deniyor. Görmüyor musun kan aldık DNA testi için deyip” ortadan kayboluverdi.

 

Ertuğrul olan biteni gördün mü dercesine Tansu’ya doğru döndüğünde onun olaylardan habersizmişçesine kendisine gülümseyerek telsiz telefonu uzattığını gördü…

 

          Arayan Güneş Taner . Aman dikkatli ol dinlemesinler sizi…

 

Deyiverdi…

 

 

Reklamlar
Published in: on Aralık 23, 2008 at 9:46 pm  Comments (7)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/23/ertugrul-ozkok-tetikci-medya-maymunu-mu/trackback/

RSS feed for comments on this post.

7 YorumYorum bırakın

  1. Yukaridaki resme bakarak Ertugrul’un musluman bir aileden geldigini zannetmeyin. O resmin cekildigi devirde butun hatunlar asagi yukari boyle giyiyordu.
    Winter Fling 🙂

  2. Hurriyet Gazzzatasinin Basgazlayani Oktay Eksi aynaya bakarak bir yazi yazmis.. Taha Kivanc’a oyle bir yanit vermiski. Basgazlayan ait oldugu cukura koymus.

    Iste boyle.. Fincani tastan oyarlar, Oktay Eksi’ye boyle GAZ verirler..
    Winter Fling 🙂

    Amiral gemisinin kaptanı iki çarşaflının da içinde yer aldığı aile fotoğrafını yayımladığında pek çok kişinin şaşırdığını tahmin ediyorum. Şimdi daha da şaşıracaksınız: Aynı gazetenin başyazarı Oktay Ekşi’nin babaannesi Fatma Hatun da çarşaflıydı. Dedesi Ali Osman Ekşi ise Mehmet Akif sakallı…

    Fotoğrafları görmek isteyen Halit Esendir’in “Babıali’nin Meşhurları” kitabına (s. 21) bakabilir…

    Yılın son günü İstanbul Üniversitesi’ne yapılan rektör atamasını kınayan bir yazıyla okur karşısına çıktı Oktay Bey. “Biz” dediği bir yüce odak adına yazdığını belli ederek öfkesini Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yöneltti. Dün bunun sebebini yazdım: Önceki cumhurbaşkanları döneminde rektör (hatta dekan) atamalarına doğrudan müdahil oluyordu Oktay Ekşi; şimdi “Acaba Hürriyet başyazarı ne düşünüyor?” diye görüş alan bir cumhurbaşkanı oturmuyor Çankaya Köşkü’nde…

    Öfkesi tepesinde kaleme aldığı için yazısında ilginç bir bölüm var; hem de çok ilginç…

    Okuyun: “Tarikat-cemaat takımı bu seçimle, uzun vadeli bir çabanın sonucunu aldı. / Önce kendilerinden saydıkları gençleri akademik dünyaya aldılar. Sınavlarda onları korudular. ‘Daha yeteneklilere’ değil, ‘kendilerinden’ saydıklarına öncelik verdiler. Sonra onların doktora yapmasını, doçent olmasını, profesörlüğe yükselmesini sağladılar. ‘Adamlarını’ yetiştirdiler. / Ve günü gelince de onları ‘Daha yeteneklisi var mı?’ diye bakmadan mümkün olan en üst makamlara getirdiler. / Çünkü öncelik ‘ülkenin’ değil, ‘cemaatin’ ihtiyacı olan adamı yetiştirmekte idi. / Bu dediklerimizin örneği çoktur ama en belirgin olanı bugünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dür.”

    Belli bir örgütsel şablondan söz ediyor Oktay Bey; yeteneğin değil, örgüt tercihlerinin rol oynadığı, her adımda kayırmayla bir yerlere gelinen bir yapılanmadan… Birileri ‘kendilerinden saydıkları’ kişilerin elinden tutuyor, onu hak etmediği bir yerlere taşıyor…

    Bu anlattığının örneği çokmuş…

    Hayatı boyu çektiği sıkıntıları, her kademede karşılaştığı direnişi yakından bilmeseydim beni bile ikna edebilirdi bu tespiti; oysa Abdullah Gül’ün her eriştiği yere büyük mücadeleler sonucu geldiği herkesçe biliniyor…

    Kişi herkesi kendisi gibi bilirmiş… Acaba böyle bir tespiti etrafına bakarak yapıyor olmasın Oktay Bey? Çalışma hayatına farklı bir yerde başladığı halde elinden tutularak gazeteciliğe sokulmuş, lise mezunuyken önce Kurucu Meclis üyesi yapılmış, ardından Londra’ya gönderilmiş… Hep dört ayak üzerine düşmüş birine?

    İsterseniz bir örneği ben kendi tanıklığıyla sunayım:

    EĞİTİMİ: “Liseyi bitirdim; ama olgunluk sınavında bir dersten kaldım. O senem boş geçecekti. Babam beni Toprak Mahsulleri Ofisinde ‘geçici işçi’ statüsünden bir işe yerleştirdi. Gündeliğim 3 lira küsur kuruştu. Üç ay orada çalıştım. Yılbaşı gelince geçici işçilerin iş akti feshediliyor; sonra tekrar işe alınıyorlardı. Ben tekrar o işe dönmek istemedim.”

    GAZETECİLİK MESLEĞİNE GİRİŞİ: “Gazeteciliğe hem aile dostumuz hem de uzaktan akrabalık bağımız olan Kemal Zeki Gençosman sayesinde adım attım.”

    27 MAYIS SONRASI: “(Askerlik dönüşü) işsiz olduğum sırada Ankara’da yeni bir gazete çıkarılmak istendiği şeklinde haberler dolaşıyordu. Olayın içinde Aydın Yalçın, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde hukuk müşaviri olarak çalışan Yüzbaşı Fikret Ekinci, İKA sahibi Ziya Tansu vs. olduğu söyleniyordu. (..) Ekibimizi kurduktan az sonra olayın aslında ihtilalin kuvvetli kişisi olarak bilinen Albay Alparslan Türkeş tarafından organize edildiğini öğrendik.”

    KURUCU MECLİS ÜYELİĞİ: “Yasa, Ankara gazetecilerine Meclis’te üç sandalye ayırmıştı. İstanbul basınına dört, İzmir basınına iki, Anadolu basınına üç sandalye ayrılmıştı. (..) Ankara’da ben, Altan Öymen ve İlhami Soysal seçildik.”

    İNGİLTERE’YE GİDİŞİ: “Ulus gazetesindeyken bir gün muhabir arkadaşlarımdan Yurdakul Fincancı ‘Yurtdışına gitmek istiyordun, bir fırsat var, ilgilenir misin?’ diye sordu. Meğer hem gazeteci, hem subay, hem de ağabeyimiz konumunda olan Doğan Tanyer (..) Yurdakul’a ‘İstersen böyle bir olanak var’ diye haber vermiş. (..) Daha sonra da o konuyu bana açmış… (..) Yetkinin Londra Başkonsolosu İsmail Soysal’a ait olduğunu söylediler. (..) Gidince mektubu kendisine takdim ettim . Böylece işe başladım ve üç buçuk yıl Londra’da kaldım.”

    YÜKSEK EĞİTİMİ: “Aslında ta 1952’de Ankara’da Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırmış, ama gazetecilik nedeniyle sınavlara girememiştim. (..) 1967 yılında son sınavlarımı da vererek Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdim.”

    Sonra Hürriyet… Giriş o giriş…

    Şimdi o bir başyazar…

    Nasıl ‘örnek’ ama!

    Taha Kıvanç / Yeni Şafak
    t.kivanc@yenisafak.com.tr

  3. Tuncay Guney, Ertugrul Ozkok’u isaret ediyor. Zavalli Ertugrul son care olarak Muslumanlara “ben de sizdenim” mesaji vermek icin ailesinin eski fotografini piyasaya cikardi ama yemezler ! 🙂
    Winter Fling

    Son dalga ile ergenekon soruşturmasında hangi aşamaya gelindi?

    Bir ilerleme kaydedildiği gözleniyor. Fakat geçmişte de Ergenekon Susurluk’un babası demiştim. Birçok açıklamalarımda birçok gizli mesaj vermiştim. Bu mesajlar anlaşılabiliyor mu bunu bilemiyorum. Evet Susurluk’un babası Ergenekondur. 10. dalga operasyonunu en iyi gözlemleyenler sizler olacaksınız çünkü bire bir yaşıyorsunuz.

    Peki Ankara ve Hatay’da yapılan kazı çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz ?

    Türkiye’nin üstü Cumhuriyet altı derin Cumhuriyet olduğu ortaya çıkıyor. Oysa Susurluk kazasından sonra yıllarca beklenildi eğer beklenmeseydi. Ve benim yakalanmamadan 2001’den bu yana 7 yıl geçti bu yıl 8. yılı belki de çok daha önce bu işler ortaya çıkacaktır.

    Sizce nerede zaman kaybedildi?

    Türkiye 7 yıldır eğer operasyon ciddi bir anlama taşınacak idiyse 7 yıl önce başlamalıydı. Oysa herhangi bir çalışma yapılmadı. Susurluk’unda üstünün kapatıldığını hep beraber gördük.

    Birkaç ismin etrafında dolanan bir organizasyon olarak sunuldu Susurluk öyle değil mi?
    Evet

    Peki son olarak bulunan silahlar Susurluk’un kayıp silahları mıydı?

    Susurluk’u sadece kendi başına değerlendiremeyiz. Eğer Susurluk’u kendi başına değerlendirirsek kısırdöngüye girmiş oluruz. Ergenekon da dikkat ediyorsanız Türkiye’de sadece Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırları içine sıkıştırılmış küçük bir hareket olarak tanıtılıyor. Bunu da bilinçli olarak yapıldığını görüyorum. Her taraftan çok değişik, bilgi kirliliği ve servis yapıldığını görüyoruz. Ve artık olaylar Türkiye’nin sınırları içine sıkıştırılmaya çalışılıyor.

    Uluslararası aktörler var diyorsunuz. Kim bu aktörler?

    Bu konuda herhangi bir açıklama yapmak istemiyorum. Bu manada ben sadece ilişkilerimi söylemiştim geçmişte. Yapmış oldukları faaliyetleri zaten yurtdışından göreceksiniz. Daha önce gezmiş oldukları seyahatler konferanslar Ortadoğu üzerindeki çalışmaları, ya da Azebaycan üzerindeki çalışmaları Rusyadaki faaliyetleri doğru bu şekilde bakılabilir. Ama hiçbir kimse yurtdışı bağlantılaına ilişkilerine, özellikle Ortadoğu üzerinde yapmış oldukları yanlışlıklara siyasi yanlışlıklara bakmak istemiyorlar. Bundan dolayı, herşey kısırdöngüye girmiş durumda bugün.

    Soruşturma için hala umudunuz var mı? Şu anki gelinen noktayı olumlu niteliyorsunuz, doğru mu?

    Tabi ki fakat Türkiye’de biliyorsunuz ki sistem ikili ilişkelir ile ilerliyor. Bu Ortadoğunnu kaderinde var. Hukuk veya da demokrasi işliyor mu buna bakmak lazım. Oysa ben Demokrasi için bir adım atılması taraftarıyım. Umutlu olmak, demokrasiye karşı olmak monarşiyi isteyenler diye ikiye ayrılmak lazım. Bugün Türkiye’de monarşinin veya gizli diktatörlüğün devamını isteyenler var. Ve demokrasi için bir adım atalım diyen gruplar var. Oysa ben ülkemin batıdaki gibi Kanada’daki gibi medeniyet seviyesine çıkmasını taleb ettim. Bu operasyonda da isteğim budur. Birilerini cezalandırmak değildir. Oysa Türkiye’deki siyasi ve politik çıakışlar tam tersi karanlık bir Türkiye monarşiyle yürütülen bir Türkiye mi, hayır demokrasi için bir adım mı atalım diyenler mi? Oysa Türk basınını da halen monarşi bir gizli diktatörlük isteyen kimselerin maskeleri ortaya çıkmıştır.

    Yani demokrasi dışı faaliyetleri destekleyenler mi var?

    Evet. Ergenekon aslında herkesin üzerindeki net maskelerini düşürdü. Riyakârlıklarını ve halka kimin hizmet ettiğini kimin hizmet etmediğini ortaya çıkardı. Monarşi ve diktatörlük isteyenler her yere saldırıyorlar. Yapmış oldukları hata bu. Psikolojik savaşta kaybediyorlar ve kendi kendilerini deşifre ettiler.

    Kayıp cesetlere ulaşılabilecek mi sizce?

    Ölüler artık kendilerini savunamazlar. Cesetlerden ne elde edilir. Peki cesetlerden, cesetler bulunabildiğinde ne elde edeceğine bakmak lazım, katilin veya arkasındaki ellerin isimleri cesetlerin üstünde yazmıyordur tabiki. Ben de ne elde edilebileceğini merakla bekliyorum. Ceset bulunabilir fakat kendini savunamaz. Söyleyecek bir cümleleri yoktur.

    Peki İbrahim Şahin’in tutuklanmasını Ergenekon’un hangi aşaması olarak değerlendiriyorsunuz?

    Geçmişte almış olduğu ceza var biliyorsunuz ki. Fakat Ergenekon ile Susurluk birbirlerini kardeş grup olduklarını deşifre edilmesi amacıyla İbrahim Şahin’in tekrar tutuklanmasıyla görülmelidir. Fakat neler konuşacakları neleri itiraf edecekleri önemlidir. Mahkemeye dikkat ederseniz hiç kimse ifade vermiyor. Sadece manipüle ediyorlar. Fakat bizim halkımız biliyorsunuz ki, altınlarını çeyiz sandığına koyarlar. Herşeylerini yastıklarının altına koyarlar. Buradan bakmak lazım meseleye. Bir köyde cinayet işlediğinde gider kendi tarlasına gömer, komşunun tarlasına gömmez. Çünkü kendini daha güvende hisseder. Kendi mülküm olarak algılayabiliriz.

    1 numaraya yaklaşıldı mı sizce?

    Ben 2 numaranın daha önce de söylemiştim Karl Marks ve Angels benzetmiştim. Dikkat ederseniz bu cümleyi kullandıktan sonra 1 numara ve 2 numarayı beraber ve birlikte görülmesi gerekir. Dikkat ederseniz 1 numarayı ve 2 numarayı Karl Marks ve Angels olarak iki kominist liderden örnek vermiştim. Mesajı alanlar çirkince saldırılara ve yalan bilgilere dedikodudan ileriye gidemeyecek bilgiler ile yayın yapmaya başladılar ve bu Türkiye’nin en büyük gazetesi olarak kendini lanse ediyor. Bu oysa mesajı kendileri direkt almışlar telaşlandılar panik atak yaparak kendi kendilerini mahkemeye şikayet eder duruma getirdiler. Bunun adına da özgür basın deniyor. Oysa ben bilfiil Ertuğrul Özkök beye mesaj veriyorum.

    Tuncay bey, şu anda Ertuğrul bey burada yok kendisini savunma imkanı da mümkün değil.
    Kendisi, bende Türk gazetelerinde aynen böyle kendimi savunacak bir ortam olmadan yayın yapıyor. (Konuşmalar karışıyor)

    Ama biz aynı durum içerisinde kalmayalım.
    Siz Bedrettin Dalan’ı içeri alabiliyorsanız, Veli Küçük ile Adil Serdar Saçan ile oturduğu için; Ertuğrul Özkök de Veli Küçük’ü telefonla ilk arayan gazeteci. Ve Susurluk’ta ve bu konuda Susurluk’u açacaksanız; Çatlı’nın Mehmet Özbay olduğunu, Mehmet Özbay’ın Çatlı olduğunu ilk kez Veli Küçük’e bildiren Ertuğrul Özkök’tür. Aslında herşey çok net.

    Peki bürokrat ve siyaset ayağında neler olabilir. Bundan sonraki dalganın hedefi bu isimlerden olabilir mi?

    Siz nasıl biraz önce bana Ertuğrul Özkök ile konuşmamamı talep ettiyseniz. Bende aynı şekilde bürokrat ve siyasetçi soruşturması eksik mi kaldı sorunuzu sormamanızı talep edeceğim.

    Yazılı ifadenizin alınacağı söylendi, ifadeniz alındı mı?

    Yazılı ifade konusunda yine aynı gazete, kendisi Türk hukununu rencide etmiştir ve küçük düşürmüştür. Öncelikle benim ifadem basında ve bu gazete de dün manşet aldığı gibi: “Yanlış adrese gitmiştir” başlığı ile, bu Türk hukununu rencide etmiştir. Çünkü biliyorsunuz ki hukukta diplamasi de konu, dosya Türk Adalet Bakanlığına gider. Oradan Dışişleri Bakanlığı’na birlikte dosyayı Kanada Adalet Bakanlığına iletirler. Benim ev adresime herhangi bir soru gelmesi böyle birşey yanlıştır ve olmamıştır. Olmayacaktır da savcılık veyahut Adalet Bakanlığı benim mektup arkadaşım değildir. Bu gazete, Hürriyet bunu yaparken bilfiil bilinçli olarak Türk hukununu zayıf göstermiştir.

    Peki Türkiye’ye dönüp bildiklerinizi paylaşma niyetiniz var mı?

    Ben Türkiye’ye dönmeyeceğimi söyledim geçmişte de.

    Peki bildiklerinizle adalete nasıl yardımcı olmayı düşünüyorsunuz?

    Ben bir şey anlatmıyorum gazetelere dikkat ederseniz. Sadece konuşuyorum. Türk halkı nasıl 500 kelimeyle Türkçe konuşuyorsa ben de aynı şekilde Türkçe konuşuyorum ama sadece konuşuyorum. Bilgi vermiyorum. Bunun dışında sadece kendimi savunuyorum.

    Baykal’ın operasyonların siyasallaştığını söylemesi hakkında ne söyleyeceksiniz ?

    Ben geçmişte bu harekete operasyona Cesur Hırsızlar Partisindekileri ayıklanmasıyla başlanmasını bildirmiştim.

    Bu operasyonların 28 şubat rövanşı olarak düşünenler var.
    Bu konuda bir yorum yapmam yanlış olur. Bu konuda herhangi söyleyebilecek bir şeyim yok.

    Kanada gazetesi James Bond tanımlaması yaptı. Siz kendiniz James Bond gibi mi görüyorsunuz?

    Evet James Bond, bir dul kadın çocuğudur. Ben de bir dul kadın çocuğuyum. Türkiye’deki bir takım görevli gazetelere servis yapanlar ilk CIA ve Mossad ajanı dediler. Bu tutmadı. Sonra MİT dediler Jitem dediler bu da tutmadı. Hiçbirisinin ilgili yok.

    Peki kimsiniz o zaman herhangi bir örgütle bağlantınız yok mu?

    Hayır hiçbir örgütle bağlantım yok. Kanada gazetelerine aynı Türk gazeteleri bunu söylüyor diye bana sorduğunda ben de James Bond benim yanımda bir hiç, gölgede kalır dedim.

    MİT’le bir bağlantınız oldu mu? Mehmet Eymür’le..

    Hayır ben Mehmet Eymür’ü hiç yüz yüze görmedim. Ve geçmişte de bu açıklamayı sayın Eymür’de yaptı. Ben de yaptım, kendisi televizyon programında açıkladı Uğur Dündar’ın programında. Ben de 32.güne telefonla bağlantı yapmıştım, o zaman da birbirimizi tanımadığımızı söylemiştim. Ben hiçbir şekilde Eymür’le bir ilişkim ve görüşmem olmadı.

    Yani Türkiye’deki hiçbir istihbarat birimiyle ilişkiniz olmadı.
    Uluslararası istihbarat örgütleriyle de herhangi bir bağlantım bir ilişkim yoktu.

    Bu kadar bilgi ve belge size nasıl ulaştı ?

    Türk gazeteleri bana karakutu diyor. Geçmişte de söyledim ben, iyi bir araştırmacıyım belki de birçok şeyi araştırıp, dosyalayan biriyim. Aynı şekilde bu günde çalışmalarımı aynı şekilde dosyalıyorum, arşivliyorum. Ve perde arkasını araştırıyorum. Ben gazete ve tv’lere çıkan haberleri tersinden okuyorum ve tersinden dinliyorum. Sonra döküman ve belgelere ulaşıp, gerçekleri öğrenmeye çalışan birisiyim. Bu belgeleri böyle ele geçirdim. Tabi bu belgeler elime gelirken bir takım kimselerle görüşmeler yaptım. Belgeleri alabilmek için bu bir gazeteciliktir. Bazı gazetecilere geldiği halde yayınlamadılar. Bazı televizyoncular da Ergenekon’u biliyorlardı, siyasiyeler de biliyolardı. Fakat hiçbirisi ne yayınladılar ne de deşifre ettiler. Herhangi bir cesur duruş sergilemediler oysa ben cesur bir duruş sergiledim. Bana yapılan yanlış devletin emniyet müdürü yaptı, Adil Serdar Saçan bey işkence yaptı. Eğer işkence olmasaydı daha farklı olabilirdi. Ama işkence ruhumu kararttı.

    Dikkat ederseniz ben işkenceden sonra ABD’ye kaçtım ve 7 yıl konuşmadım. Bugün de devletle hiçbirşey paylaşmadım. Bu günde dikkat ediyorsanız konuşmuyorum, ama o günde söyledim bugünde söylüyorum o işkencenin intikamını alacağım. Bu yolda devam edeceğim. Evet intikam alıyorum

    Bu intikam diğer açıklamalarınıza bulaştı mı?

    Hayır ne Doğu Perincek ne General Veli Küçük ne de diğer insanlar içeridekiler ben kendilerinden işkence görmedim. Geçmişte benim kişilik haklarıma hakaret görmedim. Fakat Adil Serdar Saçan kişilik haklarıma, değerlerime ailelerime küfür ettiği gibi aynı şekilde…

    Tuncay Bey burada Adil Serdar Saçan’ı savunmak için demem ama. Benzer iddiada bulunan birçok kimse bu konuda adli makamlardan hakkını aradı. Siz niçin bu noktada adalete başvurmadınız?

    Bu soruyu sorarken dahi sizin bu sorunun, soruyu inanarak sorduğunuza inanmıyorum. Çünkü Türkiye’de geçmişte faili meçhul cinayetler olmuştur, failleri bulunmamıştır. İşkenceler olmuştur, bir sonuca varılmamıştır. Zannediyorsunuz ki Türkiye’de özellikle böyle bir algı var Dünya Türkiye’nin etrafında dönüyor zannediliyor. Böyle birşey yok. Ayırca geçmiş dönemde böyle bir hizmet de yoktu. Eğer böyle bir hizmet olsaydı ilk başvuranlardan biri ben olurdum bundan emin olun, ABD’ye kaçmazdım.

    Ergenekon soruşturmasında yeni operasyonlar beklenebilir mi?

    Bu konuda en iyi adalet Bakanlığı savcılık mahkeme karar verecektir. Bunu benim bilmem imkânsız.

    Ama atılması gereken adımlar olduğuna inanıyorsunuz.
    Evet ben demokrasi için adımlar atılması gerektiğine inanıyorum.

  4. okuyucu yorumu:
    “SİZ YAPARKEN İYİYDİ !!!
    O bahsettiklerinin misili misli fazlasını siz malum süreçte yaptınız.İnsanları dinci,gerici,yobaz diye yaftaladınız.Bir çoğu bu yüzden işinden oldu!!!Erkeklere çarşaf giydirp;öğretmen evlerine soktunuz…Dahasıda varda neyse !!!!
    ” 🙂 Winter Fling

    Özkök panikleyince bakın ne yaptı?

    Tuncay Güney’in TRT ekranlarında hakkında ‘asılsız’ haber yapılması halinde kaset tehdidinde bulunduğu Ertuğrul Özkök, içine düştüğü panik havasını bakın nasıl yansıttı. Özkök, devlete saldırdı…

    Ertuğrul Özkök’ün köşe yazısı

    Devlet aracılığıyla tehdit

    ÖNCEKİ gece hayatımda ilk defa devlet eliyle tehdit aldım.Bu yazıyı çekinerek yazıyorum.

    İçimden, “Keşke benden hiç söz edilmeseydi ve çok daha rahat yazabilseydim” diye geçiyor.

    Yani mağdurlardan biri ben olduğum için biraz kompleksle, biraz çekinerek yazıyorum.

    * * *

    Önceki geceden itibaren telefonlarım çalmaya başladı.

    “TRT’de biri senin hakkında konuşuyor.”

    “Haham” olmadığını, birçok konuda yalan söylediğini ispatlayan bir diziyi yayınladığımız günden beri bizi tehdit ediyordu.

    Elinde kaset varmış, yok bunları açıklarmış.

    Hayatımız tehditlerle, iftiralarla mücadele içinde geçtiği için, vız gelir tırıs gider.

    Dün böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak.

    Ancak bu tehditlerin bize tebliğ edilmesine aracılık yapan TRT’ye bir çift sözüm var.

    TRT; devletin televizyonu.

    Yani bizlerin verdiği vergilerle yaşıyor.

    Birisi çıkıp, önüne geleni harcıyor.

    Ülkenin ana muhalefet partisi başkanı MİT ajanı oluyor.

    İşadamları karanlık ilişkiler içinde gösteriliyor.

    Komutanlar hiçbir mesnedi olmayan suçlamalara maruz bırakılıyor.

    Gazeteciler hakkında ipe sapa gelmez sözler söyleniyor.

    Devletin polisine işkenceci deniliyor.

    Ve kimse soru sormuyor.

    Kardeşim sen neden tutuklandın?

    Siz sormadınız ben söyleyeyim.

    Dolandırıcılıktan.

    Dışarı nasıl kaçtın?

    Veya kaçırıldın?

    Madem bu kadar şey biliyordun, nasıl olup da seni bıraktılar?

    Soran yok, dinleyen çok…

    O konuşuyor, TRT’miz, “Tarafsız saha müşahidi” olarak çanak tutuyor.

    “Anlat kardeşim, biraz daha anlat. Önüne geleni biraz daha parçala.”

    * * *

    Bir de şu tesadüfe bakın.

    Bantların avukatlara verilip, ülkede yeniden bir propaganda furyasının başlatıldığı gün, TRT’miz de, aynı şahısla canlı bağlantı kuruyor.

    Sanki tarihinde böyle bir şey varmış gibi, bize bir de yayıncılık başarısından söz ediyor.

    Şahıs, devletin yayın kuruluşu üzerinden bize tehdit savuruyor.

    “Üstüme gelirseniz, sizi yakarım.”

    Madem o şahısla bu kadar “kanka”sınız, isteyin o tehdit kasedini yayınlayın da, yayıncılık başarısı olsun.

    Ben şuna inanırım:

    “Gerçek, zan altında kalmaktan daha az acıtıcıdır.”

    Son zamanlarda TRT’deki gelişmeleri ilgiyle ve sevinerek izliyordum.

    Olumlu birçok iş yapılıyordu.

    Ama bu olay bir şeyi gösterdi.

    TRT gözümüzde devletin kurumuydu.

    Önceki günkü yayından sonra artık, benim gözümde devletin değil, “derin devlet”in kurumudur.

    Partizanlığın hálá egemen olduğunu bir kere daha gözümüzün içine soktu.

    Artık sadece şunu bilmek istiyorum.

    Acaba bu derin operasyon emri nereden geldi?

    Evet, işte onu çok merak ediyorum.

    Burası Türkiye, bir gün mutlaka onu da öğreniriz.

    * * *

    Hayatımda ilk ağır direkt tehdidi 1997 yılında bir mafya babasından almıştım.

    Kamuoyu önündeki ilk açık tehdidi de, devletin kurumu TRT aracılığıyla aldım.

    Bana bu zevki tattıran devletimin müstesna kurumuna en içten teşekkürlerimi sunarım.

    ERTUĞRUL ÖZKÖK İLE İLGİLİ HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ

    Hürriyet

  5. Star yazarı Ahmet Kekeç, Ertuğrul Özkök’e yürüttüğü linç kampanyalarını hatırlatarak, bulunan bombaları neden sorun yapmadığını sordu. Kekeç, Özkök’ün 12 Eylül’ün sivil versiyonu söylemini hatırlatarak, “Darbeci ve muhtıracı değil misiniz?” diye sordu.

    Kekeç 28 Şubat döneminde Hürriyet’de atılan “Topyekün savaş’, ‘İşi bu defa silahsız kuvvetler halletsin’, ‘Paşa başkanı hizaya soktu’ manşetlerini hatırlatarak, karargahta pişen haberlerin nasıl yer verildiğine değindi.
    Star Yazarı, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Altan biraderler, Mahir Kaynak ve Mahir Sayın’ı suç örgütlerine hedef gösteren, insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın kurşunlanmasına neden olan ‘Andıç’ belgesini de Özkök’e hatırlattı.

    Ahmet Kekeç’in Star gazetesindeki yazısı:

    Senin linç ettirdiğin liberaller ne olacak?

    Birçok şeyden korkan (mesela ‘Yahudi medyası’ diye anılmaktan korkan) Ertuğrul Özkök, Ergenekon davasından da korkuyormuş.

    Hançeresini patlatırcasına ‘Çeteler temizlensin’ diye bağırıyormuş.

    Fakat, karşısında kendilerine hálá ‘demokrat’, hálá ‘liberal’ demeye utanmayan faşist bir ‘linç mangası’ varmış.

    Bunlar, savcıyı bir kenara çekmiş, parmağını Özkök’e uzatarak, ‘Ne duruyorsunuz, onları da içeri alın’ diye bağırıyormuş.

    Burada, araya girip, bir iki düzeltme yapmam gerekiyor.

    Birincisi, Özkök ne zaman ‘çeteler temizlensin’ diye bağırmış?

    Ben hatırlamıyorum.

    Birkaç cılız Ergenekon itirazı dışında, onun kaleminden şöyle okkalı bir karşı-çete yazısı okuyamadık…

    Bağırdıysa da, demek ki sesi o kadar gür çıkmadı.

    Kapatma davası ve Deniz Feneri olayında daha bir kıyıcı, daha bir gürül gürüldü…

    Hele, ‘biat medyası’ diye efelenmeleri, Kemalist lince maruz kalmış Atilla Yayla’ya ‘Keşanlı Galileo’ diye güya esprili yüklenmeleri, sol husyesi görevi verdiği ‘terbiyesiz kalem’le birlikte Başbakan’a gürlemeleri, Hilton arazisine imar izni vermeyen siyasileri ‘itin bilmem neresine’ sokmaları…

    İstediğinde, pekala ‘gür’ ve ‘gümrah’ olmasını biliyormuş.

    Sıra Ergenekon’a gelince neden bağırdığı halde sesini duyuramıyor?

    Demek ki bağırmıyor…

    Demek ki, ‘bağırmış gibi’ yapmayı tercih ediyor ve bunu yememizi bekliyor.

    Biz de inadına yemiyoruz.

    Diyoruz ki, ‘Bu kadar bombayı, bu kadar cinayeti, açığa çıkmış bu kadar darbe girişimini niçin sorun yapmıyorsunuz? Bu görevin üzerinizden alınmasını mı bekliyorsunuz?’

    İkincisi şu:

    Diyor ki Özkök, ‘Bir avuç güya liberal gazeteci, güya aydın, iktidarı ele geçirmiş, entelektüel bir faşist rejimi payidar kılmış. Hava neredeyse 12 Eylül’ün sivil versiyonu… En küçük itirazınızı yazsanız anında sırtınıza ‘Darbeci’ ve ‘Ergenekoncu’ etiketini yapıştıracak.’

    Değil misiniz?

    Darbeci ve muhtıracı değil misiniz?

    28 Şubat’a destek veren, ‘Topyekün savaş’, ‘İşi bu defa silahsız kuvvetler halletsin’, ‘Paşa başkanı hizaya soktu’ manşetlerini atan kimdi?

    Karargahta pişen haberleri gazete sayfalarına çakan kimdi?

    Onca asparagas, onca karargah çıktısı, kişilik haklarına saldıran onca manipülatif haber kimin eseriydi?

    Her şeyin ‘hukuktan ibaret olmadığını’ yazan kimdi?

    Kenan Evren’i, ‘kendi halinde yaşlı, sevimli, tonton bir adam’ olarak resmeden kimdi?

    Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin darbeyi onaylayan kararını, ‘28 Şubat’ın meşruiyet belgesi’ diye yutturan kimdi?

    Demek ki, iktidarı ele geçirerek ‘faşist bir rejimi payidar kılan’ güya gazeteci, güya aydın birtakım liberaller, Ergenekon konusunda sesin gür çıkmadığı için seni linç ettirmeye uğraşıyor.

    Öyle mi?

    Kim bunlar?

    İsim ve adres ver, gidip birlikte pataklayalım…

    Peki, senin linç ettirdiğin liberaller?

    Onlar ne olacak?

    Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Altan biraderler, Mahir Kaynak ve Mahir Sayın’ı suç örgütlerine hedef gösteren, insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın kurşunlanmasına neden olan ‘Andıç’ belgesini Hürriyet gazetesinin manşetine çakan sen değil misin?

    Bu ülkeye (ve bazı liberallere) özür borcu yok mu senin?

    Hálá çıkıp nasıl konuşabiliyorsun?

    Ahmet Kekeç / Star
    akekec@stargazete.com

  6. mukemmel super elınıze saglık


Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: