Reosta Operasyon Projesi

The Shabtai Zvi Star of David Symbols

In the explanation of the exhibition Nechama Lvendel – Nadav Bloch “Dönmeh – Following Shabtai Zvi” at the “Tova Osman” gallery in Tel Aviv it was written that the municipal gallery of Ulcin (Monte Negro State, formerly part of Yugoslavia on the border with Albania) has a a niche on the third floor surmounted by two Star of David symbols carved in stone. According to locals this place was a gathering place of Shabtai Tzvi and his followers. Shabtai Zvi was exiled to Ulcin and had been buried there. His grave is located indoors and is considered a holy place.

http://my.area.co.il/view.php?siteid=33281&jet=fotos

RAV SABETAY ZWİ

SABETAYCILIK VE TÜRKİYE SABETAYLARI (Dönmelik)

Kaynak: Ergenekon İddianamesi

Reosta Operasyonu, bilimsel literatürlerde “Sabetaycılık” adıyla anılan gizli/etnik/dini/ideolojik cemaat iskeletinin röntgeni gözler önüne serilmektedir. Bu çalışma alışılagelmiş araştırma/analiz veya biyografik istihbarat raporu özelliklerinin  dar çerçevesi içinde kalmayıp, günün gelişen koşullarına paralel olarak, “gizli/etnik/dini/ideolojik cemaat”in kontrol altına alınması, Cumhuriyet Devrimleri ve Ulusal Çıkarlar doğrultusunda yarar sağlanabilmesinin mümkün kılınmasını amaçlayan, operasyonel projelendirme çalışmasıdır.

Kemalist Cumhuriyet Devrimi’nin fundamentalizm, etnik ayrılıkçılık, Alevi-Sünni gelişmeleri,  Türkiye-Yunanistan ve Türkiye-İsrail ilişkileri ve globalleşme/yeni dünya düzeni oluşumları çerçevesinde; “Reosta Operasyonu” ile gizli/etnik/ideolojik Sabetay Cemaati’nden yararlanılması pratikte olumlu açılımlar sağlayacağı görüşüne varılmıştır.

Görüşümüzün nedenlerine daha sonraki bölümlerde yer verilmektedir.

Reosta Operasyonu Projesinin hazırlanmasında açık/gizli kaynaklardan yararlanıldığı gibi, Sabetay cemaati üyeleri ile de temasa geçilmiş ve doğrudan kendilerinden de bilgi alınmıştır.

Türkiyeli etnik unsurlar içinde, gizliliklerini 300 yıldır korumayı başaran yalnızca Sabetaycılar olmuştur. Her gün aramızda bizlerden hiçbir değişik özellikleri yokmuşçasına yaşayan, dini inançları, dilleri ve gelenekleri bakımından görünürde hiçbir farklılık göstermeyen bir grup insanın gerçekte gizli/etnik/dinsel/ideolojik bir cemaatin üyeleri oldukları, yalnızca içsel mekanlarında kendilerine özgü mistik bir yapı üç asırdır büyük bir titizlikle korunmuş ve yaşatılmıştır. Tüm bunların yanısıra, Cumhuriyet Devrimi içinde yer alışları ve Türkiye’nin özellikle ticaret ve kültürel alanlarında en önemli noktalarda bulunuşları ile toplumsal, ideolojik, siyasal, ekonomik, kültürel ve iletişim yapılanmalarındaki önemli etkinlikleri ile üstlendikleri rollerin çok ciddi etkilere yol açtığı gözlenmiştir.

Sabetayların sayısını 60.000 olarak iddia eden çevreler olmuş ise de gerçekte Türkiye’de yaşayanların sayısının 4.500-5000 dolayında olduğu tespit edilmiştir. Türkiye’de İzmir, İstanbul, Bergama, Uşak, Dikili, Soma gibi kentlerde yoğunlaşmışlardır. Bunun dışında Selanik, Lugano, Kahire, Gazze ve Kudüs’te yaşamlarını sürdüren Sabetaycıların olduğu ve toplam sayılarının 23.000 dolayında olduğu biliniyor.

ABD-Türkiye, Yunanistan-Türkiye, İsrail-Türkiye, Avrupa Birliği-Türkiye plâtformlarında tek tek ele alınması gereken bu gizli/etnik/dinsel/ideolojik cemaatin Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikalarında en etkin “unsur” olarak ele alınarak değerlendirilme zorunluluğunu ortaya çıkartır.

Ve yine bu gizli/etnik/dinsel/ideolojik cemaatin Türkiye Cumhuriyeti’nin “eğitim” yapılanması ile eğitim politikalarındaki üstlendikleri roller ile etkileri tekrar tekrar otopsi masasına yatırılarak mercek altına alınıp sağlıklı analizlerinin yapılması zorunluluğunu kendiliğinden gözler önüne serilmektedir.

Ticari alandaki faaliyetleri ve kendi içlerindeki dayanışma prensipleri Türkiye Cumhuriyet ekonomisi ile doğrudan bağlantılıdır. Uluslararası ticaret hemen hemen bu gizli/etnik cemaat üyelerinin tekelinde kurulup gelişmiş ve günümüz koşulları oluşmuştur. Bu açıdan da değerlendirilmeye alınması gerekmektedir.

Sabetaycıların cemaat olarak kendilerine özgü psikolojik özellikler sergilediği gözlemlenmiştir ve bu çalışmada yer verilmiştir.

Sabetaycılar, dünya Yahudi cemaatleri ve İsrail tarafından kaçınılmaz bir “tehlike” olarak algılanıp değerlendirilmiş olmakla birlikte, İsrail Yahudileri tarafından dışlanmalarına karşın, daima özenli bir dikkatle izlenmişler, kontrol altına alınmaya çalışılmışlar ve zaman zaman da hiçbir zaman gerçekleşmeyen vaatlerle kullanılmışlardır. Türkiyeli Sabetaycılar’ın İsrail vatandaşlığına kabul edilmeleri için 1917-1991 ve 1996 yıllarında başvuruda bulundukları ve geri çevrildikleri bilinmektedir.

Türkiye’nin AB kapısında parçalanmaya çalışıldığı son dönemde birden bire harekete geçen Sabetaycı girişimler üzerinde dikkatli araştırmalar ve analizler yapılması gereklidir.

Dikkat çeken çok önemli bir gelişme de Ağustos 1999’dan başlamak kaydı ile zirveye ulaşan, Sabetaycıların gayrı-menkullerini satışa çıkartmış olmalarıdır. 17 Ağustos sonrasında zirve noktasına ulaşan bu gelişmenin gayrı-menkul değerlerin alım/satımlarının son derece durgun bir dönemine rastlaması, son derece değerli gayrı-menkullerin arz/talep dengesinin uygun olmamasına karşın, son derece uygun ve hatta düşük seviyelerde tutulan rakamlarla satışa sürülmesinin ardında yatan gerçek Sabetay Cemaati’nin İsrail tarafından büyük bir gizlilikle vatandaşlığa kabul edileceklerinin ilk işaretleri olarak algılanabilir.

Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani göçlerinin ardından Türkiye’yi bekleyen yeni bir tehlike de Sabetaycıların İsrail’e göç edebilmeleri; Türkiye Cumhuriyet Devrimlerinin dünya kamuoyu önünde yıkıcı ve iftiralara yönelik kampanyaların ardından gerçekleşebileceği çok açıktır. Böyle bir gelişme Türkiye-İsrail ilişkilerini zedeleyebileceği gibi, dünya kamuoyunu da son derece olumsuz etkileyecektir. Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalizm bir kez daha etnik grupların çıkarları doğrultusunda karalanacak, aleyhte lobiler oluşmasına zemin oluşturacaktır.

GİZLİ/ETNİK/DİNSEL/İDEOLOJİK

SABETAY CEMAATİ

Türkiye’de yaşayan ve Türkiye mozaiğini oluşturan parçaların en renkli olanlardan birisi de “Sabetaycılar”dır. Sabetaycılık veya genel olarak bilimsel literatürlerde yer aldığı adıyla “Dönmelik” Türk kültür ve siyaset tarihinin en az ele alınmış konuları arasında yer almaktadır. Müslüman kimliğinde Yahudi Kabalizmine bağlı olarak yaşayan bu cemaatin gizlilik esaslarının korunmasındaki özenli ve kararlı tutumu sonucu Sabetaycılar, gerektiği biçimde ele alınıp incelenememiştir.

Sabetaycılar, gizlilik prensibinin riskini ortadan kaldırabilmek için kendi aralarında evliliği vazgeçilmez bir geleneğe dönüştürmüşler, böylelikle cemaat dışa tümüyle kapalı kalabilmiştir. 500 yıl önce Yahudi olarak Osmanlı topraklarına göç eden fakat daha sonra Yahudilik’ten ayrılan Sabetalar, daima Sefarad kültürünün bir parçası olarak kalmışlar ve Osmanlı’nın siyasi hoşgörüsü nedeniyle bu kültürün ortak dili olan “Ladino”nun cemaat içinde korunması sağlanabilmiştir.

Sabetaycılık, 17.yüzyılda ortaya çıkan mistik bir hareketin genel adı olarak Rav Sabetay Zwi’nin Mesihlik iddiaları üzerine kurulmuştur.

Beklenen Mesih olduğunu iddia eden Zwi, Yahudi cemaatleri arasında bir anda dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış, Avrupa’dan Afrika’ya değin ünü yayılmış ve pek çok Yahudi kendisini görmek üzere Türkiye’ye gelmiştir. Yahudiliğin diyalektiğinde var olan melânkonlik atmosferinin zirveye ulaştığı bir dönemde Mesihi hareket Zwi ile yepyeni bir ivme kazanmış ve hemen herkes kıyamet günün geldiğine ve İsrail’in kurulacağına inanmıştır. Bu gerçek yola çıkılarak Rav Sabetay Zwi, siyonizmin teorisyeni olarak tanımlanabilir.

Ne var ki; giderek güçlenen Sabetay hareketi Ortodoks din adamlarının radikal karşı çıkışları ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Sonuçta baştan beri olaylara kayıtsız kalan Osmanlı Hükümeti de harekete geçirilmiş ve Zwi’nin öldürülmesini talep edenler Osmanlı Yahudi topluluklarının liderleri olmuşlardır.

Baskı ile din değiştirmek zorunda kalan Zwi, büyük bir düş kırıklığı ile Yahudi dünyasını karşı karşıya bırakmış, öğretisine inanan ve onun peşinden giden 200 ailelik bir grubun lideri olarak “Gizli/Etnik/dinsel/İdeolojik Sabetaycılık Hareketi”ni kurmuştur.

Gerek Zwi’nin yaşamında ve gerekse onun ölümünün ardından giderek güçlenen ve Kabalistik geleneğin katı takipçiliğini üstlenen bu gizli cemaat, Osmanlı İmparatorluğu ve pek çok Avrupa ülkesinin siyasal yaşamında 19. Yüzyıldan sonra “aktif” olarak adını duyurmaya başlamıştır.

Modern Türkiye’nin kuruluş yıllarında Kemalist ideolojinin önde gelen kişileri arasında “Sabetaycı” kökenli aydınların sayısı belirgin olarak dikkat çeker. Süreç içinde bu gizli cemaat içinden gelen kişiler Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yaşamında da etkili olmayı başarmışlardır.

1917 Selanik yangını sonrasında Sabetaycılar’ın dini yaşantılarına ilişkin pek çok eser ortadan kalkmıştır. Bu nedenle de cemaati oluşturan gruplar içindeki Kabalistik öğreti giderek yok olma sürecine girmiştir. Ayrıca özellikle günümüz Türkiye’sinde ekonomi, kültür ve toplumsal yaşamda önemli roller üstlenen Sabetaycı kökenli aydınların varlığı konunun bilimsel olarak ele alınıp incelenmesi ve araştırılmasına engel teşkil eden önemli etkendir. Bu nedenle İbrahim Alaattin Gövsa’nın “Sabetay Zwi” adlı çalışması, Yunus Nadi/Ahmen Emin Yalman’ın yazılarının yer aldığı, “Türk Basınında Kalem Kavgaları” ve Prof. Abdurrahman Küçük’ün “Dönmeler ve Dönmelik Tarihi” adlı çalışması dışında kalan ve sayıları pek az olan kaynaklar ciddiye alınmaya değer değildir.

Gershom Scholem’in Sabetaycılık üzerine hazırlanmış oldukça geniş kapsamlı bir eseri vardır.

Türkiye’de Yahudilik ve Sabetaycılıkla ilgili en geniş doküman ve belge arşivine sahip olan kişi Rıfat Bali isimli bir şahıstır. Bali, kitap çalışmaları yapmakla birlikte profesyonel bir araştırmacı ve yazar değildir. Ancak, özellikle Yahudilik ve Sabetaycılık üzerinde çok yoğun çalışmalar yürütmekte, en gizli belgelere ulaşarak bunları toplamaktadır. Bir ticaret insanı olan Bali’yi bu alanda doküman toplamaya yönlendiren neden ve etkilerin aydınlatılması gerekmektedir.

Sefared Yahudileri’nin İspanya’dan kovuluşlarının 500. Yılı olan 1992’de bu konuyu irdeleyen çalışmalara tanık olunmuştur. ABD, İspanya, İsrail ve Türkiye’de toplantılar düzenlenmiş, kitaplar hazırlanmış ve Sefared kültürünü yaşatma amaçlı girişimler ivme kazanmıştır. Ancak, tüm bu çalışmalar bilimsel olmaktan uzak, salt olumlu yönleri öne çıkartılan ve yüzeysel özellikler gösteren çalışmalardır.

Bu çalışmanın amacı, Endülüs topraklarında “altın çağını” yaşayan ve “yok olmaktan” Osmanlı topraklarına göçle kurtulabilen Sefared kültürünün 17.yy.’da yaşadığı bunalımın etkilerini gözler önüne serebilmek, Polonya, Yemen, Fas ve Kiev’e değin tüm cemaatlerde çalkantılara neden olan ve sonuçta Yahudilikten koparak yepyeni bir toplumsal harekete dönüşen gizli cemaat ise  hâlâ giz ve esrarını koruyan Sabetaycılık’a dikkat çekmektir.

İsrail-Türkiye ilişkilerinde bir sorun olarak görülen gizli Sabetaycılık cemaatinin tarihinin araştırılması konusuna ne yazık ki kısa ve orta vadede izin verilmeyecek gibi gözükmektedir.

Oysa ki; bu gizli cemaatin felsefesi, faaliyetleri, çalışma yöntemleri, üyeleri ve amaçları bilimsel olarak ele alınıp derinlemesine inceleme ve araştırma yapılması zorunluluk gösteren önemli bir konudur.

Bu konuda araştırma ve analiz yapabilecek yetenek, beceri ve araştırmacılık deneyimine sahip kişilerin sayısının azlığı ve bu kişilerin sistem tarafından küstürülmüşlükleri de bu ve benzer gizli cemaat, örgüt, lobi vb. oluşumlar hakkında Türkiye Cumhuriyet arşivlerinde bilimsel ve objektif kaynakların oluşmasından mahrum kalınmasına yol açmaktadır. İşin bu yönü konumuz dışı olmakla birlikte, özet olarak işaret edilmesinde yarar görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusal çıkarlar doğrultusunda yaşamsal önem ifade eden “bilgi” donanımından yoksun bırakılmaktadır. Bu kesinlikle kasıtlı amaçlar nedeniyle uygulamaya konan “yanlış kültür politikaları” sonucunda sağlanabilen, Kemalist rejim karşıtı “örtülü” bir faaliyettir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “bilgisiz” bırakılmaktadır. Bilgisiz kalan devlet mekanizmaları ise, sağır ve kör hale getirilmektedir. Devlet mekanizmaları, üstelik de ulusal egemenliğin korunması adı altında “dedi-kodu” ve “senaryo dosyaları” ile boşu boşuna yıllarca meşgul edilmekte ve çağın gerisinde, güçlükle ayakta kalmaya çalışan, her an çeşitli iç entrikalarla boğuşan bir devlet durumuna düşürülmektedir.

Son derece sinsi bir tezgâh sonucunda devlete hizmet verecek, adeta radarı, sonar sistemi olacak olan entelektüeller ve sanatçılar bu nedenle ilk tırpanlanan kişiler olmuşlardır. Ve bu yanlış politika hâlâ uygulanmaktadır. Bunun sonucu olarak da Türkiye Cumhuriyeti Devleti, elinin altındaki tarihsel arşiv bilgilerinden yararlanabilmekten bile mahrum kalmıştır. Ayrıca, tarihi arşiv bilgileri ile günümüz dünyasında süratle geliştirilen siyasal entrikalar arasındaki düğümü çözebilecek donanım ve yetenekte analizciler ile karşı/teoriler üretebilme yeteneğine sahip kadrolar oluşturulması hiç ama hiç düşünülmemiş son derece önemli bir yanlışlıktır. Bu yanlışlıktan dönülmesi gerektiği anlaşıldığında hem çok geç kalınmış olacak, hem de böyle bir oluşumun sağlanabilmesi için kadro oluşturulması mümkün olmayacaktır. Çünkü hiçbir entelektüel ve sanatçı, vizyondaki sistemin sonsuza değin devamına katkıda bulunmalarının bir vatandaşlık sorumluluk ve yükümlülüğü olduğu gerçeğini kabul etmeyeceklerdir. Neden mi? Çünkü, sistemin kendi halkına ihanet üzerine temellendirilmediğini, ama halka ihanet eden yönetim kadroları ile bu kadroların denetlenmesinden sorumluların sistemi yıkıp yok ettiklerine yürekten inanmış olacaklardır.

RAV SABETAY ZWİ KİMDİR?

Rav Sabetay Zwi, (Zwi=Sevi) 1626 yılında İzmir’de doğdu.( [1]) Babası Hollanda ve İngiliz şirketlerinin temsilciliği sayesinde servet sahibi olmuştu. Tüccar olan ailesinin aksine o dine meraklıydı, kısa zamanda bu konudaki yetenekleri anlaşılınca ailesi onun din adamı olarak yetiştirilmesine karar verdi. Dönemin tanınmış Hahamları Rav de Alba Torah ile Rav Escapa’dan dersler alan Sabetay’ı Talmud konusunda eğittiler. Eğitim sonucu mistik Yahudiliğe yönelmiştir. Kabala ve onun ana kitabı olan Zohar’ı( [2]) incelemeye yöneldi. Daha sonraları ona inananlarca dini kavramlarla açıklamaya çalışılan ruhani yapısı giderek normalden uzaklaştı, zaman zaman geçirdiği depresyon ve nöbetler nedeniyle giderek içine kapandı. Sık sık oruçlar tutuyor, bedenini yıkıyor, uzun süreler yalnız kalıyor ve mistisizmi tüm yönleri ile yaşamaya yöneliyordu.

Ailesi tarafından üç kez evlendirildi ise de eşlerine dokunmadı ve Torah ile evli olduğunu söyledi. Bu sözü din adamlarınca eleştiri konusu oldu.

Sabetay’ın yaşadığı yıllarda Yahudi dünyası oldukça büyük sorunlar yaşıyordu. Polonya’da ve  Rusya’da büyük kitle katliamları yapılmış, ayrıca anti-semit hareket de tüm dünyada yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenle çekilen sıkıntı ve acılar Yahudileri Kabala’nın mistik dünyasına itmiştir. Artık bir kurtarıcı gelmelidir! Aynı dönemde Osmanlı ülkesinde de karışıklıklar yaşanmaktadır; Sengator ve Hotin mağlubiyetleri, Jan Sobyeski’nin galibiyeti, ardı arkası kesilmeyen bozgunlar, iç isyanlar, Anadolu’daki kargaşa, payitahttaki derviş, softa mücadeleleri yaşanmaktadır.

1666’da Musul dolaylarında Seyid Abdullahoğlu Muhammed mehdiliğini ilân etmiştir. Tüm bu koşullar ve gelişmeler Sabetay’ın üzerinde derin etkiler bırakmıştır. O beklenen Mesihin (Maşiah) kendisi olduğuna inanıyordu. 1650-51’de İstanbul’da Avrahan Yaqini adlı bir kişi kendisine beklenen Mesih olduğuna dair bir belge vermiştir. Bu dönemde dördüncü karısı Sara yaşamına girmiştir. 1665 yılı Sabetay’in yaşamının dönüm noktasıdır. Çünkü onun Mesih olduğuna inanan Gazzeli teolog Nathan Benjamen Levi Eskenazi ile tanışacaktır.( [3]) Nathan ona beklenen Mesihin habercisi olduğunu söyler, kendisi de Mesihin geleceğini haber verecek olan kişidir. İstanbul/Balat Ahrida Sinagogu’nda verdiği vaazlarla Yahudi cemaatini etkilemiştir. 31 Mayıs 1665’te İzmir’e dönen Sabetay Mesihliğini ilân etmiştir.

Sabetay Zwi, dünyayı tüm kötülüklerden arındıracağını, tüm Yahudileri mukaddes İsrael’e götürerek orada yeniden tapınağı inşa edeceğini açıklamakla cemaati ideolojik bir boyut kazandırarak, misyon yüklemiştir. Yahudiler’in “bir ülkü” etrafında Filistin’de toplanmaları ve Mesihi İsrail’i kurmaları doktrinini ortaya koymuştur.  Hiç kuşkusuz ki kendisinden önceki dini kişilikler de bu konuda bir takım fikirlere sahiptiler ancak gerçekte Sabetay Zwi’nin hareketinde Siyonizm anlam kazanmıştır.

Gazze hahamı ve cemaati onun Mesihliğini ilk kabul edenler olur. Kudüs Yahudileri ona inanmazlar ve onu kadıya şikayet ederler.  Sabetay, kadıyla görüşür ve ikna eder. Nata’nın tüm Yahudi cemaatlerine Mesih’in habercisi olarak gönderdiği mektuplar, Ortadoks din adamlarının tüm karşı çıkmalarına karşın Sabetay’a inananları hızla arttırmıştır. Polonya’dan Kiev’e, Osmanlı topraklarından doğuya kadar her yerde Mesih’e inananlar çoğalmıştır, Yahudiler’in çektiği sıkıntılar artık son bulacaktır!

Sabetay Zwi’ye inanlar sinagoglardaki vaizlerinde taşkınlıklar yapmaya başlamışlar,

“Efendimiz Türk’ü tahtan indirecek ve dünyayı on sekiz krallığa bölecektir” demektedirler.

Polonya, Amterdam, Kiev, Almanya ve Filistin’e kadar her yerde durum aynı hal alır. Mesih Sabetay, tüm yasakları lav etmiştir, kadınlara dua yönettirmekte, dini yemek kurallarını ihlal etmektedir. Dini otoriteler tarihin hiçbir döneminde olmadıkları kadar çaresiz bir duruma düşmüşlerdir.

Durumun giderek Sabetay lehine geliştiğini gören hahamlar, onun öldürülmesine karar verirler. O’nun öldürülmesiyle görevlendirilen kişiler, ona inanmaktadırlar. Son çare olarak onu Osmanlı Sultanı’na şikayet ederler. 30 Haziran 1666 yılında Sabetay tutuklanır, İstanbul’a getirilir. Sultan, Girit olayları nedeniyle payitahttan ayrılmıştır. Çanakkale’deki “Aydos Kalesi”ne hapsedilir.. Sabetay, orada da müritleri tarafından sürekli ziyaret edilmektedir. Kabala bilgilerini müritlerine iletmektedir. En küçük yerel bir ayaklanmanın şiddetle bastırıldığı Osmanlı İmparatorluğunda Sabetay’a hiçbir şey yapılmaması Padişahın da Mesih’e inandığı düşüncesini doğurmuştur ki sonucu Sabetay’a inananların çoğalmasıdır.

O günlerde Polonya’da da aynı iddialarda bulunan Nehemya Kohen isimli haham, Sabetay’ın varlığından haberdar olunca, onu kendisinin gerçek Mesih olduğuna inandırmak amacıyla Çanakkale’ye gelir. Nehemya Kohen, Sabetay’ın Mesihliğini kabulleneceğini ancak kendisini peygamber ilan etmesini ister, aralarında üç gün süren tartışma sonucu Sabetay’ın bilgisine yenik düşen Kohen Müslümanlığı kabul ederek onu Osmanlı Hükümetine ihbar eder. Bu gelişme üzerine Sadrazam bizzat konu ile ilgilenir, Sabetay divana çıkartılır. Yaşamı ile iddiaları arasında bir seçim yapması istenir, o yaşamını kurtarmayı seçer.

Sultan:

“Şimdi senin belden yukarını soyuyorum, okçularım karşına geçip nişan alacaklar, eğer Mesih isen oklar nasıl olsa sana bir şey yapmaz. Yok eğer bir sahtekâr isen, ölürsün,” der.

Sabetay Zwi:

“Efendim ben sıradan bir hahamım. Ben, Mesih olduğumu söylemiyorum. Beni size şikâyet edenler Mesih olduğumu iddia ediyorlar,” diye yanıt verir.

Bunun üzerine Sultan:

“O halde Müslüman ol” diye, buyurur.

İhtida sırasında Sabetay, Sultan’a:

”Bu can bu bedende kaldığı sürece La İlahe İllahlah” der.

Ve  Sultan’ın isteği ile Müslüman olur, devlet kendisine bir rütbe ve aylık bağlamıştır. Huzurdan çıkınca kaftanını açmış, koynundan bir kuş çıkartmış ve bunun üzerine,

“İşte can bedenden çıktı Şema Yisrael” demiştir.

Bir başka söylenceye göre de Musa Firavunların sarayında bir Mısırlı gibi yaşamıştı. Sabetay da kendi halkını kurtarmak için Müslüman olmalı ve bir Türk gibi yaşamalıydı!

Zahor’a göre Mesih kendi cemaatinde tanınmayacağı için bir başka dine geçecek ve orada yeni bir inanmışlar grubu oluşturacaktır ve böylece 19. Beden olarak dünyaya yeniden geldiğinde bu topluluk önderliğinde kutsal İsrail Krallığı kurulacaktır. Sebatay Zwi’nin Ram-bam’ın benzet-benmeze prensibine sadık hareket ettiği görülmektedir.

Mesih Sabetay’ın Aziz Mehmet adını alarak Müslüman olması ve Osmanlı sarayında “kapıcı başı” olarak görevlendirilmesi, tüm Yahudi dünyasında şok etkisi yaratmıştır. Cemaat üyeleri arasında intihar edenler olduğu gibi, büyük çoğunluk onun bir sahtekâr olduğuna inanarak Ortodoks inanca geri döner. 200 ailelik bir topluluksa din değiştirerek onun yolundan gidecektir. Selanik’e yerleşen bu toplum pratikte Zohar’a dayanan mistik bir yaşamı benimser, Yahudi inancını sürdürür. Fakat resmen Müslüman milletine dahil olarak yaşarlar. Böylece literatürlerde “Selânik Dönmeleri” olarak adlandırılan cemaat  tarih sahnesindeki gizemli yerini almıştır.

Sabetay’ın Müslüman inancını kabullenmesinin ardından Yahudi dinine bağlı olarak yaşaması devlet yetkililerinin dikkatinden kaçmamıştır. 1676’da ölümüne değin bizzat Sultan’ın emri ile Arnavutluk/Ülgen’e sürülür. Ancak orada da müritlerini yetiştirmiş, örgütlemiş ve faaliyetlerini sürdürmüştür. Son eşi Ayşe ve kardeşi Yakup Qerido onunla birlikte olmuşlardır. Sabetay’ın isteği üzerine Selanik kenti kutsiyete kavuşur ve inananlar (maminim) buraya yerleşirler. 250 ailelik Sabetaycı toplum burada kurulmuştur. Sabetay, dini tefekkür ve teorik çalışmalarına Arnavutluk/Ülgen kentinde devam etmiştir. Bu dönemde Sabetaycılığın ana kaynağı olan kitaplar yazılmıştır. Sabetay inancına göre Mesih ellinci doğum gününde tekrar gelmek üzere kaybolur.

Ölümünün ardından kayın biraderi olan Yakov Qerido’yu onun halifesi kabul eden Yakubiler daha sonraları ortaya çıkan ve Mesih ruha sahip olduğuna inanılan Karakaşlar ve yalnızca Sabetay’a inanan Kapancılar olarak kendi içlerinde bölünürler. (1900’lere değin geçen 350 yıllık süreçte cemaat önce ikiye daha sonra üçe ayrılmıştır.)

SABETAY SONRASI

Osmanlı devletinin yaşadığı sorunlar, 19. yy. sonrasında ortaya çıkan milliyetçi hareketler içinde Sabetaycıların yer alışı dikkat çekicidir. İttihat ve Terakki ve Mason localarında siyasi roller üstlenmişlerdir. Örneğin: Maliye Nazırı Mehmet Cavid (Karakaş grubu), Dr. Nazım, Faik Nüsher Bey, Halide Edip (Yakubi grubu), Abdülkadir Gölpınarlı, Sabiha Sertel (Kapancı grubu), Ahmet Emin Yalman (Yakubi grubu), sinema endüstrisinde önemli bir yeri olan İpekçi ailesi ile gazeteci Abdi İpekçi, günümüz medya kartelleri arasında ikinci sıradaki güç durumunda olan Dinç Bilgin ve ailesi, Halil Bezmen ailesi, Halit Refiğ, CNN-Türk Paris muhabiri Sabetay Varol, Bilgi Üniversitesi Rektörü İlter Turan, Asaf Savaş Akad, Siyaset Bilim Profesörü Ahmet Yücekök, Memduh Paker, Mihriban Paker, Dr. Can Paker, Mecbure Canan Barlas, Mehmet Barsal, Fatih Dural, Bora Gönenç, (Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği’nden yolsuzluk nedeniyle çıkartılmıştır) Haluk Arığ, Av. Reşat Atabek ve emekli Orgeneral Çevik Bir gibi isimler Sabetaycı kökenlidirler.

Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden ve fikir babalarından birisi olan Munis Tekinalp, Cumhuriyet döneminin önde gelen fikir ve yazı adamları arasında yer almıştır.

Ahmet Emin Yalman, bir dönemin etkili gazetesi Vatan’ın sahibi ve Milletlerarası Basın Enstitüsü’nün Yönetim Kurulu üyeliğini yaptı. 1964’de bu görevi yine kendisi gibi bir Sabetaycı olan Milliyet Gazetesinin uzun yıllar başyazarlığı ve genel yayın yönetmenliği görevinde bulunmuş olan Abdi İpekçi’ye devretmiştir. Bir başka tanınmış Sabetcı yazar Zekeriya Sertel dir. TRT’de yöneticilik yapan Emin Galip Sandalcı’da bir Sabetaycıdır. Batı yanlısı görüşleriyle tanınmış olan Ahmet Ağaoğlu, Amerika’da Sam Kohen imzası ile yazılar yazan gazeteci Sami Kohen deşifre olmuş Sabetaycılardır.

I. Dünya Savaşı ve ardından Mondros Mütarekesi imparatorluğun çökmesi ile sonuçlanır. 1924 ahali mübadelesi ile 20.000 kişiye ulaştığı sanılan “dönme cemaati” Selanik’ten Türkiye’ye gelir. Bu göçün gemi ücretleri dönemin tütün tüccarı Sabetaycı Kazım Efendi’nin tarafından karşılanmıştır ki, kendi aralarında dayanışma ve bağlılığın önemin işaretidir. Atatürk’ün önderliğinde yeni bir devlet kurulmuştur ve bu devlet laisizmi benimser. Ancak, 1924’de Karakaş Rüştü Olayı ile cemaatler ciddi bir sarsıntı geçirirler. Zaten Yakubi cemaati Selanik’teyken ömrünü tamamlamış, Kapancılar, Gonca-ı Edep Hareketi ile dış cemiyetle asimilasyonu benimsemişlerdir. Yalnızca kurumsal yapısını sürdüren Karakaşlar kalmıştır ve bu olayla da onlar büyük sorunlar yaşarlar. Dönemin idaresinden korkan cemaatler ellerinde kalan son birkaç belgeyi de yok etme yoluna gitmişlerdir. 1917’de Selanik’te yaşanan büyük yangın dönme toplumun en önemli kaynaklarını yok etmiştir.

Sabetaycılar içinde en etkin ve faal olanı Karakaş grubudur. Kurucuları Baruch Rassio’nun Sabetay Zwi olarak yeniden doğmuş (reinkarne) sureti olduğuna inanırlar. Özellikle 18.yy’da önemli Avrupa kentlerinde misyonerlik çabaları göstermiş Polonyalı Frankistler ile ilişkiler kurulmasını sağlamışlardır. Bugün özellikle İtalya’nın Lugano kentinde etkin bir topluluk halinde yaşamaktadırlar. Burada bulunan müzelerinde yüzlerce yıllık kaynaklar özenle korunmaktadır. Selanik, İzmir ve İstanbul üçgeninde yaşamaktadırlar. Sabetaycılar arasında Yahudi gizli ilmine en düşkün olan gruptur. Büyüye, sihire ve numorolojiye en meraklı cemaat olarak bilinmektedirler. Siyasi görüş olarak sosyal demokrat eğilimlidirler ve İstanbul’da bir yayınevleri bulunmaktadır. Sabetaylar arasında heretik (sapkın) olarak kabul edilmektedirler.

Sabetaycı Kapancılar ise, ticari yaşamda önemli roller üstlenmişlerdir. Bezmen ve Atabekler gibi tanınmış aileler bu gruptandırlar. Cumhuriyet Türkiye’sinin ekonomik alanında önemli roller üstlenmiş olmalarıyla dikkat çekicidirler. Özellikle “Terakki Mektebi”nin kuruluşuyla birlikte modern Cumhuriyet eğitiminde etkin oldukları açığa çıkmaktadır.

Sabetaycıları üçüncü cemaati Yakubiler’dir. Sabetay’ın eniştesi Jakov Qerido’nun taraftarlarıdırlar. Muhafazakar kanadı oluştururlar. Yahudilik dininin bazı yasaklarına Yahudilerden bile daha fazla uydukları bilinmektedir. Türkiye’de İslâmiyeti en iyi bilen Sabetaycı gruptur. Ahmet Emin Yalman ve Şefik Hüsnü gibi kişilerin yer aldığı bir topluluktur. Selanik’te “Yılan Mermeri” semtinde yaşamışlar ve “Melamilik” gibi İslâmî toplulukları etkin biçimde desteklemişlerdir. Günümüzde hemen hemen tümüyle asimle olmuşlarsa da küçük bir grup varlıklarını korumaktadır.

En katı kuralların uygulandığı Osmanlı İmparatorluğu döneminde cemaat üyelerine karşı resmi bir tavır sergilenmemiştir. Bu gizli/etnik cemaatin 350 yıldır varlığını koruyabilmiş olmasının gerçek nedeni bu noktada gizlidir. Ancak, Cumhuriyet Türkiye’sinde baskı ve dışlanmalarla karşı karşıya kaldıklarını öne sürmektedirler. Fakat, cemiyet üyelerinin bu iddialarına karşın, Cumhuriyet Türkiye’sinde önemli roller üstlendikleri ve toplumsal değişimlere yol açan etkileri de bir başka gerçektir.

1946’da yaşanan “Varlık Vergisi” olayında Sabetaycı aileler “D” sınıfı olarak sınıflandırılmışlardır. Bezmenler, Atabekler ve Dilberler gibi Sabetaycı güçlü aile lobileri yüksük miktarda parasal ödemeler yapmak zorunda bırakılmışlardır. Bu tarihlerden sonra da giderek güçlenen radikal İslâmcı akımlar için, Sabetaycıların hedef alındığı görülmektedir.

Günümüz fundamentalistleri genel anlamda Türkiye’nin bir imparatorluktan ulusal devlete dönüşmesini üç ana nedene bağlamaktadırlar: Masonlar, Selanik dönmeleri (Sabetaycılar) ve Yahudiler.. Fundamentalist kesimin siyasi mirasını üstlenen siyasi partiler hep bu üç unsur üzerine kurulu sloganlar üretmekle dikkat çekmişlerdir. Özellikle 1980 öncesindeki aşırı sağcı parti liderlerinin demeçlerinde hep bu iddialara yer verildiği görülmektedir. Yayınlanan literatürlerde de bu üç ana tema üzerinde fikirler üretilmiştir.

Örneğin:

“…Türk milletinin inanç, örf, adet ve ahlaki değerlerini zayıflatma yolunda bir tavır sergilemeleri, Jön Türkler hareketinde İttihat ve Terakki içinde, 31 Mart vakasında ve Sultan Abdülhamid’in “Hal”inde önemli roller üstlenmeleri bu kimselerin kimliklerinin ortaya çıkartılmasını sağlayan amillerdir. I. Dünya Savaşı’nın ve gelişmelerin Türkler aleyhine sonuçlanmasından sonra bazı insanların Türkler’e pamuk ipliği ile bağlı bulunduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. O güne kadar, Türkler kendilerinden uzaklaştırmamak üzere azami gayret gösterdikleri dönmeleri yakinen tanıma fırsatı bulmuştur ve bu vesileyle onları imtihandan geçirmiştir.” (Prof. Küçük/ Dönmeler ve Dönmelik Tarihi)

“… Türkiye’de maneviyatın yıkılmasına, bölücü ve yıkıcı akımların yayılmasına; dini ve milli akımların kösteklenmesine çalışanların, en şiddetli azınlık ırkçılığı yapanların başında dönmeler gelmektedir.” (Nejdet Sancar/Türklük Sergisi)

Yukarıda örneklenen ifadeler Yesevizade’nin eserlerinde gizli/ etnik/dinsel/ ideolojik Sabetay Cemaati’nin tanıtılmasında da sıkça yer almıştır.

YAHUDİ DİNSEL SİSTEMİ

Yahudi dinsel sistemi iki temel düşünce üzerinde gelişmiştir:

1). Torah-Talmud ekolü

2). Torah ekolü

Musa’ya (Moşe) Sina’da indiğine inanılan ve Türkçe’de Tevrat olarak bilinen kutsal metinlerin gerçekte Musa’ya verilen bölümü beş adettir ve buna “Torah” denmektedir. Fakat daha sonra gelen peygamberlerin yorumlamalarına dayalı olan diğer kitaplar da vardır ki, bunlar: “Neviim” ve “Ketuvin” olarak tanımlanırlar ve Torah ile birlikte bunlara “Tanah” (Tevrat=Ahd-i Atik) denilmektedir.

Bu kutsal metinlerin yorumlanmaları ve günlük yaşama geçirilmeleri konusu daima tartışmalara neden olmuştur. İşte bu dönemde “Talmud” ortaya çıkmıştır.

Talmud hahamların Tevrat yorumlarıdır ve Ortodoks Yahudiliğin temelini teşkil eden bir kaynaktır. Daha sonraları İspanya Diasporası’ndan (altın çağ) ortaya çıkan bir diğer anonim kaynak daha vardır ki, bu da “Kabala”dır. Kabala tümüyle mistik Yahudiliğin kaynağıdır ve kaynakları konusu tartışmalıdır. Dini pratikleri yeri konusu da açık değildir. Yahudiler genel olarak Kabala’nın gizemli ve çekici dünyasından etkilenmişlerse de “korku” ile yaklaştıkları bir gerçektir. Günümüz İsrail dini otoritelerinin Kabalizme karşı sempati taşıdıkları söylenemez.

Talmud ve Kabala’nın Torah’a karşı bakışı çok farklıdır. Talmudist yaklaşım Torah’ı bir yasaklamalar bütünü olarak ele alıp, Tanrı’nın insanları cezalandıran, kurallar koyan bir güç olduğundan hareket eder. Talmudistler Tanah’a dayanarak çıkardıkları “Mitzvotlar” (uygulanması gerekli kurallar) yoluyla insan yaşamını sınırlandırmaktadır. Onlara göre insan, bu dünyaya bir sınav vermek için gelmiştir ve tümüyle Tanrı’nın gücü karşısında olduğunu bilerek hareket etmelidir. Bu görüş ve sıkı kurallar altında beş bin yıl boyunca ezilen Yahudi bireyi gettosunda tümüyle dış dünyaya kapalı ve gizlilik içinde yaşamaya yönelmiştir.

Kabala Talmud’dan bu yöneyle ayrılmaktadır. Kabala Tanrıyı bir enerji olarak algılar ve insanın yaptığı eylemlerin negatif veya pozitif enerjinin bir parçası olduğuna inanır. Kabalist, Tanrı’yı ceza veren ve kurallar koyan biri olarak değil, aksine insanı özgür bırakan fakat kötülüklere karşı ona “önerilerde” bulunan bir koruyucu olarak algılar. İnsanın Tanrı’yı yakarışları (dua) Talmudçulukta olduğu gibi bir ödev değil, aksine insanı rahatlatan bir eylem olarak benimsenir. Tanrıdan korkan insan, O’nu nasıl sever? Sorusunu “Arkadaşını kendin gibi sev” felsefesi ile özdeş kılan Kabalistler Tanrı’ya ulaşmaya, “Adam Kadmon” (üstün insan) olmaya çabalar. Talmud’un sınırcı ve kuralcı yaklaşımına karşı, Kabala insanı tümüyle özgür bırakmadır.

Yıllardır Ortodokslar ile Kabalistler arasındaki temel sorun buradan kaynaklanmaktadır. Yahudiliğin kendine özgü dekoru içinde bu iki zıt düşünce çatışmamaya çaba göstermiş, birbirlerini dışlamamaya çalışmış, Talmudistler-Kabalistleri daima ihtiyatla fakat reddetmeden izlemişlerdir. Ancak çoğu kez yorumlarında da Kabala’daki sözcük sayı bağlantılarını kullanmaktan da kaçınmamışlardır. Bu iki düşüncenin en temel noktalarından birisi Mesih inancıdır.

Talmudistler doğrudan Torah’ta olmamasına karşın, ayetlere verilen birtakım anlamlar ile Kabala kaynaklı olan Mesihi düşünceyi kabullenmişlerdir. Kabala ise, kurtuluşu tümüyle Mesih üzerine odaklamıştır. Luria’nın teorileriyle Mesihçilik adeta bir öngürüye dönüşmüştür. O kadar ki sayısal hesaplamalar ve yöntemler hep Mesihin geliş tarihi üzerine yoğunlaşmıştır. Daniel ve İşaya’daki ayetler gizemli bir yöntemle sorgulanmış ve kurtuluş tarihi belirlenmeye çalışılmıştır. Tüm bu çalışmalar Ortodoksların katı kurallarına karşı illegal olarak gerçekleştirilmiştir.

Kabala her zaman gizlidir, gerek sözlü olan kısım ve gerekse “Zahor”a ve “Sefer Yetzirah”a dayalı olan bölümler her zaman gizli bir atmosferde incelenmiştir. Kabalist Tanrısal gücü keşfetmek için dinsel kurallara uymak gerekliliğine inanmakta ve eğer bunları yapmadan kabala yaparsa Felâketler yaşayacağına inanmaktadır. Bu o denli büyük bir gizliliktir ki, binlerce yıllık metinler yalnızca sözlü olarak Zfat’ta veya Galil’de (İsrail) tarikat üyeleri arasında dış dünyaya kapalı olarak tartışılmaktadır.

Talmud ve Kabala’nın rekabeti 16.yy sonrasında zirveye ulaşmıştır. Zfat’a Polonya’dan gelen Rav İzak Luria Aşkenazi bu kentte kurduğu Kabalistik eğitim veren koleji ile bir akımın başlangıcı olmuştur. Kendilerini “Zfat Aslanları” olarak tanıtan bu grup Mesihi kurtuluş doktrinini temel alarak dini birtakım sonuçlara ulaşırlar. “Tzimzum” (büzülme), “Tikun” (tamirat, kurtuluş) kavramları burada önem kazanmaktadır. Luira, yaradılışı bir kırılma teorisi olarak özetlemektedir ve tamirat ancak Mesihin gelişi ile olacak demektedir. Bu bekleyiş tüm Yahudi cemaatlerinde hızla yayılır, birbiri ardına katliamlar ve baskılar Mesihi dönemin adeta habercisi olarak kabul edilir. Lauria’nın ölümü sonrasında da bu ümit süreci devam etmektedir. 1600’lü yıllara gelindiğinde ise had safhaya ulaşmıştır.

Sabetay Zwi, işte bu süreçte 1622 yılında dünyaya gelmiştir. Ve bu atmosferde ve bu psikoloji içindeki Yahudi dünyasının karşısına Mesih olarak çıkmış ve etkisi altına almıştır.

ATATÜRK’ÜN İLK ÖĞRETMENİ

SABETAYCI

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan siyasal ve ekonomik olayların incelenmesi belli başlı merkezlerin önemini ortaya çıkartmaktadır. Bu merkezlerden biri olan Selanik kenti, tarihi rolü açısından belki de en az ele alınmış konular arasında yer almaktadır. Oysa ki, Türkiye’nin ilk siyasi dernekleri olan İttihat-Terakki ve Mason dernekleri burada kurulmuştur. İstanbul’da yaşanan 31 Mart isyanı bu kentten organize edilen bir ordu tarafından bastırılmış, Sultan 2. Hamid sürgün günlerini bu kentte yaşamış, Cumhuriyetin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, bu kentte doğmuş ve ilk öğretimini Selanik’te almıştır.

Atatürk, Nutuk’ta çocukluk günlerini anlatırken, okul çağı geldiğinde annesi ile babası arasında sürekli bir tartışma yaşandığını, buna neden olarak annesinin onu mahalle mektebine gönderme arzusuna karşılık, babasının bir süredir faaliyette bulunan ve modern sistemde eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi’ne gönderme isteğini göstermektedir. Sonuçta Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi’ne gönderilmiştir.

Tarih araştırmacıları ile Türk Dil ve Tarih Kurumu’nun ne yazık ki, Atatürk’le ilgili araştırmaları ve yayınları çok yetersiz olduğu bu noktada bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Atatürk’ün ilk eğitimini aldığı bu okul ve Şemsi Efendi olarak anılan öğretmeni Şimon Zwi, dönemin önemli oluşum merkezidir.

Şemsi Efendi (Şimon Zwi), 1852 yılında aslen Sabetaycı bir ailenin ferdi olarak doğmuştur. Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenen Şemsi Efendi, Selanik’te açılan bir yabancı okulda çalışmaya başlamıştır. Burada öğrendiği modern metotları kendi kuracağı bir okulda uygulama amacında olmasına karşın, maddi olanaksızlıklar nedeniyle gerçekleştirememiştir. Ancak, Sebataycı Şemsi Efendi’ye aradığı desteği mensubu olduğu “Kapancı Grubu” üyeleri sağlamıştır. Kapancı grubunun bu desteği vermelerinde iki önemli etken neden olmuştur: 1). Sürekli ticaret ilişkileri içinde olmaları nedeniyle Batı’yı tanıyan grup üyeleri, teknolojik ve kültürel aşamalara erişmek istemişler, Sabetaycılar ilerlemenin ilk basamağının eğitim kurumlarından geçtiğinin bilincine ulaşmışlardı. 2). 19.yy’la değin sürekli kendi içlerinde kapalı yaşayan cemaat üyelerinin Türkçe’yi yeterince konuşamamalarıydı. O döneme değin aile ve cemaat içinde İspanyolca konuşulmuştur.

“Tarz-ı Cedit” adı verilen yeni öğretim usulünü ilk uygulayan okul İsmail Hakkı’nın Selanik’te harap bir mescidi okula dönüştürerek Halil Vehbi ve Derviş Efendilerle birlikte çalıştıkları okuldur. 1872 yılında Selanik’te Şemsi Fendi’nin Sabra Paşa Caddesi’ndeki “Çarşamba Dergahı”anda açtığı okul da ilk olma özelliğine sahiptir. Ve bu okulların ortak özelliği Sabetaycı aydınlarca finanse edilmiş olmalarıdır.

Atatürk’ün ilk eğitimini veren öğretmeni Şemsi Efendi’nin bir başka özelliği de yaşadığı dönemin en büyük Sabetaycı Kabalistlerinden biri oluşudur. 1800’lerde yaşanan Osman Baba( [4]) olayından sonra ayrılan Karakaş grubuyla kendi grubunu birleştirmekti. Bu amaçla Karakaş grubuna ait okullara giderek tartıştığı bilinmektedir.

1885’de “Fevzi Sıbyan” olarak bilinen okulun kuruluşunda da oldukça önemli bir rol üstlenmiştir.

Fevziye Mektebi”, onun gibi daha sonraları İstanbul’da faaliyet gösterecek olan “Mekteb-i Terakki”ye göre daha radikal ve cemaatçi bir yapıya sahiptir. Çünkü, Fevziye Mektepleri’nin kuruluş amacı, Karakaşlar grubunun cemaatçi yapısını sürdürmek amacına dayanmaktadır. Bu Kapancılar ile Karakaşlar arasındaki en önemli farktır. Şemsi Efendi’nin burada “Akaid-i Diniye” öğretmeni olarak görev yapması da onun Sabetaycı dini kuralları gençlere aktarma amacından kaynaklanır. Mektebi Fevziye’nin kuruluşu ve ilerki faaliyetlerinde Karakaşlar grubunun finansal desteği vardır. Okul bu grubun resmi öğrenim kurumu olmuştur.

Ahmet Emin Yalman, 1922’de Vatan gazetesinde yazdığı, “Tarihin Esrarengiz Bir Sayfası” adlı yazı dizisinde, Karakaşlar grubunda meydana gelen ilerlemenin Fevziye Mektebi sayesinde olduğunu öne sürerek, “… iki asırlık fakrü cehaleti beş on senelik bir intibah silip süpürdü. Bir zamanlar memleketin en mükemmel terbiye müessesesi olan Fevzi Sıbyan ve Fevziye’nin, bu intibahın husulüne pek bir tesiri olmuştur” demektedir.

Şemsi Efendi’nin sağlığında Karakaş ve Kapancı gruplarını birleştirmeyi amaçlıyordu. Ancak onun her iki cemaati birleştirmeye yönelik çabaları tepkiyle karşılandı. Bunun en önemli nedeni de bu grubun genç üyelerinin Türkler’le kaynaşma arzularıdır. Kapancılar, Karakaşlar’ı cahil ve mutaassıp görüyorlardı, üstelik Sebatay Zwi’ye de inanmıyorlardı.

Şemsi Efendi’yi cemaatten dışladılar, 1912’de Türkiye’ye gelen Şemsi Efendi ilk öğretim müfettişliğine tayın edildi, ancak sıkıntılı ve parasız bir yaşam sürdürdü, 1917 yılında öldüğünde Üsküdar’daki “Selanikliler Mezarlığı”nda Karakaşlar’a ait bölüme gömüldü. Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk öğretmeni olan ve onun Nutku’nda adı geçen Şemsi efendi, devrinin yalnız büyük bir eğitimcisi değil, aynı zamanda siyasi yönleri de olan bir Kabalistiydi. Yaşamının büyük bir bölümünü Zohar’ı inceleyerek geçiren Şemsi Efendi, Karakaş ve Kapancılar grubunu birleştirerek Sebataycı cemaatin yaşamasını amaçlamıştır. Ancak bu idealinde başarılı olamadan ölmüştür.  Türk eğitim yaşamına büyük katkıları olan bu kişi gerektiği biçimde incelenmemiştir.

SABETAYCILARIN GÖRÜŞ VE

SON DÖNEM FAALİYETLERİ

Gizli/etnik/dinsel/ideolojik bir cemaat olan Sabetaycılar, uygulamadaki “güvenlik soruşturması” ve nüfus cüzdanlarındaki “din” hanesinden rahatsızlık duymaktadırlar. Yukarıda özetle verilen örneklerden ise; son derece rahatsızdırlar ve kendilerine haksızlık edildiği görüşünde birleşmektedirler. Giderek siyasi bir güç haline gelen fundamentalizmi açıkça “devlet terörü” olarak değerlendikleri gözlemlenmiştir. Öte yandan günümüz Cumhuriyet Türkiye’sini dinsel hoşgörü açısından Osmanlı İmparatorluğu’nun çok gerisinde görmeleri ise, ortaya ilginç bir paradoks çıkartmaktadır. Sabetaycılar, kendilerini günümüz Türkiye’sinin “olmazsa olmaz” bir parçası olarak görmektedirler. Kişilerin dinlerini açıklamaya zorlandığı bir Türkiye değerlendirmesi içinde olan Sabetaycı cemaati, farklı olmayı, farklı bir ana dile sahip olunmasının bölücülük olarak ele alınmasından da son derece rahatsızdırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nde insanların hukuk dışı yargılanmalara maruz kaldıkları görüşünü de açıklıkla dile getirmektedirler. Sebataylar, “aslını sormayan milliyetçilik” prensiplerine sonuna değin bağlı olmalarına karşın Varlık Vergilendirmelerinde kendilerinin “ayrı bir grup” olarak değerlendirilişlerini hiçbir zaman içlerine sindiremediklerini, her dönemde radikal kesimler ve Yahudiler’le işbirlikçilik yaptıkları kuşkuları ile hiçbir zaman kendilerine “güven” duyulmamasından son derece şikâyetçidirler. Devletin icra kademelerinde görev yapan Yahudi veya Ermeni asıllı subay, hakim, polis ve memur bulunmayışından yola çıkılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi işine gelen bir sistemi demokrasi olarak yutturma çabasında olduğu görüşü dile getirilmektedir. Türkiye’nin içine girdiği her zor dönemde insanları nüfus kağıtlarındaki din hanelerine göre tasnif eden bir ülke olduğu görüşüne literatürlerde yer verilmiştir.

Sabetaylar, yüzyıllardır kendi içlerinde dışa kapalı bir yaşam sürdürmüşler, radikal Kabalistik idolojilerine karşın Yahudi cemaatince dışlanarak aşağılanmışlardır. Bunun yanısıra takiye yaptıkları için Müslümanlarca da dışlanarak aşağılanmışlardır. Bu nedenle son derece korkak, ürkek bir cemaat psikolojisine sahip olmuşlardır. Bu nedenle de halk arasında, “Selanik yürekli” söylemi yaygınlık kazanmıştır.

Sabetaycı aileler patriarkal (patriarcal) yani babanın hakim olduğu aile görünümü sergilerler. Kendilerinden olmayanlarla evlenmedikleri için, beşik kertmesi ile süregelen evlilikler nedeniyle “mutsuz” aile yapısına sahiptirler.

Genelde siyasi tavır olarak Kemalizm’i benimsemiş olan Sabetay cemaatinin Sol yelpazenin çeşitli kesimlerinde yer alanları vardır. Genel eğilimleri liberal-Batılımdır. Batılı yaşam tarzını benimsemişlerdir.

Sabetaylar, kendi kültürlerinin korunmasını sağlayacağı inancı ile bir “araştırma enstitüsü” kurabilmeyi, dini inançlarını yerine getirebilecekleri “dinsel mekanlar” oluşturabilmeyi arzulamaktadırlar.

Yukarıdaki bu görüş, inanç, yakınma, talep ve beklentiler günümüzde çeşitli yayınlar aracılığı ile kamuoyuna aktarılmaya başlanmış olması; 300 yıldır varlığını sürdürmüş, gösterdikleri dinle gerçek dinleri arasında sıkıştıkları için, “gizlilik prensiplerine” son derece bağlı kalmış Sabetay cemaatinin değişen dünya koşulları içinde seslerini duyurma kararı içinde olduklarının belirgin işaretleri olarak dikkatli bir özenle değerlendirmeye alınması zorunluluğu doğmuştur.

10-17 Ocak 1997 tarihleri arasında, Devlet Bakanı Fehim Adak ve yardımcıları ABD’ye üst düzeyde bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret sırasında Washington’da bulunan Doğu Batı Enstitüsü’nün üst düzey yöneticilerinden Yahudi asıllı Türkiye uzmanı Alan Makovsky, Adak ile bir görüşme yapmıştır. Bu görüşmenin bir bölümü Türk basınında yer almıştır. Ayrıca İsrail’in ABD’deki en önemli tanıtım örgütü “İsrael-American Public Relation Commitee”nin önde gelen yöneticilerinden Yahudi asıllı Keith Weisman da Adak’la görüşmüştür. Fehim Adak, Refah Partisi’nin dış politikada sertlik yanlısı olmadığını barışçı olduğunu anlatmaya çaba göstermiştir. Bu görüşmelerin ardından her iki uzman da yazar Aytunç Altındal ile 13-14 Ocak tarihlerinde Washington’da görüşmüşlerdir. Alan Makowsky, Altındal’a:

“Adana’da bulunduğum sırada oradaki Yahudi ailelerine ‘Son Mesaj’ başlıklı tehdit mektupları gönderildi. Refah partisine yakın olduklarını tahmin ettiğimiz bazı çevreler, Yahudilerden bu son mesajı kabul etmelerini aksi takdirde sonlarının iyi olmayacağı yazmışlardı” demiştir.

Diğer uzman Weisman da öncelikle Türkiye’deki Yahudilerin can ve mal güvenliklerinin garanti altında olması gerektiğini nazik bir dille aktarmıştır.

‘Son Mesaj’ iddiaları gerçeklik taşımaktadır. Sözkonusu bu mektuplar, ABD’nin Adana Konsolosu ve Tansu Çiller’in yakın dostu, eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis Suikastınin organizatörü Elizabeth Sheldon’a da iletilmiştir.

Atatürk’ün ilk öğretmeni Sabetay kökenli Şemsi Efendi (Şimon Zwi)’nin altıncı kuşaktan torunu olduğunu, 1969 İstanbul doğumlu, Bursa Uludağ Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi kamu yönetimi bölümü mezunu olduğunu ve adını Ilgaz Zorlu olarak veren bir kişi, 1990-1991 yılları arasında Küdüs’e giderek Dr. Gad Nasi’nin yardımları ile Kudüs’te bir yıl süreyle araştırmalarda bulunduğunu, Sabetaycılığın önemli kaynaklarının muhafaza edildiği “Ben Zwi Enstitüsü”nde incelemeler gerçekleştirdiğini ve “Yavne Kibbustz”unda Yahudi Tarihi/Kültürü konusunda eğitim gördüğünü dile getirmektedir.

1996’da İsrail’e yarı resmi bir ziyarette bulunan Ilgaz Zorlu, Kendisinin İstanbul’da yaşayan Sabetay kökenli olduğunu, muhasebecilik yaptığını, Türkiye’de dönme Müslüman çevrelerin (Sabetaycıların) çeşitli baskılardan bunalarak topluca İsrail’e göç etmek istediklerini Dr. Gad Nassi aracılığı ile İsrailli yetkililere yaptığı açıklamalarda:

“Bizleri korumak için İsrail vatandaşlığına almak zorundasınız. Aksi takdirde bizler bunu uluslar arası bir insan hakları ihlali olayı haline getireceğiz” dediği literatürlerde yer almıştır.

Zorlu’nun beyanlarında, Sabetaylar’ın Türkiye’nin resmi kayıtlarında “Müslüman” kabul edilmelerine karşın gerçekte:

1). Yahudi dininin öngördüğü temel “farzlara” örneğin Şebat’a

–Cumartesi günleri çalışma yasağı- evlilik ve doğum, ölüm geleneklerine ve yemek yasaklarına uymaktadırlar.

2). Yahudi dininin esaslarını öğrenmek için Ilgaz Zorlu İstanbul civarında gizli bir Kabalist Kolejde İbrani “Batınizmini” öğrenmiş ve bu okuldan mezun olmuştur.

3). Sayıları günümüz Türkiye’sinde 60.000 olan Sabetayların arasında yetişen İzak Ben-Zwi’nin İsrail’de bir dönem Devlet başkanı olduğunu, dolayısı ile Sabetayların İsrail vatandaşlığını alma hakkına sahip olduklarını öne sürmüştür.

Ilgaz Zorlu’nun bu iddiaları 1996’da İsrail basınında yer almıştır. İsrail’in uluslararası üne sahip ciddi yayın organı Jerusalem Post muhabiri Aubrey Ross’un Zorlu’yla yaptığı bir söyleşiyi yayınlamıştır. Bu söyleşinin yayınlanmasından bir hafta sonra 27 Aralık 1996’da, Benjamin Netanyahu’yu iktidara taşıyan Amerikalı Ortodoks Yahudilerin çok etkili haftalık yayın organı Jewis Press, aynı söyleşiye yer vererek konuyu Amerikalı Yahudilerin dikkatlerine sunmuştur. Böylelikle Zorlu’nun iddiaları “Sorun” haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu gelişmeler üzerine Sefarad Yahudileri Federasyonu kurucusu Dr. Yılmaz Benardete, Jewis Press’e bir mektup göndermiş ve Zorlu’nun “çifte standart” uyguladığını ve samimi olmadığını bildirmiştir. Söz konusu mektup Jewis Press’in 24 ocak 1997 tarihli sayısında yer almıştır.

Ilgaz Zorlu’nun İsrail’deki “Morit” örgütünün bir üyesi olduğu ve Herzliya bölgesindeki bir evde misafir edildiği öne sürülmektedir. Yine Sabetay çevrelerince Ilgaz Zorlu adının bir takma ad olabileceği iddia edilmiştir. Ilgaz Zorlu, Morit örgütünün Türkiye’den İsrail’e göç eden birkaç gönüllünün kurduğu bir kültür örgütü olduğunu ve Sabetaycılıkla hiçbir ilgilerinin bulunmadığı açıklamasını yapmıştır. Zorlu, kimliğinin gerçek olduğunu bunların bilimsel araştırma ve girişimlerinin provoke edilmek için türetildiğini dile getirmiştir.

Zorlu’nun “Selanikliler ve Şişli Terakki Yolsuzluğu” adını taşıyan bir bildiri nitelikli kitapçık kaleme alıp çeşitli çevrelere dağıtması ve bu kitapçıkta öne sürdüğü yolsuzluk iddiaları da oldukça dikkat çekici bir eylem olarak değerlendirilmelidir.

1992 yılında, Toplumsal Tarih Dergisi’nde Sabetaycılık ile ilgili bir makalesi yayınlanan Ilgaz Zorlu, Sabetaycıların ciddi tehditleri ile karşılaşmıştır. Ancak buna karşın, araştırmalarını “Evet, ben Selanikliyim- Türkiye Sabetaycılığı” adlı bir kitapta toplayıp yayınlamıştır.

Yayınladığı bu kitap ve “Şişli Terakki Yolsuzluğu” bildirisinin ardından Sabetay Cemaatinin önde gelen üyeleri tarafından önce susması için para teklif edildiğini ardından da tehdit edildiğini beyan etmektedir. Ayrıca bu faaliyetlerinden sonra, bazı devlet görevlilerinin kendisine gelerek, Sabetaycıların isimlerini istediklerini, bu cemaatin amaçlarının neler olduğunu sorduklarını ve işbirliği önerisinde bulunduklarını da dile getirmiştir. Ilgaz Zorlu, kendisi ile yapılan görüşmede tüm bu gelişmelerden çok büyük rahatsızlık duyduğunu ve endişelere sürüklendiğini, açıklamalarının medyayı elinde tutan Sabetaycı patronlarca kamuoyuna yansımasının engellendiğini, Sabetaycıların devlet içinde çok etkin ve güçlü noktalara hakim olduklarını bu çalışmaların ardından çok daha iyi anlayıp tanık olduğunu ifade etmiştir.

Türkiye’yi Amerika ve İsrail’e şikayet eden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Ilgaz Zorlu, Sabetayların Karakaş Grubu üyesi olduğu sanılmaktadır. Yukarıda özetle dile getirilen gelişmelerin Türkiye’de Necmettin Erbakan, İsrail’de Benjamin Netanyahu’nun iktidar olmalarından hemen sonra gerçekleşmiş olması son derece düşündürücüdür. Türkiye ile İsrail arasında 650 milyon dolarlık bir askeri anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma Arap ülkelerinde tepkilere neden olmuştur. Türkiye-İsrail arasında imzalanan “Askeri ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması” Yunanistan, Suriye, PKK, Rusya ve Arap ülkeleri arasında hoşnutsuzluklar ve tepkilere neden olmuştur. Türkiye’nin insan hakları konusunda Avrupa birliği kapısında hırpalandığı günlerde “Sabetay cemaati”nin “ölüm tehditleri” almış olması oldukça düşündürücü bir gelişme olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de yaşamakta olan Yahudi ve Sabetayların tümünü töhmet altına sokan bu gelişmeler, belli bir operasyon programının tüm provokasyon özelliklerini taşıyor oluşu ile de başlı başına değerlendirilmesi gereken önemli bir sorun olarak gözükmektedir.

ŞİŞLİ TERAKKİ LİSESİ

Şişli terakki Lisesi, 1879’da “Terakki Mektebi” adı ile Şemsi Efendi’nin Selanik’te kurduğu “Şemsi efendi Mektebi” ile temeli atılmıştır. Sabetaycı bir haham olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) kendi aralarında üçe bölünen cemaati bir araya toplamak ve dini eğitimle birlikte gençleri modern bilim eğitiminde yetiştirebilme amacıyla okul kurmuştur.

1907 kayıtlarına göre, Sabetaycıcemaatin Kapancı grubu okul yönetiminde yer almışlardır. Dr. Rifat Efendi, Namık kapancı, Osman Fıtri Bey ve Ata Derviş beyler okulun yönetiminde olan kişilerdir. 1924 yılında yaşanan mübadele sonucu okul İstanbul’a taşınmıştır.

1927’de Nişantaşı/Şakayık sokağında Halil Rifat Paşa Konağı’na yerleşen okul, Selanik’teki kuruluşundan başlamak üzere hep bir encümen tarafından idare edilmiştir. Encümen üyeliğine, kurucuların çocuklarından ve okulun gelişimine yararı olanlar arasından seçilen kişiler getirilmiştir. 1633’ten sonra encümen üyelerinin sayısı 44 kişiye ulaşmıştır.

1933’de okul “Mabeyince Konağı”na taşınır. 1934’de Selanikli Mecdi Derviş Bey, yapıyı satın almıştır. 21. 05. 1935’de okulun yönetimi için kurulan limited şirkete devretmiştir.

1879 yılında okulun temel felsefesi; “Terakki Mektebi, ticaret maksadıyla müesses olmayıp hayır için yaşadığı gibi hayır ile de yaşar” şeklindedir.

Limited şirketin kurucuları Fahri Refik Refiğ, Halil Bezmen, Aziz Refik Refiğ ve diğerleridir. Okul daha sonra 1967 yılında 903 sayılı yasayla vakıf haline dönüştürülmüştür. Yönetim kurulu üyeleri halen Sabetay cemaatinden seçilmektedir. Mütevelli heyetine girebilmenin yolu bu heyet üyelerinden birinin önerisi ile gerçekleşebilmektedir. Vakıf ana senedinde yapılan bir değişiklikle mütevelli heyeti üyeleri ömür boyu görevde kalmaktadırlar.

Şişli Terakki Lisesi’nin sahibi bulunduğu bina günümüz koşulları içinde trilyonlarla ifade bulan bir değere sahiptir. Çünkü, İstanbul/Nişantaşı’nın en pahalı mevkiinde yer almaktadır. Okulun sahibi bulunduğu bina ve alan günümüz değerleri ile trilyonlarla ifade bulan bir rant değerine sahip olması nedeniyle fırsatçılar için “kaçırılmaması gereken bir değer unsuru” olarak ele alınmış ve okul Dinç Bilgin’e düşük bir değerle kiralanmıştır. Bu durum tüm Sabetay Cemaati üzerinde derin bir üzüntüye neden olmuş ve yasal başvuruda bulunan Sabetaycılar olmuştur.

Şişli Terakki Lisesi Yolsuzluğunda Dikkat Çeken Noktalar:
1). Şişli Terakki Lisesi binası yaklaşık on yıl süreyle boş bırakılmıştır. Bundan amaç binanın değer kaybına uğratılarak çok ucuz bir fiyatla Dinç Bilgin’e satılmasına özel bir çaba gösterilmiş olmasıdır. Binanın günümüz koşulları ile değeri 2,5 trilyon dolayındadır. (Eksperlerce beyan edilen)

2). Şişli Terakki Lisesi Vakfı’na ait malların satışı ve üçüncü kişilere devri gerçekleştirilmiş midir? Belli değildir.

3). Okul mütevelli heyeti, üyelerinin “kayd-ı hayat” koşulu ile göreve geldikleri ve ancak kendilerinin önerecekleri kişilerin görevlendiriliyor oluşu dikkate değerdir.

4). Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün konuya ilişkin raporları nelerdir ve kimler tarafından, hangi ilişkiler ağı içinde, nasıl düzenlenmiştir?

5). Şişli Terakki Lisesi mütevelli heyeti üyelerinin son on yıl içinde vakıf gelirlerinden aldıkları paylar nelerdir? Bu kişilerin mal varlıklarının mercek altına alınması gereği vardır.

6). Okula öğrenci alınırken kura listelerinde değişiklik yapılmasının bedeli nedir? Öğrencilerin para karşılığında rest ve sınıf geçmeleri ve bundan doğan büyük rant kimler arasında paylaştırılmıştır? Bu düzene karşı direnç göstermeye kalkışan öğretmenlerin görevine son verildiği bilinmektedir.

7).Okul Milli Eğitim Bakanlığı Müfettişlerince en son ne zaman denetlenmiştir? Bu denetleme kimlerce ve hangi koşullarda gerçekleşmiştir?

İLİŞKİLER

Haluk Arığ: Babası İstanbul’lu, annesi Selanikli Sabetaycı bir aileye mensuptur. 1990 yılında Şişli Terakki Lisesi yönetiminde yer aldı ve okulda “Pul olayı” olarak anılan yolsuzluğa adı karıştı ise de üzerine gidilmemiştir. Bunu sağlayan Av. Reşat Atabek ile kayınpederi İsmail Bey ve Üçer kardeşler  olmuştur. Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası’nda da görev yaparken yolsuzluk iddiaları nedeniyle ayrılmak zorunda kalmıştır. Bir dönem Gameda Genel müdürlüğü görevinde bulunmuştur. Eşi Fatoş Arığ, 1990’larda yaşanan Cumhuriyet gazetesi içinde bazı menfi olaylarda yer almış, Sabetaycı kökenli oluşuyla onur duyan bir kişidir.

Haluk Arığ, Şişe Cam Fabrikası’nda görev yaptığı dönemde sekreteri olan Gülcan Akdindar’ı terakki Lisesi’ne Halkla ilişkiler müdürü olarak almasıyla dikkat çekmiştir. Arığ, Mason Derneği’nden yolsuzluk iddiaları ile çıkartılmıştır. Arığ, Şişli Terakki Lisesi’nin bahçesini eski şoförüne ihale açmaksızın çok ucuz bir fiyatla otopark olarak kiraya vermiş olmasıyla da dikkat çekmiştir. Arığ, Sabah yayın Grubu’nun patronu Dinç Bilgin’in danışmanlığı görevinde bulunuşuyla da çeşitli spekülasyonlarda adı en çok geçen kişiler arasındaki yerini korumaktadır. CHP eski İstanbul milletvekili Bülent Tanla ile ortak bir reklam şirketi bulunmaktadır.

Dr. Can Paker: Dünyaca ünlü bir Alman kimya fabrikasının yönetim kurulu başkanıdır. Uzun yıllar politika ile yakından ilgilenmiş bir dönem Deniz Baykal’ın danışmanlık görevini üstlenmiştir. 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi içinde Turan Güneş Ahmet Yücekök ve Deniz Baykal ile çok yakın olmuştur. CHP’nin bazı taşınmazlarına sahip olduğu hakkında söylemler vardır. Paker, Şişli Terakki Lisesi Yönetim kurulu Üyesi Lütfü Paker’in kızkardeşi olan Mihriban Paker ile evlidir. Mihriban Paker’in babası Sabetaycı hareketin önemli bir lideri olan Memduh Paker’dir. Memduh paker, İspanyolca dini bilgisinin yanısıra geniş Kablastik bilgiye sahip olarak bilinmektedir. Can Paker eşinin soyadını taşımaktadır. Dr. Can Paker, Amerikan Fullbright ve A.F.S. burs kursları ile temaslarda bulunmuş, bir dönem AFS bursunun Türkiye başkanlığını yapmıştır. Lise yıllarında bu burs ile ABD’de eğitim görmüştür. Can Paker’in kız kardeşi gazeteci Mecbure Canan Barlas’tır. (Sabetaycılarda çift isim zorunluluğu vardır, bunlardan birisi Yahudi ismini temsil eder) Can Paker, Şişli Terakki Lisesi’ne Reşat Atabek tarafından getirilmiştir.

Bu örnek  ilişkiler mercek altına alındığında Şişli Terakki Lisesi, Cumhuriyet Türkiyesi eğitim sistemi, Medya, toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal ilişkiler ağı kendiliğinden ortaya bir gerçek koymaktadır: Sabetaycı Cemaat Cumhuriyet Türkiyesi’nde en etkin ve önemli noktalarda söz sahibidir, toplumun elit tabakasını oluşturmaktadır ve milli gelirden en fazla pay alan grup olmaları nedeniyle de gizliliklerinin korunmasında kendileri için büyük yararlar olduğu gerçeği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Dinç Bilgin: Dinç Bilgin ailesi Sabetaycı kökenlidir. Sabetay Cemaati içinde en üst düzeyde yönetim kadroları içinde yer almaktadırlar. İzmir’deki Yeni Asır Gazetesi’nin başında Şevket Bilgin’in kızı ile evlenerek Türkiye’ye yerleşen ve Türk vatandaşlığına geçtikten sonra da Cemil Devrim adını alan kişi, gerçekte bir Amerikalıdır. Zengin bir Amerikalı işadamının, bir Türk kadını ile yaptığı evlilikten dünyaya gelen oğludur. Bu evliliğin ardından İzmir/Yeni Asır Gazetesi’nin başına geçen Amerikalı, o güne değin sıradan bir kent gazetesi durumunda olan gazeteyi Ege Bölgesi’nin en güçlü yayın organı haline getirmiş, en modern baskı tekniğine sahip tesise dönüştürmüş ve Şevket Bilgin’in oğlu Dinç Bilgin’i İstanbul’a göndererek günümüz Sabah tesislerinin kurulmasını ve Türk medyası içinde Hürriyet’ten sonra gelen ikinci ve büyük bir gücün oluşumunu sağlamıştır. Bilgin ailesine katılan bu Amerikalı’nın kurduğu ilişkiler sonucu Dinç Bilgin, Masonik Bilderberg Kulübü üyeliğine kadar yükselmiştir. Sabetaycılara ait olan Şişli Terakki Lisesi’nin zaman içinde trilyonluk bir değer artışı kazanan mülkünü kendine hak bir mal olarak görüp değerlendirmekte ve sahibi olmaya çaba göstermektedir. Türkiye’nin ulusal anlamda stratejik öneme sahip elektrik enerji üretim tesislerini de ele geçirme çabası içinde olan Dinç Bilgin’in tatmin olmaz bir ihtiras sahibi olduğu gerçeği girişimleri ile de gözler önündedir.

FUNDAMENTALİS TUZAK

Son yıllarda giderek zirveye tırmanan radikal fundamentalist girişimler ve terör noktasına ulaşan faaliyetler, Sabetay cemaati ile ilişki kurabilmeye büyük çaba harcamaktadır.

Kemalizm’i yok etmeyi amaçlayan fundamentalizm, Sabetaycılar ile ilişkiye girmeye çalışmalarının en önemli nedeni, Kemalizm’in gerçekte Sabetaycı olduğunu ve Sabetay prensip ve inançları üzerinde temellendiğini savunabilmek içindir.

Öteden beri Kemalist ideolojiyi yıpratmaya çaba gösteren fundamentalist odaklar; dinsizlik, ahlaksızlık, ateistlik temaları üzerinde çeşitli söylemler üretmiştir. Şimdi “Selanik dönmeleri” (Sabetaycılık) bir propaganda malzemesi olarak kullanılmak ve bu cemaat üzerinden Kemalist ideolojiyi yıpratmak ve Atatürk’ün Türklüğüne gölge düşürebilmeyi amaçlamaktadırlar.

Bu son derece çirkin, sakıncalı ve provokatif girişimlere izin verilmemelidir.

GİZLİ GÖÇ TRAFİĞİNDE

KAVŞAK NOKTASI TÜRKİYE

500. Yıl Vakfı yöneticilerinden ve İstanbul/Karaköy’deki “Yahudi Müzesi”nin sorumluluğunu üstlenen Harry Ojalvo’nın açıklamalarına göre; 1940’lı yıllardan başlamak üzere, pasaportlu ve vizeli geçiş yapanların yanısıra, 125 bin Yahudi pasaportsuz vizesiz olarak Türkiye’ye kabul edilmiştir. Uluslararası Yahudi Organizasyonu tarafından Türkiye üzerinden gerçekleştirilen bu gizli Yahudi göçü ile ilgili belge ve bilgiler üzerine yakın zamana değin sansür konulmuştur. 50 yıl süreyle Türkiye üzerinden gerçekleştirilen bu gizli göç, değişik hükümetler gelip geçmesine karşın ve 70’li yıllarda İsrail’e karşı “görünüşte” oldukça soğuk bir dış politika izlenmesine karşın bu vizesiz ve pasaportsuz geçişlere niçin izin verildiği bilinmemektedir.

Harry Ojalvo, Yahudi cemaatinin Varlık Vergisi uygulamasına karşın İsmet İnönü’ye karşı büyük bir medyuniyeti olduğunu belirtmesi son derece manidardır. Manidardır çünkü, Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü’yü Cumhurbaşkanı seçtirten “güçler” henüz tam olarak aydınlatılmış değildir. Bu noktada değinmekte yarar görülen bir başka saptamanın da büyük önemi vardır şöyle ki: “Reosta Operasyonu Projesi”ni hazırlayanlar, Cumhuriyet tarihimizin bu en karanlık dönemi üzerinde halen çalışmalarını sürdürmektedirler. Tarihin bu önemli döneminin aydınlığa kavuşturulması ile birlikte Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Siroz hastalığı” masalı da son bulacak ve vefatının doğal bir ölüm olmadığı, Türkiye’nin emperyalist güçlerin yerli işbirlikçiler eliyle nasıl kuşatıldığı ve işgal edildiği gerçekleri de gözler önüne serilmiş olacaktır. Cumhuriyet Devrim Tarihi süreci içinde İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak sürtüşmesinin altında yatan gizemler ve nedenler, doğrudan ulusal çıkarlar ve gerçekler ile bağlantılıdır.

Türkiye’ye pasaportsuz vizesiz giren bu Yahudiler’in pek azı Türkiye’de kalırken çoğunluğu önce Filistin oradan da İsrail’e geçmişlerdir. O dönemde bu gizli göçü organize eden ve İstanbul’da faaliyet gösteren Jewish Agency (Yahudi Acentası). Ojalvo, 1940’lı yıllardaki bu gizli transfer operasyonlarına Türkiye’deki mason teşkilatının da yardım ettiğini açıklamaktadır.  Yahudi Müzesi’ne belgeler ve fotoğraflar bağışlayanlar arasında Altemur Kılıç’ın da bulunması dikkat çekicidir. Müzenin oluşmasına en önemli katkı ise, Jak Kamhi tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu müzenin sahip olduğu eserler 6 Aralık 1993’de Kudüs’te İbrani Üniversitesi’nde 500. Yıl Vakfı Sergisi olarak izleyicilere sunulmuştur. Daha sonra 5-11 Haziran 1994 tarihleri arasında düzenlenen Yahudilikle ilgili uluslararası bir sempozyumda da sergilenmiştir.

52 yıldır Burgaz Ada’sında yaşayan Haryy Ojalvo, 7 lisan bilen, 4 lisanda şiir denemeleri bulunan ve ünlü hikaye yazarı Sait Faik Abasıyanık’ın da yakın dostu olarak, entelektüelliği ile de  dikkat çeken bir portredir.

Ojalvo:

“İsmet Paşa’ya haksızlık edilmektedir. Sırf Irak ve Suriye7den pasaportsuz olarak 1948 senesinden son iki sene öncesine kadar, hatta hatta 73’teki Erbakan-Ecevit iktidarı bile dahil 125 bin kişi vizesiz ve pasaportsuz olarak Türkiye’ye gelmiş ve oradan da İsrail’e sevkedilmiştir. Yani siz bakmayın politik yönden insanlar çok şeyler söyler. Fakat iş tatbikata gelince, iktidarda olunca herşey değişir. Kazın ayağı öyle değildir. İktidarda olduğun zaman hem milli bir mesuliyet hem de dini bir mesuliyet taşıyorsun. Artık palavra sıkmaya gelmez.”

Ojalvo:

“..bunu o kadar sıkı tuttuk ki Avrupa’da toplantılara gittiğimiz zaman bile açıklamadık. Niçin? Çünkü Arap devletleri öğrenirlerse sefirler gelecek, itiraz edecekler, ‘bırakmayın geçmesinler’ diyecekler. Bize hep şu söyleniyordu: ‘500 senedir oradasınız kimseyi kurtaramadınız mı Suriye, Irak’tan’ Onlar İsrail’e çoktan gitmişlerdi ancak biz sesimizi çıkartmıyordum. Bunu size vesikalarla göstereceğim. Türkiye 1948’den beri İsrail’i tanıyan üçüncü devlettir. Ve ilk Müslüman devlettir. 1949’da ilk konsoloshane açılmıştır Türkiye’de. Düşünebiliyor musunuz ve o gün bugün hiç kapanmamıştır orası. Artık İsrail mefhumu diye bir şey yoktur. Sığıntı insanların can havli ile gittikleri yerleştikleri bir yerdir. Yani eğer böyle bir mezalim yapılmamış olsaydı, bugün öyle bir problem de olmazdı. Bu müzede yaşanan mezalimi karşı Türkiye’nin büyüklüğünü göreceksiniz.”

Ojalvo:

“Museviler 6 kez muhtelif yerlerden Osmanlı Devleti’ne iltica etmişler ve kabul edilmişlerdir. Ve bu bir an’ane doğurmuştur. Şunu görüyoruz ki hiçbir zaman ne Türkiye Cumhuriyeti ne de Osmanlı devleti ezilen bir millete kapılarını kapatmamıştır.”

Ojalvo:

“Sabetaycılık yok. Bitti artık canım. Bu akımın neticelerini konuşuyoruz. Anlatabiliyor muyum? Ne İspanyolca bilir, ne bir şey bilir, hatta su katılmamış bir Türk’tür bu insanlar. Zaten her şeyi açıkça konuşmak icap ederse Türkiye kaç etnik kökenden müteşekkildir biliyor musunuz? 50 muhtelif etni var. Bu 50 muhtelif etni evlerinde 40 muhtelif lisan konuşur. Bunu Hürriyet gazetesi yazdı. Bu bir sır değildir. Amerika’ya en çok benzeyen ülke Türkiye’dir. Akerika’da 75 muhtelif etni var. Amerika’nın eritme politikası nedir? İngilizce lisan. Adam kalkıyor Polonya’dan geliyor, cepheye gidiyor. Amerika için ölüyor. Halbuki Polonya’dan geldiği daha kaç yıl olmuş değil mi? Ama işte bir yaşama tarzının düzeninin müdafaası var orada. İşte bu muhtelif etni Türkiye’’e Atatürk’’n vermiş olduğu bir eritme potasına girmiştir. Nedir bu eritme politikası? Sadece Türkçe lisanı mı, değil. Bir çok şey söylemiş, “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiş. Ben Türküm diyen herhangi bir insan Türklüğün muhteşem tapusunun altına girmiştir artık. Bu iş biter. Ama denilebilir ki, sen Çerkezsin, Kürtsün işte o olmaz. O bazı odakların manasız, aptalca tezahüratından başka bir şey değildir. Bugün Türküm diyen herkes Türktür.”

Ojalvo:

“Türklerle Yahudilerin en aşağı 850 senelik bir beraberliği var. Anadolu’da Urfa’da, Gaziantep’te, Hatay’da bir çok yerleşik Yahudi topluluğu vardı. İspanya’dan gelenler sonradan gelmişler ve o da 506 sene olmuştur. Halk partisi zamanında muhalefette olanlar yapılmadık rezalet bırakmadılar.

…O zaman askerdim, sebebini bilmiyorum. Almanlar kapıda, askerin ayağında postal yok. Ekmeği kırıyor asker, saman parçaları çıkıyor içinden. Ve bir vergi koyma lüzumu hasıl olmuştur. Fakat Varlık Vergisi’ni tatbik edenler aptalca tatbik etmişlerdir. Halbuki, Yahudilere deselerdi ki, ‘Almanlar kapıdadır, orduyu ayakta tutamıyoruz, bir şeyler yapın’ 300 milyon lira toplandı bütün Türkiye’den düşünebiliyor musunuz? Eğer kendilerine bunu yapın kendinizi kurtarın denseydi, kimsenin burnu kanamadan 300 milyondan fazla sadece o topluluk toplardı. Halbuki öyle aptalca bir tatbikat yapıldı ki, hem bir leke olarak kalmıştır, hem de toplanan para da devede kulak kalmıştır. Türkiye’nin bütçesi o zaman 220 milyondu.”

Ojalvo:

“Ermeniler ve Rumlar Yahudiler’e diyorlar ki, “Lozan’a hep birlikte girelim, ekalliyet statülerimizi alalım” Cemaat büyükleri Türkiye Cumhuriyeti devletine bir istida veriyorlar. İstidada: “Yahudilerin dış tazyiklere itibar etmeyecekleri ve Cumhuriyet kanunlarına itimatlarının tam olduğunu, kat’iyen ekalliyet statülerini reddettiklerini belirterek, “Musevi” dininden Türkler olduklarını beyan ve ikrar ederler” deniyor. Ermeni ve Rumları kendi başlarına bırakıyorlar. Daha sonra Cumhuriyet kanunlarına göre herkes vatandaşlığa giriyor başka.. Enteresan olan o zaman böyle bir istidanın verilmiş olmasıdır.”

Raanan Galili isimli Musevi göçmenin günlüğünde yer alan satırlar:

“6. 2. 1940 günü, saat:12.00’de İstanbul’a ulaştık. Etrafımızı yedi polis motoru sardı. Birinde Yahudi cemaati başkanı vardı. Kendisi sıhhatimizi sordu ve eksiklerimizin tespitini istedi. Saat: 14.45’te bir römorkör bizlere her taraftan gönderilen bağışları getirmişti. Mülteciler var güçleri ile “Yaşasın Türkiye. Yaşasın İnönü” diye tezahüratta bulundular. Bizlere 20.000 portakal, incir, elma, yumurta, 3000 ekmek (o ana kadar yalnızca peksimet yiyip deniz suyu içiyorduk) lahana, limon, 100 şişe konyak, balık, havuç ve pulları yapıştırılmış 500 adet mektup zarfı verdiler; yazdığımız mektupları aldırıp yakınlarımıza ulaşmasını sağladılar. Kişi başına dağıtılan muhtelif eşyaya ilaveten birer ekmek, 10’ar portakal verildi. Akşama doğru sarnıç gemisi ile içme suyu getirdiler. Ertesi gece İstanbul’u terk ettik ve “Sakarya” gemisi ile 31 gün daha denizlerde dolaştıktan sonra nihayet İsrail topraklarına ulaştık.”

REOSTA OPERASYONU

Yukarıda özet olarak ele alınan gelişmeler göstermektedir ki; gizli/etnik/dini/ideolojik bir cemaat olan Sabetaycılık, gerektiği biçimde dikkate alınarak değerlendirilmemiş ve cemaat kendi çıkarları doğrultusunda gelişme göstererek güçlenmiş; toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda yaşamı etkisi altına alabilmiştir.

Özellikle eğitim yapılanması ile başlayan, gizli/etnik/dinsel/ideolojik cemaat etkileri daha sonra ticaret, kültür, siyasi plâtformlarda son derece güçlü platformlar yaratarak kendisini geliştirmiş ve güç kazanmıştır.

Günümüz Türkiye’sinde giderek gelişen fundamentalizm, PKK terör eylem/toplu katliam örnekleri ve en son olarak vahşi Hizbullah eylemlerinin açığa çıkarak toplumda yarattığı dehşet duyguları karşısında harekete geçen Sabetaylar, Türkiye’yi terk ederek kendi inanç felsefelerine uygun İsrail’e göç ederek, İsrail vatandaşı olabilmeyi arzulamaktadırlar. Özellikle Karakaş Grubu olarak tanımlanan Sabetaycılar, bu doğrultuda girişimlere yönelmişlerdir. Gelişmelerin hertürden provokasyona açık olduğu gözlenmektedir.

Doğabilecek uluslararası boyuta açık sorunlar göz önüne alınarak, Sabetaycılar ile ilişkiler kurulup geliştirilmeli ve bir sivil toplum örgütü kurularak tümünün bu sivil toplum örgütünün çatısı altında birleşmeleri sağlanmalıdır. Oluşturulacak olan bu zemin Sabetaycıların kontrol altına alınmaları, çok daha yakından çözümlenerek analiz edilmelerine olanağı elde edileceği gibi, kontrol altında tutulduklarından ulusal çıkarlar doğrultusunda yönlendirilmeleri de gerçekleşmiş olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti gelecek tarih dilimlerinde “Selanik Dönmeleri” (Sabetaycılar) asimilasyonu propagandasına açıktır. Bunun önünün kesilmesi gereği doğmuştur. Bu nedenle 1924 mübadelesi ile Selanik’ten Türkiye’ye göç eden Sabetay Cemaati’nin “Mübadele Defteri” kayıtları ile nüfus kayıtları incelenerek Sabetaycılar tespit edilmelidir.

Sabetaylar, ailelerinin kendilerine verdiği bilgiler dışında bilgiye sahip değildirler. Birbirlerini tanımamaktadırlar. Onları kendi içlerinde 300 yıldır yöneten son derece gizli yönetim kadroları, Sabetay cemaati üyelerini bilmelerine karşın, üyeler birbirlerini tanımamaktadır. Bu durum cemaatin gizliliğini koruyan en önemli faktör olmaktadır. Yönetim kadroları ise; derecelendirilmiş bulunmaktadır. Özetle cemaatin yönetim kadroları bir anlamda hücre yapılanması ile örgütlenmiştir. Günümüz dünyasında Masonik örgütlenmelerin en gizli yapılanışını “Bilderbergliler”de görmekte olmamıza karşın üyeleri, başkanları ve yönetim kadroları açığa çıkmıştır. Tarihsel süreç içinde ele alındığında görülmektedir ki, pek çok ülkenin resmi istihbarat örgütlerinin en başarılı ajanlarının bile deşifre olabildiği bir dünyada yaşanıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Ancak Sabetay Cemaati hâlâ gizliliğini koruyabilmiş olduğu göz önüne alındığında bu cemaatin “gizlilik” prensiplerine ne denli bağlı oldukları daha iyi anlaşılabilir. Bu gizliliğin mutlak çözümlenmesi, “1924 mübadelesi ile Türkiye’ye göç eden Sabetaycılar”ın tümünün kamuoyu önünde deşifre edilmesi ve cemaatin kontrol altına alınması ulusal çıkarlar açısından gerekli bir zorunluluktur.

“Ulusal Sebataycılar Derneği” adı ile kurulacak olan bir dernek çatısı altında toplanacak Sabetaylar’ın Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulusal çıkarları ve Kemalist ideoloji doğrultusunda, Uluslararası plâtformlarda etnik ayrılıkçı faaliyetleri ve insan hakları ihlâlleri iddiaları karşısında Türkiye’nin uluslararası plâtformda savunulması ve öne sürülen iddiaların çürütülmesinde yararlanabileceği önemli bir etnik gruba dönüştürülmelidir. Böylece yıllardır öne sürülen Ermeni soykırım ve Süryani insan hakları ihlalleri vb. iddialara karşı da yeni bir savunma argümanı elde edilmiş olacaktır. Aksi halde Sabetaycılık, Türkiye’nin karşısına çıkartılan sorunlara 21. yüzyılda bir yenisini eklenmeye aday gizli/etnik/dinsel/ideolojik bir cemaat olarak ilk olumsuzluk işaretlerini vermiş bulunmaktadır.

Tüm bunların yanısıra, Sebatay cemaati diğer ülkelerin istihbarat örgütlerinin de emperyalist amaçlı kullanım girişimlerine açık bırakılmamalıdır.

Sabetaycılar-Mason Locası ilişki ve bağlantıları ile Sabetaycılar-Masonik Bilderberg Kulübü ilişki ve bağlantılarının mutlaka açığa çıkartılması zorunluluğu vardır. Bu zorunluluk ile ulusal çıkarlarımızın doğrudan ilintili olduğu çok açıktır.

İsrail tarafından günümüze değin vatandaşlık hakkı tanınması reddedilen Sabetay cemaati, Yahudi olgusunun içinde yer alan, Türkiye’nin etnik yelpazesi içinde önemli bir yeri olan gizli/etnik/dinsel/ideolojik bir gruptur. Günümde seslerini duyurmaya başlayan bu etnik grup 300 yıl süren suskunluğunu bozmuş ise; mutlaka önemli bir neden ve amaç doğrultusunda harekete geçmiş demektir ki, süratle değerlendirmeye alınarak Sabetaycılara yönelik “Reosta Operasyonu Projesi” uygulamaya konmalı görüşü kuvvet kazanmıştır.

Saygılarımızla,

12. 05. 2000


[1] Sabetay Zwi’nin ailesinin Mora’dan İzmir’e geldiği bilinmektedir. Bazı kaynaklar onun Aşkenaz olduğunu, bazıları Sefarad asıllı olduğunu öne sürer. Ancak ailesinin Romanyor Yahudileri’nden olması daha yüksek bir olasılık olarak görülmektedir.

[2] Kabala düş gücüne dayalı bir Yahudi mistik felsefe sistemidir. Bu düşünme tarzı Kabala adındaki mistik felsefi eserde toplanmıştır. İnsan benliği ve varlığını düş ile birleştiren bir karakterde olması onun İsrail kökenine dayanmadığı kuşkusu doğurmaktadır. Kabala’nın ana kitabı Zohar’dır. Bir iddiaya göre M.S. 2.yy’da Rab Şimon Baryohay tarafından yazılmıştır. Diğer bir teori ise, 13.yy’da tamamının ya da bir bölümünün Rabi Şimon Deleon tarafından yazıldığıdır. Zohar Tora’nın Giz ve Esrarı açıklamalarını içerir.

[3] Gazzeli teolog Nathan Benjamen Levi Eskenazi, fakir bir ailenin çocuğu iken zengin fakat sakat bir kızla evlenerek zengin olmuş bir haham adayıdır. Sabetay’a gördüğü rüyadan söz ederek onun Mesihliğini kanıtlayan rivayete göre 5 asırlık bir belgeyi kendisine vermiştir.

[4] Büyük Sebataycı grubun içinden Osman adlı Baruhya Ruso’nun Mesihliğine inanan Karakaşlar’ın –ya da onyollular- ayrılmasıyla bölünme gerçekleşmiştir ve bu son grup kapancılar adıyla anılmaktadır.

Reklamlar
Published in: on Ocak 3, 2010 at 3:41 am  Comments (3)  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2010/01/03/reosta-operasyon-projesi/trackback/

RSS feed for comments on this post.

3 YorumYorum bırakın

  1. Sabetay Sevi’nin öldüğü şehrin adı Ulcin olarak verilmiş.Türkçe kaynaklarda ”Ülgen” olarak geçiyor bu isim.”Ulcin” Sabetaycıların çokça taşıdıkları ”Elçin” vb isimlerin kaynağı olabilir mi diye düşünmeye başladım.

  2. Türkiye bu Sabetay Sevicilerden kurtulamayacak herhalde.

  3. Erdoğan’ın önderliğinde ülkemiz bu pisliklerden kurtulacak!


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: