Soner Gizli Düşmanı Buldu :)

chp

chp

Zamanlama hatası olamayacak kadar kendini ele veren bir yazı kaleme almış, efendi Soner. Sormak lazım kendisine, daha kongreye 2 hafta var, ve ne oldu da birden bire “Yıllar içinde partiye sinsice girip, partinin dinamizmini öldüren “muhafazakârlık virüsünü” ve “liberal-yeni sağ” etkileri bünyesinden koparıp atmalıdır” demek ihtiyacı hissetmiştir. Sakın bu virüs, kasette ki yakışıklı EROS olmasın. Haliyle gizli düşman da yakışıklı oluyor öyle mi ?

CHP içindeki gizli düşman

Hiç düşündünüz mü: Kamuoyunun büyük bir bölümü, 8 yıldır iktidarda olan partiyi muhalefette sanıyor!

CHP’yi ise yıllardır iktidardaymış gibi, tüm sorunların müsebbibi olarak görüyor. Niye? İşte CHP’nin temel sorunu bu. Kamuoyundaki kafa karışıklığının sebebi, CHP’nin 9 Mayıs 1935’teki kongre kararlarında gizli…

ÖNCE bir tespit yapmalıyım:
CHP…
Cephede savaşmış bir partidir.
Kurtuluşu gerçekleştirmiş bir partidir.
Kurucu bir partidir.
Büyük dönüşümü sağlamış bir partidir.
Bu nitelikleriyle bağımsızlığın, cumhuriyetin ve devrimlerin erozyona uğramaması için mücadele veren bir partidir.
Ancak bu ilkeli duruşa rağmen, on yıllardır siyasi, ekonomik, kültürel erozyonun önüne geçememiştir. Aksine bu süreçte Kemalist Devrim sürekli kan kaybetmiştir.
O halde…
Bu siyasal duruşunu ele alması, masaya yatırması elzemdir.
Çünkü bir türlü iktidar olunamamanın sebebini bulmak, tartışmak zorundadır.
Bakınız…
Meseleyi CHP’ye oy verip vermeme olarak görmüyorum.
CHP’yi önemsiyorum; Türkiye’nin bu partiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bunun çok nedeni var. Demokrasi kültürünün kökleşmesi için CHP’ye büyük görev düştüğünü bugün daha iyi anlıyorum.
Siyasi terbiyenin yerleşmesi için bu partiye mecbur olduğumuzu görüyorum.
Şimdi gelelim ana konumuza…
Düzenin bekçisi
Tarih: 9 Mayıs 1935.
Yer: Ankara.
CHP 4’üncü büyük kurultayını yapıyor.
Bu kurultaya bugünden bakınca aslında bir sorunun da yanıtını buluyorsunuz:
Kemalist Devrim niye yarım kaldı?
Büyük devrimci Atatürk, üstyapı (örneğin harf gibi) devrimleri yaptıktan sonra, altyapı devrimlerini (örneğin toprak reformunu) gerçekleştireceği sırada, 1929 dünya ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldı.
1929 krizi, yeniden yapılanan Türkiye’ye “nasıl kalkınacağı” konusunda kafa karışıklığı yaşattı. Aklı Sovyetler Birliği’nin devletçiliğinden, gönlü ise Batı’nın serbest pazarından yana oldu.
1930’lar, CHP içindeki bu iki görüşün birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesiyle geçti. Bunun somut örneği 4’üncü kurultayda yaşandı.
(Bu kongrede “Kadınların kıyafetlerine karışmayınız; kadınlar istediği takdirde Halkevleri onlara bedava manto-eşarp verebilir” kararının çıktığını bu sayfada daha önce yazmıştım. (30 Kasım 2008, Hürriyet) CHP’nin kılık kıyafetle hiç sorunu olmadı. 12 Eylül darbecilerinin meselesiydi bu. Neyse…)
Atatürk’ün katıldığı bu son kongrede CHP’de iki grup mücadele etti:
Aferistler/liberaller ve devletçiler.
Devletçilerin başında Başbakan İsmet İnönü; liberallerin başında ise Maliye Bakanı Celal Bayar vardı.
Kürsü tartışmalarında birini eski asker Recep Peker diğerini toprak ağası Emin Sazak temsil etti. Karşıtlık teoriden değil pratik uygulamalardan kaynaklanıyordu. Örneğin kâğıt sanayiini kim kuracaktı? Ya da ithalata sınırlamalar getirilecek miydi? Toprak reformu yapılacak mıydı? Vs.
Başbakan İnönü, ziyaret ettiği Sovyetler Birliği’nin plan anlayışına hayrandı. Devletçilikten yanaydı; toprak reformunu isteyenlerin başında geliyordu. Öyle ki, 1970’lerde Bülent Ecevit’in söylediği “Toprak işleyenin su kullananın” sloganını ilk kullanan İnönü’ydü. “Toprak ürününü ancak bir durumda verir; bu durum da o toprağı işleyenin malı olmasıdır.”
Parti içindeki hizipleşmede Atatürk hangi taraftaydı?
Her iki kesime de aynı mesafedeydi. İnönü’nün katı devletçiliğinden biraz rahatsızdı. Bu nedenle Celal Bayar’ı önce Maliye Bakanı sonra da Başbakan yaptı.
Evet bugünden bakınca 1935 kongresinin CHP’nin kafa karışıklığının miladı olarak görebiliriz.
Aferistler/liberaller yollarını çizip yürüdüler; partiler kurdular; iktidar oldular.
Devletçilerin ise kafası hâlâ karışık!
Gelelim CHP’nin üzerine yapışıp kalmış kurultaydaki ikinci önemli olaya…
Devlet partisi
CHP’nin 4’üncü kurultayında parti tüzüğüne bir madde eklendi: (Madde 95)
“Parti, kendi bağrından doğan hükümet örgütü ile kendi örgütünü birbirini tamamlayan bir birlik tanır.”
Yani başta valiler olmak üzere her bürokrat partili sayılır! Bu kararla ülkedeki tek parti egemenliği doruğa ulaştı.
İşte bu tüzük maddesi yıllardır CHP’nin boynunda bir urgan gibi dolaşmasına neden oldu/oluyor.
Yıllar geçmiştir ama zaman algıyı yok edememiştir. Algıyı yok edecek politikalar üretilememiştir çünkü.
Bu nedenle CHP ne zaman mevcut durumu savunsa bellekler harekete geçirilmektedir. Ve CHP’nin “düzeni savunan-koruyan siyasal duruşu” kamuoyunda yıllardır iktidardaymış gibi algılanmasına neden olmaktadır.
Cumhuriyet’in kazanımlarını sürekli korumada olan CHP’nin bu “süreklilik hali” kamuoyunda partiyi, kötü yanlarıyla da düzenin koruyucu hüviyetine sokmaktadır.
İşte işin bamteli burası.
Çünkü…
Siyasal tarih göstermiştir ki “düzenin bekçisi” imajıyla iktidar olunamıyor.
Seçmen, koruyanı değil; değiştirmek-dönüştürmek-yapmak isteyeni iktidara getiriyor.
Bu nedenle mevcut iktidarın yıpranmasına rağmen, CHP’nin oylarında büyük bir artış olmamasının sebebi bu.
Ne yazık ki kamuoyundaki “mevcut düzeni koruyup kollayan parti” algısı yıkılmadığı sürece, CHP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması zor.
Ayrıca CHP’nin kendini kandırmadan şu sorunun yanıtını da bulması gerekiyor:
Halktaki bir algı yanılması mı? Yoksa gerçeğin ta kendisi mi?
Yeni kurultaya hazırlanan CHP’nin, aşması gereken asıl sorunu bu.
Peki ne yapılmalıdır?
Devrimci parti
Sonda söyleyeceğimi hemen yazayım:
CHP genlerindeki devrimci özüne/kimliğine dönmelidir.
Yarım bırakılmış, dondurulmuş Kemalist Devrim’i tamamlama kararlılığında olmalıdır.
Bu şişmiş, hantallaşmış düzeni değiştirme heyecanını, arzusunu taşımalıdır.
CHP’yi sinikleştiren “bekle gör politikaları” terk edilmeli; “öncü parti” kimliğine bürünmelidir.
Evet…
CHP, Türkiye’nin ikinci büyük değişiminin öncüsü olmalıdır. Radikalleşmelidir. Kemalist Devrim bayrağını, bırakıldığı 1930’lardan alıp yürüyüşe devam etmelidir. Yeteri kadar yerinde saymıştır. Hedef ileri gitmektir.
Ne yapacağı bellidir…
Bu uzun yürüyüşüne özeleştiri yaparak devam etmelidir.
Tarihiyle yüzleşmelidir. Hatalarından ders çıkarmalıdır.
Sürekli geçmiş övgüsüyle bir yere varılamayacağını artık anlamalıdır.
Siyasal inancını sözle değil eylemle göstermelidir.
Bu nedenle…
Yıllar içinde partiye sinsice girip, partinin dinamizmini öldüren “muhafazakârlık virüsünü” ve “liberal-yeni sağ” etkileri bünyesinden koparıp atmalıdır.
Popülizme teslim olup vitrinine yeni yüzler değil, yeni düşünceler koymalıdır.
Siyasal inancından şüphe etmemelidir. Düzen değişikliğinden yana olduğunu bağırmalıdır.
CHP önümüzdeki günlerde yapacağı büyük kongresinde şunu bilmelidir:
İktidarın yolu kafa karışıklığına son vermekten; içindeki safraları atarak, safını netleştirmekten geçiyor.
İktidarın yolu, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte yola çıktığı halkıyla tekrar kucaklaşmasını sağlayacak yeni politikalar üretmesinden geçiyor.
İktidarın yolu CHP’yi umudun partisi yapmaktan geçiyor.
İktidarın yolu en az namussuzlar kadar cesur olmaktan geçiyor.

Reklamlar
Published in: on Mayıs 9, 2010 at 12:53 am  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2010/05/09/soner-gizli-dusmani-buldu%c2%a0/trackback/

RSS feed for comments on this post.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: