Masonlar, Çerkesler, Ergenekon 1-2-3 (Erol Karayel-kafkasevi.com)

Giriş
“Ergenekon Terör Örgütü Davası İddianamesi”nde yer alan hususlar Türkiye’nin gündemini sarsmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz ay ve günlerde yapılan bazı açıklamalarda Ergenekon yapılanmasında Çerkes kökenlilerin yoğun olarak yer aldığı ve Çerkes örgütlerinin Ergenekoncuların “ilgi alanında” bulunduğu iddia edilmişti.
Sonrasında iddianame kurcalandıkça konu Çerkesler açısından da ilginç bir hale gelmeye başladı.
Merak ettik, gerçekten Çerkesler ve Çerkes örgütlerinin “Ergenekon Terör Örgütü”yle bir ilgisi var mıydı?
Varsa bu ilgi veya ilişkinin boyutları neydi?
Bu konudaki mini araştırmamızı ve sonuçlarını okurlarımızla paylaşacağız. Ancak bu örgüt karşısında Çerkeslerin ve Çerkes derneklerinin durumunu anlamak için önce Ergenekon örgütünü iyi tanımamız lazım. Yoksa pek çokları gibi, “Deli saçması! Bu kadar farklı dünya görüşündeki insan, nasıl oluyor da bir örgütün çatısı altında birleşebiliyor” sığlığında yaklaşımlar kaçınılmaz olur.
Sabırsız okurlar için şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, -kaba tabirle- koyunlar, keçiler, danalar… hepsi aynı çoban tarafından güdülüyor: Mason Locaları.
Ve loca mensupları Çerkes örgütlenmeleri içerisinde de oldukça aktifler.
***
Sözü buraya getirdikten sonra filmi en başa sararak izlemeye başlayalım.
***
TAPINAKÇILAR
Konuya, Türkiye’nin ilk nükleer fizik profesörü Ahmed Yüksel Özemre’nin kaleme aldığı “İlim, Din, Medeniyet (Düşünceler), Pınar Yayınları, İstanbul 2002”  adlı kitabından uzunca bir alıntı yaparak girmek, meseleyi kavramamızı kolaylaştıracaktır:
Papa II. Urbano’nun çağrısı üzerine toplanan 1. Haçlı ordusu 1099 yılında Kudüs’ü aldı. Kudüs’ü 88 yıl Hıristiyanlar yönetti (Kudüs 1187 yılında Selahaddin Eyyübi tarafından geri alınmıştır). İşte bu yıllarda Haçlılar “Mukaddes topraklarda” hızla örgütlendi. Bu örgütler arasında gönüllü kuruluşlar da vardı. Bunlardan biri de 1118’de kurulan “Mesih’in Fakir Şövalyeleri” adlı örgüttü. Kurucusu bir Fransız asilzadesi idi. Bu gönüllü kuruluşun amacı, Kudüs’e giden yolları savunmak ve Kudüs’ü ziyaret edecek olan hıristiyan hacıları korumaktı. Yani hem dini, hem de askeri misyonu vardı.
1125 yılında Kudüs’ün yeni hıristiyan kralı, Hazret-i Süleyman’ın mabedinin bulunduğu yer olarak bilinen Mescidü’l-Aksa’yı bu örgüte tahsis etti. Bu olaydan sonra örgüt, Tapınak Şövalyeleri adını aldı ve hem dini, hem de askeri bir tarikat olarak resmen tanınması için Papalık makamına başvurdu. Bu istek Papalık tarafından 1129 yılında kabul edildi.
Tarikat sadece Kudüs ve civarında değil, güney Fransa ve Paris’te de kısa sürede örgütlendi. Bunun için gerekli parayı da Avrupa ile Ortadoğu arasındaki ticarete aracı olarak elde ettiler, bankerliğe de el attılar. Öyle ki Fransa kralının resmi bankacısı oldular, hatta krala borç verme konumuna geldiler.
Tapınak Şövalyeleri, Hasan Sabbah’ın Haşhaşiler örgütü ile de temas kurdu. Bu temas sayesinde de bir örgüt olarak nasıl gizli kalacakları ve örgüt üyelerinin birbirlerini tanımak için işaretleşme kodu kullanmaları hakkında fikir sahibi oldular. Ve kendilerine uyguladılar. Kudüs müslümanlar tarafından geri alınınca, Tapınak Şövalyeleri merkezlerini Paris’e taşıdılar. Seine nehri kıyılarında, Louvre Sarayı’nın yakınında yüksek bir kale inşa ettiler. Bugün bu kale yok ama burası hala Tapınak Mahallesi diye anılıyor.
Tapınak Şövalyeleri’nin Geçici Sonları
Bu kale ya da mabed, ticaret ve bankerlik faaliyetleri sayesinde gitgide zenginleşen örgütün hazinelerinin korunduğu esrarengiz bir yer halini aldı. İngiltere ile savaştan yeni çıkan ve bu örgütten aldığı borcun faizini ödeyemeyen Fransa’nın üst düzey yetkililerinin hırsları  kamçılanıyordu. Kral, uzun süren baskılara dayanamadı ve13 Ekim 1307’de bütün şövalyeleri tutukladı. Suçları; dinden çıkmak, İsa’ya hakaret etmek, rezil ayinler düzenlemek, homoseksüel olmak ve Baphomet adını verdikleri bir puta tapmaktı. Bu ağır suçlamalar karşısında Papa’ya da tarikatı kapatmaktan başka seçenek kalmıyordu. Ancak Fransa kralı Filip bu operasyondan ümit ettiği hazineye erişemedi. Hazine çoktan kaçırılmıştı. Tapınak Şövalyeleri’nin üstad-ı azamı ile üç yardımcısı ise yedi yıl sonra, 18 Mart 1314’te son kez mahkemeye çıkarıldılar ve yakılarak idam edildiler.
Tapınak Şövalyeleri’nin Yeniden Dirilişi: Masonlar
Fransa Krallığı’nın zulmünden İngiltere ve Orta Avrupa’ya kaçanlarla daha sonra bunlara katılanlar “Serbest Masonlar” adı altında tarih sahnesine tekrar çıktılar. Son üstadlarının talimatıyla, inşa edilmekte olan kilise ve katedrallere başvurarak hiçbir loncaya bağlı bulunmayan duvarcı olduklarını beyan edip işe girdiler. (Fransızca’da duvarcı, “maçon” (mason diye okunuyor); bir yere bağlı olmayan, hür, serbest ise “franc” (fran diye okunuyor) demek. Franc-maçon da serbest masonlar anlamına geliyor.)
Serbest Masonlar’ın Fransa Krallığı’ndan intikam almak için Avrupa genelinde örgütlenmeleri zaman aldı. 17. yüzyıldan itibaren toplumun, sivil ve askeri idarelerin köprü başlarını tutmaya, saraylarda önemli mevkiler elde etmeye, kralların harimine kadar sızmaya başladılar. Fransa’yı artık başka bir hanedan yönettiği halde, ataları olan Tapınak Şövalyeleri’nin intikamını almaya kararlıydılar. İntikam sadece hanedanlardan değil, Kilise’den de alınacaktı. İşte nesilden nesile geçen, yeminle korunmuş olan amaçları budur.
Duvarcı Masonlar’ın sayıları bir ara  azalmaya başlar. Bunun bir nedeni duvarcıların, Tapınak  Şövalyeleri’nin bekar kalmak için yemin etmiş dindar üyeleri olmalarıdır. Diğer nedeni de katedrallerin ve büyük kiliselerin inşaatlarının azalmasıdır. Çare olarak, bizzat duvarcı olmamakla birlikte Tapınak Şövalyeleri’nden miras kalan idealleri benimseyenler de “duvarcı olarak” “Kabul Edilmiş Masonlar” unvanıyla bu hınç ve intikam kervanına dahil edildiler.
Serbest ve Kabul Edilmiş Masonlar ilk toplantılarını 1717’de İskoçya’da yaptılar. Amaçları başta Fransa hanedanı olmak üzere bütün hanedanların egemenliklerine son vermek ve kilisenin gücünü kırmaktı. Avrupa’nın her yerinde özellikle de Fransa’da pek çok Mason locası büyük bir gizlilik içinde faaliyete geçti.
Tapınak Şövalyeleri’nin gecikmiş intikamı
Serbest ve Kabul Edilmiş Masonlar, Mabed Şövalyeleri’nin varisi olarak Fransa Krallığı’ndan ve Kilise’den intikam almak için 65 yıl Fransız İhtilali’nin altyapısını hazırladılar. Özellikle Paris’te pek çok yeni loca açıldı. Yazar, filozof, bilim adamlarından vara-yoğa itiraz eden, inatçı ve saldırgan tipler özenle seçilerek mason yapıldı.”
İhtilal öncesi Fransa’nın toplum yapısına göz attığımızda çok büyük eşitsizlikler görüyoruz. Nitekim bu eşitsizlikler masonlar tarafından ustaca değerlendirilmiştir. İhtilal öncesinde soylular ve papazlar sınıfı büyük imtiyazlara sahipti. Fransa Kralı XVI. Louis yaptırmış olduğu Versailles sarayında lüks içerisinde yaşıyor ve her türlü israfı yapmaktan geri kalmıyordu. Kilise, halkı sürekli taassup içinde tutuyor ve krala ihaneti en büyük suç sayıyordu. Ülke küçük derebeyliklere bölünmüştü ve ağır vergiler halkı iyice fakirleştirmişti. Köylüler çalışmak ve vergi vermekten başka hiçbir hakka sahip değillerdi. Ticaretle meşgul olan ve şehir merkezlerinde oturan burjuvalar ise aşırı zengin olmuşlardı.
Masonlar bu tabloyu fırsat bilip Fransız ihtilalinin altyapısını oluşturan anti-monarşik ve anti-Kiliseci düşünceleri yoğun şekilde yaydılar. Nitekim Fransa Büyük Şark Locası’nın 1971-1974 yılları arası Üstad-ı Azamlığını yapan Fred Zeller, hatıralarında devrim öncesi Masonik faaliyetlerden söyle söz ediyor:

“1789 devrim öncesi Fransa’sında masonlar, geleneklerle açıkça çatışan fikirlerle ihtirasla uğraştılar ve bunu loca haricinde de yaydılar… Voltaire’in ölümünden kısa süre önce üyeleri arasında devrin en meşhur filozoflarının yer aldığı Dokuz Kızkardeşler Locası‘nın, mevcut düzeni yıkacak fikirlerin yayılmasında payı büyük oldu… Masonlar, yarım asır boyunca sabırla, yavas yavas devam eden bu gizli, yasak tartışmalarla, milli bilince yerleşik düzeni değiştirme ümit ve azmini aşıladılar.” (Fred Zeller, Hatıralar, sayfa 14-15.)
Bütün Avrupayı sarsan bu ihtilalin hazırlayıcılarından Montesqiue, La Fayetta, Mirabeau, Marat, Danton, Volter, J. J. Rousseau, Robespiyer, Diderof, d’Albert ve diğer isimlerin hepsinin mason olması Zeller’in sözlerini doğrulamaktadır.
“14 Temmuz 1789 günü patlak veren ihtilal 10 yıl sürdü. Kral ve kıraliçe idam edildi. Kilisenin mallarına el konuldu. “Hıristiyanlıktan Arındırma Yasası” kabul edildi. Bundan böyle devlet artık laik oldu. Takvim ve yılbaşı, hıristiyan kökenli oldukları gerekçesiyle değiştirildi. “Akıla tapınma” devletin resmi dini oldu. Hatta “Tanrıça Akıl” adına Paris’te resmi ve görkemli ayinler bile düzenlendi.
Masonlar, hanedandan ve kiliseden intikamlarını almışlardı; peki, bundan sonra neyle meşgul olacaklardı?
İlk Serbest Masonlar duvar örmedeki becerilerine göre çırak, kalfa, usta şeklinde üçlü derecelendirmeye tabiydiler. Ancak duvarcılığın yapılamaması ve masonların sayısını arttırmak için duvarcı olmayanların da localara kabul edilmesi, mason idarecileri farklı ve esrarengiz stratejilere yöneltti. Masonik dereceler 3’ten 33’e yükseltildi ve 4. ila 33. derecelere felsefi derece denildi. Yani, bundan böyle ilk üç dereceye giren Mavi Localar masonların avamına, diğer dereceleri içeren Kırmızı Localar masonların havassına ve 33. dereceden ancak bazı masonların girebildikleri Kara Loca da masonların hassülhavassına (yani kaymağın kaymağına) hitap edecektir. Ama bu kast sistemi, eşitlik ve demokrasiyi savunan masonluğun dejenere olmasının da bir göstergesidir.
Artık masonların değişmez idealleri de kalıplaşmıştır.
1) Masonluğun otoritesi hariç olmak üzere bütün şahsi otoritelere karşı savaş ve bunun doğal sonucu olarak da cumhuriyetçi idare sisteminin (masonların denetiminde kalması şartıyla) her ülkede hükümran olması,
2) Masonluğun oluşturduğu din hariç olmak üzere dini her otoriteye karşı savaş,
3) Büyük Fransız İhtilali’nden her yerde, özellikle de eğitimin her kademesinde hayranlıkla söz edilmesi,
4) Her konunun laiklik, akılcılık ve eşitlik ilkeleri içine alınmasının temini.
Tapınak Şövalyeleri tarikatı da, onun varisi olan Serbest ve Kabul Edilmiş Masonlar tarikatı da musevi-hıristiyan medeniyetinin bir ürünüydü ve geçmişlerine, tarihlerine yönelik efsaneler de doğal olarak bu medeniyetten doğdu. Örneğin masonluğun kökenini gizlemeye yönelik meşhur Hiram Usta Efsanesi gibi pek çok efsane Tevrat, Talmud, Kabala kökenli musevi unsurlar olarak masonluğa girdi. Ancak bunlara bakıp da masonluğun, yahudiliğin bir uydurması olduğunu söylemek hiç de isabetli değildir.
 Başlangıçta, yani masonluk henüz üç derecelikken dini ritüellerin varlığından sözetmek mümkündü. Ancak 33. dereceden masonun 1) hiçbir dini inancı olmayan, ama 2) hangi itikat olursa olsun o itikadın samimi taraftarıymış gibi görünmesini beceren bir insan portresi çizmesi gerekmekteydi.” (Ahmed Yüksel Özemre; İlim, Din, Medeniyet (Düşünceler), Pınar Yayınları, İstanbul 2002” 
kaynak: http://www.kafkasevi.com/index.php/article/detail/322
“Ergenekon Terör Örgütünün” Çerkes STK’larına yönelik plan ve çalışmalarını konu aldığımız seri yazımızın giriş bölümünde, doğru bir analiz yapabilmek için örgütü tanımamız, hedef ve metotlarını iyi bilmemiz gerektiğini ifade etmiştik.
Bu maksatla, Ergenekon’un bugünden geçmişe uzanan ayak izlerini sürmüş, karşımıza ezoterik kökleriyle mason localarının çıktığını söylemiştik. Sonra da bulgularımızı geçmişten günümüze doğru kronolojik bir sırayla aktarmaya başlamıştık.
Yazımızın ikinci bölümünde ise bu uluslararası örgütün yaşadığımız topraklardaki faaliyet ve etkilerini ele alacağız.  Konuyu bu kadar kapsamlı tutmamızın sebebi, daha da özetlememiz halinde Çerkes örgütlerinin nasıl bir teşkilat tarafından ”kancalanmaya” çalışıldığının tam anlaşılamayacak olmasıdır. Bu bölümde locaların Tanzimat dönemi sonuna kadarki (1876) faaliyetlerini mercek altına alacak, devamında ise Cumhuriyet dönemine kadar olan masonik aktiviteleri gözden geçireceğiz.
Örgütü bütün boyutlarıyla tanıdığımızda  Çerkes camiasındaki bazı kişi ve kurumların duruş ve davranışlarının nasıl anlam kazandığını da hep beraber göreceğiz.
Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.
OSMANLI’DA MASON FAALİYETLERİ
Fransa’dan İskoçya’ya kaçan Tapınakçılar tarafından bugünkü şekliyle örgütlenen masonluğun ilk yayılma alanı da İskoçya ve İngiltere oldu. Yüzyıllar boyunca yer altında faaliyet gösteren masonluk, İngiltere’de, dini otoriteye karşı giriştiği mücadeleden zaferle çıktığı kesinleşince, 1717 yılında “yer üstü”ne çıkarak varlığını tüm dünyaya duyurdu. Mason locaları bundan sonra  Kıta Avrupası’nda da hızla gelişti.[1]
22 Ağustos 1703 Çarşamba günü tahta çıkan Sultan Üçüncü Ahmed’in saltanat yılları, Osmanlıdaki Batıcılık hareketinin başlaması ve masonluğun Osmanlıya da sızmaya başladığı tarihtir. Gözlerin Batı’ya çevrildiği ve yalnızca ordunun ıslahıyla Avrupa’nın tekniğine ulaşılacağının hayal edildiği süreç o tarihlerde başlamıştır. [2]
Masonluk Osmanlı’ya beşiği olan İngiltere’den geldi. İngiltere Mason Locası Maşrık–ı Azamı (Üstadı) Lord Montagu Osmanlı Başkentine Büyükelçi olarak atandığı yıllarda (1716–1718) İstanbul’da masonluğun temellerini atmıştır. [3]
Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk mason locası ise Lale Devri’nin zevk çılgınlığı içerisinde kurulmuştur. 1721 yılında Galata’da, Arap Camii civarında[4] Fransız masonlarına bağlı olarak açılan bu ilk locayı, kendisine humbaracılar kuvveti (Topçu Birliği) meydana getirmek vazifesi verilmiş olan ve sonraları “Humbaracı Ahmet Paşa” (1675-1747) olarak anılacak olan Kont dö Bonval adlı Osmanlıya sığınmış bir Fransız faaliyete geçirmiştir. Kont dö Bonval pek çok gayrimüslimin yanı sıra bazı gafil Müslümanları da locaya kayda muvaffak olmuştur. Bunlar arasında bilâhare Sadaret (Başbakanlık) makamına kadar yükselebilen Yirmisekiz-zâde Mehmed Said Paşa, matbaayı getiren Macar dönmesi İbrahim Müteferrika da vardır. [5]
Bu loca 1748’de I. Mahmud tarafından kapattırılmış ve Masonluk da yasaklanmıştır.[6]
Mason locaları tekrar III. Selim’in saltanatı döneminde (1787-1807) ortaya çıkarak yaygınlaşmıştır.[7]
Humbaracı’nın Fransız masonlarına bağlı olarak açtığı bu ilk mason locasını, daha sonraki yıllarda İngiliz, İtalyan ve Polonyalılar hesabına kurulan diğer mason locaları takip etmiştir. [8]
 
Osmanlı İmparatorluğu’nda İngiltere Büyük Locası’na bağlı olarak kurulan ilk loca ise “Oriental Lodge”dur. İstanbul’da Hollanda Konsolosluğu’nun karşısında kurulduğu anlaşılan bu locanın kuruluş tarihi belli değilse de 1856 yılına kadar faaliyette kaldığı[9] bilinmektedir. Öte yandan, İskoçya locasından izin alınarak Halep ve İzmir’de;
Bu localara bağlı olarak Hama ve Humus’ta;
Cenevre büyük locasına bağlı olarak İstanbul’da;
1784’te Polonya locasına bağlı olarak yine İstanbul’da bir loca daha kurulmuştur.[10]
 
Masonik faaliyetler Tanzimat dönemine kadar yaklaşık 100 yıl süreyle çok sessiz ve yavaş sürmüştür. [11]
***
FRANSIZ İHTİLALİ
Birinci bölümde de ifade ettiğimiz gibi 1789 Fransız İhtilali mason organizasyonudur.  Türk masonlarının yayın organı Mimar Sinan dergisi bunu açık biçimde söyle ifade etmektedir: “1789 Fransız İhtilali mason düşünürler tarafından hazırlanmıştır. Hürriyet, eşitlik, kardeşlik ilkesini benimseyen İnsan Hakları Beyannamesi, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarımızın ilham ve irşadlarıyla yayınlanmıştır.”[12]
Yine diğer bir masonik kaynakta, “Fransız Devrimi’ni ateşleyen ayaklanmanın planının, 1782 yılında Wilhelmsbad’da toplanan Büyük Masonik Konvansiyon’da yapıldığı iddia edilmektedir. Konvansiyona katılanlar arasında devrimin önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardı. Mirabeau, Fransa’ya döner dönmez Konvansiyon kararlarının detaylarını Fransız locaları içinde organize etti”[13]  denilmektedir
***
FRANSIZ İHTİLALİNİN OSMANLIYA ETKİLERİ
Fransız İhtilali başladığında bu olayı Fransa’nın iç sorunu olarak gören Osmanlı Devleti’nde Avrupa ölçülerine göre bir adaletsizlik, eşitsizlik, siyasi ve sosyal bozukluk mevcut değildi. Bu dönemde Fransa’da Kral, kilise ve aristokrasinin halkı hiçe sayan iktidarı hüküm sürüyordu ve Osmanlı’da ise böyle bir manzara yoktu.[14]
Mason Organizasyonu “Fransız İhtilali’nin en önemli mesajı, milletlerin kendi kaderini kendisinin belirlemesi prensibinin uluslararası camiaya yerleşmesi oldu. Fransa’nın 1797’de Yedi Adalar’a el koyup Yunanlıları bağımsızlık için kışkırtmasıyla milliyetçilik prensibi ve ihtilalin önemi ancak anlaşılabildi. Osmanlı ülkesinde bu dönemde ihtilal yanlıları kahvehanelerde broşür dağıtıyor, hak, özgürlük ve eşitlik nutukları atıyorlardı.”[15]
Fransa, ihtilalden çok kısa bir süre sonra yayılmacı politikalar içerisine girdi. 1798’de Osmanlı ülkesi olan Mısır’ı işgal etti. Fransızlar gittikleri bütün yerlerde milliyetçilik akımlarını yayıyorlardı. Türkçe, Rumca, Ermenice’ye tercüme ettikleri milliyetçiliğe ve Cumhuriyete dair eserleri özel adamları Akdeniz adalarına gönderdi. Fransa’nın çabaları sonucu, önce Osmanlı milleti olan gayr-i müslim Hıristiyan teba, sonra da müslüman teba devlete karşı isyan etti. Fransızlar daha sonraları Cezayir’i işgal edip, bunun yanı sıra Mısır’da Kavalalı M. Ali Paşa’ya destek vererek, Vali’nin devletine karşı cephe almasına sağladılar.[16]Osmanlı ordusu Nizipte Kavalalı Mehmet Ali Paşa kuvvetlerine mağlup oldu. İki gün sonra da Kaptan-ı derya Fevzi Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını Mısıra götürüp teslim etti.[17]
Rusya ise Balkanlarda Osmanlı aleyhine propaganda yaptığı gibi, Kırım’a girerek, Kırım’da yaşayan Türklere bağımsızlık vaad etmiş, girişmiş olduğu türlü entrikalarla Kırım’ı Osmanlı’dan ayırarak ilhak etmişti… [18]
Artık büyük devletler Osmanlı’nın içişlerine müdahale ediyor ve her taraftan Osmanlıyı çökertmeye çalışıyorlardı.
TANZİMAT DÖNEMİ
Osmanlıyı dağıtan uygulamaların tamamı devletin tepe noktalarına kadar sızan masonlardan geldi.
Babasının ölümü üzerine 16 yaşında tahta çıkmak durumunda kalan I. Abdülmecid’e tecrübesizliğinden istifade ederek 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı ilan ettirildi. Mason Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan ve okunan, Osmanlı Devletinin yıkılma ve yok olma devrine açılmış bir gedik olan Tanzimat Fermanı devlete ve millete çok pahalıya mal oldu. [19]
Sultan Mahmut’un açtığı ileri medeniyet yolu üzerine engel olarak oturan Tanzimat adamları, Avrupa’nın ilmini ve tekniğini almak yerine sathî taklitler üzerinde durdular. Böylece ilim ve teknikte ilerleme durdu. Avrupa’nın yaşayışına hayran olarak yetişen yeni nesiller taklit modasına kurban gittiler. Memleket şartlarını ve ihtiyaçlarını anlamadan rejim davasına kapılan tanzimat devri adamları, mason localarının yönlendirmesiyle daha sonra ihtilalci olarak gayr-i müslimlerle birleşmiş ve buhranları artırarak, devleti sarsmaktan başka bir işe yaramamıştır.[20]
Tanzimat Fermanı, dört husus gerekçe gösterilerek ilan edilmişti:
–         Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa meselesinde Avrupa’nın desteğini almak,
–         Avrupa’nın Osmanlının iç işlerine karışmasını önlemek,
–         Fransız ihtilalinin milliyetçilik etkisini azaltmak, 
–         Gayri Müslimleri devlete bağlamak. [21]
Ve bütün bu gerekçeleri oluşturan zaten masonlardı. İçerideki masonlar da bu gerekçelere istinaden Tanzimatı ilan ettiler.
1839 Tanzimat Fermanı Masonluğun Osmanlı topraklarında ilk ciddi çıkış denemesidir.[22] Belirttiğimiz gibi ilk mason locaları biraz daha gerilere gitmekle beraber pek etkili olamamış, iyi bir örgütlenme ve ciddi bir faaliyet içine girememişlerdir. Bu fermanı yayınlanmasından sonra İmparatorluğun yönetimine egemen olan masonlar, misyonları gereği modernleşmeyi dinden uzaklaşma şeklinde kurgulamış, şer’i hukuku dışlayarak sistemde boşluklar oluşturmak suretiyle planlı bir şekilde Osmanlı imparatorluğunun sonunu hazırlamışlardır.
Bir mason belgesinde Tanzimat şöyle ifade ediliyor: “Ruhunu Fransız Devrimi’nden alan Tanzimat Hareketi, o ruhun can damarı “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik” ilkelerini, dinin ve otoritenin tek hâkimi olan Padişahın elinden söküp alamamıştır. Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik ilkeleri halk içindir; insanlar içindir. Ancak halkın bir kamuoyu oluşturabilmesi, o halka bu yolda öncülük edecek insanların varlığına bağlıdır. İşte bu insanlar nasıl Batı’da Masonlar olmuş ise, Osmanlıda da Masonlar olmuştur. Aydınlık Çağı’nı yaşamayan Osmanlıya geç de olsa bu çağı Masonlar yaşatmaya başlamıştır ”[23]
Tanzimat Dönemi, 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Şerif’inin okunmasıyla başlar,1876’da II. Abdülhamit’in tahta çıkması ve Meşrutiyet’in ilanıyla sona ermiş kabul edilir. Tanzimat çağının sadrazamlık(başbakanlık) yapan önde gelen üç siyasi lideri ise 1839-1855 döneminde Mustafa Reşit Paşa (1800-1858), 1850’lerin başından 1871’e kadar da Âli Paşa(1815-1871) ve Keçecizade Fuat Paşa(1814-1868)’dır.[24] Ve ne tesadüftür(!) ki ülkeyi yöneten bu üç ünlü devlet adamı da loca mensubu birer masondur.
Bu dönemde masonluğun ön plana çıkardığı asıl kişi Tanzimat Fermanı’nın mimarı olarak bilinen Mustafa Reşit Paşa’ydı. Reşit Paşa Paris’te altı kez olağanüstü elçilik yapmış ve altı kez de sadrazamlık makamına gelmiştir.
Masonik kaynakların bildirdiğine göre, Mustafa Reşit Paşa, ilk kez Londra’da masonlarla bağlantı kurmuş ve 1830’lu yıllarda tekris edilerek (Erginleştirilerek) örgüte katılmıştır.[25]
Reşit Paşa İngiliz elçisi Lord Stratford Canning’in samimi dostuydu ve bu dostluk da İngiltere’de Masonluğa girdikleri günlerden başlıyordu.[26]
İngiliz Elçisi Lord Staratford’un Sultan Abdülmecid’le de arası çok iyiydi, hatta özel görüşmelerinde neredeyse tüm isteklerini Sultan’a söylüyor, kabul ettiriyordu. Salt elçi değil, Osmanlı hükümdarının koruyucu meleği idi sanki. Kabine atamalarında bile etkili oluyordu. İngiliz gazeteleri aynen şöyle yazmakta sakınca görmüyorlardı: Sultan demek İngiliz Elçisi demektir![27]
Bu dönemde Osmanlı tahtında devlet idaresinde tecrübesiz bir padişahın bulunmasını fırsat bilen İngilizler harekete geçerek, Osmanlı Devletine tam destek olmak vaadiyle mason Mustafa Reşit Paşayı sadrazamlığa(Başvekilliğe) getirtmişlerdir(1846). [28]
Mustafa Reşit Paşa’nın, ünlü ateist Fransız düşünür Auguste Comte ile kurduğu yakınlık da ilgi çekicidir. Ateizmin ve din aleyhtarlığının doruk noktasında olan Auguste Comte, Mustafa Reşit Paşa’yı etkisi altına almaya çalışmış, hatta bu yakınlık Padişahın Reşit Paşa’yı ilk Sadrazamlığı döneminde görevden almasına sebep olmuştur. Şu sözler Comt’un Reşit Paşaya söyledikleridir: “Osmanlılar yakın bir gelecekte Tanrı yerine hümaniteyi benimsemek sureti ile bu büyük gayenin hedefine en kısa yoldan ulaşacaklarını göreceklerdir.”[29]
Pozitivizmi ve diğer her türlü materyalist felsefeyi bir din gibi benimseyen masonluk, bunları önce elitlere, sonra da onlar aracılığıyla kitlelere empoze etmek için sistemli bir mücadele yürütmüştür.[30]
Masonluğun Osmanlı ve Türkiye içindeki misyonunu da asıl olarak bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Örgüt, bir tür “dine karşı propaganda ve din ahlakına karşı mücadele” birliği gibi çalışmıştır.
[31]Pozitivizmi ve diğer her türlü materyalist felsefeyi bir din gibi benimseyen masonluk, bunları önce elitlere, sonra da onlar aracılığıyla kitlelere empoze etmek için sistemli bir mücadele yürütmüştür.
Türkiye Masonlarının yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre “Türkiye tarihinin en büyük Başbakanı Mustafa Reşit Paşa”, ilerleyen yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün öncüsü olacaktır.[32]
Yine Mimar Sinan dergisi, Mustafa Reşit Paşa’dan şöyle söz eder: “135 yıl önce Gülhane Meydanı’nda Hattı Hümayun’u tam bir cesaretle okuyarak insanlık ve millet yolunu aydınlatmak üzere yaktığı nurun aydınlığını hala görmekte olduğumuz büyük kardeşimiz Koca Reşit Paşa’nın hatırası önünde saygı ile eğiliyoruz.” [33]
1839 dan 1856’ya kadar varılan batılılaşma süreci Osmanlıya sadece hesapsız borç getirdi. III. Selim, batı tarzı kalkınma modeli istemediğinden tek kuruş borç alamamıştı ama III. Selime verilmeyen borçlar, bu Tanzimat ricaline sebil edilmiştir.[34]
Mustafa Reşit Paşa ve yetiştirmelerinin, Osmanlı Devleti içinde kendilerinin yıllardır yapamadığı tahribatı kısa zamanda gerçekleştirdiğini gören İngilizler, Mısır meselesinin hallinden sonra Osmanlı Devletinin başına yeni gaileler açtırmakta gecikmediler. Mustafa Reşit Paşa, İngiliz ve Fransız desteğini alarak 4 Ekim1853’te Rusyaya harp ilan etti. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş yaparken İngilizler, dünyadaki ikinci büyük İslam devleti olan Gürganiye Devletini yıktılar. Hindistan, İngilizlerin sömürgesi durumuna geldi.[35]
Türkiye masonluğunun bu birinci döneminde Masonlukla ilgili gelişmelerin belirgin hal almasının Kırım Savaşı yıllarında olduğu kabul edilmektedir. 1853 yılında başlayan Kırım Savaşı’nda Osmanlı topraklarının çeşitli bölgelerinde bulunan Fransızlar, İngilizler ve Sardunya Krallığı emrindeki İtalyanlar birçok loca açmışlardı. Yasaklanmış olmasına rağmen birçok Müslüman asıllı Osmanlı vatandaşı bu localardaki toplantılara düzenli olarak katılmışlardı.[36]
1856 ISLAHAT FERMANI VE MASONLAR
Tüm planlar Osmanlı’yı parçalamak için yapılıyordu. 1839 yılındaki fermanın ardından, 28 Şubat 1856’da mason sadrazam Ali Paşa Osmanlı Devleti’nin başına büyük sıkıntılar açacak olan ve gayr-i müslimlerdeki istiklal ateşini körükleyecek olan Islahat Fermanı’nı yürürlüğe koydu.
“Kırım Harbinin son yıllarında hazırlanan Islahat Fermanı Paris Antlaşmasının  imzalanmasından altı hafta önce bu tarihte, Bâb-ı Âlî’de bütün bakanlar, yüksek memurlar, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilân edildi ve Paris Antlaşmasını hazırlayan devletlere bildirildi. Bilindiği gibi Kırım Harbi’nde, İngiltere, Fransa ve Avusturya Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya karşı desteklemişti. 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Devletleri ailesine katılmasının şartı olarak Avrupa Devletleri birtakım şartlar ileri sürdüler. Bu şartlar Islahat Fermanının esasları olarak Mason Ali Paşa  ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırılmıştı.”[37]
Bu ferman yayınlandığında, Fransız elçisi bile, “Osmanlı Devleti’nin bu kadar fedakarlıkta bulunacağını hiç ummuyorduk” diyerek hayretini ifade etmiştir.[38]
Nitekim fermanın ilanı üzerinden henüz bir yıl geçmeden ülkenin dört bir yanında isyanların patlak vermesi üzerine Ali paşa görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır. Birbirlerine düşmanlık gösterilerinde bulunan, ancak Osmanlıyı batının kuklası yapmak gayesinde birleşen mason Mustafa Reşid ile mason Ali Paşa “biraderler”, oturdukları koltuğu nöbetleşe doldurarak devletin bu en önemli mevkiini ellerinde tuttular. [39]
Fermanın uygulaması pek çok yerde büyük tepki gördü. 1858’de Cidde’de ayaklanma baş gösterdi. Eflak, Boğdan ve Karadağ’da bağımsızlık hareketleri başladı.[40]Ali Paşanın bilhassa beşinci sadareti döneminde (1867) Belgrad’ı Sırplara teslim etmesi ve Girit’te hıyanet derecesine varan imtiyazları (ıslahat adı altında gerçekleştirerek adanın elden çıkmasına sebep olması), aleyhinde büyük bir infialin doğmasına sebep oldu. [41]
Osmanlı’nın 1856 Islahat Fermanıyla gayrimüslim tebaaya verdiği çok geniş haklara rağmen Avrupalı devletlerin isteklerinin ardı arkası kesilmek bilmedi.
Devletin içine düştüğü feci durum sebebiyle, üzüntüsünden tüberküloza yakalanan Sultan Abdülmecid 25 Haziran 1861’de vefat etti.
Sultan Abdülmecid devri, Sultan II. Mahmud’un açtığı yenileşme yolunun, Mason Reşit Paşa ve yetiştirmeleri eliyle bozulduğu ve Avrupa’nın her bakımdan taklide başlandığı bir devir olarak tarihe geçti.[42]
İngiliz Obediyansının dışında kurulan ilk yabancı “büyük loca” da Islahat fermanının hemen sonrasında 1857 yılında İzmir’de kurulan Grand Lodge de Turquie’dir. Fransa orijinli bu büyük locaya bağlı olarak her biri ayrı dilde faaliyet gösteren altı loca bulunuyordu. Türkçe olarak çalışan locanın adı “Orhaniye Locası”ydı. Türkiye’deki masonik yayınlar bu locayı ilk milli(!) Mason locası olarak kabul ederler.[43]
SULTAN ABDÜLAZİZ DÖNEMİNDE MASONLAR
Sultan Abdülmecid’in 25 Haziran 1861’de ölümü sonrasında tahta Abdulaziz Han çıktı. Sultan Abdulaziz’in tahta çıkması ile başlayan Avrupa ülkeleri ile iyi ilişkiler, masonlar için daha rahat faaliyet gösterebilme döneminin de başlangıcı oldu.
İlk resmi loca da 1861 yılında İstanbul’da Mısırlı Prens Abdulhalim Paşa tarafından kurulmuştur. Prens Abdulhalim masonluğa ilk olarak 1845 yılı civarlarında, Fransa’da Saint-Cyr’deki tahsîlini tamamlayıp memleketine döndüğünde intisâb etmişti. O sıralar Mısır tahtının meşrû vârisi idi.[44]Bu zatın iki oğlu Abbas Halim ve Said Halim Paşalar da masondu.
Prens Abdulhalim bu locaya Raşit Paşa, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Süleyman Paşa’yı da katmıştı. Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Büyükelçisi Sadullah Paşa, o dönemin ünlü gazetecisi ve edebiyatçı Şinasi Bey gibi birçok yazar, devlet adamı, gazeteci ve zengin Osmanlı tüccarları bu locanın aktif üyeleriydi.
Bu sırada devletin durumu son derece karışıktı. Malî sıkıntı son haddinde idi. Karadağ, Hersek ve Girit’te büyük bir karışıklık hüküm sürüyordu. Avrupa devletlerinin müdahalede bulunacaklarını anlayan Sultan Abdülaziz yayınladığı bir fermanla onların Tanzimat konusundaki endişelerini, nispeten, ortadan kaldırdı.
1862’de Karadağ bölgesinde çıkan isyanı serdar-ı ekrem Ömer Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu ile anında bastırdı. Mısırda son yıllarda Osmanlı Devleti’ne karşı bağlılığın azaldığının farkında olan Sultan Abdülaziz, bu bölgeye bir seyahat düzenlemişti.[45]Mehmed Ali Paşa’nın büyük oğlu İsmail, Hidivlik verâset kânûnunun değiştirilmesi ve dolayısıyla da kendisi ve neslinin Mısır’ın hükümdarları olması husûsunda Abdülaziz’i iknâ etmeye muvaffâk oldu. Fakat Bu durum tabiî ki Prens Halîm’in bir sonraki Hidiv olma ümidlerini suya düşürdü. Bunun üzerine tahtı ele geçirmek amacıyla yeğeni İsmâil’e karşı siyâsî bir kampanya başlatmak için mason localarını kullanmaya karar verdi. Hem Fransız hem de İngiliz üstatlarıyla işbirliği yaparak, 1867’de Fransız te’sîrindeki Mısır Maşrıq-ı A’zamlığı’nın ve Mısır Bölge Maşrıq-ı A’zamlığı’nın da üstâd-ı a’zamı seçildi.[46]Böylece, Osmanlı devlet politikasını etkilemek için Masonluk’tan doğrudan yararlanma girişimleri çağı da başlamış oldu.[47]
YENİ OSMANLILAR
1865 yılında Masonların kontrolündeki Yeni (Genç)Osmanlılar hareketi ortaya çıktı.[48] Yeni Osmanlılar, “devletin mutlakıyetten (Padişahın kayıtsız şartsız hakimiyetinden) meşrutiyet yönetimine (yasama yetkilerinin halktan seçilmiş Mecliste olması) geçmesini, Fransa’da yayılan çağdaş fikir ve akımların, Osmanlı’da da uygulanmasını istemekteydiler.[49]Montesquieu ve Rousseau gibi Fransız devriminin kavramcılarını benimsemişlerdi. [50]
Genç Osmanlıların görüşleri Türk aydınları arasında da giderek yaygınlaştı. Yeni Osmanlılar Beyoğlu’nda Fransızca olarak yayınlanan Courrier d’Orient gazetesini ilgiyle izlemekteydiler. Gazetenin sahibi ve yazarı Jean Pietri ile yakın ilişki içindeydiler.[51]
Mason kaynakları Genç Osmanlıları şöyle anlatıyor: “Bütün Genç Osmanlıların hürriyetin insanın en doğal hakkı olduğu konusunda ve çeşitli edebi türlerde çok sayıda yazıları vardır. Kardeşimiz Şinasi’nin şiirleri ise, masonik alegoriden esinlenen ve zamana göre yürek isteyen dizelerle doludur.
Kardeşimiz Ziya Paşa’nın “Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm” deyişi, toplumun kendi durumunun bir muhasebesini, bir sorgulamasını yapmayı başlatacaktır. Bu devirde, Batı Medeniyeti ile Osmanlı değerleri arasında en ayrıntılı karşılaştırmayı yapan Kardeşimiz Ahmet Mithat Efendi olmuştur. Onun gazete ve dergi makaleleri ve ders kitapları dışındaki yüzden fazla eseri arasında, bu sorunlardan söz etmediği kitabı hemen hemen yok gibidir.
[52]
“1867 ile 1869 yılları arasında, Müslümanların git gide daha çok Masonluğa girdikleri görülüyor. Bunda, genç Fransız avukatı Louis Amiable’in etkisi de olsa gerek: Louis Amiable, 1863’te kurulup Fransa Maşrıkı Azamı’na bağlanan Doğu Birliği Locası’nın 1865’te başkanı olmuştu. Louis Amiable, Osmanlı toplumunun seçkinleri arasında yoğun bir üye kaydı kampanyası başlattı, başarılı oldu. Doğu Birliği’nin 1865’te sadece üç Türk üyesi varken, 1869’da, toplam yüz kırk üç üyenin elli üçü Türk’tür.”[53]
Hareketin gerek fikir ve gerekse gizli çalışma safhaları, örgüte mensup kişilerden bazılarının Avrupa’ya kaçarak orada yürüttükleri açık faaliyetler ve nihayet Meşrutiyetin kuruluşuna varan çeşitli çalışmalar 1876 yılına dek sürer. Yeni Osmanlılar, özellikle de Avrupa’da Genç Osmanlılar adı altında anılacaktır. “Yeni Osmanlılar ya da Genç Osmanlılar olarak anılan kişilerin çalışmalarının ruhu nereden kaynaklanıyordu? Bu bir avuç insanın hemen hemen hepsinin de Mason oluşu, ülkelerine yönelik bir davada bir araya gelerek kenetlenmeleri ve aydınlığı hedef alan mücadeleler içine girmeleri, yalnızca bir rastlantı olarak mı değerlendirilebilirdi?” sorusunun soran masonlar cevabını yine kendi web sitelerinde veriyor: “Hayır! Bunun bir rastlantı olmadığını yalnızca en iyi bilen ve hisseden değil, kesin olarak böyle olması gerektiğine inanan masonlardır.”[54]
“Peki İngiltere, Fransa ve Avrupa’daki diğer büyük mason locaları niye Osmanlı topraklarında loca açma gereksinimi duydu?
Çünkü, Osmanlı topraklarındaki çıkar paylaşımı bu birlikteliği doğurmuştur. Localara seçilen isimler de yetkin isimlerdir ve bu isimler iktidara getirilecek ve büyük localardakilere diyetler ödeyeceklerdi. Bu durumda alış veriş tamamlanacak mıydı? Hayır, devam edecek seçilen yetkinler iktidarda kalabilmek için diyet ödemeye devam edecekler. Bu diyetler bağlı oldukları büyük locaların çıkarları doğrultusunda imtiyazlar olarak ödenecek; içeridekiler bu işbirliği sayesinde gücü ve iktidarı paylaşırken, büyük locadakiler de çeşitli haklar ve imtiyazlar elde edecekti.[55]
Abdülaziz Han 21 Haziran 1867’de Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya ve Avusturyayı içine alan bir geziye çıktı. Sultanın bu gezisi genel barışın sağlanmasında önemli rol oynadı. Avrupa devletleri ile olan münasebetler iyileşti. Abdülaziz Han, gece gündüz çalışırken içte batı hayranı ve mason devlet adamları her türlü siyasi desiselerle nizam ve intizamın bozulmasına gayret sarf ediyorlardı. Hepsi mason olan Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Süavi gibi yazarlar halkı Padişaha karşı düşmanlığa teşvik ederken, Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni ve Mithat paşalar da Padişahı devirmenin hesapları içerisindeydiler.[56] Mason kuşatması altında bulunan Abdulaziz’in Başyaveri Mehmed Rauf Paşa, Başmabeyincisi Namık Paşazade Hüseyin Cemil Paşa bile birer masondu. [57]
14 sene 11 ay beş gün tahtta kalan Sultan Abdülaziz bu süre içerisinde meşrutiyet fikrine başta sıcak baksa da, sonraları değişip bu fikri savunanlara karşı çıktı. Döneminin önde gelen masonları Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile padişahlığının ilk dönemlerinde sıcak ilişkiler kurduysa da bu şahısların gerçek yüzlerini gördükten sonra kendilerine karşı sertleşmiştir. [58]
Abdulaziz Han’ı kontrol altında tutan mason birader Sadrazam Ali Paşa’nın 1871 Eylül’ünde ölümü ve yerine yumuşak başlı Mahmut Nedim Paşa’nın sadrazamlığa gelmesi Masonlar’da endişe meydana getirdi. [59]
Bu arada 1 Temmuz 1872’de Hasköy’de, Osmanlı ülkesindeki ilk Mason mabedinin temeli atıldı.[60]
20 Ekim 1872’de Osmanlı saltanat ve hilafetinin veliahtı Şehzade Murad (V. Murad) Ziya Paşa’nın etkisiyle Proodos (Terakki) locasında tekris edilerek (erginliğin tescili) mason oldu.[61]
Bu dönemde, mason olmak giderek aydın ve entelektüel olmakla eş değer kabul edilmeye başladı. Abdülmecid’in Murad dışında iki oğlu, Nureddin ve Kemaleddin de Masonluğa girdiler. Devlet Şurası Başkanı Edhem Paşa, Mısır Valisi Mehmed Ali’nin torunu ve Genç Osmanlılar hareketinin önderlerinden Prens Mustafa Fazıl Paşa,Hünkar Yaveri Mahmut Paşa, Mevlevi Şeyhi Ataullah Efendi, Polis Müdürü Said Mehmet, Müşir Fuad Paşa, Pertev Paşa, Raşit Paşa, Süleyman Paşa, Namık Kemal, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, “Gafil ne bilür” diye başlayan mehter marşının şairi ve Kafkas Cephesi kahramanı Ahmet Muhtar Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyhülislam Hayri Efendi, Müderris Mahmut Esad Efendi, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Sadrazam Ahmet Vefik Paşa, Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Büyük Elçisi Sadullah Paşa,  Namık Kemal ve daha niceleri hep loca mensubu oldular.
Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni ve Mithat paşa gibi gözlerini iktidar hırsı bürümüş mason devlet adamları, 1875’te patlak veren Bosna-Hersek isyanı ile ardından çıkan Rus harbini fırsat bildiler. [62]
Masonlar kendi yayın organlarında o günleri şöyle anlatıyor: “Genç Osmanlılarla daha örgütün kuruluş yıllarında ilişkide olan ünlü devlet adamı Kardeşimiz Mithat Paşa, yabancı devletlerin müdahalesini kaldırmak, Meşrutiyetin gerçekleşmesini hızlandırmak için daha fazla beklenilmemesi gerektiğine işaret eder. Osmanlının özellikle de Avrupa kısmında koşullar, gitgide güçleşmektedir. Devlet borçları 10 yılda 25 milyondan 250 milyona çıkmıştır. Meşrutiyetin önündeki engel padişahtır. Mithat Paşa bu sırada Kabineye memur edilir. Seraskerliğe Hüseyin Avni Paşa(mason), Şeyhülislâmlığa ise Hayrullah Efendi(mason) getirilmiştir.”[63] Mithat Paşa, döneminde birçok Yahudi ve masonu devlet içersine önemli makamlara getirmiştir.[64]
Ülkede “meşruti yönetimin gelmesini isteyenlerin” oluşturduğu özgürlük havası içerisinde Abdülaziz’in tahttan indirilmesi konusunda kamuoyu oluşturuldu. Mithat Paşa’nın kışkırtmaları sonucu üniversite öğrencileri 10 Mayıs 1876 tarihinde bir protesto yürüyüşü düzenler. Bundan bir süre sonra, 30 Mayıs 1876 salı günü sabaha doğru, saray Hüseyin Avni Paşa komutasındaki askerlerce basılır ve Sultan Abdülaziz kansız bir şekilde tahttan indirilir.
Avni Paşa üç gün sonra, güvenlik gerekçesiyle saray bahçesine yerleştirdiği adamlarına verdiği emirle, Sultanın bileklerini kestirerek öldürtür. Hadiseye intihar süsü verilmeye çalışılır. Sultanın cenazesi 5 Haziran 1876 günü babası Sultan II. Mahmud Han’ın Çemberlitaş’taki türbesine defnedilir.[65]
***
MASON KUKLASI ŞEHZADE V MURAT
Abdulaziz Han’ın ölümü sonrasında Şehzade Murat, şimdi İstanbul Üniversitesi olan o zamanki Harbiye Nezareti binasında tahta geçirilir. Tarih 30 Mayıs 1876’dır ve herkes mutludur. Nihayet Osmanlı için konuşulan o tüm güzel şeyler, tasarlanan reform hareketleri ve nihayet Meşrutiyet hazırlıkları gün ışığına çıkacak, insanlar özledikleri o aydınlık ve hür ortama kavuşacaklardır.[66]
Mithat Paşa, Anayasa Tasarısı’nı hazırlamak işini ele alır. Genç Osmanlılardan Namık Kemal ve Ziya Paşa gerekli tasarıyı hazırlayacak komisyona memur edilirler.[67]
Murat tahta çıkalı henüz dört gün olmuştur ki, Fer’iye Sarayı’nda kapalı tutulan eski Padişah Sultan Abdülaziz’in, bir makasla “kol damarlarını keserek intihar ettiği” haberi gelir. Murat bu habere kahrolur. Zaten nazik yapılı bünyesi, müthiş bir ruhi sarsıntıya uğramıştır. Bu bir intihar mıdır, yoksa cinayet mi? Murat gerçeği ancak Hüseyin Avni Paşa’nın söyleyebileceğini bilir ama ne yazık ki hemen ardından o da öldürülmüştür. Abdülaziz’in eşlerinden birinin kardeşi olan Çerkez Hasan Mithat Paşa’nın konağını basmış ve tabancasıyla içerde toplantı halinde bulunan kabine üyelerinden önüne gelenin üzerine ateş açmıştır. Bazı paşalar, muhafızlar ve hizmetkârlar hayatlarını kaybederler. Bu olay da onu çok hırpalar. Sultan Murat buhrana girer. 1 Temmuz 1876 günü Sırbistan ve Karadağ, Osmanlıya savaş açarlar. Zaten sarsılmış olan Kabine, açıklara yeni nazırlar getirerek, askeri harekâtı düzenlemek zorunda kalır. Bütün bu karmaşa içinde Murat iyice bunalmış, ruhi çöküntüye uğramıştır. Bu durumda tahta geçecek tek isim II. Abdülhamit’tir. Nitekim 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına çıkan Abdülhamit, top sesleri eşliğinde tebrikleri kabul edecektir. [68]
MASONLARIN YÖNETİMİNDEKİ TANZİMAT DÖNEMİ(1839-1876) NE GETİRDİ?
Gerek 1839 Tanzimat ve gerekse de 1856 Islahat fermanıyla devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği dikte edilmiş; din, devlet ve toplum hayatından tamamen çıkartılmaya çalışılmıştır. Yayınlanan fermanlarla toplum ve devlette derin yarılmalar oluşmuş, İslami dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşların paralelinde bir de batı taklitçisi kuruluşlar türemiştir. Bu iki ayrı görüş ve kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları tam tersi yönde sonuçlar vermiştir.[69]
Masonların yönetimi ellerinde tuttukları bu dönemde “Batı’nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara ihtiyaç duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırımları, sahip olduğu imkan ve güçle yerli sanayii büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet haline gelmiş, bütün ekonomisi ve zenginlik kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.”[70] Müsebbibi şüphe yok ki mason yöneticilerdir.
Gelecek Bölüm: 1. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Masonlar

[2] Milli gazete, 11.02.2000’den http://tarih.batl.k12.tr/osmanli_tarihi/
[3] Mustafa Bekaroğlu, Yeni Mesaj, 9.01.2006
[4]Mustafa Armağan, On soruda Türkiye’de Masonluk tarihi, http://www.mustafaarmagan.com.tr/yaziGoster.php?yaziNO=1062
[5] Milli gazete, 11.02.2000’den http://tarih.batl.k12.tr/osmanli_tarihi/
[6] Mustafa Armağan, On soruda Türkiye’de Masonluk tarihi, http://www.mustafaarmagan.com.tr/yaziGoster.php?yaziNO=1062
[7] İrene Melikoff, Çev:Server Tanilli, Türkiye’de aydınlanma Bektaşiliğin Rolü, http://www.psakd.org/yazarlar
[8] Milli gazete, 11.02.2000’den, http://tarih.batl.k12.tr/osmanli_tarihi/
[9] Harun Yahya, Türkiye’de ilk mason ve ilk loca, http://us2.harunyahya.com
[11] Araştırma Dergisi, sayı: 21 (Temmuz 2003) sayı:36
[12] Mimar Sinan, sayı 6, s. 66.
[13] Michael Howard, The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars, Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 64’den Harun Yahya, Yeni Masonik Düzen, http://www.harunyahya.org/kitap
[14] Fransız İhtilalinin Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri, http://www.genbilim.com/content/view/4954/
[15] Fransız İhtilalinin Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri, http://www.genbilim.com/content/view/4954/
[16] Fransız İhtilalinin Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri, http://www.genbilim.com/content/view/4954/
[18] Fransız İhtilalinin Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri, http://www.genbilim.com/content/view/4954/
[21] Osmanlı Devleti dağılma dönemi, http://tr.wikipedia.org
[22] Mustafa Reşit Paşa ve Masonların Gölgesindeki Tanzimat Fermanı, Araştırma Dergisi Sayı: 19 (Mayıs 2003) sayfa: 10
[23] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[25] Mustafa Reşit Paşa ve Masonların Gölgesindeki Tanzimat Fermanı, Araştırma Dergisi Sayı: 19 (Mayıs 2003) sayfa: 10
[26] İrene Melikoff, Çev:Server Tanilli, Türkiye’de aydınlanma Bektaşiliğin Rolü, http://www.psakd.org/yazarlar
[27] Eski ve Yeni “Tanzimat Elçileri” ,NusretOtyam, http://www.yasamdersleri.com
[29] Mustafa Reşit Paşa ve Masonların Gölgesindeki Tanzimat Fermanı, Araştırma Dergisi Sayı: 19 (Mayıs 2003) sayfa: 10
[30] Mustafa Reşit Paşa ve Masonların Gölgesindeki Tanzimat Fermanı, Araştırma Dergisi Sayı: 19 (Mayıs 2003) sayfa: 10
[31] Mustafa Reşit Paşa ve Masonların Gölgesindeki Tanzimat Fermanı, Araştırma Dergisi Sayı: 19 (Mayıs 2003) sayfa: 10
[32] Masonluğun İçyüzü 4, Araştırma Dergisi Sayı:21 (Temmuz 2003),sayfa 36.
[33] Mustafa Reşit Paşa ve Masonların Gölgesindeki Tanzimat Fermanı, Araştırma Dergisi Sayı: 19 (Mayıs 2003) sayfa: 10
[34] Cumhuriyetin 70. Yılı AYDINLAR KONUŞUYOR, http://www.kutuphanem.com/bilgi/arsiv2
[36]  Masonluğun İçyüzü 4 ,Araştırma Dergisi Sayı:21 (Temmuz 2003),sayfa 36.
[37] Kemal Gözler,  “Islahat Fermanı”, http://www.anayasa.gen.tr/islahatfermeni.htm; (01.06.2009)
[39] Ali Paşa (Mehmed Emin), http://www.nedirbilelim.com
[41] Ali Paşa (Mehmed Emin), http://www.nedirbilelim.com
[43] Harun Yahya, Türkiye’de İlk Mason ve İlk Loca, http://us2.harunyahya.com
[44] Bonaparte’dan Zağlul’a Mısır’da Masonluk, Kerim Wissa, Türkçesi: Yusuf Hanîf, http://www.darulhikme.org.tr
[46] Bonaparte’dan Zağlul’a Mısır’da Masonluk, Kerim Wissa, Türkçesi: Yusuf Hanîf, http://www.darulhikme.org.tr
[47] Osmanlı ülkesinde ilk Mason mabedi, Orhan Koloğlu ,Sabah gazetesi 15/03/2005
[48] OSMANLI SİYASAL HAYATINDA MEŞRUTİYET VE MUHALEFET, http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/I3.pdf
[49] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[50] Genç Osmanlı, http://tr.wikipedia.org/wiki
[51] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[52] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[53] İrene Melikoff, Çev:Server Tanilli, Türkiye’de aydınlanma Bektaşiliğin Rolü, http://www.psakd.org/yazarlar
[54] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[56] Abdülaziz Han,biyografi.net
[57] Atatürk, mason localarını kapatmıştı, http://arsiv.zaman.com.tr/2002/08/28/haberler/h14.htm
[59] Türkiye’de Masonluk, Orhan Koloğlu, Sabah gazetesi 15/03/2005
[60] Türkiye’de Masonluk, Orhan Koloğlu, Sabah gazetesi 15/03/2005
[61] Türkiye’de Masonluk, Orhan Koloğlu, Sabah gazetesi 15/03/2005
[62] Abdülaziz Han,www.biyografi.net
[63] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[64] Mithat Paşa, http://tr.wikipedia.org/wiki
[66] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[67] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[68] OSMANLI MASONLARI, http://www.mason.org.tr
[69] Islahat Fermanı, http://tr.wikipedia.org/wiki/
[70] ‘Islahat Fermanı’,Güngör Uras, Milliyet, 11 Ekim 2004
Osmanlı Rus Savaşlarında Yahudi-Masonlar
İlk masonlarda Yahudi yoksa da, on sekizinci asırdan sonra Yahudiler masonluğa girmeğe ve orada müstesna mevkileri ele geçirmeğe muvaffak oldular. Farmasonluk Yahudiler için siyasi, sosyal ve kültürel davalarının tahakkukunda büyük bir vasıta oldu.[1] Viyanalı mahkeme reisi Holzinger, “Viyana’da her 100 mason arasında muhakkak ki 102 Yahudi vardır” [2] sözleriyle localardaki Yahudi yoğunluğuna nükteli bir şekilde dikkat çekmiştir.

19. yüzyılda, Osmanlı da, Çarlık Rusyası da Yahudilerin üzerine hesap yaptığı ve yönetimlerine müdahale ettiği ülkelerdir.  

Peki, Yahudilerin Osmanlı ve Çarlık Rusyası ile ne alıp veremediği vardı?

“Çarlık Rusya’sında ortaçağdan beri Yahudilere karsı bir husumet mevcuttur. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudilerin İsa’nın düşmanı olduğuna ve bunların Hıristiyanları Yahudileştirmek istediklerine inanırlardı. Bu nedenle Çar, Hıristiyanlığın koruyucusu olarak Yahudi tüccarların topraklarına girmesine çoğu zaman izin vermezdi.

Polonya’nın büyük bir kısmının Rusya topraklarına katılmasıyla, burada bulunan büyük Yahudi nüfusu Rusya sınırları içerisinde kaldı. Yüz binlerce Yahudi’nin Rusya’nın yönetimi altına girmesi Rus Yöneticiler tarafından “Yahudi sorunu” olarak ele alındı.” [3]

1804 yılında I. Alexander, Yahudileri asimile etmek ve onların mallarına el koymak için bir girişimde bulundu. Bu dönemde Yahudiler kamu ve ekonomik hayattan dışlanırken, devlet okullarına da alınmadılar.

Bizim aşağıda ele alacağımız dönemi kapsayan 1880’li yıllara gelindiğinde Yahudiler ciddi surette dışlanmaya ve ayrımcılığa maruz kaldılar. 1881 yılında II.Alexander‘ın bir suikasta kurban gitmesi ve bu olaydan Yahudilerin mesul tutulması üzerine Yahudileri hedefleyen yeni bir şiddet dalgası boy gösterdi. 1882 Mayıs Kanunu ile Yahudiler Anti−Semitik hareketlere maruz kalmaya başladılar. Sonuçta meydana gelen olaylar birçok Yahudi’nin malına ve canına mal oldu. Bu tarihlerde Yahudilere karsı girişilen boykot ve pogromlar neticesinde birçok Yahudi basta ABD olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmiştir. 1882 tarihinde başlayan bu göç dalgasıyla 1914 tarihine gelinceye kadar 2 milyonun üzerinde Yahudi Rusya’yı terk etmiştir. [4]

Yahudilerin diğer toplumlar tarafından dışlanması Siyonist fikirlerin gelişimine sebep olmuştur. Siyonizm hareketi, aslında Avrupa’daki Yahudi düşmanı (antisemitist) hareketlere ve özellikle devletlerin Yahudiler üzerindeki baskılarına bir tepki olarak ortaya çıktı.[5] Siyonizmin ana hedefi de, dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olan Yahudileri bir araya getirecek bir yurt bulmak ve böyle bir yurt üzerinde bir Yahudi devleti kurmaktı.[6]

Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Yahudilerin en önemlilerinden biri Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşayan Yasef Nasi’dir. “Osmanlı sarayında çok önemli görevlere ulaşmış Yasef Nasi siyasal siyonizmden 350 yıl önce İsrail ülkesinde özerk bir Yahudi kolonisi kurmayı tasarlamıştır.” [7]

Yasef Nasi, Tiberya’ya Sultan tarafından muhtariyet  verileceğini umuyor, burada büyük bir Yahudi yerleşim merkezi kurma hayali besliyordu.”[8]

Nasi bütün Yahudileri, imtiyazını aldığı Tiberya’a göçe çağırdı.”[9]  “Yasef Nasi, Tiberya’nın etrafını kale duvarları ile çevirmiş, fakat yeterli sayıda Yahudiyi buraya toplayamamıştır. Bunun üzerine padişahtan Kıbrıs Krallığını istemiştir.” [10]

19. Yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirilen Dünya Siyon liderleri toplantısında çeşitli tekliflerden sonra planlanan Yahudi devletinin Filistin toprakları üzerinde kurulması ve Yahudilerin gruplar halinde bu topraklara yerleştirilmesi için çalışılmasına karar verildi. [11]

Kendilerini Osmanlı topraklarında gayet rahat hisseden Yahudiler başlangıçta siyonizm hareketine fazla ilgi göstermediler. Hatta II. Abdülhamid, Rusya’da zulüm gören Yahudileri kabul ederek İstanbul ve Anadolu’ya yerleştirmiştir. [12] Ancak Siyonizm düşüncesini teşkilatlı bir şekilde sahneye çıkaran Yahudi önderleri, zaman içerisinde Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudilerin ileri gelenlerini de yanlarına alarak belirlemiş oldukları hedef doğrultusunda çalıştırmaya başlamışlardır. [13]

Siyonizmin belirlemiş olduğu hedefe ulaşılabilmesi için, ilk olarak Filistin topraklarını elinde tutan Osmanlı yönetimine yanaşılması yolu denendi. Aşağıda anlatılacağı gibi bu yoldaki bütün çabalar boşa çıktı ve Sultan II. Abdülhamid Siyonistlere hiçbir taviz vermedi. [14]

Siyonistler, Osmanlı’dan Filistin’de bir toprak koparma çabalarının tümünün başarısızlıkla sonuçlandığını görünce Osmanlı devletini yıkma girişimlerini başlattılar. İşte aşağıda bahsedeceğimiz  İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi hep Osmanlı devletini yıkma girişimlerinin ürünleridir. [15]

Yahudiler bu yapılanmaları oluşturmada ve yönetmede masonluğu taşeron olarak kullanmışlardır.

19. yüzyılın siyonist fikirlerin henüz programlı bir şekle dönüşmediği dönemlerinde, Yahudi diasporasının % 65’inin yaşadığı fakat Yahudileri baskı altında tutan Çarlık Rusyası ile “vaat edilmiş toprakları” elinde tutan ve Yahudi yerleşimine izin vermeyen Osmanlı imparatorluğu Yahudiler için “halledilmesi gereken problemler” durumundaydı.

Hem Osmanlı ve Rus ülkelerindeki iç karışıklıkların; hem de 1855 ve 1877’deki Osmanlı-Rus savaşlarının arkasında, Yahudiler, Yahudilerin kontrolündeki İngilizler ile Osmanlı ve Rusya’daki mason locaları vardır.

Nitekim Abdülhamit Han hatıralarında, “İngiltere, tıpkı Osmanlı ülkesinde yaptığı gibi, Rusya’da da Çar’ı meşrutî idareye zorlamak için ayaklanmalar düzenliyordu” [16] sözleriyle üzerlerine oynanan oyunu deşifre etmektedir.

***

Yunan Genelkurmay Başkanlığı’ndan Albay Leonidas Duvas tarafından kaleme alınan ve 11 Mart 1949 tarihinde “Gizlidir- Yalnızca Kurmay Subaylara Mahsustur” kaydıyla yayınlanan yüz yirmi sekiz sahifelik “İdimurgi Tu İslavo Komonistiku” adındaki eserin 15 ve 25’nci sahifeleri arasında yer alan bilgiler ilgi çekicidir:

 “19’ncu asır yalnız Osmanlılar için değil bütün dünya milletleri için hengamelerle dolu bir asırdır. Yahudilerin ve uşakları Farmasonların devletleri teşkilatlandırdıkları, ihtilallere ve tedhişlere mali yardım yaptıkları dönemin başlangıcıdır bu asır…

Siyon liderleri bu asırda Filistin’e hakim olmak ve milli bir hükümet kurmak için azimli kararlar almışlardır. (Bu maksatla) Paris’te “Alliance Universelle Israelite – Dünya Yahudi Dayanışması” komitesi kurulmuştur. İlk hedefleri Osmanlı imparatorluğunu tarih sahnesinden silmektir. Bunu yapabilmek için de Osmanlı imparatorluğu’nun rakipleri olan Rus Çarlığı, Alman Kayzerliği ve Büyük Britanya imparatorluğunu, Osmanlılara karşı kışkırtmak ve aralarında mevcut olan istikrarlı siyaseti iptal etmek zaruri idi…” [17]

Yine Makedonya Halk Meclisi’nin 8/4/1954 Tarih ve 1180 sayılı kararıyla o günkü Yugoslavya Makedonyası’ndaki ilkokullarda okutulan Yordan Dimovski ile Spasef Cucek adlarındaki tarihçilerin kaleme aldığı tarih kitabındaki şu ifadeler de aydınlatıcıdır:

“Irk itibariyle Slav menşeinden olan halk topluluklarını, Slav Birliği fikri etrafında toplayıp, Slav birliğini tahakkuk ettirmek ve İslam alemini mütemadi surette bunaltmak için Hırvat papazlarından Georbio Kriyaniç (Slav alemine farmasonluğu sokan Yahudi asıllı 33 dereceli mason) 1654’de pan-Slavizm fikrini ortaya koymuştur. Denebilir ki, uyuşuk Slavlara yeni bir hareket bahşeden bu adam olmuştur.  Georgia Kriyaniç, 1654’de Slav birliği fikrini va’z etmesine rağmen uzun müddet bu ideal ele alınmamıştır. Nihayet Çar I. Nikola, Moskova’da 1843’de Birinci Slav Birliği Kongresini toplamıştır. Çar Nikola’yı bu harekete sevk eden Osmanlı İmparatorluğu’ndaki siyasi, iktisadi, kültürel hareketlerdir. Sultan Abdulmecid tarafından “Gülhane”de ilan edilen ıslahatçı “Tanzimat-ı Hayriye Fermanı” biz balkanlardaki Slavlara geniş faaliyet imkanları bahşederken, Osmanlı İmparatorluğunu da nihai bir çöküşe sevk ediyordu.

Nihayet Çarlık şuna kani oldu ki, Slav birliği resmen ele alınmalıdır. Zira Osmanlı İmparatorluğu’nda meydana gelen parlamenter hareket arzusu, Osmanlı birliğini yıkacak ve Slav Birliği’ne Balkanlarda ve Kafkaslarda jeopolitik, jeo teknik tavizler verecektir. 1845’de Moskova Üniversitesi’nde Çarın resmi emriyle M. Soliev, Katkov, Khomyakov ve Aksakov (Bu Slav politikacılarının hepsi 33 dereceli masondur) adlarındaki Slav birliği mütefekkirlerince, hudutlara ilişkin plan ve projeler tanzim edilmeğe, bu fikirler münevverlere empoze edilmeğe başlandı.” [18]

Bir mason organizasyonu olan 1789 Fransız ihtilaliyle birlikte milliyetçi duygular çok öne çıkarılmıştı. İslami esaslara göre yönetilen Osmanlının o tarihlere kadar milliyetçilikten kaynaklanan sorunları yoktu. Çünkü, yönetimin umdelerini koyan ve renkler ve ırklar üstü olan İslam; insan iradesi dışında ve yaratılıştan gelen, dolayısıyla idealize edilemeyecek farklılıklar olarak kabul ettiği renkler, ırklar veya benzer bütün farklılıkları, iman ve evrensel ahlaki değerler potasında eritiyor; bir değerler sistemi olarak birleştiriyordu. [19]  

Farklılıklar hiçbir zaman şemsiye görevi gören ortak değerlerin önüne çıkmıyor; daha geri planda “ait olduğu çevrelerin bir değeri olarak” yaşıyor, varlığını sürdürüyordu.

Fransız ihtilali sonrasında Yahudiler ve taşeronu masonlar Osmanlı toplumundaki bu ahengi hedef aldılar. Milliyetçi refleksleri kışkırttılar. Meydana gelen istikrarsızlıklarından da kendi  lehlerine sonuçlar devşirdiler. 

Osmanlı Devleti’nin yönettiği topraklarda ilk milliyetçilik hareketleri, Balkanlar’ın Hıristiyan unsurlarında görülmüştür. [20]

Vatan, millet, hürriyet ve eşitlik gibi istismar edilen yüce kavramlar, klasik Osmanlı sistemini sarsmış, Batılı ülkelerin de yönlendirmeleri ile Hıristiyan unsurlar arasında milliyetçilik ve ayrılıkçılık hareketleri görülmüş, çözülme ilk olarak bu unsurlardan başlamıştır.

Osmanlının parçalanmasını hızlandıran kavmiyetçi hareketleri Yahudiler taşeronları masonlar üzerinden kışkırtmışlardır. Hatta daha sonra ele alacağımız gibi Türk milliyetçiliğinin teorisyenleri arasında önemli sayıda Yahudi dönmesi vardır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin “milli iktisat” politikasının teorisyeni, Cumhuriyet döneminde de CHP’nin ideologlarından olan Tekin Alp (Mois Kohen) bunlardan biridir. Pantürkist (aşırı Türkçü) olarak bilinen Tekin Alp (Mois Kohen), Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün sağ kolu durumundaydı.[21]

Bu ön bilgiden sonra Albay Leonidas Duvas’ın raporundan Yahudi ve masonların Rusya’daki faaliyetlerini okumaya devam edelim:

“Slavların Balkanlara, Ege’ye ve Akdeniz’e inebilmesi ve Akdeniz havzasına hakim olması için Osmanlı İmparatorluğunu ortadan kaldırmak İcab ediyordu… Çarlık tarafından Osmanlılara karşı vaki olan 1855 ve 1877—78 harpleri bu maksatla yapılmıştır. 1867’de Moskova’da 33 dereceli Farmason Slav Yahudisi Panslavist Polit‘in başkanlık ettiği Moskova’daki ikinci Slav Birliği Kongresi’ne Baltık, Kafkasya, Silezya ve Balkanlardan gelen 75 delege iştirak etmiştir ki, bunlardan 65’ini 33 dereceli Farmason Yahudilerteşkil ediyordu.”[22]

“Çarlığın “OHRANA” servisi ile Büyük Britanya’nın “Secret Intelligence Service (Gizli Haberalma Servisi)”i İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Beyrut ve buna benzer vilayet merkezlerinde Farmason locaları açmış ve birçok gafil aydını milli menfaatleri aleyhine kullanmıştır. Biz Yunanlılar da İstanbul’daki “PRODOS” Farmason Locası’ndan, Balkan ve 1. Dünya Harbi yıllarında azami derecede istifadeetmişizdir.”[23]

Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz Makedon tarihçiler ise şunları söylüyor: “Osmanlı İmparatorluğuna “Hasta Adam” teşhisi koyulduğunda, bu hasta adamı bir an evvel öldürmek lehimizde idi. Zira milli hedefimize vasıl olmak için yıllardan tasarruf yapmak zaruri idi. Bu zaruret İstanbul’daki Jön Türklerle, Çarlığın kıymetli sefiri İgnatyev ile sıkı bir surette işbirliğini elzem kıldı.” [24]

Sultan Aziz yıllarında İstanbul nezdinde sefirlikte temayüz eden Prens İgnatyef de 33 dereceli bir Farmason idi. [25]

Burada ismi geçen Nikolay Pavloviç İgnatyev 1864’te İstanbul’a büyükelçi olarak atanmıştı. Panslavizmden büyük ölçüde etkilenmiş olan İgnatyev bu görevi sırasında, Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyan Slavları kurtarmak umuduyla, özerk Sırbistan Prensliği’nin Osmanlılara karşı açtığı savaşı (1876-1877) ve Bulgarların başlattığı ayaklanmayı (1876) desteklemiştir. [26]

 “Bu küstah Farmasonu adice hareketlere teşvik edenler İstanbul’daki Yahudi dönmeleriyle, jön Türk namındaki Masonlar olmuştu.” [27]

İgnatyev, Rusya’nın zaferiyle sonuçlanan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan ve Rusya açısından daha olumsuz koşullar içeren Berlin Antlaşması’nın (1878) imzalanmasını engelleyemeyince istifa etmek zorunda kaldı ve Rusya’ya döndü. III. Aleksandr‘ın tahta çıkmasından sonra, içişleri bakanlığına getirildi. Bu görevi sırasında Yahudilere karşı sürdürülen Pogrom’lara (Planlı katliamlar) (1881) göz yummasıyla dikkat çekti. [28]

Şüphe yok ki İgnatyev bu pogromlara kayıtsız kalmakla kendisine localardan verilen görevi yerine getiriyordu. Çünkü bu tür katliamlar Yahudiler arasında Siyonist fikirlerin gelişmesi ve Osmanlı elindeki Filistin topraklarına dönüş arzusunun artmasına katkı sağlıyordu.

 “Birçok jön Türk OHRANA servisi tarafından maddeten takviye edilerek, İmparatorluğa karşı faaliyetleri artırıldı. Birçoklarının Avrupa’ya firar etmesine azami derecede yardım edildi. Böylelikle Osmanlı Birliği baltalanmış oldu…” [29]

“Osmanlı imparatorluğu günden güne mukadder akibeti olan çöküşe gidiyordu… Balkanlarda Orta Şark’ta, Anadolu’da imparatorluğun bütün vilayetlerinde yabancılara hizmeti mukaddes vazife olarak” kabul eden Farmasonlar tarafından localar kurulmuştu. Bu merkezlerin her biri gece gündüz hiç durmaksızın çalışıyor, huzur ve sükunu ihlal edici faaliyetlerini imparatorluğun en küçük kasabalarına kadar yayıyorlardı.”[30]

***

 Bütün bu çalışmalar sonucu “1876 yılının Nisan ayında başlayan Bulgar İsyanları bütün Orta Dağ bölgesine yayılmıştı. Bu dönemde bölgeye Rusya tarafından Kafkasya’daki yurtlarından zorla atılmış birçok Kafkasyalı (Çerkes, Abaza, vs.) Müslüman yerleştirilmişti. Ruslar gibi Slav olan Bulgarlarla, Ruslardan büyük eziyet çekmiş Kafkasyalı Müslümanlar arasında karşılıklı katliamlar yaşandı. Osmanlılar bu isyanları kısa zamanda bastırdı. Ancak batı dünyasında Osmanlı Devleti’nin bu isyanların bastırılmasında kullandığı yöntemler büyük eleştirilere neden oldu. [31]

Bulgarların uğradığı katliamlar tek taraflı olarak yansıtıldı. Müslümanların uğradığı katliamlar ise göz ardı edildi.[32] İngiliz meclisinde eline Kuran-ı Kerim’i alarak “Bu kitap müslümanların elinde oldukça, biz onlara hakiki hakim olamayız. Ya bu kitabı müslümanların elinden almalıyız; ya da müslümanları ondan soğutmalıyız” [33] diyen İngiltere eski başbakanı William Ewart Gladstone (Yahudi), bilim adamı Charles Darwin (Yahudi), yazar Oscar Wilde(Mason) ve yazar Victor Hugo (Mason), İtalyan siyasetçi Giuseppe Garibaldi (Mason) gibi etkili kişiler Osmanlı Devleti aleyhinde tek taraflı yazılar yazarak Avrupa’da Bulgarların lehinde bir kamuoyu oluşmasını sağladılar.”[34]

II. Abdülhamid Döneminde Masonlar

Tüm bu kargaşanın ortasında, V. Murat’ın bunalıma girmesi II. Abdülhamid’in önünü açtı. Abdülhamid Han 31 Ağustos 1876’da, mason Mithat Paşa ve ekibine anayasayı ilân edeceğine dair söz vererek tahta çıktı.[35]
Abdülhamit‘in cülusundan sonra, Abdülaziz Han’ı halleden ekibin başında yer alan mason Mithat Paşa, localardan aldığı gücü kullanarak ilk Osmanlı Kanun-ı Esasî’sini (anayasa) hazırlayan encümenin başına geçti. 17 Aralık 1876’da yine bir mason olan Rüştü Paşa’nın istifası üzerine de sadrazamlığa (başbakanlığa) atandı.[36]

Bu arada Balkanlardaki karışıklıklar üzerine İngiltere’nin öncülüğüyle İstanbul’da bir konferans toplanmasına karar verilmişti. Tersane Konferansı adıyla tarihe geçen ve 23 Aralık 1876’da gerçekleşen bu toplantıya Prusya, İngiltere, Rusya, Fransa ve Osmanlı Devletleri katıldı. Osmanlı delegasyonu bu konferansta mason Sadrazam Mithat Paşa‘nın önderliğinde bir heyetle temsil edildi. Osmanlı delegasyonu Avrupa devletlerinin önerdiği barış koşullarını reddederek, büyük bir felakete dönüşecek olan Osmanlı-Rus Savaşının yolunu açarken; tahta yeni çıkmış olan II. Abdülhamit‘i de konferansın toplandığı gün (23 Aralık 1876) ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasi’yi ilan etmeye ikna ettiler. [37]

Mithat Paşa bütün istediklerini elde etmesine, yaptırmasına rağmen rahat durmuyordu. Abdülhamit Han hatıralarında Mithat paşa’nın densizliklerini anlatırken şunları söylüyor: “Bu sıra devlet’in başında büyük gaileler vardı. Sırbistan ve Karadağ ile savaş halindeydik. Ruslar, savaş açmak üzereydiler. Tersanede toplanan yabancı devletler Ruslarla birlik olmuş, Sırbistan ve Karadağ’a toprak verilmesini, Bulgaristan’a muhtariyet adı altında İstiklâl tanınmasını istiyorlardı. Girit karışıktı. İstanbul bile her gün yeni bir karışıklığa sahne oluyordu; Mithat Paşa takımının Fatih ve Beyazıt medreselerinden ayaklandırdığı çömezler, Saray kapısına kadar geliyor ve «Yaşasın Kanun-u Esasî, Yaşasın Mithat Paşa» diye bağırıyorlardı. «Kanun-u Esasi» çıktığına, Mithat Paşa Sadrazam olduğuna göre, bunlara ne gerek vardı? Her gün yeni bir fitne ortalığı altüst etmekteydi. Giderek Mithat Paşanın tutumu da bana güven vermemeğe başladı. Bu dönemde bir savaştan o kadar çekindiğim halde, adım adım savaşa gittiğimizi görüyordum. Tersanede toplanan büyük devletler Hariciye vekillerinin konferansı, Devletimize verilmiş bir ültimatomla son buldu. Ya dediklerini harfi harfine yapacak, ya da Rusya ile savaşta karşı karşıya kalacaktık. Mithat Paşa, İngilizlerle Fransızların bizimle birlik olacaklarını söylerken; İngiliz Hariciye Vekili Salsbery, elçilikten gönderdiği özel bir memurla bana, “Ruslarla savaşı kabul ettiğimiz takdirde, hiç bir yardımda bulunamayacaklarını” açıkça bildiriyordu.
İyice bunalmıştım, fakat sabrederek olayların önüne geçmeğe çalışıyordum. Mithat Paşa, büyük devletlerle uyuşmaya yanaşmıyordu. Heyeti Vekile’de büyük devletlerin tekliflerini red etmeyi kararlaştırdılar; Bu savaş demekti. Kendisini hemen Saray’a çağırttım ve böyle, vebali ağır bir kararı büyük devletlere bildirmeden önce, Devlet ileri gelenlerinden bir umumi meclis toplamasını kendisinden istedim, İsteksizce kabul etti ve böyle yaptı.
Öyle yaptı ama el altından da istediği kararı almak için hazırlıklar yapmayı ihmâl etmedi. Nitekim kendisinden sonra ilk sözü, emmim Abdülâziz’in Hâl’inde işbirliği yaptığı, eski Sadrâzam Mehmet Rüştü Paşa (Mason E.K.) aldı ve «Erbab-ı namus için tek yol vardır, ben konferans tekliflerinin katiyen reddedilmesine taraftarım» deyip çıktı.
Bir toplulukta, eski sadrâzam gibi bir devlet büyüğü işi kahramanlık edebiyatına dökerse, gerisinin nasıl sökün edeceği bellidir. Karar, Mithat Paşanın istediği gibi çıktı. Osmanlı Devleti böylece, savaş halinde olduğu Sırbistan ve Karadağ’ dan başka, Rusya, İngiltere, Avusturya – Macaristan, Almanya, Fransa ve İtalya ile de savaş haline girmiş oldu.”
[38]

Hatıralarının bir başka bölümünde de şunları söylüyor Sultan Abdülhamid:

 “İngiltere, her türlü fitneyi, masonluk kanalından yürütmeğe devam ediyordu. Mithat Paşa, bir yandan Saray buhranı yaratmak, bir yandan ülkeyi savaşa sürüklemek felâketi içinde bulunması yetmiyormuş gibi, bir yandan da müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilâyetlere azınlıktan Valiler tâyin etmek, ordunun temeli olan Harbiye Mektebi’ne Rum talebe almak gibi akıl almaz işlere koşulmuştu. Bunlar, o gibi işlerdi ki, maazallah devleti temelinden yıkabilirdi. Ben bu kararnameleri imzalamadım. Bunun üzerine bana bir mektup gönderdi. Edeb’den ve edebiyat’dan uzak bu mektubunda hatırımda kaldığına göre «Kanun-u Esasî’yi ilândan maksadımız, Saray’ın

istibdadına hâteme (son) vermek, zat-ı şahanelerine vazifelerini öğretmektir» diyordu. Bütün işlerimi bıraksam da Mithat Paşanın yanlışlarını düzeltmeğe çalışsam, bunu başaramayacağımı iyice anladım. Osmanlı mülkü temelinden sallanıyordu. Bütün bunların üstünde de Sadrâzam’ın, ister masonluğundan gelsin, ister daha hususi sebeplerden gelsin, körü körüne İngilizlere bel bağladığını görüyordum. Artık duramazdım; Kanun-u Esasî’nin bana verdiği hakka dayanarak kendisini Sadrazamlıktan uzaklaştırdım ve sınır dışı ettirdim.” [39]

Sadrazamlığı iki ay bile sürmeyen fakat bu kadar kısa sürede ülkeyi savaş durumuna sokmayı beceren meşrutiyetin mimarı mason Mithat Paşa’nın sürgüne gidiş tarihi 5 Şubat 1877’dir.

Sadrazam Mithat Paşa masondu, kendinden önceki sadrazam Mehmet Rüştü Paşa da masondu, kendinden sonra göreve gelen İbrahim Ethem Paşa da mason oldu…

Hepsi de ya tam gafil, ya tam işbirlikçiydi.

Abdülhamid Han bu durumu yıllar sonra şu sözlerle ifade ediyor: “Ceddi Azizim Selim Han (Selim III) «Yabancıların elleri ciğerlerimin üstünde geziniyor, aman biz de yabancı devletlere elçi gönderelim ve onların ne yapmakta olduklarım bir an önce öğrenmeğe çalışalım» diye feryat etmişti. Ben bu yabancı elleri ciğerlerimin içinde duyuyordum. Sadrazamlarımı, vezirlerimi satın alıyorlar ve mülküme karşı kullanıyorlardı!” [40]

Meşrutiyet’in İlanı ve 93 Harbi

Kanuni Esasi’nin ilanından 4 ay sonra 19 Mart 1877’de Meclis-i Mebusan  (seçilmişler) ve Âyan Meclisi (padişah tarafından atananlar) üyelerinden oluşan ilk meclis açıldı ve I. Meşrutiyet dönemi başladı. [41]

Balkanlardaki karışıklıklara İstanbul’daki toplantıda bir çözüm yolu bulunamaması üzerine Tersane Konferansı’na katılan devletler Londra`da bir araya gelerek, 31 Mart 1877`de Londra Protokolü`nü imzaladılar. İstanbul Tersane Konferansı`ndaki tekliflerin hemen hemen aynısı olan bu kararların 10 Nisan 1877’de Mithat Paşa’nın yerine gelen ve yine bir mason olan Sadrazam İbrahim Ethem Paşa hükümeti tarafından reddi üzerine harekete geçen Rusya, “Avrupa hukukunu ve imparatorluktaki Hıristiyanlar`ı savunma”[42] iddiasıyla 24 Nisan 1877`de Osmanlı İmparatorluğu`na savaş açtı. “93 Harbi” olarak bilinen ve Osmanlı kamuoyunun zafer bekleyerek girdiği savaşta Rus orduları, Balkan ve Tuna Orduları Başkomutanı mason Süleyman Paşa yönetimindeki Osmanlı Ordularını Balkanlarda; yine mason localarının kontrolü altına girmiş Bektaşi tekkesine mensup olan Ahmet Muhtar Paşa başkomutanlığındaki Osmanlı ordularını da Kafkas cephesinde bir dizi ağır yenilgiye uğratarak, doğuda Erzurum’u, batıda ise Bulgaristan’ın tamamı ile İstanbul surlarına kadar bütün Trakya’yı işgal etti. [43]

Bu savaş ortamında meclis de icrayı baskı altında tutmaya çalışıyordu. Düvel-i Muazzama’nın bu meclisin açılmasını demokrasi ve insan hakları için değil, kendi adamları olan milletvekilleri eliyle iç idareye daha rahat karışabilmek için istedikleri belli olmuştu.

Azınlık milletvekillerinin  her bir grubu arkasına bir Avrupa devletini alarak, üyesi olduğu kavmin bağımsız devletinin kararını çıkartmak için uğraşmaktaydı. 240 üyeden sadece 60-70 kadarının Türk asıllı olduğu düşünülürse, gayrimüslimlerin meclis üzerindeki etkileri daha iyi anlaşılabilir. [44]

Mebusan Meclisinde hükümetin politikalarına yöneltilen ağır eleştiriler ve oluşturulan baskı üzerine, Abdülhamid meclisi 18 Şubat 1878’de süresiz olarak kapattı.

Böylece Birinci Meşrutiyet sona erdi.

93 Harbinin Mesulü Masonlar

Osmanlı-Rus Savaşı 3 Mart 1878’de İstanbul surları dışındaki Ayastefanos (Yeşilköy)’de karargâh kuran Rus kuvvetlerinin dikte ettiği Ayastefanos Antlaşması ile sona erdi. 13 Temmuz 1878’de Ayastefanos Antlaşması’nın yerine geçen Berlin Antlaşması imzalandı. Yeni antlaşmayla Rusya’nın toprak kazanımları geri alındıysa da, Tersane Konferansı’nda Mithat Paşa’nın karşı çıktığı(!) kararlar bu sefer ağır bir yenilgi sonrası savaş tazminatıyla birlikte Osmanlıya yüklenmiş, Romanya ve Karadağ’a bağımsızlık verilirken, Bulgaristan’da da Almanya ve Avusturya himayesinde özerk bir prenslik oluşturulmuştu. [45]

II. Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen mason Midhat Paşa, mason Damad Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının ısrarlarıyla girilen Osmanlı-Rus savaşı, Osmanlı Devletinin ağır yenilgisiyle sonuçlanmıştı.

Abdülhamid Han yıllar sonra yazdığı hatıralarında 93 harbini şöyle değerlendiriyor: “93 Muharebesi, içimde kırk yıl durmadan kanamış bir yaradır. Önlemek için çok uğraştım, muvaffak olamadım. Sonra kazanmak için didindim, gece uykularımdan, gündüz huzurumdan oldum, kazanamadım. Tarihin şaşırmadan karar verebileceği bir hadisedir bu… On binlerce okka evrak arşivlerdedir. Yazılmış sayısız kitap ortadadır. Bu savaşın içine zorla itilmiş bir Padişahın nasıl çırpındığını, tarih şaşırmadan yazacaktır. Bu sebeple müsterihim. (…)Mithat Paşa ve taraftarları — çok yanlış olarak — İngilizlere güvenip o kadar ileri gitmişler, öyle bir savaş tohumu serpmişlerdi ki, buna karşı durmak, neredeyse vatan hainliği haline gelmişti. Savaşı önleyemeyeceğimi anladıktan sonra, savaşa hazırlanmaya başladım.” [46]

Uzman tarihçiler mason paşaların ısrarı olmasa, “belki Karadağ`a biraz toprak verilip, ıslahat çalışmaları yapılarak barış sağlanabilirdi “ [47] dedikleri bir savaştır 93 harbi.

(93 Rus Harbinde Osmanlı’nın Plevne’deki kuvvetlerinin komutanı yine bir mason olan Gazi Osman Paşa idi. Gazi Osman Paşa‘yı herkes Plevne fatihi olarak bilir. Bu masonluğu sebebi ile yapılan bir abartıdır. Çünkü Gazi Osman Paşa bir savunma savaşı verdi ve sonunda teslim oldu; hiçbir savaşını kazanamadı. Tutsaklıkla son bulan bir savunma savaşının, bir kalenin komutanıdır. Türk tarihini bilmeyen bir yabancı Gazi Osman Paşa için yazılanları okuyacak olursa, Paşa’nın Plevne’de Rus kuvvetlerini bir meydan savaşıyla dağıtıp, Moskova önlerine varıp, Makedonya’yı kuşatmış bir fatih sanır.

Osman Paşa örneklemesi hiçbir meydan savaşı kazanmamış olan Kazım Karabekir Paşa için de geçerlidir. Gazi Osman Paşa ile Kazım Karabekir Paşa hangi meydan savaşını kazanmışlardır da bu yaygın ve belirli odaklar tarafından sürekli olarak beslenen abartılmış ünlerine kavuşmuşlardır?  Hiçbir özellikleri yoktur. Her ikisinin de ortak özelliği Farmason olmalarıdır. Bu masonların başarı ile uyguladıkları bir yöntemdir; denetimleri altında olan sıradan bir gazeteci yazarı ya da politikacıyı hak etmediği biçimde varlıklı, ünlü kıldıktan sonra, onun mason olduğunu açıklar ya da dedikodusunu yayarlar ki kendi lehlerine bir etki doğursun.)[48]

Masonların İhtilal Girişimi ve Sıkıyönetim Devri

Bu arada Abdülhamid’in tahta geçmesinden sonraki gelişmelerden rahatsız olan İngiltere, Saray’da tutulan Mason V. Murat‘ı Padişah; sürgünde bulunan Mason Mithat Paşa‘yı da sadrazam yapmak istiyordu.

Genç Osmanlılardan mason Ali Suavi tarihe “Çırağan Baskını” olarak geçen başarısız darbe girişimini tezgahladı. 20 Mayıs 1878’de Çırağan sarayına 150’yi aşkın kişi ile yapılan ve 60 baskıncının ölümü ile sonuçlanan bu sonuçsuz darbe[49]   Türk yakın tarihinde önemli bir rol oynayacak olan “masonik darbe” kavramının da ilk önemli örneğiydi. [50]

Genç Osmanlılardan mason Ali Suavi tarihe “Çırağan Baskını” olarak geçen başarısız darbe girişimini tezgahladı. 20 Mayıs 1878’de Çırağan sarayına 150’yi aşkın kişi ile yapılan ve 60 baskıncının ölümü ile sonuçlanan bu sonuçsuz darbe [49] Türk yakın tarihinde önemli bir rol oynayacak olan “masonik darbe” kavramının da ilk önemli örneğiydi.[50]

Diğer bir girişim de Cleanthi Scalieri tarafından olur. Ancak bu girişim de daha hazırlık aşamasındayken duyulur ve bastırılır. Şevket Süreyya Aydemir, Çırağan Vak’ası ve Scalieri olayı sanıklarının idama mahkûm olduklarını, ancak daha sonra idam kararının değiştirilerek, çeşitli yerlere kalebent olarak gönderildiklerini yazar. Scalieri’nin kaçarken bu komploya ait evrakı da beraber götürdüğünden ve bunlar üzerinde daha sonra bir yayın yapılmadığından, Scalieri olayının esasının ve mahiyetinin bir sır olarak kaldığından söz eder.[51]

Bu olaydan sonra II. Abdülhamid hafiye denilen gizli teşkilâtını kurarak idareyi daha sıkı ele aldı. 1880 yılında Yıldız İstihbarat Teşkilatını kurdu. Çok sayıda hafiyeden oluşan bu örgütün amacı Abdülhamid‘in siyasi rakipleri hakkında bilgi toplamak ve Abdülhamid‘e karşı hazırlanan darbe veya ayaklanma girişimlerini önlemekti.  Abdülhamid Han hatıralarında bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Evet, jurnal sistemini ben kurdum, ben idare ettim. Fakat vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimeti ile gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde, Devletime ihanet edenleri tanımak, takip etmek için!.. Kendi devletini  yıkmak, kendi Padişahının canına kast etmek karşılığı, yabancı devletten para alan Sadrâzamları gördükten sonra!…” [52]

Abdülhamid dağılmakta olan İmparatorluğu ayakta tutmak için yegane çözümün pan-İslamizm olduğunu görmüştü ve İmparatorluk bünyesindeki tüm Müslümanları İslam kimliği ile bir arada tutmayı hedefliyordu. Bu ise, Osmanlı’nın zaafiyetlerini İslam’ın kendisinde gören ve kurtuluşu Batı pozitivizmini ve sekülerizmini ithal etmekte bulan Jön Türkler açısından kabul edilemez bir durumdu. Bu muhalefet grubu, Abdülhamid‘i ve onun İslam birliği amacını baltalamak için on yıllar süren bir çaba içine girdiler. Abdülhamid, karşısındaki bu masonik cephe ile sabırlı bir mücadele yürütmüştür. (Bu mücadele hiçbir zaman abartıldığı gibi “kanlı” değil, aksine son derece ılımlı yürütülmüş, rejim muhalifleri sadece sürgün edilmişlerdir.) Yıldız İstihbarat Teşkilatı da bu sebeple hayata geçmiştir.[53]

Bugün yapılan bütün eleştirilere rağmen Abdülhamid‘in, devleti pıtrak dikeni gibi saran siyonistler ve batılı devletlerle işbirliği halinde olan masonlara karşı aldığı bu istihbarat tedbirleri Osmanlı Devleti’nin ömrünü 30-40 yıl daha uzattığında çoğunluk hemfikirdir.

Osmanlı Hazinesindeki Hortum: Galata Bankerleri

 

On altıncı yüzyılın başlarında Portekiz ve İspanya’dan sürülen Yahudiler, Osmanlı ülkesine yerleşerek İmparatorluğun ticaret ve para işlerinde söz sahibi olmaya başladılar. İstanbul ve diğer önemli liman olan Selanik, daha ziyade Yahudilerin hakim oldukları birer bankerlik merkezi haline geldi.

Tanzimatın ilanıyla azınlıklara tanınan imtiyazlar neticesinde Galata Bankerleri, faaliyetlerini genişletme ve imparatorluğun mali işlerini tamamen kontrol altına alma imkanı buldular. Galata Bankerlerinin Osmanlı İmparatorluğunda siyasi hayata da karıştıkları görülür.[54]

Tanzimat fermanını hayata geçiren mason Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın Yahudi Abraham Kamondo’yu kendine banker yapması bunlardan ilk örneği teşkil eder.[55]

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında dış ticaretin açık vermesi ve dolayısıyla kağıt paranın altın karşılığı olarak değerinin düşmesi, ithalatın güçleşmesine yol açmıştı. Bu dönemde Osmanlı Hükümeti ile anlaşan iki banker Fransız J.Alléon ve İtalyan Teodor Baltazzi (Baltacı olarak bilinir, Yahudi), kredi operasyonları ile ithalatı rahatlatmış ve bir yandan da Abdülmecid Han’ın güvenini kazanmışlardı. Hatta, bu iki banker kambiyo kurunu sabit tutmak amacıyla İstanbul Bankası adıyla bir banka da kurmuşlardı.

1877-78 Osmanlı-Rus Harbinde Galata Bankerleri, Osmanlı İmparatorluğuna kredi yardımında bulunmuşlardır. Bankerler, Rusların İstanbul’a girmeleri halinde bütün varlıklarının ve alacaklarının silinip gideceğinden endişe ederek bu işgali önlemek ve gerekli parayı bulmak için bütün servetlerini ortaya koymuşlardı. Bunun karşılığında da Osmanlı Devletinin gelirleri teminat gösterilmişti. [56]

Düyûnu umûmiye ve Siyonistler

Borç yükünün altından kalkılamayacak duruma gelmesi üzerine, 1881 senesinde mühim bir ha­dise vuku bulur. Borç-faiz sarmalına giren Osmanlının dış borçlarının ödenmesi için kurulan ve adına Düyûnu umûmiye (Bütün borçlar) denilen kuruluş teşekkül ettirilir. 1878 harbi sonrasında masraflar, daha önceki yâni Sultan Abdülmecid’le, Sultan Abdülaziz döneminin borçlanmalarına eklenince, borçlar, faizi, fa­izin faizi ile birlikte 252 milyon Osmanlı altını seviyesini çıkmıştı. Mâliye uzun zaman içinde olsa da, bu borcu tasfiye ede­cek duruma sahip değildi. Karşısında alacaklı olarak, İngil­tere, Fransa ve de harp tazminatı alacaklısı Rusya durmaktaydı. Sultan Hamid Aralık 1881’de yayımladığı Kararname ile borçların tediye edilebilmesi için tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık sigara tekelleri ve imtiyaz sahibi olan bâzı eyâletlerin fiks olan vergilerini Düyunu Umûmiye’ye bıraktı. Bu suretle İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar verdikleri borçları, muntazam bir şekilde tahsil edebileceklerdi. Bunun karşılığında 252 milyon altın borcun, 146 milyonu Türkiye lehine siliniyordu. Böylece ödenecek miktar 106 milyon Osmanlı altınına inmiş oluyordu.[57]

Abdülhamid Han’ın ustaca manevrasıyla yürürlüğe soktuğu 1881’deki bu Muharrem Kararnamesi ile hemen hemen bütün devlet gelirleri “Düyun-ı Umumiyye” yönetimine bırakılınca, Yahudilerin ağırlıkta oldukları Galata Bankerlerinin piyasası hemen hemen tamamen ortadan kalkmış oldu. Bunlardan bir kısmı memleketi terk etti, bir kısmı da hükümetle ve siyasetle ilgisi olmayan ticari faaliyetlere yönelmek zorunda kaldı.[58]

Siyonistler İşbaşında

 

Siyonizmin babası Thedor Herzl, Osmanlının bu borç yükünün altında ezilir halinden istifade etmek istedi.

Herzl, Sultan II. Abdülhamid’e giderek Filistin topraklarından yüksek ücretle arazi almak istediklerini ifade etti. Alınacak arazinin bedelinin peşin ödeneceğini, yanı sıra Osmanlı’nın mali yapısını da düzenleyeceklerini, onu Duyun-u Umumiye’den kurtaracaklarını ve dış dünyada Osmanlıya olan mali güvensizliği gidermek için çalışacaklarını ifade etti. Fakat Sultan’dan her görüşmede şiddeti daha da artan bir red cevabı aldı.[59] Bu talep ve buna verilen cevabın nelere mal olduğunu ileriki satırlarımızda göreceğiz.

Ama önce İttihat ve Terakki hareketinin Siyonist kontrolündeki mason localarının içine nasıl  doğduğunu bir hatırlayalım.

 

Jön Türkler’den İttihat ve Terakki’ye

 

Avrupa’da Meşrutiyet ve Cumhuriyet idarelerinin kurulduğu, bu uğurda hükümdarlarla halkın mücadele ettiği devrede, Osmanlı’da da, memleketin kurtuluşunu meşruti idarede gören bazı gençler birleşerek Avrupalıların “Jön Türkler” veya “Genç Osmanlılar” dedikleri Yeni Osmanlılar Cemiyetini 1866’da daha Abdülaziz döneminde gizli bir teşkilat olarak kurmuşlardı. Başlıca üyeleri Mehmed Bey(mason), Reşat Bey(mason), Nuri Bey(mason), Ayetullah Bey, Namık Kemal(mason), Refik Bey(mason), Ziya Paşa(mason), Ali Suavi(mason) ve Agah Efendi(mason) idi. Bu cemiyetin kurulduğu ortaya çıkınca da Mehmed Bey, Nuri Bey ve Reşat Bey Avrupa’ya kaçmışlardı.[60]

Yine bu tarihte, Mısır Hidivi Kavalalı İsmail Paşa, veraset usulünü değiştirerek, kardeşi Mustafa Fazıl Paşa’yı bütün haklarından mahrum etmişti. İkbal küskünü olan bu paşa da, Abdülaziz Han‘a ve üst kademe devlet adamlarına düşman kesilmişti. İntikam için, Jön Türklerin arasına katıldı ve başlarına geçerek, onları bilhassa maddî yönden büyük çapta destekledi. Mustafa Fâzıl Paşa tarafından Paris’e çağrılan Jön Türkler, onun maddî desteğiyle, Avrupa’da geniş bir yayın faaliyetine giriştiler. Bu yayınların biri sönüp diğeri açılıyor ve sayıları çoğalıyordu. Jön Türkler bu yayınlarından, mükemmel bir fikir sisteminin ifadesi ve izahından ziyade, belli başlı birkaç nokta üzerinde durdular ve hep aynı şeyleri tekrarladılar. Fikirleri “Osmanlı Devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupaî tarzda hak, hürriyet verilmesi” şeklinde özetlenebilir. Ancak bunların sağlanması için, aralarında birlik kuramadılar. Çoğu, ihtilâl ve kanlı mücadele istedi, bir kısmı da fikrî mücadele taraftarı gözüktü.

Abdülaziz’in Avrupa’yı ziyaretinden sonra, Osmanlı Devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri, Jön Türklere itibar etmez oldular. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaştı. Bir kısmı İstanbul’a dönüp Padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev aldı. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam etti. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile tekrar canlanan Jön Türkler (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce, İkinci Abdülhamid Han tarafından kapatıldılar. Böylece, Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona erdi.(1877)

Yurt içinde ve dışında kurdukları birçok dernek ve yayınladıkları sayıları yüze varan dergi ve gazete ile İkinci Abdülhamîd Han’ın şahsında Devlete karşı kesif bir propagandaya girişen Jön Türkler, sıkı bir işbirliği içinde oldukları Fransız ve İngiliz hükûmet çevrelerinden destek görmüşlerdi.[61]

Jön Türkler’in hemen hepsinin Fransız Dışişleri Bakanlığı tarafından paraca desteklendiği ve Fransız Mason Locaları’nda tekrîs edilmiş, Fransız İhtilâli’nin hayrânı kimseler oldukları bugün delilleriyle ortaya çıkarılmış bulunmaktadır. Masonluk İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Norveç ve İsveç krallarının zâten mason olmaları hasebiyle orada ihtilâlci uygulama bulamayacağını bildiğinden Jön Türkleri kendisi için nîmet bilip onlara Osmanlı’yı yıkmak üzere gerekli desteği sevinçle sağlamıştır.[62]

Jön Türkler daha teşkilatlanmaya gitmeden önce mason olmuşlardır. Araştırmacı Orhan Koloğlu bu konuda şunları söylüyor: “Önce, Ramsaur’un Masonluk’tan yararlanmanın Cemiyet’in kuruluşundan sonra düşünüldüğü fikrine katılmadığımıza işaret etmeliyiz… Vardığımız kanı, daha Cemiyet kurulmadan, masonluk içinde bunun fikriyatı yapılırken, localardan nasıl yararlanabileceği düşüncesinin belirmiş olduğu yolundadır. Cemiyete alınanla masonluğa alınan arasındaki farklar, giriş farklılıkları, Cemiyet’in karma yapısı (mason olan ve olmayan), gizli evrakın büyük bir güvence altına alınması, özellikle Cemiyet’in bazı şubelerine hafiyelerin sızmasına karşılık bunların hiç tehlikeye düşmemesi, önceden tasarlanmış ve mükemmel bir örgütlenmenin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. Bu da mason localarının görevlerinin önceden saptanmasıyla mümkündü.” [63]

Jön Türk hareketi ilerleyen yıllarda İttihat ve Terakki hareketine dönüşmeye başladı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk nüvesi 1889’da Askeri Tıbbiye Mektebi’nde kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti adlı gizli örgütle oluşturuldu.[64] Bu örgütün kurucularının (İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmed Reşid ve Hikmet Emin)[65] tamamı masondu.

Cemiyetteki teşkilatlanmadaki örneği de yüzyıl başında kurulmuş olan İtalyan Karborani pre-mason teşkilattır. 1889 öğretim yılından önceki devredeki yaz tatilinde İbrahim Temo, Napoli’de bir arkadaşıyla beraber bir Mason locasına gitmiş ve orada Karborani adlı örgütün teşkilatlanması hakkında bilgiler edinmişti.[66]

“Carborani; önce İtalya’da, sonra da Fransa’da siyasî bir program dahilinde kilise etkisini yok etmeyi, yeni bir yönetim kurmayı ve tüm toplumsal kurumları laikleştirmeyi hedefliyordu.” [67]

İlk dönemlerde “Terakki ve İttihat” adını taşıyan bu Jön Türk uzantısı teşkilat üzerinde Karborani etkisi, elemanların kodlanmalarında kesirli sayılar kullanılmasından da anlaşılır. Şöyle ki; her hücreye ve hücrelerdeki her üyeye birer sayı verilmektedir. Mesela, yedinci hücrenin dördüncü üyesi 7/4 olarak bilinmektedir. İbrahim Temo 1/1 numaralı üyedir. Böylece sadece kendi çevrelerindeki kimseleri tanırlar.[68]

“Cemiyete katılmak isteyen adaya, önce büyük bir sır açıklanacağı bildirilir ve güvenilirliği araştırıldıktan sonra yemin ettirilir. Bundan sonra, kabul safhası gelir. Üye adaylarının gözleri bağlanır, bilinmeyen bir odaya götürülür ve gözleri açıldığında aday kendini loş bir odada, kara maskeli üç yabancı karşısında bulur. Burada yemin eder, kılıca elini basar. Bu yeminde sırları gizleyeceği ve cemiyete ihanet edenleri, yakınları ve sevdikleri bile olsalar öldüreceği gibi hususlar vardır. Haberleşme kuryeler arasında sağlanır.
Görüldüğü gibi bu tür bir katılım töreni Mason localarına katılım törenini andırmaktadır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılırken edilen yeminde bulunan şu ibareler de dikkat çekicidir:
‘Şimdiki hükümetin zulüm pençesine düşerek tutuklandığım halde dahi yine namusum üzerine yemin ederim ki, etlerimi kemiklerimden ayıracak bir işkenceye maruz kalacak olsam da Cemiyetin sırlarını ve üyelerden hiçbirinin ismini haber vermeyeceğim. Şayet bu sözü vermeme rağmen hıyanet içinde olursam, alçaklık edenlere nerede bulunursa bulunsunlar takibe memur edilen Cemiyet zabıtaları tarafından ve Cemiyet tarafından verilecek idam cezasına karşılık şimdiden kanımı helal eylerim, vallahi ve billahi.’

Hareket, Askerî Tıbbiye öğrencileri arasında hızla yayılır. Kısa zamanda da İstanbul’daki diğer devlet okullarına süratle sızar.
1892 yılı içlerinde, yani kuruluştan üç yıl sonra II. Abdülhamit Cemiyetten haberdar olur. İlk olarak okul komutanı Ali Saip Paşa görevinden alınır. Birçok öğrenci sorguya çekilir, bir kısmı gözaltına alınır. Ayrıca olayları protesto eden öğrencilerden bazıları da tutuklanır.
Zamanla dernek, okul dışına taşar ve üye sayısı artar.
Okullardaki faaliyetler sürmektedir, fakat fişlenmiş olan kıdemli öğrenciler kurtuluşu yurtdışına çıkmakta bulmuşlardır. 1894-1895 yılları arasında yurtdışına kaçan öğrencilerin çoğu Paris’te örgütlenirler. Bunların arasında Selanikli Nazım gibi okulu ve örgütlenmeyi yürütenler de vardır

Bu arada, Ahmed Rıza isminde her yönüyle Batılı görünüşlü olan bir genç de Paris’e gelmiş, kısa bir sürede de İttihat ve Terakki’nin Paris şube başkanı olmuştur.”[69]

Mason olan Ahmet Rıza beyin önderliğindeki bu grup Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı örgütü kurdu ve 1895’ten itibaren Osmanlıca ve Fransızca yayımlanan Meşveret adlı gazeteyi çıkarmaya başladı

1896’da yapılan kongrede, daha liberal ve İngiliz yanlısı görüşleriyle tanınan liberal Mizan gazetesinin editörü Dağıstan doğumlu Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi.[70]

“1896 sonbaharında Jön Türk liderlerinden geri kalanların hepsi Cenevre ve Paris gibi Avrupa merkezlerinde toplanmıştı.

Mizancı Murat Bey, Cemiyetin merkez komitesinden, faaliyetlerini Avrupa’da sürdürme emri almıştır. Böylece Avrupa’ya gelir gelmez, Mizancı Murat Bey, Ahmed Rıza aleyhtarı üyelerin başına geçmiş, İ.T. Cemiyeti Cenevre kolu başkanı seçilmiştir

Faaliyetler bu minvalde devam ederken, hiç beklenmedik bir gelişme olur: Avrupa’daki bütün İttihat ve Terakki mensupları Abdülhamit’e karşı savaştan vazgeçtiklerini açıklarlar.
Temelden bir yöntem değişikliğine karar vermişlerdir. Ülke içinde yasal yollardan mücadele etmenin tek çıkar yolu budur. Bu tür bir geri adım, İstanbul’daki faal üyelere büyük bir şaşkınlık verir.

1897 yılında Jön Türk hareketinin çökertilmesinde  en büyük pay sahiplerinden biri Ahmed Celaleddin Paşa’dır. 1897 yılında Avrupa’ya gönderilen Ahmed Celaleddin Paşa, buradaki girişimleriyle cemiyeti pasifize etmeyi başarmıştır. Fakat cemiyet, Celaleddin Paşa’dan, Padişah’ın kendilerine bazı imtiyazlar tanıması için garanti istemiştir. Böylece başta Mizancı Murat Bey olmak üzere mücadeleden vazgeçerler. Mizancı Murat Bey, Ağustos 1897’de İstanbul’a geri döner.
1897 yıkımı, örgüte büyük bir darbe vurur ve uzun süre kendine gelemez.”
[71]

Siyonistler Atağa Geçiyor

“Padişahlık görevini yürüttüğü 33 sene boyunca masonlukla büyük mücadele veren Abdülhamid‘e diğer bir tepki Siyonistlerden gelmişti. 1897 yılında ilk olarak siyasi bir yapıya sokulan Siyonizmin vazgeçilmez hedefi olan Yahudi devletinin sınırları Tevrat’ta şöyle tarif edilmiştir:


“Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat ırmağından Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ın izniyle Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak bastığınız bütün diyar üzerine koyacaktır.” (Tevrat, Tekvin Bölümü 12/25)
Siyonistler kendilerine Tevrat tarafından vaad edilen bu topraklara ulaşmak amacıyla 19. yüzyıl sonlarında resmi girişimlere başladılar.

1897’de toplanan 1. Siyonist Kongresi’nde Yahudi lider Theodor Herzl, Yahudi devletinin sınırlarını şöyle açıklamıştı:
Kuzey sınırımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar uzanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır. “
Basel’de yapılan ilk Siyonist kongrede çizilen hayali sınırlar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunuyordu.

Theodor Herzl bu toprakları ele geçirmek için birçok kez İstanbul’a geldi. Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik olarak zor durumda olduğu biliniyordu. Herzl, Sultan Abdülhamid‘in bu zor durumundan yararlanarak Filistin’i para karşılığında ele geçirmek istiyordu. Fakat Abdülhamid‘in tepkisi Theodor Herzl‘in tahmin ettiği gibi olmadı.
Filistin topraklarına göz dikince 1893 yılında beş milyon altın teklif eden Siyonistler Sultan Abdülhamid’den olumsuz cevap almalarının yanı sıra saraydan kovulmuş ve çıkarılan bir fermanla Filistin’e yerleşmeleri yasaklanmıştır.”
[72]

Sultan, Filistin’in tamamını arzı-i şahane ilan edip, bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin’de vazifelendirdi. Kafkas ve Balkanlardan gelen bir kısım Müslümanları da Filistin’e yerleştirdi. [73]

Abdülhamid’in bu kararlı tutumu üzerine Yahudilerin tek çıkış yolu onun iktidarına ivedilikle son vermek olacaktı. Herzl “Siyonizmin amaçlarına ulaşabilmesi için Osmanlı’nın dağılmasını beklemeliyiz” diyordu. Bunun için de ilk hedef Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi. Siyonistlerin Abdülhamid‘e karşı mücadelesi de böyle başlamış oluyordu… [74]

Siyonist Konferansı’nda 3 önemli karar alınır:
– Sultan II. Abdülhamid en kısa zamanda tahtından indirilecek.
– Osmanlı Devleti yıkılacak
– 100 sene içerisinde Türkler (Müslümanlar) bütün idari mekanizmalardan uzaklaştırılacak, yani İslam yok edilecek.
[75]

Siyonistler Abdülhamit’i tahttan indirme istikâmetinde hareket ederek, İttihatçıların başlattığı muhalif cereyanı bütün güçleriyle sonuna kadar desteklemiş ve bilhassa da Mason örgütleri aracılığıyla onlarla açık bir işbirliğine girmişlerdir. [76]

Basel’de yapılan istişarelerde Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan indirilmesi ve Osmanlı’nın yıkılması projesinin yürütücüsü olarak, İtalyan Mason Locaları Üstad-ı Azam’ı Yahudi Emanuele Carasso (Emanuel Karasu) seçildi.

Carasso bu görevi aldığı zaman önce Selanik’e yerleşti. Çünkü incelemelerinin sonunda, orada İspanya’dan gelen ve çoğu Yahudilikten dönme olan insanlarla bu işi yürütebileceği kanaatine ulaşmıştır. Emanuele Carasso ortama uyarak, Emin Karasu ismini aldı. Bu işleri başarmak için öncelikle Selanik’te mason locası açtı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdu. Bölgedeki bütün tanınmış insanları, bürokratları ve devlet erkanını kandırarak hem mason yaptı, hem de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yerleştirdi.

O sıralarda Osmanlı’nın iç problemleri had safhadaydı. Basın yayının çoğu dönmelerin ve Yahudilerin elindeydi. Bunlar, Emanuele Carasso’ya yardım olsun diye İttihat ve Terakki Cemiyetini Osmanlı’nın kurtuluş reçetesi gibi gösteriyorlardı. Bu sebeple birçok Osmanlı aydını da ilk zamanları bu cemiyete üye olmuşlar ancak daha sonra “Yahudi oyununu” fark ederek cemiyeti terk etmişlerdir.[77]

II. Abdülhamid Han masonluğun ve ardından gelen Siyonizm tehlikesinin farkında olarak, mümkün mertebe faaliyetleri takip ettirip, tahribatına mani olmaya çalışıyordu.
Örneğin, 1861 yılında okumuş Ermeniler tarafından Fransız büyük Maşrık’ına bağlı olarak İstanbul’da kurulan mason locası Ser (Ermenice sevgi demek) Mahfil’in tarihimizde büyük bir rolü vardır. Sadrazam Mithat Paşa, Sadullah Paşa, Namık Kemal, Şair Ziya Paşa, Şinasi, Ali Suavi ile Ali Haydar Bey hep bu mahfilin mensubu birer önlüklü masondular. Bu Ser locası Sultan Abdülhamid‘in baskısına dayanamayarak 1892’de kapanmıştı.
[78]

Balkanlar Karışıyor

Arz-ı Mevud’u hedef seçerek bütün kollardan harekete geçen Siyonistler Balkanları da karıştırdı…  Sırp ve Bulgar çetelerini Osmanlıya karşı örgütleyip saldırttılar.

Yunanlı Albay Leonidas Duvas’ın yukarıda bahsettiğimiz raporundaki şu ifadeler oldukça açıklayıcıdır:

“Teodor Herzl, Çarlığın “OHRANA” servisi vasitasiyle Makedonya’da 1893’de 23 dereceli Farmasonlardan GÖÇE DELÇEF’in delaletiyle “V.M.R.O” (Viteşna Makedonska-i Odrinska Revolütsionna Organizatsiya) na­mında Balkanların en müessir anarşist teşkilâtını kurmaya muvaffak oldu, “V.M.R.O.” komitesi müstakil bir “Balkan Makedonya hükümeti” teşkil etmek gayesiyle kurulmuştu. Mezkûr komitenin liderliğini yıllarca Göçe Delçef yapmıştır. 1903’te Makedonya’da vücuda getirdiği ihtilâlde muvaffak olamamış ve Türk zabitleri tarafından öldürülmüştür.

Göçe Delçef Türkler tarafından öldürülünce yerine yi­ne 33 dereceli Farmasonlardan DAMYAN GURİYEF geç­miş ve arkadaşının intikamını almak için 2 Ağustos 1903’te ikinci bir ihtilâl hareketi tertip etmiştir. Anarşistler bir müddet için Makedonya’nın dağlık bölgelerine hâkim olmuşlar ve Kuruşova kasabasında müstakil bir Make­donya hükümeti kurmuş ve başta başvekilleri 33 dereceli Farmason Nikola Karev olduğu halde, Kuruşova’daki «Ayı taş» mevkiinde üç bine yakın ihtilâlciyi müsademede kaybederek geçici bir zaman için tarih sahnesinden çe­kilmişlerdir.

Balkanlarda, Osmanlı Türk İmparatorluğunakarşı vakî olan tedhiş, terör, katliâm ve mahallî isyan hareketleriyle Pan Slavist hareketleri tanınmış Siyonist­ler dikte etmişlerdir. Balkanlarda, tarihte ilk defa Pan-Slavist doktrini tanzim edip tatbiki cihetine giden 33 dereceli Farmason Papaz GİYAVON KAVİÇ‘dir. Bal­kanlarda “Slav Birliği” teorisi meşhur Farmason Slav papazı tarafından 1894’te va’z edilmiştir.

 

Siyonizm çok eski tarihî bîr nazariye olmakla beraber, metodlu faaliyetini sahneye, İkinci Sultan Abdülhamid’in saltanatta bulunduğu yıllarda koymuştur. İkinci Sultan Abdülhamid yılları, anarşistlerin, yer yer Yahudiler ve Farmasonlar tarafından teşkilâtlandırıldıkları yıllardır. Paris, Viyana, Londra ve Moskova’daki Farmasonlar, Balkanlardan ve Rumeli’den daha kat’î bir sonuç almak için, yeni yeni teşkilâtlar kuruyorlar. Bu meyanda 33 dereceli Farmason YANİ SANDASKİ’nin kurmuş ve yıllarca başında bulunmuş olduğu “İLİDEN” teşkilâtı da diğer teşkilâtlar gibi Türkleri yıllarca taciz etmiştir. Mamafih Nevyork’taki «B’nai B’rith» Siyonist kon­seyinin yine Makedonya’da kurduğu Varnalı felsefe dok­toru 33 dereceli Farmason Federaliç’in “Federalist” ko­mitesi de Türklere oldukça zayiat verdirmiştir.

Mezkûr yıllarda Bulgar erkânı harbiyesinin Makedonya’ya gönderdiği Farmason komitacılardan ve subaylardan Borides Sarafof, Mihailoviski ile Yahkof çok kor­kunç teşkilât vücuda getirmekle temayüz etmişlerdi.

İkinci Sultan Abdülhamid Han, yalnız hayalperest Jön Türklerle değil; Balkanlardaki yüzlerce anarşist teş­kilâtının mensupları, yüzlerce komitacı ile Çarlığın kış­kırttığı Slavcılarla zarurî bir mücadelede idi. Karşısında Farmasonların ve Yahudilerin idare etmekte oldukları “Entellijans Servisi” ile “OHRANA”nın binlerce tecrü­beli casusu İmparatorluğun vilâyetlerini için için kaynaştırıyor ve Meşrutiyet hareketiyle millî muhtariyet ve arkasından mutlak bir istiklâl elde etmek istiyorlardı.” [79]

Jön Türkler Tekrar Canlanıyor

Bu arada, Jön Türk hareketinin yeniden canlanması, 1899’da Damat Mahmut Paşa’nın iki oğluyla birlikte Paris’e gelmesi ile olmuştur.[80] II. Abdülhamid’in eniştesi olan Damat Mahmut (muhtemelen masondur), Bağdat Demiryolu imtiyazını İngilizlere söz verdiği halde Sultanın bu imtiyazı Almanlara vermesi üzerine darılıp oğulları Prens Sebahattin ile Prens Lütfullah’ı aldığı gibi Paris’e gelir.[81]

“Çok geçmeden Damat Mahmut Paşa’nın ölmesi sonrasında oğlu Prens Sabahaddin(mason), Avrupa’nın değişik ülkelerinde bulunan Jön Türklerin bir araya getirilerek Paris’te bir kongre toplanmasını teklif eder. 1902’de ilk Jön Türk Kongresi yapılır.
Bu toplantılarda genel olarak iki görüş ortaya çıkar:

-Birincisi, sadece yayın yoluyla ve propagandayla devrimin yapılamayacağıdır. Devrimi kendi yöntemlerine uygun olarak yürütebilmek için askerî kuvvetleri de devrim çalışmalarına katmak gerekmektedir.

-İkincisi, devrimi gerçekleştirebilmek için yabancı devletlerin yardımını sağlamak zaruridir. Bu öneri daha çok azınlık temsilcilerince yapılmıştır.

İki öneri de kongrede kabul edilmişse de, mason Ahmed Rıza ve ekibi yabancı devletlerin işe karıştırılmasına kesinlikle karşı çıkarlar. Bu yüzden Jön Türk Kongresi onları birleştireceğine ikiye böler. İki grup arasında tam bir rekabet başlar.
Ahmed Rıza pozitivist ve Türkçü iken; Prens Sabahaddin ve çevresi adem-i merkeziyetçi, liberal ve bireyci görüşlere sahiptir.
1906… Bu yıldan sonra Abdülhamit idaresine karşı yürütülen muhalefet iyice şiddetlenir.
Bu yılın Eylül ayında yedisi subay, üçü sivil on memur “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”ni kurarlar. İçlerinde Enver, Talat ve Cemal Paşaların da bulunduğu subayların büyük bir çoğunluğu bu cemiyete üye olurlar. 1908 darbesini asıl gerçekleştirecek olanlar, bu cemiyetin kadrosunda bulunan genç subaylardır.”
[82]

Mustafa Kemal de İttihat Terakki’ye Dahil Oluyor


Bu dönemde kurulmuş olan bir başka örgüt de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Yafa ve Kudüs’te kurdukları “Vatan Cemiyeti”dir. Bu cemiyetin üyelerinin büyük bir çoğunluğunu, Doğu Akdeniz’deki 5. Ordu subayları teşkil etmektedir.

Fakat üyeler, teşkilatın daha uygun bir yere taşınmasını düşünürler. Sonunda Selanik şehrinde karar kılınır. Burası kozmopolit bir yerleşim bölgesidir. Halkın çoğu Yahudi dönmesidir ve Masonluk burada çok yaygındır.

Bu iş için Selanik’e giden Mustafa Kemal 4 ay boyunca raporlar alır. Bu dört ay, Selanik’te faaliyetler içinde geçer, yeni subayların teşkilata kazandırılması çalışmaları yapılır,
Selanik’te bir komite oluşturulduktan sonra Mustafa Kemal, Yafa’da aldığı görevin başına döner. Bunun ardından, tarihler 1907’yi gösterirken Mustafa Kemal tayinini Selanik’e aldırır ve 1908 ihtilalini hazırlayacak olan İttihat ve Terakki Cemiyeti 3. Ordu’yla temasa geçtiğinde de bu cemiyete üye olur.”[83]Mustafa Kemal Şubat 1907’de cemiyete üye olmuş, 22 Eylül 1909 tarihinde Trablusgarp delegesi olarak cemiyetin genel kongresine katılmıştır.[84] Diğerleri gibi Mustafa Kemal’de bir masondur.[85] Bu hususu yazımızın 4. bölümünde geniş şekilde ele alacağız.

1907 Eylül’ünde Paris’te yapılan ikinci Jöntürk Kongresi’nde Jöntürk hareketi İttihat ve Terakki Komitesi adını alır. Teşkilat, Vatan ile bazı başka muhalif grupları da bünyesine katar. 1907’de toplanan II. Jön Türk Kongresi’ne tüm muhalif gruplarla birlikte Taşnaksutyun adıyla bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu da katıldı. Bu kongrede, II. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal örgütlenmesi kararı alındı.[86]

Jön Türklerin İki Üssü Paris ve Selanik

 

Paris’teki Jöntürklerin, buradaki Mason localarına gittikleri bilinmektedir. Mustafa Turan bu bilgilere destek vererek, Paris ve Cenevre’deki Jöntürkler’in Fransa Maşrık-ı Âzamının himayesi altına girdiklerini yazmaktadır.[87]

Abdülhamid Han da bu konudaki tespitini şöyle ifade ediyor: “Ahmet Celalettin Paşa‘nın Mısır’da Ali Kemal Bey’den aldığı bir mektubu görmüştüm. Bu mektup her halde Yıldız evrakı arasında saklıdır. Kimin nereden para aldığını isim isim yazıyordu. Bu mektupta Dr. Abdullah Cevdet, Dr. İshak Sükuti, Dr. Bahattin Şakir, Dr. Nazım, Dr. İbrahim Temo‘nun Fransız ve İtalyan localarına bağlı olduklarını ve bu locaların yardımı ile yaşadıklarını, hattâ memleketteki ailelerine dahi bu localar eliyle para gönderildiğini yazıyor ve bunların vesikalarını gönderiyordu.
Avrupa’da, Mısır’da çeşitli namlar altında çıkan gazeteler ve buralarda gezinen gizli cemiyetin adamları, daha önce de söylediğim gibi, memlekete ciddi bir zarar vermediler. Fakat Mason Locaları, bütün takiplerimize rağmen, «İttihat ve Terakki»ye bağlı subayları harekete geçirince, bu âvâre insanlar birer bayrak haline geldiler. İşte Jön Türk’ler ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin hikâyesi de budur.”
[88]

Bunları idare eden İngiliz Masonluğunun Fransız kanadı, Osmanlıyı yıkmak için herşeyi yapıyordu. Dönmelerin hakim olduğu Selanik’te teşkilatlandılar. Dörtlü bir slogan buldular. Bu sloganlar Fransız ihtilalini yapan Masonların sözleri idi: “Hürriyet, müsavat, uhuvvet ve adalet”, yani Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet… Sloganlarını da Fransızca yazdılar. Liberte, Egalite, Fraternite ve Justice… Meşrutiyet yerine de Constitution (yapı, bina) kullandılar. Çünkü bu kelimeleri kullanmakla münevver(!) oluyorlardı. Bu duyguları istismar ettiler.[89]

“Jöntürkler Selanik’te bulunan ve kapitülasyonlar nedeniyle dokunulmazlıklara sahip olan İtalyan, İspanyol ve Fransız localarının bulunduğu mekânlarda toplantılarını rahatça yapmaktaydılar ve bu localara kayıt olmakla II. Abdülhamid karşısında güvenliklerini daha da artırmaktaydılar. Dönemin şahitlerinden Kâzım Nâmi de benzer şekilde, locaların hareket için ne kadar önemli olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: “Mason locası, toplantılarımızı gizlemeye vesile oluyordu.”

Yine aynı şekilde Makedonya’da birçok kazada kaymakamlık yapan ve Jöntürk Hareketi’ne mensup olan Süleyman Kâni de Selanik’te Masonlar’ın harekete yaptıkları yardımlardan bahsetmektedir.

Benzer bilgileri Tahsin Paşa da hatıratında vermektedir. Tahsin Paşa’nın yazdığına göre, “Selanik’te mason cemiyetine mensup ve maruf bir takım zevatın bunlara yardım etmekte oldukları ve masonluğun gayet hafî ve fakat son derece kuvvetli teşkilatından ihtilâlciler çok istifade” etmişlerdir.

İsmail Hami Danişmend, Jöntürk – Mason irtibatının çok farklı bir boyutuna işaret etmektedir. Posta-Telgraf Başkâtibi Talat Bey, Askerî Rüşdiye Müdürü Tâhir Bey, Fransızca öğretmeni Nakî Bey, Mithat Şükrü ve Ömer Nâci Bey gibi Jöntürkler özellikle de 1904 yılından itibaren Mason localarında propaganda faaliyetlerine başladıktan sonra Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurmuşlardır.

Şükrü Hanioğlu ise bu cemiyetin “iki önemli mason locası örgütlenmesine” dayandığını belirtmektedir. İleride görüleceği gibi, 1906’da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurulması, 1908 ihtilâli yolunda çok önemli kilometre taşlarından biridir. İtalyan Iacovella, eserinde İsmail Hami Danişmend’in verdiği bu bilgileri destekler veya daha doğru bir tabirle tamamlar mahiyette şu ilginç nokta üzerinde durmaktadır:

İtalyan masonluğunun Büyük Üstadı E. Nathan, yardımcısı E. Ferrari’yi, “Türkiye’deki locaların yirmi yıllık “uykularından” uyanmaları” ve bunları cesaretlendirmek için 1900 senesinin sonbaharında İstanbul, İzmir ve Selanik’e göndermiştir.

Bu ziyaretlerin ardından Makedonya locası yeniden canlandırılmıştır. Ferrari yıllar sonra vermiş olduğu bir konferansta, bu gezisi sırasındaki faaliyetlerini anlatarak, bunların neticesinde “Jön Türkler topluluğunun ajitasyon örgütünün ilk grubunun” kurulmuş olduğunu iddia etmiştir. İacovella bu bilgileri verdikten sonra kendi kanaatini belirtirken, Makedonya locasının canlanışı ile İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’nin doğuşu arasındaki bağlantının “olayların ve belgelerin ışığında, hiçbir kuşkuya yer bırakmadığı” şeklindeki ifadeye yer vermektedir.

Ferrari’nin belirttiği “ajitasyon örgütü” 1906 da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti olsa gerekir. Nitekim Şerif Mardin’in de Jöntürkler arasında “siyasî masonluk” konusuna 1906’da rastlandığını ifade etmesi, bu bilgilerle paralellik arz etmektedir.
Bu yöndeki bilgilere bir destek de Alman Friedrich Wichtl’dan gelmektedir. Wichtl, Masonluk ve Masonlar’ın dünya siyasetindeki etkinliklerini ele aldığı kitabında Jöntürkler ve Jöntürk İhtilâli üzerindeki Masonlar’ın rolü hakkındaki şunları demektedir:
“Jöntürkler Sultan II. Abdülhamid’i çoktan devirmeyi kararlaştıran Masonlar’dan yardım görmüşlerdi. Rahatlıkla çalışabilecekleri ve yardım alabilecekleri pek çok Mason locası Selanik’te bulunmaktaydı. Bunlar Avrupalı diplomatların koruması altındaydı. Jöntürkler, ihtilâli hazırlayabilmek için bu localara girmişlerdi. Loca üyeleri, Jöntürklerin gizli komitesini kuvvetlendirmişlerdi.

Türk hükümeti, bu gizli faaliyetleri öğrenmesine rağmen, hafiyeler localara girme müsaadesine sahip olmadıkları için her hangi bir müdahalede bulunamıyorlardı. Jöntürkler, ihtiyaten İtalyan Elçiliği himayesinde olan İtalyan Büyük Şark locasına müracaat ediyorlardı. Bu arada pek çok Mason’un Jöntürk hareketine girmelerinden dolayı, İttihat ve Terakkî hemen hemen sadece Masonlardan oluşur hale gelmişti. Bunlar arasında en önemli yerleri Yahudiler işgal etmekteydi. Bu gerçeklerden dolayı “Giornale d’İtalia” Masonluğu Jöntürk Hareketi’nin ana merkezi olarak adlandırmaktaydı. Makedonya kolordusundan pek çok subay da Mason olmuşlardı.  

Mason üstadlarından Kemalettin Apak, Masonluk’un, İttihâd ve Terakkî Cemiyeti’ne yapmış olduğu bu desteği “hizmet” olarak ifade etmektedir.

Kemal Karpat ise Mason localarının ve Selanik’te meskûn olan Musevilerin İttihâd ve Terakkî’nin özellikle de “ideolojisi ve siyasetinin biçimlenmesinde” önemli rol oynadıklarını belirtmektedir.”[90]

Paris’te yayınlanan Le Temps gazetesinin 20 Ağustos 1908 tarihli sayısında, Selanik’teki iki önemli İttihatçı, yani Refik Bey ve Binbaşı Niyazi ile yaptığı röportajda verilen bilgiler, masonluğun bu hareket içindeki etkisini gösteren bir başka belgedir.

Mülakatı yapan gazeteci İttihad-ı Terakki’nin 1905 ila 1908 tarihleri arasında masonluktan ne kadar yardım gördüğünü ve etkilendiği sorusuna verilen cevap ilginçtir ve şu şekilde özetlenebilir. “Masonluk ve bilhassa İtalyan masonluğu bize manen destek oldu. Selanik’te Müteaddit localar faaliyette idi. Hakikatte İtalyan locaları İttihat Terakki’ye yardımcı oldular ve bizleri korudular. Çoğumuz mason olduğumuz için genelde teşkilatlanmak için localarda toplandık. Üyelerimizi de genelde localardan seçmeye çalışırdık. Localardaki faaliyetlerimizden İstanbul şüphelenmeye başladı ve birkaç hafiye localara sızmayı başardı.[91]

Baruh Kohen adındaki Volter’ci, özgür fikirli bir düşünür, 1880′den 1905′e kadar, Selânik’te bir havari gibi, fikir özgürlüğü vaaz etti. Havariliğini bazı arkadaşları ile kurduğu, İskoç Ritine bağlı bir İtalyan mason locasında sürdürdü. Bu loca bir kaç yıllık faaliyetten sonra kapandı. 1901 Kasım’ında “Macedonia Risorta” adıyla yeniden açıldı ve her inançtan insanları içinde topladı. İttihat ve Terakki’ye yataklık eden loca budur.” [92]

İlhami Soysal da masonluk ile İttihatçılık arasındaki ilişkiye ayrıntılarıyla değinmiştir: “Selanik’teki Makedonya Rizorta Locası ve Veritas Locası başlangıçta içindeki Türkler azınlıkta olmasına karşılık giderek Türklerin denetimine geçmiş ve İttihat Terakki Cemiyeti’nin bir noktada kaynakları olmuşlardı. İttihat Terakki Cemiyeti’nin önderleri Talat Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Kazım Paşa, Manyasizade Refik, Kazım Nami Duru, sonradan Muş milletvekili olan Binbaşı Naki, Drama Jandarma Komutanı Hüseyin Muhittin, Maliye müfettişi Ferit Aseo, Makedonya Rizorta locasındandırlar. Emmanuel Karasu, sonradan Bahriye nazırı olacak Cemal Paşa, Faik Süleyman Paşa, İsmail Canbolat, Gümülcine Mebusu Hoca Fehmi Efendi, Mustafa Doğan, sonradan Babıali baskınında vurulan Mustafa Necip ise Veritas locasında uyanmışlardır. Sonradan Sadrazam olacak Talat Paşa ile Binbaşa Naki Bey hem Makedonya Rizorta Locası’nda hem de bu Veritas Locası’nda çalışmalara katıldılar.”[93]

“Selânik’te, 1903 Yılında tek olan “Macedonia Risorta” nın yanına, 17 Eylül 1904′te Fransız “Veritas”, 1906′da İtalyan “Labor et Lux”, 1907′de Yunan Büyük Doğusu’na bağlı “Philippos”, İspanyol Büyük Doğusu’na bağlı “Perseverencia” ve Romanya Milli Büyük Locasına bağlı “Steaoa Saloniculiu” locaları kuruldu.”[94]

Siyonistler ve Jön Türkler

İttihat Terakki Cemiyeti’nde önemli bir etkiye sahip olan gruplardan biri Selanikli Yahudi kökenliler, yani dönmelerdi. Bu isimler Abdülhamid’i devirmek için uluslararası finans çevrelerinden yardım sağlamaktaydılar. [95]

Siyonistler, Sultan II. Abdülhamid, Filistin’deki emellerinin önüne âdeta heykel gibi dikilip gerçekleşmesine müsaade etmeyince, Theodor Herzl liderliğinde onu tahttan indirme kararına varmışlar ve aynı amaç peşindeki İttihatçıların “1908 Meşrutiyet Hareketi” ile hemen arkasından tertipledikleri “31 Mart Vak’ası’nda” aktif görev alan unsurlardan birisi olmuşlardı. Abdülhamid, Herzl’i kovması münasebetiyle Başkâtibi Tahsin Paşaya söyledikleriyle sanki başına gelecekleri tahmin etmişti: “Göreceksin, beni bu adam devirecek. Eğer o deviremezse kimse beni deviremez.” [96]

İttihat ve Terakki üyesi Avram Galanti şunları anlatıyor:
Emaneul Karasu, Jön Türkler hareketine ilk iştirak edenlerden biri olmuştur. En mühim vazifesi, Selanik ile İstanbul arasındaki haberleşmeyi temin etmekti. Hükümetin hiçbir şekilde dikkatini çekmeden bunda muvaffak oldu ve cemiyete en çok hizmet edenlerden biri olmuştu. Nissim Ruso Jöntürkler ile münasebette bulunarak Siyonizm için çok büyük faydalı hizmetler ifa etmişti. Ruso, ahaliyi ihtilale devam etmek için ilan yaptırılanlardan biri, 23 Temmuz 1908’in sabahında bir kahveye giderek ahaliyi Abdülhamid aleyhine isyan etmeye açıkça davet eden ilk isyancı başı ve o günün akşamında ihtilal komitesinin arzularını tebliğ etmek için Hüseyin Hilmi Paşa‘ya giden heyetin sözcüsü idi.”
[97]

“ “Rafael Benuziyar, bir Yahudi olup Selanik’te eczacı idi. Onun eczahanesi Jöntürkler’in mülakat yeri idi. Nitekim bu kişi vasıtasıyla haberler gelir giderdi. Sonra 22 Temmuz akşamı yani Meşrutiyet’ten bir gün evvel duvarlara bildiri yapıştıranlardan biri olmuştur” diyerek Selanik Yahudiler’in Jöntürkler üzerinde ne derece tesirli olduğunu ifade etmiştir.

Avram Galanti bizzat kendi çalışmaları neticesinde Mısır’da Jöntürk hareketine destek verdiğini, bu cemiyetin İstanbul’dan kaçan Yahudiler’den teşükkül ettiğini ve isminin Mısır cemiyet-i İsrailiyesi olduğunu anlatıyor. Yahudiler Para ile satın alamadıkları topraklara, İttihad ve Terakki’nin kanunlarıyla burunları dahi kanamadan sahip oldular.” [98]

“Türk masonları o kadar gafildiler ki, her masonun kendi milletine hizmet ettiği gerçeğinden habersizdiler. Mesela Yahudiler Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için masonluğu bir alet olarak kullanıyorlardı. Bunların başı Emanuel Carasso idi. Rumlar da Envar-ı Şark = Doğu’nun ışığı isimli Bizans Devleti’ni canlandırmaya yönelik bir loca kurmuş ve siyasi faaliyete girmişlerdi. Ermenilerin kurduğu Ser Locası ise , Bağımsız Ermenistan için çalışıyordu. Beyrut’taki mason localarına gelince: buradaki localar Hıristiyanlar’in yönetiminde idi. Arap ayrılıkçı hareketini tahrik eden bunlar, Araplar’ı Hiristiyanlar’la birlikte Türk hakimiyeti ve despotizmine karşı mücadeleye çağırıyordu.”[99]

II. Meşrutiyet’in İlanı

Abdülhamid’e muhalif grupların arasında başı İttihat Terakki Cemiyeti üyeleri çekiyordu. İttihatçılar tarafından astırılan bildiriler Abdülhamid‘e yapılan uyarılar niteliğindeydi. Bu bildirilerle Abdülhamid‘e karşı savaş ilan edilirken, Makedonya ve Selanik’teki Mason localarının tam desteği alınmıştı. [100]

1908’de İttihat ve Terakki yanlısı bazı subaylar Manastır ve Selanik kentlerinde ayaklandılar.[101]II. Abdülhamid, 3 Temmuz 1908 tarihinde Resneli Niyazi Bey’in isyanıyla başlayan ihtilâl sürecinde birkaç başarısız karşı teşebbüsün ardından çok fazla direnmedi.[102] Gereksiz yere kan dökmemek için[103] 24 Temmuz 1908’de Anayasayı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı ve II. Meşrutiyet’i ilan etti. [104]

Abdülhamid, İttihatçıların tehditleri üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştı. Çünkü bazı İttihatçılar, yanlarına Balkanlar’da yaşayan azınlıklara mensup askerleri alarak dağda kurdukları çetelerle devletin merkezleri olan Yıldız ve Babıali üzerinde baskı yapmaya başlamışlardı. İttihatçılar tarafından küstah bir dille çekilen telgraf neticesinde Abdülhamid’in Meşrutiyet’i ilan etmekten başka bir ihtimali kalmamıştı. Üstad-ı Azam Kemalettin Apak, bu olayın ayrıntılarını şöyle anlatıyor:
“Serez’deki Makedonya Locası’nın azasından olan Serez mutasarrıfı Reşit Paşa kardeşimiz, Meşrutiyet ilanı günü Serez’den İstanbul Yıldız Sarayı’na, İkinci Sultan Abdülhamid‘e telgraf çekerek “iki saate kadar Meşrutiyet ilan edilmediği ve cevap verilmediği takdirde ahali tebdili biat edecektir” demişti. Abdülhamid bu telgrafı alınca telaşlanmış ve müsvedde halinde olan bu cevabı tebyiz bile ettirmeden her tarafa telgraf çektirerek İkinci Meşrutiyet’i tamim mecburiyetinde kalmıştır (Türkiye’de Masonluk Tarihi, Kemalettin Apak, s.39).
[105]

“1908 yılında Abdülhamid’e zorla kabul ve ilan ettirilen İkinci Meşrutiyet’in nurlu meşalesini tutan eller ve öncüler birer masondu…” sözleri de Kemalettin Apak’a aittir.[106]

Tanzimat hareketiyle büyük mesafe kat eden masonluk İkinci Meşru­tiyetle hedefine ulaşmıştır![107]Necip Fazil Bey rahmetlinin ifadesiyle: “Meşrutiyet, bir takım fikirsiz Makedonya kabadayılarının ruhuna gem takmış ve kör hamlelerini istismara yol bulmuş teşkilâtlı Yahudilik, Masonluk ve Dönmeliğin eseridir!..” [108]

Meşrutiyetin ilanıyla birlikte 1908’le 1914 arası İstanbul, emperyalistlerin, mason örgütlerini kullanarak birbirlerini yedikleri bir savaş alanına dönmüştür. Paul Dummout bu konuda şunları yazar: “Fransız Obediyansına bağlı biraderler kendilerini göstermekte gecikmediler. 24 Temmuz 1908’’de, yani anayasanın yeniden yürürlüğe girmesinden daha bir hafta geçmeden Prodos Locasının eski bir üyesi Marakyan, Grand Orient’a İstanbul’da bir loca’nın acilen kurulmasını dileyen bir yazı gönderiyordu. Orient’a gerekçe olarak da ihtilal hareketine İngiliz ve Almanların el koymasını gösteriyordu: “Mevcut Alman ve İngiliz locaları Türk gençliğine el koymadan önce onları Fransız bayrağı altında toplamanız gerekiyor. Alman politikasının kötü olduğunu bildikleri için canı gönülden iştirak edeceklerdir. Bu gençliğin bizim Doğu’nun ulusları içindeki büyük rolünü, gelişen yeni durumu göz önünde bulundurarak değerlendirmeliyiz… özgürlük ve yasal hakların özgürce kullanılması büyük bir sömürü alanı açacak. Fransa’nın bu ülkede (Türkiye) bir dakika kaybetmeden yerini alması gerekir… “[109]

1908 devrimi, büyük nispette Filistin emperyalizmi peşinde koşan Siyonizm’in de bir mahsûlüydü. Söz konusu tezi Yahudi kaynakları da te’yid etmektedir: “Türkiye’deki Meşrutiyet İnkılâbı’nı en çok alkışlayan ve destekleyen Siyonistler olmuştu.” “Filistin’deki Siyonistler, Yafa şehrinde mavi ve beyaz bayraklarla yürüyüş yaparak Jön Türk İhtilâli’ni kutlamışlardı.
Meşrutiyetin ilanına  en fazla sevinenlerin başında da Siyonistler geldi. Zirâ, 1904’te ölen Herzl’in sağ kolu Max Nordau, buna şöyle tercüman olmuştu: “Eğer Herzl olsaydı, hürriyetin ilanı için ‘bu benim beraatım’ derdi!” “[110]

“…24 ve 25 Temmuz’da Selânik’te yapılan büyük gösteriler sırasında bütün obediyanslara bağlı masonlar yan yana bayrakları ile sokaklarda yürümüşler ve herkesçe vatanın kurtarıcıları arasında alkışlanmışlardır. Aralarında en fazla alkış alanlar, başta Emanuel Carasso olmak üzere Macedonia Risorta locasının üyeleriydi. Programda Carasso’nun bir nutku da vardı”[111]

İttihatçılar İşbaşına Geçiyor, Kaos Başlıyor

 

Meşrûtiyetin îlânını tâkib eden günlerde birleştirici olduğunu îlân eden İttihatçılar, cemiyetlerinin ismini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirip, mason Prens Sebahaddîn grubunun mensub olduğu Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetiyle birleştiğini duyurdular. Partinin Selânik’teki merkez-i umûmî üyelerinden tamamı mason olan  Ahmed Rızâ, Talât, Hüseyin Kadri, Hayri, Midhat, Şükrü, Habib, Enver, İsmâil Hakkı, Dr. Bahaeddîn Şâkir ve Nâzım beyler hükûmetin faaliyetlerini gözetlemek üzere İstanbul’a geldiler. Tecrübesizliklerinden dolayı kabîneleri doğrudan doğruya kurmak yerine, kontrol altında bulundurmayı tercih ettiler

4 Ağustos 1908’de kurulan meşrûtiyetin ilk kabînesi olan Saîd Paşa hükûmeti, İttihat ve Terakkînin baskısına dayanamayarak 13 Ağustosta çekilmek zorunda kaldı

İkinci defâ kurulan Said Paşa hükûmeti ise beş gün dayanabildi. İttihat ve Terakki iktidar olmamıştı ama hükûmeti ve hükûmetin icrâatını kendileri tâyin ediyordu.

21 Ağustosta İttihat ve Terakkinin baskısıyla Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu. Hükûmetlerdeki istikrarsızlık, İttihat ve Terakkinin devlet otoritesini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetlerini fırsat bilen Bulgarlar, 5 Ekimde bağımsızlık îlân ettiler. Ertesi gün Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhâk etti. 6 Ekim’de Girid, Yunanistan’a bağlandı.

İttihat ve Terakki Bölünüyor

 

Meşrûtiyetin îlânından sonra ülkeye dönen Prens Sebahaddîn Bey grubu, İttihat ve Terakki ile birlikte hareket etmeyi reddederek kendi görüşleri doğrultusunda faaliyet göstermeye başladı. 18 Ekim-8 Kasım 1908 târihleri arasında İttihat ve Terakkinin kongresi gizli olarak toplandı ve cemiyetin siyâsî fırka (parti) hâline geldiği îlân edildi.

Gayri müslim ve Türk olmayan unsurların da desteğiyle, 1908 yılı sonlarına doğru yapılan seçimi İttihat ve Terakki kazandı.”[112]

İttihat ve Terakki Hükümet’e

 

Emanuel Carasso, Nesim Ruso, Nesim Mazliyah 1908 seçimlerinde Meclis-i Mebusan’a seçilmiş ünlü siyonist ittihatçılardı. Ve bu kişiler siyonistlerin Osmanlı şubesini de açan kişilerdi. [113]

Emanuel Carasso, Selanik’teki Mason locasının Üstad-ı A’zamı, İtalyan tabiiyetine bağlı bir Yahudi ve Osmanlı mebusu idi. Talat Paşa, Cavid ve Cahid Beyler ve benzeri kişileri mason usulü vaftizleyerek masonlaştıran adamdır. Siyonizm’e hizmet etmiş ve Osmanlı mebusluğu maskesi altında icra-ı faaliyet göstermiştir.[114]

17 Aralık 1908’de Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın konuşmasıyla yeni seçilen meclis-i meb’ûsan açıldı. Sadrâzam Kâmil Paşanın hükûmette bâzı değişiklikler yapması İttihat ve Terakkinin Bâbıâlî’ye karşı sert tepkiler göstermesi sebebiyle, İttihat ve Terakki ile Sadrâzam’ın arası iyice açıldı. 14 Şubat 1909’da meclis-i mebûsânda yapılan güven oylamasıyla, Ahmed Rızâ, Talat, Câvit ve Enver Bey gibi ittihatçıların faaliyetleri sonucu Kâmil Paşa hükûmeti düşürüldü. Sadrâzamlığa mason Hüseyin Hilmi Paşa getirildi.[115]

Dünya Siyonist Teşkilatı başkanı David Wolfsohn, bu dönemde İstanbul’a gelerek İttihatçılar nezdinde, Abdülhamit’in koyduğu, Filistin’e göç yasağının kaldırılması yönünde girişimlerde bulunacak ve netîcede mason Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa, Mayıs 1909’da göç serbestiyetini tanıyacaktı. Mason-siyonist İttihatçılar Emanuel Carasso, Nesim Ruso, Nesim Mazlıyah‘ın bu konuda büyük gayretleri olmuştu. Dahası, İttihatçıların başını çeken Ahmed Rıza, Enver Paşa, Talat ve Nazım Beyler de Filistin’e Yahudi göçünün Osmanlı’ya yarar sağlayacağı gibi garip kanaatler taşıyorlardı. [116]

Ahmet Rıza “Rusya’dan olsun, Romanya’dan olsun Yahudileri karşılamaya hazırız; yeter ki onlar sermayelerini alarak ülkenin ekonomisine katkıda bulunsunlar” [117] diyordu.

31 Mart Hadisesi ve Abdülhamid’in Tahttan İndirilmesi

 

Siyâsî rakiplerine karşı tedhiş yoluna başvuran İttihatçılar, Serbestî Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’yi Sirkeci Postahânesi yanında esrarlı bir şekilde öldürttüler. Hasan Fehmi’nin cenâze töreni İttihatçıların aleyhinde bir gösteri mâhiyetinde cereyân etti.[118]

 

İttihat ve Terakkinin ordu içinde kendisine karşı olan, milletini, dînini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahânesiyle tasfiye etmesi orduda huzursuzluklara yol açtı. Pâdişâha ve hilâfet makâmına karşı olan saygısız hareketleri de, sağduyu sâhibi Müslüman ahâlide nefret uyandırıyordu.[119]
Derviş Vahdeti‘nin yayımladığı ve yer yer Prens Sabahaddin‘in ademi merkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan Gazetesi, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin yayın organı durumuna geldikten sonra özellikle din adamları ve İttihat ve Terakki’nin uygulamalarından zarar gören alaylı subaylar üzerinde etkili oldu.
[120]

Bu gelişmeler üzerine İttihat ve Terakki, Pâdişâha sâdık Birinci Orduya güvenmeyerek Selânik’teki Üçüncü Ordudan avcı taburları getirtti.[121] Fakat şeriatı korumak adına İstanbul’a getirilen Avcı Taburları, ülkede Şeriat hükümlerinin uygulanmadığını, subayların dinlerine, imanlarına küfrettiklerini, “Askerin namazı talimdir” diyerek namazdan, “Pislik her yerinizden çıkmadı ya” diyerek gusülden men edildiklerini de görünce(!) 12 Nisan’ı 13 Nisan 1909’a bağlayan gece İstanbul’da subaylarına karşı ayaklanma çıkarttılar. (Rumi takvimle 31 Mart günü patlak verdiği için bu ayaklanma 31 Mart Olayı olarak bilinir) . Sonradan öğrenileceğine göre bu isyancı askerilerin arasında kıyafetlerini değiştirip asker kılığına girmiş bazı dönme subaylar da yer almıştır. Enteresandır ki böyle bir kargaşa ortamında ortalığı yatıştıracak subayların hiçbirisi meydanda yoktur. Çünkü subay kadrosu içinde egemen olan İttihat ve Terakki’nin de istediği zaten böyle bir kargaşadır. [122]

“Askerler kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan’ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler. Yine ilginçtir ki, mason  Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti de ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçti ve hükümet üyeleri tek tek istifa etti.

Aradığı fırsatı bularak İstanbul’un denetimden çıktığını gerekçe gösteren İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik’teki 3. Ordu’yu harekete geçirdi.”[123]  Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavud yağmacılar da Hareket Ordusu’nun içinde yer alıyordu.

Komutanı Mahmut Şevket Paşa olan bu orduda Mustafa Kemal de kurmay heyetinde görevli olarak bulunuyordu.[124] Oyunu sezen Sultan İkinci Abdülhamîd Han Müslüman kanı dökülmemesi için sıkı emir verir. 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece İstanbul’a girmeye başlayan Hareket Ordusu kumandanları, doğru Yıldız Sarayı’na geldiler. Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yâdigârları ve dünyânın en zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağma ettiler.[125]

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri(!) divan-ı harpte yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan’ın 27 Nisan’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmed’in geçirilmesini kararlaştırmasıydı.[126]

Abdülhamid’in tahttan indirildiğine dair kararı kendisine bildirmek için dört kişi belirlenir: Yahudi asıllı mason Emanuel Carasso, Arnavut ayrılıkçı Esat Toptani, Rum asıllı Aram Efendi ve mason olan Gürcü Arif Hikmet Paşa[127]

Tarihçilerin kaydettiğine göre bu tahttan indirme olayında II. Abdülhamit’in en çok gücüne giden olay, Halife-i Müslimîn olan bir padişaha tahttan indirildiğini, bir Yahudinin, bir Rumun, bir Arnavutun haber vermesidir. O padişah ki, birkaç yıl önce Yahudilerin, Osmanlı Devleti’nin tüm borçlarını silme karşılığında, Filistin’de yerleşme taleplerini reddetmiştir.[128]

İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı lekeleyecek bir suç bulamadılar. Milletin, hükümdârı saydığını görerek öldürmeye de cesâret edemediler. Hemen o gece kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle Selânik’e götürdüler. Oradaki Alâtini köşküne hapsettiler.[129]

İhtilâlci Masonluk böylece Osmanlı Devleti’nde de kazanmıştır.

Hiç şüphe yoktur ki 31 Mart ayaklanmasını, Abdulhamid‘e Filistin nedeniyle husumet besleyen Siyonistler, Yahudi kontrolündeki İngiltere ve mason locaları üzerinden kontrol ettikleri İttihat ve Terakki birlikte gerçekleştirmiştir.

1909 yılının Mayıs ayında, II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinin hemen akabinde İtalyan Masonluğu üstad-ı Azamı Jön Türkler’e daha sonra Roma’da “Rivista Massonica” dergisinde tamamı yayınlanacak bir kutlama mesajı göndermiştir. O zamanın İtalyan Mason Locaları üstad-ı azamı Ettore Ferrari, Osmanlı İmparatorluğu’nda meydana gelen değişimi büyük bir hayranlıkla izlerken şu sözleri sarf etmekteydi: “Selanik ve İstanbullu sevgili kardeşlerim, Masonlar’ın misyonunu fevkalade bir şekilde yerine getirirken, isminizi tarihe yazdınız.”[130]

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı ve locanın resmi yayın organı Tesviye Dergisi’nin editörü Celil Layiktez, 2008 yılında dünya masonlarına ‘İslam Ülkelerinde Masonluk’ başlıklı İngilizce bir makale yayınladı. Makalesinde, Osmanlı Devleti’nde masonluğun nasıl kökleştiğini anlatan Layiktez, 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine giden süreçte masonların oynadığı rolü değerlendirerek “Hareket Ordusu, masonlar tarafından örgütlendi ve yönetildi” diye yazıyordu. Layiktez, ayrıca “Sultan Abdulhamit’e tahttan indirildiğini tebliğ eden heyettekilerin tamamı masondu” diyerek biraderleri adına darbeye sahiplendi.[131]

Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Selanik’teki Yahudi gazeteleri, ”Israil’i ezen” sultandan kurtuldukları için sevinçli yazılar yazdılar. Zira, Abdülhamid, Siyonist lider Theodor Herzl’in Musevilere kırmızı pasaport isteğini iki defa reddederek, siyonistlerin Filistin’deki emellerine mani olmuştu. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Hamburg’daki 9. Siyonist Kongresinde Yahudi başarısının doğurduğu sevinçle kutlanmıştı.[132]

“31 Mart’ın sahneye konmasında en fazla çabayı, İttihatçıların “akıl hocası ve hâmisi” olan, Selanikli (Rizorta Mason Locasının Üstatı Azamı) Yahudi asıllı Emanuel Carasso‘ya düşmüştü. Carasso’nun yüklendiği misyonla alakalı “Avcı Taburlarında Mızıkacı” olan görgü şâhidi Mustafa Turan, şu müthiş bilgileri vermektedir: “Emanuel Carasso, İtalyan Bankasından aldığı 400 bin liralık altını dört teneke içerisinde Metroviçeli (Necip Draga) isminde zengin bir adama vermiş, o da İttihat Terakki’den Eyüp Sabri Bey’e iletmişti. Bu para 31 Mart’ın tertibinde sarf edildi. Emanuel Carasso, bu hâdiseyi müteaddit defalar iftihar makamında, “Sultan Hamid‘e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi biz İttihatçılara 400 bin liraya yaptırdık” diye övünmüştür.”

Cevat Rifat Atilhan ise, Siyonistlerin 31 Mart’taki rolüyle ilgili şu mühim malumatı aktarmaktadır:  “New York’taki B’nai B’rith Servisi (Siyonist kuruluş), asıl ismi Grunzenburg olan Mikael Brodin ile 45 Siyonisti, 22 Şubatta İstanbul’a gitmek üzere yola çıkarmıştı ki, hoca kıyafetine girerek ihtilâlde en faal grup bunlar olmuştur.” “[133]

İlk zamanlarda İttihad ve Terakki komitesi üyesi olan ve daha sonra onlara karşı cephe alan Miralay Sadık Bey, İttihadçıların safında olduğu dönemde İttihad ve Terakki komitesinin kongresine gönderdiği raporunda, “Sultan Abdülhamid’i hal’ ettik ama bunun birkaç türedinin sivrilmesi ve halkın da yeni baştan bu türedilerin esiri olması için yapmadık. Bugün Siyonistler nazarında Osmanlı Devleti’nin çökmesi, hiç değilse Kudüs’ün ve Filistin’in bizden kopması istenmektedir. Masonlar da onlarla beraberdir. Buralarda bir Yahudi hükümeti kurmak istiyorlar”[134] diye feryat ediyordu ama ne çare ki ba’del harab-ül Basra.

İttihad ve Terakki komitesi, İhtilalden sonra da geniş ölçüde Mason ve Yahudi karakterini muhafaza etmişti. Meclis’i Mebusan reisi Ahmet Rıza Bey‘in yemin sırasında, Anayasının koyduğu “Allah” lafzını kullanmayı reddetmesi bunun tezüharüdür. [135]

Yahudi diasporasının Abdülhamid’e güttüğü kin o kadar derin ve köklüdür ki, Guantanamo’da aylarca esir kalan İbrahim Şen,kendisiyle yapılan bir gazete söyleşisinde ilginç itiraflarda bulunarak Guantanamo’daki sorgulara İsrailli hahamların da katıldığını söylemişti. İbrahim Şen sorgulardan birisinde Yasef isimli bir Yahudi komutanın vücuduna elektrik verirken kendisine, “Türk terörist, merak etme az kaldı. Irak, İran ve Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye de gelecek. Kadınlarınız hizmetçilerimiz, erkekleriniz de kölelerimiz olacak. İstanbul’a geldiğimizde ilk olarak dedeniz Abdülhamid’in mezarını ateşe vereceğiz” dediğini aktarıyor.[136]

İttihat Terakki Terörü

Bu olaylar sırasında Hüseyin Hilmi Paşa istifâ edince Tevfik Paşa sadrâzam oldu. 31 Mart Vak’asından bir gün sonra Adana’da Ermeni ihtilâli oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldıran Ermeniler; İttihat ve Terakkinin seyirci kaldığı hâdiselerde 1850 Müslüman-Türk’ü öldürdüler.[137] Halkın bir araya gelmesiyle Ermeni isyânı bastırıldı. Adana’ya vâli tâyin edilen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden mason Cemâl Paşa da, Avrupalılara şirin görünmek için Ermenilerle birlikte hareket ederek yüzlerce Müslümanı asıp kesti.

31 Mart vakasından ve Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesinden sonra duruma hâkim olan İttihat ve Terakki, bütün fırkaları lağvederek muhâlif olanları tevkif ettirdi.

İki sene örfî idare (sıkı yönetim) ilan edilerek, darağaçları kuruldu. Askerî mahkemelerdeki subayların çoğu farmasondu. Bu arada hiçbir kabahatleri olmadığı hâlde, sâdece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok zâbit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi.  Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında suçsuzlar da îdâm edildi. Eski devre âit devlet adamlarından pek çok kimse çeşitli yerlere sürüldü.[138]

“Meclis’e verilen emirle çok sıkı bir basın kanunu çıktı ve Selanikli bir Yahudi Basın Bürosu Müdürü yapıldı. İstediği gazeteyi ”yeni rejimi tenkit -ki buna gericilik deniliyordu-” suçuyla kapatabiliyor, sahibini veya yazı işleri müdürünü askerî mahkemeye sevk edebiliyordu.
Devlet tamamıyla Yahudi ve Masonların eline geçti. Osmanlı Telgraf Ajansı Bağdatlı bir Yahudi emrinde başlatıldı. Selanikli bir Yahudi’nin Adalet Bakanlığı’na danışman getirilme teşebbüsünde bulunuldu. İstanbul’daki İttihat ve Terakki Başkanı Selanikli bir Yahudi ve masondu. Başka bir Selanikli Yahudi mason belediye başkanı oldu. Mısırlı mason Prens Halim Paşa, belediye başkan yardımcısı oldu. Ayni zamanda eski polis teşkilatının yerine polis ve jandarmayı kontrol eden teşkilatın başına da Selanikli bir mason Yahudi getirildi.”
[139]

İttihat ve Terakki erkânının devlet işlerini doğrudan doğruya ellerine almak istemeleri üzerine, 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa sadrâzamlıktan istifâ etti. Yerine Hüseyin Hilmi Paşa tekrar sadrâzam oldu.

İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden genç, tecrübesiz ve mâcerâcı Talat Bey de, bu kabînede dâhiliye nâzırlığına getirildi. İttihat ve Terakkinin keyfî baskılarına dayanamayan Hüseyin Hilmi Paşa, 7 ay 24 günlük bir iktidârdan sonra tekrar istifâ etti. [140]

“Bu arada eski İngiliz locası La Turquie’ye yeni yeni kişiler gelmeye başladı. Bu yolla bir İngiliz teşkilatına girdikleri telkin ediliyor, İngiltere kralının bu locayı desteklediği belirtiliyordu. İttihatçıların ordu üzerindeki nüfuzunu muhafaza edebilmesi için, subaylar, bilhassa genç subaylar mason yapılıyordu. Bu subaylar Makedonyalı Niyazi’nin doğum yeri olan Resne’den alınan isimle Resna locasına katılıyordu. Cemiyetin (İttihatçıların) milletvekili ve senatörlerinin çoğu ise İçişleri Bakanı Talat Bey ve Maliye Bakanı Cavit Bey’in mensup oldukları La Constitution locasına katılıyorlardı. Bazı muhalif milletvekilleri, bilhassa Araplar, kenara itildiklerini politik entrikalardan uzakta kaldıklarını fark edince Uhuvvet-i Osmaniye, Muhibban-ı Hürriyet gibi localara girdiler. Ayrıca Arnavtuluk’taki bir milyona yakın Bektâsî zaten masonluğa yakın teşkilat ve düşünce sahibi idi ve mason olma isteğini gerçekleştirdiler. İstanbul’daki ve diğer yerlerdeki bütün mason locaları, Selanik ve Makedonya’daki farmason ağı gibi temel olarak Yahudiler tarafından yönetilmektedir. Diğer unsurlar yoktur.”[141]

Sultan ikinci Abdülhamid hanın tahttan indirilmesiyle din işlerine de fesat karıştı. İttihat ve terakki fırkasına kayıtlı olan cahiller, hatta masonlar, din işlerinde yüksek mevkilere getirildi. İlk iş olarak, sultan Abdülhamid Han’ın son Şeyh-ül-İslamı Muhammed Ziyaüddin efendi, vazifesinden alındı. Bu yüksek makama 1910’da Musa Kazım efendi getirildi. Bu zat, koyu ittihatçı ve mason idi. Bunun gibi, İslamiyet’e uymayan hareketlerinden ve sapık yazılarından dolayı ikinci Abdülhamid Han tarafından Irak’a ve Fizan’a sürülmüş olan bölücü kimseler, İstanbul’a getirilip, kendilerine din işlerinde vazifeler verildi. Bu cahil ve partizan kimseler, bozuk, sapık din kitaplarının yazılmasına, yayılmasına, önayak oldular.[142]

Mason olan Musa Kazım Şeyhülislamlık görevine getirildiğinde Şair Eşref gerek Jöntürkler’e, gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne Yahudi kökenlilerin hakimiyetini dile getirmek için çok anlamlı bir dörtlük söylemiştir. Bu dörtlüğünde şöyle diyor:

“Avdetiler ile hükümetimiz,
Benzedi devlet-i Yehuda’ya,
Bab-ı fetvayı da çıfıtlık edip
Verdiler en-nihaye Musa’ya”

 

Açıklaması:
“Hükümetimiz Dönmeler yüzünden, adeta Yehuda devletine dönüştü.
Fetva makamını da Yahudilerin kontrolüne sokup, sonunda Musa’ya verdiler.”

Sadâret makâmına getirilen Roma sefiri mason Hakkı Paşa kabînesinde, hareket ordusunun diktatör kumandanı Mahmûd Şevket Paşa, harbiye nâzırı olarak vazîfe aldı.
Muhaliflerine karşı sert tedbirler alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihat ve Terakki, Sadâ-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında öldürttü.

Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın Balkan siyâsetinin esâsı olan Bulgar ve Rum kiliseleri arasındaki rekâbete son veren İttihat ve Terakki, güyâ Makedonya’daki unsurlar arasındaki ihtilâfı gidermek bahânesiyle kiliseler kânûnunu çıkardı. Netîcede Bulgar, Yunan ve Sırp unsurları arasında hiçbir ihtilâf bırakmayarak, bunların Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifâkı kurmalarına yol açtı.

1 Nisan 1910’da Arnavutluk ayaklanması çıktı; 9 Mayıs 1910’da da Girid meclisi, Yunan kralına bağlılık yemîni etti. [143]

 

 

Türk Büyük Locası Yeniden Yapılanıyor

 

Meşrutiyet’in ilanından sonra masonların yapmış oldukları propagandalar sayesinde devlet kademesinde mason olmayanların Avrupa ülkelerinde itibar görmeyeceği inancı yaygınlaşmıştı.

Ayrıca memleketin her yerine, Elazığ’dan Malatya’ya varıncaya kadar İttihat Terakki kanalıyla localar açılır olmuştu. Az zamanda yalnız İstanbul’da 24 loca açılmıştı. Bütün memleketteki locaların sayısı 58’e ulaşmıştı (Türkiye’de Masonluk Tarihi, Kemalettin Apak, s.39).

Ancak mason localarında bir karmaşa vardı, yeniden düzenlenmesi gündeme geldi.

Yüksek Konsey’in Kurulması (Şurayı Ali Osmani):

 

Eski ve kabul edilmiş İskoç Riti’nin bazı yüksek konseylerinin 1907 yılında Brüksel’de toplanan konvanında Osmanlı Yüksek Şurası’nın yeniden canlandırılması kararlaştırılmıştı ve gerekenin yapılması için Mısır Yüksek Konseyi görevlendirilmişti. Konsey ise Mısırlı Prens Aziz Hasan Paşa’yı yetkilendirmişti. Ayrıca Belçika Yüksek Konseyi üyelerinden Joseph Sakakini de Aziz Hasan Paşa’ya yardımcı olmak üzere görevlendirilmişti.

Meşrutiyetin ilanından sonra çalışmalarına başlayabilen Aziz Hasan Paşa ve Joseph Sakakini, ulusal alt yapıyı kurmak için çoğu Osmanlı Meclisi Mebusanı üyelerinden olan 12 yüksek dereceli masonun ritin 33 ve sonuncu derecelerini almalarını sağladı. 3 Mart 1909’da Şurayı Ali Osmani yeniden örgütlendi. “Amir-i Hakim-i Azam” (komandör) olarak Aziz Hasan Paşa seçildi. Diğer kurucular arasında Mehmet Talat Sai Paşa, Davit J. Kohen, Mithat Şükrü Bleda, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Maliye Nazırı Mehmet Cavid, Fuat Hulusi Demirelli vardı. Böylece örgütlenmeyi sağlayacak ilk adım atılmış oldu. [144]

Türk Ulusal Obediyansının Kurulması(Maşrık-ı Azam-ı Osmani):

 

Yüksek Konseyin Ulusal Obediyansın kurulması Osmanlı Yüksek Şurasının çağrısıyla olmuştur. 1 Ağustos 1909 tarihinde yapılan toplantıya 7 yerli locanın temsilcileri ile İstanbulda çalışan yabancı locaların temsilcileri katılmış, Maşrık-ı Azam-ı Osmani kurulmuştur. Maşrık-ı Azam-ı Osmani bundan üç ay sonra da Şuray-ı Aliyi Osmani’ye bağıtlanmıştır. Bu anlaşma uyarınca Şuray-ı Aliyi Osmani, Maşrık-ı Azam-ı Osmani’yi masonluğun ilk üç derecesinde yapılacak çalışmaların tek düzenli ve egemen yönetici otoritesi olduğunu kabul etmiştir.[145]   

Maşrık’ı Azam-ı Osmani Heyeti’nde (Büyük Loca Yönetim Kurulu) görev alan bazı ünlü masonlar şunlardı: Talat Paşa (Büyük Üstat), General Galip (Büyük Üstat Yardımcısı-Kaymakam),Dr. Mehmet Ali (Büyük 1nci Nazır), Edvard De Nari (Büyük 1nci Nazır yardımcısı-Bisanzio Risorta Saygıdeğeri), Osman Fehmi (Büyük 2nci Nazır), Nadra Moutran (Büyük 2nci Nazır yardımcısı), Rıza Tevfik (Büyük Yasalar Sözcüsü), M. Noradungyan (Büyük Yasalar Sözcüsü yardımcısı), Osman Talat (Büyük Sekreter), Casanova Solon (Büyük Sekreter yardımcısı), Dr. Modiano (Büyük Hazine Üstadı), Dr. Suhami (Büyük Yardım Üstadı), Rafael Ricci (Büyük Tören Üstadı), Algrante Viktor ve Tevfik Bey (Büyük Soruşturucular)[146]

İstanbul’da çalışan İngiliz Obediyansına bağlı masonlar ise Osmanlı Masonluğunun oluşum çabalarından rahatsız olmuş, hiç bir katkı sağlamamışlardır. 1. Dünya Savaşı sonrasında ise, Türk Locaların çalışmalarına gelmeyi de kesmişler, hatta İstanbul’da İngiliz Obediyansına bağlı locaların çalışmalarına da katılmaz olmuşlardır.[147]

Sebebi de, İngiliz-Yahudi ortaklığının yıllarca uğraşarak mason localarıyla İmparatorluğu kendi emperyal amaçlarına uygun bir konuma getirmeye çalışmasına rağmen hasatı Almanların kaldırmasıdır. İttihatçıların subay kadrolarının Alman politikalarını kendileri için ehveni şer görerek İngilizlere karşı tavır almaları, İngiliz masonlarının biraderlik ilişkilerini bir kenara atarak gerçek yüz ve niyetini ortaya çıkartmalarını sağlamıştır.

İngilizler Osmanlı masonlarının bu tavrını tüm alanlarda yanıtladılar; bu yanıtlardan biri de Türk Suprem Konseyi (Yüksek Konsey) ile Büyük Locasını “düzensiz” sayarak tanımamalarıdır.  Bu tavır Türk masonlarını dünya mason hareketinin dışında bıraktı ve yalnızlığa mahkum etti.  

Türk masonları içine yuvarlandıkları yalnızlığı yıllarca belli etmemeye çalıştılar. İngilizlerin Türk mason örgütlerini “düzensiz” kabul etmelerinin biricik nedeni, İttihatçıların 1910’lardan sonra politika değiştirerek, İslâmcı ve Türkçü politikalara yönelmeleri, Teşkilat-ı Mahsusa ile Kuzey Afrika’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada Anglosaksonları vurmalarıdır.

İttihat Terakki içerisinde maliye nazırı Mehmet Cavit‘in (Yahudi dönmesi) başa geldiği gibi bu politikaları değiştirmek istedi ise de bir şey yapamadı. İngilizler Türk masonlarını Türk Ordusunu denetleyemedikleri için cezalandırıyordu; Türk masonları kendilerine verilen temel görevi başaramamışlardı, cezalandırılmaları gerekirdi ve cezalandırıldılar. [148]

Orhan Koloğlu bu noktada şu önemli tespiti yapıyor:

“Masonluğun, fikirlerin popülarize edilmiş şeklinden ileri gidememiş olan İttihatçıların doktrin ihtiyacını ilk adımda karşılaması doğaldı. Gerçekten akılcılık, özgürlük, insanlık, kardeşlik ve hoşgörü İttihatçıların da işini görecek, Osmanlı’yı parçalamadan vatan ve devleti kurtarmanın formülü olabilecekti. Özellikle Masonluğun savaş ve şiddete karşıtlığı, İttihatçıların da işine uygundu. Böylece, “Anasır” arasında birleştiricilik, bütünleştiricilik rolünü üstlenebilirdi… Masonluğun temsil ettiği beynelmilelciliğin (Balkan Savaşı sayesinde) iflâsıyla “İttihad-ı Anasır” suya düşünce, İttihatçılara ulusçuluğa yönelmekten başka seçenek kalmadı.”[149]

İttihat Terakkideki Türkçülüğü Cumhuriyetle de bağlantılı olduğu için yazı serimizin 4. bölümde ele alacağız.

Trablusgarp İtalyanlara Nasıl İkram Edildi?

İtalyan masonlarının Türk masonlarla birlikte Libya’nın İşgalini hazırlamaları çok dramatiktir. ” 24 Temmuz 1908 devriminden hemen sonra, 33. Dereceden Büyük Üstat olan Yahudi kökenli Metr Salem adlı mason İtalya’ya gider. Orada Roma belediye başkanı olan; yine Yahudi kökenli 33. Dereceden mason Nathan‘ın başkanlığındaki bir İtalyan heyetiyle gizli toplantılar yapar. Metr Salem İtalyan Hükümeti’nin ödediği on binlerce altın liranın bir kısmı ile İstanbul’a döner. Bu altın liraları kimlere dağıtır bilinemez ama Metr Salem istediklerini elde eder; çünkü İstanbul’da masonlar bir kez daha devleti işgal etmişlerdir. Trablusgarb’daki  askerlerin silahları tüfeklerine kadar tamir ve bakım için İstanbul’a getirilir; askerlerin de büyük bir kısmı Yemen’e gönderilir (Bu sırada, harbiye nâzırı olan Mahmûd Şevket Paşa’nın emriyle). Trablusgarb’da ağır silahları olmayan bir avuç asker hazır kalır; artık her şey hazırdır.  İtalyanların bile korkmadan savaşabileceği bir ortam hazırlanmıştır. Bu durumun doğuracağı yıkımı, durumu gören Trablus valisi ve komutanı İbrahim Paşa İstanbul’a anlatmaya çalışır ama sonuç alamaz. Şeyh’ül İslam Cemalettin Efendi anılarını derlediği kitabında bu olayı şöyle anlatır: “İbrahim Paşa, bu olaydan doğacak zararları İtalya’nın Trablusgarb  hakkındaki niyet ve teşebbüslerini bütün açıklığıyla harbiye nezaretine duyurarak oradaki askerin naklinin, Trablusgarb ‘ın İtalyanlara tesliminden başka bir şey olmayacağını bildirdi, feryat ettiyse de kimseye dinletemedi.Polazzo Guistiniani‘nin (İtalyan Mason Topluluğu) Büyük Üstadı Ettore Ferrari 1908 devrimini kutlar bayram yaparken, ihtilalcilere ve Türk halkına Rivista Massonica (Mason Dergisi) övgüler yağdırmış, masonların Türklere yaptığı iyilikleri sayıp dökmüştü. İki buçuk yıl sonra 33. Dereceden mason İtalyan Meşrikı Azamı aynı Ettore Ferrari, İtalyan askerlerinin Trablusgarb’a çıkarma yaptıkları, İtalya ile Osmanlı İmparatorluğunun savaşa girdiği 29 Eylül 1911 tarihinde gene bir bildiri yayınlıyor ve şunları söylüyordu:”Vatanın renkleri (bayrak) Trablusgarb’a doğru yelken açıyor. Yöneticilerin icraati hakkında tüm biraderlerin her zaman saygılı olan kişisel düşünceleri ne olursa olsun, ülkenin büyüklük, güçlülük ve özgürlük idealini her şeye yeğleyen masonluğun görevi sivil egemenlik ve insancıl gelişme mücadelesinde görev alan üç renkli bayrağımızın zafer güneşiyle kucaklaşmasını umarak, dingin bir ruh ve sağlam bir vicdanla olayların gelişmesini beklemektir. “[150]

Ve bir not: İtalyanların harb îlânını bildiren ültimatomu geldiğinde, İttihatçıların hâriciye nâzırı, İtalyan sefîri ile satranç oynamaktaydı.[151]

Trablusgarb da bu şekilde elden gider.

***
İşbaşında bulunduğu sürede; Çırağan Sarayı yangını, Bâbıâlî yangını, Arnavutluk İsyânı, Girid’in Yunanistan’a iltihâkı, Tarblusgarb’ın İtalyanlarca işgâl edilmesi gibi felâketlerin vukû bulduğu mason Sadrazam Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de istifâ etmek zorunda kaldı. Yerine Âyan Reisi Küçük Saîd Paşa sadrâzam oldu.
[152]

Muhalif Parti: Hürriyet ve İtilaf Fırkası
İttihat ve Terakkinin içeride uyguladığı partizan ve baskıcı, dışarıda uyguladığı tâvizci politika sebebiyle muhâlefet gittikçe büyüdü. 1911 yılı başlarında kendi içinde meydana gelen Hizb-i cedîd hareketi de muhâlefete katıldı. 21 Kasım 1911’de bütün muhâlefet gruplarının ve fırkalarının bir araya gelmesiyle Hürriyet ve Îtilâf fırkası kuruldu. Kurulmasından yirmi gün sonra girdiği İstanbul’daki mebus seçiminde başarı göstermesi, İttihat ve Terakkiye karşı muhâlefetin güçlendiğini ortaya koydu. Meclis-i meb’ûsân’daki hâkimiyetin elinden çıkmakta olduğunu gören İttihat ve Terakki, kânûn-i esâsîde değişiklikler yaparak hükûmetin yetkilerini artırmak çabasına girdi. Hükûmetle meclis-i meb’ûsânın arası açılınca, meclisde güven oyu alamayan hükûmetler ard arda istifâ etmek zorunda kaldı. Bu bunalım sebebiyle meclis-i meb’ûsân feshedilerek tekrar seçime gitme karârı alındı.[153]

1912 Seçimleri

 

“Sopalı seçimler” diye bilinen ve İttihat ve Terakkinin çeşitli tedhiş hareket ve hîleleriyle yapılan 1912 seçimlerinde, çoğunluğu yine İttihat ve Terakki elde etti. Mecliste ekseriyeti elde eden İttihat ve Terakki, hükûmete kendi adamlarını getirmek sûretiyle baskıyı iyice arttırdı.
Muhâlefetin desteğiyle, ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı olan subaylar tarafından Halâskârân-ı Zâbitân Grubu kuruldu. Bu grub, hükûmete gizli tehdid ve baskılar yapınca, 16 Temmuz 1912’de Saîd Paşa sadrâzamlıktan istifâ etti.

Bu sırada meydana gelen bâzı iç ve dış hâdiseler yüzünden yıpranan ve güçten düşen İttihat ve Terakki iktidâra tâlib olmayınca, 21 Temmuzda mason localarının kontrolünde olan Bektaşiliğe müntesip Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hükûmeti kuruldu.
Aslında İttihat ve Terakkiye karşı bir tepki hükûmeti olan Gâzî Ahmed Muhtar Paşa hükûmeti, bu fırkaya karşı gittikçe sertleşti. Bir bahâneyle meclis-i meb’ûsânı feshettirdi.
[154]

Bu sırada meclis dışında kalan İttihat ve Terakkinin tahrik ve teşvikleriyle “Harp İsteriz!” diye gösteriler başladı.

Balkan Harbi Felaketi

“Osmanlılar, Trablusgarb’ta savaşırlarken, Sırbistan’ın başkenti Belgrat’taki Rus elçisi harekete geçerek, Balkanlarda Osmanlı Devletinin elinde kalan son toprak parçalarının Sırbistan ile Bulgaristan arasında paylaşılması için teşebbüste bulundu. Buna karşılık Sırbistan, Bulgaristan’ı bir tarafa iterek kendi menfaatlerini temin için Babıali ile anlaşmaya uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından gafil olan zamanın İttihat ve Terakki hükümeti, Sırbistan’ın bu çok müsait teşebbüslerine aldırış bile etmedi. Üstelik, İkinci Abdülhamid Han’ın Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilafı, çıkarılan ittihad-ı anasır kanunuyla halledildi. Bu durum ise, Bulgaristan ve Yunanistan’ın arasındaki ihtilafı çözdüğü için, şimdi her ikisi için de ortak düşman Osmanlı Devleti olmuştu. Neticede kısa bir müddet için önce Sırbistan ve Bulgaristan arasında kurulan ittifaka Karadağ ve Yunanistan da katıldı. Böylece Balkanlarda Osmanlı Devletine karşı harekete geçme hazırlıkları tamamlanmış oldu.

Bu sırada Türk ordusu subayları iki partiye ayrılmış durumdaydı. Hükümet ise, Rusların Balkanlarda savaşa müsaade etmeyeceği hususundaki yalan teminatına inanmıştı. Nitekim Sofya elçiliğinden hariciye nazırı olan Asım Bey, 15 Temmuz’da, Meclis-i Mebusan’da; “Balkanlardan imanım kadar eminim!” tarihi cümlesini ihtiva eden bir nutuk söyleyerek, harp ihtimalinin bulunmadığını iddia etmişti. Ayrıca Asım Beyin yerine gelen yeni Hariciye Nazırı Ermeni Gabriel Noradingiyan da Rusya’nın teminatının kesin olduğunu hükümete bildirmişti. Bu inandırıcı teminatlar neticesinde Rumeli’ndeki en iyi 120 tabur asker terhis edilmişti.

Balkan devletleri ittifaktan sonra Osmanlı Devletine isteklerini bildirdiler. Bu ittifaktan haberi olmayan İttihatçılar, yukarıda belirttiğimiz gibi savaş için yüksek öğrenim talebesini kışkırtarak, Babıali önünde “Harb” diye bağırtmış ve hükümet aleyhinde nümayiş yaptırmışlardı. Harbin kolay geçeceğini zannediyorlardı. Halbuki müttefikler, Türkiye’ye karşı uygulayacakları savaşı ve taksim projelerini en ince teferruatına kadar tespit etmişlerdi.

8 Ekim 1912’de Karadağ Prensliği, Osmanlı Devletine savaş açtı. Onu 18 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan, birkaç gün sonra da Yunanistan takip etti.

İkmal ve Levazım Teşkilatının bozulduğu Osmanlı ordusu, seferberliğini çok geç yapabildi. Terhis edilip Anadolu’ya gönderilen 120 taburu, savaşın sonunda bile yeniden silah altına alamadı.

Savaşı idare kabiliyetinden mahrum Nazım Paşa’nın hiçbir hazırlığı olmayan orduyu, hemen Bulgarlara karşı taarruza geçirmesiyle hezimet başladı ve artık arkası alınamadı. Osmanlı orduları, Bulgarlara karşı bütün Trakya’yı bırakarak, Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldığı gibi, Sırbistan’a karşı Kumova’da yenilmişti. 6 Kasım’da Preveze’yi alan Yunanlılar, büyük kuvvetlerini Selanik üzerine gönderdiler. Selanik’i savunmakla görevli jandarma paşası Tahsin Paşa, tek silah atmadan, muazzam kolordusunu bütün silahları ile beraber Yunanlılara teslim etti. Bütün Kuzey Arnavutluk da Sırp-Karadağlılar tarafından işgal edildi.

Selanik’in düşmesinden 8 gün önce, artık “Hakan-ı sabık” diye anılan Sultan İkinci Abdülhamid Han, İstanbul’a getirilmişti. Sultan Abdülhamid Han’ı Selanik’ten almaya, nazırlarından Vezir Damat Germiyanoğlu, Arif Hikmet ve Damat Çavdaroğlu Mehmed Şerif paşalar gitmişlerdi. Sultan Abdülhamid Han‘ın, muhafızlarının yanında, ikisi de bilgin ve değerli eserler sahibi damatlarıyla konuşması meşhurdur. Gazete okuması yasak olduğu için, kulaktan aldığı bilgi dışında, siyasi durumu etraflı bir şekilde bilmeyen “Sabık Hakan”, dört Balkan devletinin ittifakına ve bu ittifakın haber alınmamasına hayret etmiştir. Makedonya’da kiliseler meselesinin İttihatçılar aracılığıyla ortadan kaldırıldığını öğrenince, Balkanların ittifakını bununla izah etmiş, fakat ittifakın öğrenilmesi karşısında elçilerin, ataşelerin ne iş yaptıklarını sormuştur. “Allah, bu hallere sebep olanları, Kahhar ismiyle kahretsin; devleti batırdılar!” diyerek büyük bir teessürle gemiye binmiştir.

Selanik’i ele geçiren Yunanlılar, daha sonra Ege adalarından Bozcaada, Limni, Somatraki ve Taşoz adalarını işgal ettiler.

22 Ekim 1912 tarihinden beri Şükrü Paşa kumandasında Edirne’yi müdafaa eden Osmanlı birlikleri, İstanbul ile bağlantı kesik olduğu için silah, mühimmat noksanlığı ve açlık gibi sebeplerle teslim olmak zorunda kaldılar.

Üst üste gelen mağlubiyetler üzerine Osmanlı Devleti, Bulgaristan’a müracaat ederek ateşkes istedi. Böylece 3 Aralık 1912’de imza edilen ateşkes antlaşması (mütareke) ile silahlı çatışma durmuş oldu. “[155]

Ordunun siyâsete sokulması ve subayların İttihatçı-îtilâfçı olarak ikiye bölünmesi yüzünden Osmanlı ordusu Balkan Harbinde bütün cephelerde kısa zamanda yenilgiye uğramıştı.

Kısa bir müddet sonra Gâzi Ahmed Muhtar Paşa’nın sadrâzamlıktan istifâ etmesi üzerine Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu.[156]

2500 yıllık Türk tarihinin büyük felaketlerinden biri olan Balkan  Savaşında Türkler, Anadolu’dan sonra ikinci anayurt haline gelmiş olan Rumeli’ni 550 yıl sonra bıraktılar.

93 Harbi ‘nde görülen göç ve göçmen felaketinin daha şiddetlisi, Balkan Harbinde cereyan etti. Yüz binlerce Türk, bütün varlıklarını bırakarak, eriye eriye, İstanbul’a eriştiler ve Anadolu’ya dağıldılar. [157]

İttihat ve Terakki Darbe Yapıyor

 

Yeni hükûmet döneminde Balkan Harbinin felâketi netîceleri devâm etti. Kâmil Paşa hükûmetinin de aleyhinde propaganda yapan İttihat ve Terakki, normal yollardan iktidâra gelemeyeceğini anlayınca hükûmete karşı darbe plânladı.

23 Ocak 1913’de Bâbıâlî baskını diye bilinen kanlı bir baskın düzenleyerek iktidâra el koydu. Sadrâzam Kâmil Paşanın zorla istifâ ettirilmesi üzerine, İttihatçı olan Mahmûd Şevket Paşa (mason) sadârete getirildi. Her işte kendi bildiğine göre hareket eden Mahmûd Şevket Paşa da, 11 Haziran 1913’te İttihatçılar tarafından meçhul bir şekilde öldürtüldü. Mahmûd Şevket Paşa’nın ölümünden sonra yine mason olan Saîd Halîm Paşa’nın sadrâzam olmasıyla İttihat ve Terakki tam iktidar oldu. İttihat ve Terakkiye faal olarak bizzât hizmet eden Saîd Halim Paşa  hükûmetinin bütün üyeleri İttihatçı idi.

Saîd Halîm Paşa’nın 3 sene 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine gelen Talat Paşa’nın bir buçuk senelik sadâret zamanlarında memleket karmakarışık oldu. Herkes ölüm ve hapis korkusu içinde yaşadı. Can, mal ve nâmus emniyeti kalmadı. İslâm düşmanlığı moda olmaya başladı.[158]

İttihat ve Terakki’nin Osmanlıya Son Darbesi: Dünya Harbine Giriş

Bu arada dünya bir savaşa gidiyordu. 1910 yılında bütün dünya İngiltere ve Fransa’nın Yahudi sermayedarların desteği ve teşviki ile büyük bir savaşa hazırlandıklarını biliyordu.

İngilizler, Fransızlar ve Ruslar yaygın ve büyük bir savaşa çok önceden karar vermişlerdi ve Osmanlı toprakları üzerindeki kendi egemenlik bölgelerini belirlemişlerdi; Osmanlı istese de istemese de savaşa girecekti.[159] Özellikle Abdülhamid’in hilâfet müessesesini fevkalâde bir maharetle gerçek fonksiyonuna oturtması, bir sömürgeler imparatorluğu olan İngiliz İmparatorluğu’nu oldukça rahatsız etmiş ve kendisini de, İslâm’ı da, hilâfet müessesesini de onlar için birinci hedef haline getirmiştir. Son bir–bir buçuk asırda petrolün çok büyük önem kazanması ve onun da ekseriyetle Müslüman topraklarında bulunması bu rahatsızlığı katlamıştır.”[160] İngilizler ve Yahudiler Osmanlı topraklarındaki petrolü ve Filistin’i istiyorlardı ve yarım yüzyıldır mason örgütleri yoluyla Osmanlı içinde büyük bir titizlikle çalışmalar hazırlamışlardı.” [161]

“Dolayısıyla, petrol adına çıkarılan Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için Osmanlı Devleti’nin yenilip dağılması hayatî önem arz ediyordu. Bu konuda, Lloyd George’un yazdıkları yeterince fikir veriyor: “İngiliz İmparatorluğu için Türkiye ile savaşın özel bir önemi vardır. Osmanlı halifesi, İslâm dünyasının başı idi ve İngiliz İmparatorluğu içinde her yerden fazla Müslüman bulunuyordu. Bu yüzden, bizim Türkiye ile savaşımız nazik bir işti. Türk İmparatorluğu, bizim Doğu’daki büyük ülkelerimizin (Hindistan, Birmanya, Malezya, Brunei, Hong–Kong ve Avustralya ile Yeni Zelanda dominyonları) deniz ve karayolları üzerinde yer alıyordu. İçinden imparatorluğumuzun ana can damarı olan Süveyş su yolunun geçtiği Mısır, Türk tesiri altında idi. Dolayısıyla imparatorluğumuzun gidiş–geliş yolları ve Doğu’daki prestijimiz bakımından Türklerin bize savaş ilan eder etmez, yenilip itibarlarını kaybetmeleri çok önemliydi.”[162]

Trablusgarb’ın yitirilmesi ile aklı biraz başına gelen İttihat ve Terakki’nin yöneticileri çaresizlik içerisinde Almanlarla anlaştı; eğer Almanlar savaşı kazanacak olursa, büyük bir olasılıkla İmparatorluk parçalanmaktan kurtulabilirdi.

1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihat ve Terakki, İngiliz ve Yahudilerin tezgahına gelerek Osmanlı Devletini Harb-i Umûmî diye bilinen Birinci Dünyâ Harbine soktu. Avrupa’daki Yahudi-mason locaları Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Harbi’ne girmesini büyük bir memnuniyetle karşıladılar. Çünkü Osmanlı devletinin yıkılması, Filistin’de bir Yahudi Devletinin ortaya çıkması demekti.[163]

 

 Hiçbir mecbûriyet yokken firasetsiz Talât, Enver ve Cemâl gibi İttihat ve Terakki paşalarının çeşitli hülyâlarıyla girilen savaş; Sina, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde devâm etti.

Son savaş Filistin cephesinde oldu. “Filistin cephesinde 3 ordumuz vardı. Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci Ordulardan mürekkep olup “Yıldırım Ordularını alan bu kuvvetlerin Cephe komutanı Liman Von Sanders’ti. Dördüncü Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa, Sekizinci Ordu Komutanı Arapgirli Cevad Paşa, Yedinci Ordu Komutanı ise M. Kemal Paşa idi. Cephe umumi Karargahı Nasıra’da bulunuyordu. Dördüncü Ordu’nun merkezi Salt, Yedinci Ordu’nun Nablus, Sekizinci Ordunun ki ise Tul-i Kerem Kasabalarıydı. 31 Ağustos 1918’de bu cephede o kadar ani bir çöküş vukua geldi ve bu hal o derece süratli bir hezimete yol açtı ki, kilometrelerce geride bulunan Ordu Kumandanları bile canlarını güçlükle kurtarabildiler. Gerçekten Devletimizi “ Mondros Mütarekenamesini” imzalamaya mecbur bırakan bu hezimet esnasında Sekizinci Ordu Komutanı Cevad Paşa, Karargahından kalpağını bile alamadan kaçıp kendini Şam’a zor atmış ve burada 3. Kolordu Komutanı İsmet Paşa’yı(mason) tellal bağırtarak aramaya mecbur kalmıştı. Bu hezimet, Yedinci Ordu Kumandanı M. Kemal Paşa’nın sağ ve solundaki Dördüncü ve Sekizinci Ordulara haber vermeden ani bir şekilde ric’at etmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu suretle merkezi durumdaki 7. Ordunun ani ve habersiz ric’ati ile cephede açılan boşluktan saldıran İngilizler sağ ve soldaki Yedinci ve Dördüncü Orduları arkadan kuşatarak, yetmiş beş bin esir ve üç yüz yetmiş beş adet top ele geçirmiştir. ”[164]  

“Dağılmış ordular tekrar toplanarak Mustafa Kemal Paşa “Umum Cenub Orduları Kumandanı” sıfatıyla cephe kumandanı tayin edildi. Fakat bu unvan da Onun Halep civarında yeni bir müdafaa hattı teşkil ederek, düşmanı durdurmaya çalışmasını temin edemedi. Karargahını ikiyüz kilometre daha geride bulunan Adana’ya çekti.

İşte tam bu sırada mukavemet imkanını kaybeden Osmanlı Devleti, Yıldırım Orduları Cephesi’ndeki bu hezimetin tevlid eylediği yılgınlıkla “Mondros Mütarekenamesini” imzalamaya mecbur kaldı.”[165] 

 1914-1918 yılları arasında devâm eden Birinci Dünyâ Harbinde pek çok vatan toprağı elden gitti; yüz binlerce vatan evlâdı şehid düştü. Savaşın mağlûbiyetle sona ermesi üzerine, 8 Ekim 1918’de sadrâzam Talat Paşa istifâ etti. Yerine de Ahmed İzzet Paşa sadrâzamlığa getirildi. Böylece on seneden az bir zaman zarfında Sultan Abdülhamîd’den devr alınan üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir ihtirâs ve cehâlet ile târihin sînesine gömen ve birinci derecede mesul olan İttihat ve Terakki, iktidardan uzaklaştı. Şahsî ihtirâs ve ikbâl için bir milleti harbe sokarak en az iki milyon kişiyi cephelerde kar ve tipi altında veya kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz bırakarak şehid olmalarına sebeb olan İttihat ve Terakkinin ileri gelenleri, birkaç milyon kilometre kare olarak devraldıkları bir memleketi, birkaç yüz bin kilometre kareye kadar küçülttüler. Bu küçük toprak parçasını da düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak tamamı mason olan Enver, Talat ve Cemâl paşalar ile doktor Bahaaddîn Şâkir, doktor Nâzım, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesini imzâ ettikten bir gün sonra, gece yarısı koca Osmanlı Devletini yıktıktan sonra, ihânetlerine bir yenisini ekliyerek kaçtılar.[166]

 Savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı bir çok toprağını kaybettiği gibi, savaş sonunda imzalanan Mondros Ateşkes anlaşmasıyla adeta itilaf devletlerine teslim olmuştu.[167]

Sultan Abdülhamîd Hanı tahttan indiren, Trablusgarb’ı İtalyanlara bırakan, çıkardığı kiliseler kânunuyla Balkanlardaki Hıristiyanların birlik kurmalarını sağlayan ve Balkanların Osmanlı Devletinden kopmasına sebeb olan, Bâbıâlî Baskınını düzenleyen ve milleti zulüm ve tedhiş ile idâre eden, Sarıkamış fâciâsında on binlerce Müslüman-Türkün canına kıyan, mecnûnâne bir hareketle Kanal Seferini açarak Filistin ve Sûriye’de Osmanlı ordusunun ve bu toprakların elden çıkmasına sebeb olan, dört senelik Birinci Dünyâ Harbi müddetince Anadolu’da halkı açlık, sussuzluk, yokluk içinde inleten İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemâl Paşa da Tiflis’te Ermeniler tarafından öldürüldü.[168]
İktidarda kaldığı 10 yıldan sonra (1908-1918) İttihat ve Terakki 1918’de yaptığı bir kongre ile kendi kendini feshetti.

1908-1918 yılları arasında 24 kez hükümet değiştirilmiş, milleti temsil ettiği söylenen Meclis-i Mebusan, İ.T.’ciler tarafından tam 4 kez darbeye maruz kalarak feshedilmiştir.
İ.T.’nin bu çirkin geleneği maalesef Cumhuriyet devrinde de sürecek, 1960’tan 2009’a gelinceye kadar defalarca askeri müdahaleler yaşanacaktır.

Çünkü ileride Cumhuriyeti kuracak olan kadro, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 2.dereceden adamlarıdır. Cumhuriyete renk verecek olan ideoloji de İ.T.’nin ideolojisidir.[169]  Bunları da bir sonraki bölümde ele alacağız.

                                              Gelecek Bölüm: Milli Mücadele ve Cumhuriyet Döneminde Masonlar

DİPNOTLAR:


[1] Cevat Rifat Atilhan,Masonluk nedir? Tarihte ve Günümüzde Masonluk,Aykurt Neşriyat,İstanbul-1972,s:43

[2] Cevat Rifat Atilhan,Masonluk nedir? Tarihte ve Günümüzde Masonluk,Aykurt Neşriyat,İstanbul-1972,s:43

[3] Mustafa Çoşkun, Rusya ve Antisemitizm, http://www.stradigma.com/turkce/agustos2003/makale

[4] Mustafa Çoşkun, Rusya ve Antisemitizm, http://www.stradigma.com/turkce/agustos2003/makale

[5] Türkiye Yahudilerinin 500 Yılı, http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya4/1011.html

[7] Moshe Sevilla-Şaron, Türkiye Yahudileri, s:44’den http://www.masonluk.net/kabala_masonluk_04_3.html

[8] Israel: A History of Jewish People, Refus Learsi, sf.331’den http://www.masonluk.net/kabala_masonluk_04_3.html

[9] The House of Nasi Dona Garcia, Cecil Roth, sf. 88’den http://www.masonluk.net/kabala_masonluk_04_3.html

[10] A History of the Jewish People, James Parkes, Penguin Books, sf. 101’den http://www.masonluk.net/kabala_masonluk_04_3.html

[13] Türkiye Yahudilerinin 500. Yılı, http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya4/1011.html

[14] Türkiye Yahudilerinin 500. Yılı, http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya4/1011.html

[15] Türkiye Yahudilerinin 500. Yılı, http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya4/1011.html

[16] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları

[17] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:197

[18] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:202-203

[19] Ali Ünal, Türk Arap Karşıtlığının Ana Sebepleri ve Kaynakları, Zaman, 12.04.2002

[20] Ali Rıza Saklı,Türk Milliyetçiliğinin Kısa Tarihçesi, http://www.sakli.info/M_Turk_milliyetciligi_dogus.pdf

[21] [21] Türkiye Yahudilerinin 500. Yılı, http://www.vahdet.com.tr/filistin/dosya4/1011.html

[22] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:196

[23] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:197

[24] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s: 203

[25] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:205

[26] Nikolay Pavloviç İgnatyev, http://tr.wikipedia.org

[27] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:197

[28] Nikolay Pavloviç İgnatyev, http://tr.wikipedia.org

[29] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:203

[30] Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk-İnsanlığın Kanseri,Aykurt Neşriyat, s:197

[32] Bulgar İsyanları, tr.wikipedia.org/wiki/Bulgar_İsyanları

[33] Vehbi Vakkasoğlu, Anadolu’nun mayası İslam, http://www.vehbivakkasoğlu.com

[34] Bulgar İsyanları, tr.wikipedia.org/wiki/Bulgar_İsyanları

[35] Cemil Meriç, Bir Facianın Hikayesi, s:107, http://www.birfacianinhikayesi.cemilmeric.net/11.html

[38]Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları;

[39] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları

[40] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları

[41] William Pitt,Wavel Allen, Abdülhamid II, http://www.botav.org/abdulhamit-ii/

[42] Dr.Erhan Afyoncu, Kahramanlık nutkuyla gelen ağır hezimet, Sabah 11.10.2006

[46] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları

[47] Dr.Erhan Afyoncu, Kahramanlık nutkuyla gelen ağır hezimet, Sabah 11.10.2006

[48] Türkiye’de Masonluk, http://turksiyer.com/masonlar-ve-turkiye/turkiyede-masonluk/tum-sayfalar.html

[50] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[52] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları

[53] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[54]Galata Bankerleri, http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Galata_Bankerleri

[55] Naim A. Güleryüz, Doğunun Rotschild’i: Komando Ailesi, http://www.muze500.com/content/view/358/257/lang,tr/

[59] Doç.Dr.Yaşar Kutluay,Siyonizm ve Türkiye,Koloni Yayıncılık, s: 108-109

[62] Ahmet Yüksel Özemre, Masonluğun Kökeni, http://www.ozemre.com

[63] Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar,Eylül Yayınları

[64] Mehmet Altan, İttihat ve Terakki Hortlağı, Star, 17.07.2008

[66] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[67] Tacettin Kayalıoğlu, http://www.gasteci.com/yazar15387.htm

[68] E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli

[69] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[71] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[72] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[73] Sultan Abdülhamid Han’ı Tanıyalım, http://www.yeniosmanlilar.org

[74] Mustafa Yalçın, Jön Türkler’in Serüveni, İlke Yayınları, İstanbul, 1994, s.186-187

[75] M. Yahya Coşkun, Birinci Cihan Harbi Niçin Çıkarıldı, http://www.ogder.org/tr

[76] M. İsmail ÇOLAK, Osmanlı’nın Çöküşünde Siyonist parmağı, http://www.os-ar.com

[77] Doç.Dr. Mete Gündoğan,Stratejik Hedef, forum.itibarhaber.com/muhtelif-kitaplar/843-stratejik-hedef-doc-dr-mete-gundogan.html

[79]  Cevat Rifat Atilhan, Farmasonluk İnsanlığın Kanseri, Aykurt Neşriyat, İstanbul-1960, S:198-199

[80] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[81] 33 Dereceden Öte Masonluk Sırları, http://www.angelfire.com/de3/dumrul/mas8aa.html

[82] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[83] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[85] Cemal Granda’nın, “Atatürk’ün Uşağı İdim” adlı hatıratında bir İzmir gezisinde söz Masonluktan açılınca Atatürk’ün şu sözleri söylediği yer almaktadır: “Bir zamanlar ben de mason olmuştum. Bir gün bir arkadaşım beni alıp Beyoğlu’ndaki mason cemiyetine götürdü. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kendimi cemiyetin içinde buldum. Mermer merdivenlerden büyük bir salona indik. Orada yüzlerini göremediğim bir takım kişiler vardı. Bizi buyur edip oturttular, kahveler sundular, hal hatır sordular. Orada fazla kalmadık, tekrar merdivenlerle daha da aşağı indik. Bir öncekinden daha geniş salonda bulduk kendimizi. Salonda büyük bir kalabalık toplanmış, kılıçlı bir tören yapılıyordu. Bu işleri daha önceden bildiğini anladığım arkadaşım beni kolumdan tutmuş, durmadan ne yapmam gerektiğini anlatıyordu. Kılıçların arasından geçip kutsal bir kitaba el bastık. Bütün bunlar olup bittikten sonra dışarı çıktık. İçeride çok sıkılmıştım. Bu olaydan sonra bir daha ne o binaya gittim, ne de oradakilerle karşılaştım. Şimdi gitsem, arasam o binayı belki de bulamam. İşte benim masonluğum bundan ibaret…”

 

Bu bilgilerden anlaşıldığı üzere, M. Kemal gençliğinde arkadaşlarının etkisiyle Masonluğa girmiş ve yemin etmiştir. Bilindiği kadarıyla masonluk yemini eden bir kişinin masonluktan ayrılması mümkün değil. Kılıçlarla ve kafa kesme işaretleriyle yapılan yemin töreni ile ölene kadar masonluk kabul ediliyor. Ayrılmak isteyenler ile emirlere uymayanlar bir şekilde yok ediliyor. Bu güne kadar mason olupta ayrılmış bir kimse bulunmaması bunun delili sayılabilir. Ancak Mustafa Kemal yıllar sonra güç ve hakimiyeti eline geçirip tek lider konumuna gelince başkalarından emir almayı kabullenmesi beklenemezdi. Böylece her sözü kanun hükmüne geçen tek lider olarak devrimler ve inkilaplar ile masonluğun gereklerini hayata geçirerek Türkiye Cumhuriyetini bir mason Cumhuriyetine dönüştürmüştü. Artık ihtiyaç kalmadığı için masonlar ve mason kuruluşları devre dışı bırakılabilirdi. O da öyle yaptı…  – Abdullah BÜYÜKGÖZLÜ (www.nurdergi.com/guncel/turkiyedemasonluk.htm)

[86] Ali Erdem, İttihat ve Terakki, Mostar Dergisi, Sayı:43

[87] Jön Türkler Hareketi ne kadar yerliydi?,Necmattin Alkan’la röportaj, http://www.haber7.com/haber/20090417/Jon-Turkler-Hareketi-ne-kadar-yerliydi.php

[88] Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Pınar Yayınları

[89] Seyfi Şahin, 100. Yılında Meşrutiyet Ve İbretler (1), Orta Doğu gazetesi, http://www.ortadogugazetesi.net/makale.php

[90] Jön Türkler Hareketi ne kadar yerliydi?,Necmattin Alkan’la röportaj, http://www.haber7.com/haber/20090417/Jon-Turkler-Hareketi-ne-kadar-yerliydi.php

[91] Le Temps Gazetesi, Manyasizade Refik Bey ile röportaj, 20.08.1908’den Mimar Sinan Dergisi, Sayı 60 s. 9 Reşat Atabek

[92] Joseph Nehema, Histoire des Israelites de Salonique

[93] İlhami Soysal, Dünyada ve Türkiye’de Masonluk ve Masonlar, Der Yayınları, İstanbul, 1980, 3. baskı, s.235-236

[94] Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar

[95] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[96] İsmail Çolak, Osmanlı’nın Yıkılışında Siyonistlerin Rolü, Vuslat Dergisi,

[97] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:163

[98] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:163

[99] Süleyman Kocabaş, Sultan Abdülhamid Han, Vatan Yayınları, S: 148

[100] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[102] Jön Türkler Hareketi ne kadar yerliydi?,Necmattin Alkan’la röportaj, http://www.haber7.com/haber/20090417/Jon-Turkler-Hareketi-ne-kadar-yerliydi.php

[103] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[105] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[106] Abdülhamid Han’ın Siyonistler ve Masonlarla Mücadelesi, Araştırma Dergisi, Ekim 2003,Sayı:24, s:16

[107] Mustafa Müftüoğlu, Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Çile Yayınları, 4. Cilt, S:99

[108]Milli gazete, 28.04.2000

[109]Grand Orient de France arşivleri, Prrodos locası üyesi Marakyan’ın 27 Temmuz 1908 tarihli mektubu

[110] M.İsmail Çolak, Osmanlı’nın Çöküşünde Siyonist Parmağı, http://www.os-ar.com

[111] Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk,dan http://armagedonsavasi.com/jon-turkler-ve-masonluk/

[113] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:162

[114] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:163

[116] İsmail Çolak, ‘Güle’ Hasret Ağlayan Şehir:KUDÜS, Somuncu Baba Dergisi, Ağustos 2007,   

[118] Gültekin ZOROĞLU, Gizli Türk Teşkilatı “Börü Budun”,  http://www.hicrandergisi.com/Version6/content/view/113/67/

[120] Yılmaz Karahan, 31 Mart İsyanı (-Vakası, -Ayaklanması), http://www.mehmetcik.gen.tr/artikel.php?artikel_id=1060

[121] Türkiye’de kurulan ilk siyasi parti, http://www.tarihportali.net

[122] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[124] Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün yaşamı, http://www.atam.gov.tr

[127] Taceddin Kayaoğlu, İttihadçılar ve Carborani 1889, http://www.gasteci.com/yazar15407.htm

[128] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

[130] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:163

[131] Ali Kuş, Masonlardan 100 yıllık itiraf,Bugün Gazetesi,14 Şubat 2007

[132] 31 Mart Bir Yahudi İhtilali Gibi, Akit Gazetesi, 25 Nisan 2000

[133] İsmail Çolak, Osmanlı’nın Yıkılışında Siyonistlerin Rolü, Vuslat Dergisi,

[134] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:161-162

[135] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:166

[136] Mustafa Armağan, Yahudiler, 2. Abdülhamit’e niçin kızgın? ,Zaman, 9.2.2007

[139] 31 Mart Bir Yahudi İhtilali Gibi, Akit Gazetesi, 25 Nisan 2000

[141] 31 Mart Bir Yahudi İhtilali Gibi, Akit Gazetesi, 25 Nisan 2000

[142] Osmanlı Sultanları, Önsöz, http://www.dinimizislam.com/

[144] Masonluk Nedir ve Nasıldır?,Murat Özgen Ayfer,Ankara-2002,s.590

[145] Masonluk Nedir ve Nasıldır?,Murat Özgen Ayfer,Ankara-2002,s.592

[146] http://www.mason-mahfili.org.tr/main/unlimitpages.asp?id=44

[147] Is\ Jessua (Büyük Yardım Üstadı) Türk Masonluğunun Kısa Tarihi, http://www.mason-mahfili.org.tr/main/unlimitpages.asp?id=44

[148] Tuncar Tuğcu,Masonların Saklı Tarihi, Gökçe Yayınevi,Ankara

[149]Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar,

[150] General Cevat R. Atilhan, Masonluk Nedir? Türkiye’de ve Dünyada Masonluk, Akyurt Neşriyat, İstanbul-1972

[159]Tuncar Tuğcu,Masonların Saklı Tarihi, Gökçe Yayınevi,Ankara

[160] Ali Ünal, Türk–Arap “karşıtlığının” ana sebep ve kaynakları,Zaman, 12.04.2002

[161] Tuncar Tuğcu,Masonların Saklı Tarihi, Gökçe Yayınevi,Ankara

[162] H. Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, s: 1289

[163] Mehmet Aydın, II. Abdülhamid Han’ın Liderlik Sırları,İzci ltd.Şti, S:177

[164] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, Sebil Yayınları, İstanbul-1993,s:146-147

[165] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, Sebil Yayınları, İstanbul-1993,s:148

[167] Fransız İhtilalinin Osmanlı Devleti Üzerindeki Etkileri, http://www.genbilim.com/

[169] Abdurrahim Elveren, Değişimin Baş Aktörleri, http://www.medeniyet.org.tr/yazdir.php?haber_id=115

 


Reklamlar
Published in: on Ağustos 7, 2011 at 1:08 am  Yorum Yapın  

The URI to TrackBack this entry is: https://kendihalinde.wordpress.com/2011/08/07/masonlar-cerkesler-ergenekon-1-2-3-erol-karayel-kafkasevi-com/trackback/

RSS feed for comments on this post.

YorumlarYorum bırakın

  1. TERÖRÜN UNSURU ASLİSİ MASONLUKTUR
    Aylar önce, (bize göre) çok ilginç ve enteresan bir gerçeği açıklamıştım.
    “Çepeçevre terör örgütleri ile sarılı ve adeta abluka altındaki İSRAİL’in, devlet sınırları içinde asla ve kesinlikle terör, tedhiş, anarşist veya potansiyel bir yıkıcı unsurun esamesi bile YOK! Resmi himaye görmeden hiç kimsenin İsrail’de barınması imkânsızdır. Çünkü onlarda, HaKiKi bir hükümet hükümfermadır. Kara, deniz, hava ve yeraltı dâhil devlet’in sınırlarından “izinsiz” giren her canlı İsrail’de 3, Bulgaristan ‘da 5, Amerika’da 10, Almanya, İngiltere ve Yunanistan’da 15 dakika içinde belirlenir. İsrail’de 5, diğerlerinde genellikle 10 ilâ 15 dakika içinde ‘Mütecaviz’ infaz edilir yahut takibe alınarak “mutlaka” yasal gereği yapılır.
    Oysa bu memleket “sınırları içinde” Anarşi, Terör ve Tedhiş CiRiT atıyor…
    Hattâ, Çarşı-Pazar, Mektep, Medrese, Meclis Dâhil hayatın her alanında..
    Peki bizde Hükümet, Asker, Polis, Hâkim, Savcı Yok Mu?..
    Varsa eĞeR, bu Suç unsurlarının Tabandan Tavana (meclis) kadar işi Ne?
    ARTIK İYİCE GÖRÜLDÜ VE BİLİNDİ Kİ!..
    Ülkemizin başına belâ olan ve 1963’den günümüze yaklaşık iki trilyon dolar İsrafa yol açan Anarşi, Terör ve Tedhiş yapay, TC’nin bütünlüğüne yönelik ve GÜDÜMLÜ olup; Hiçbir doğal temel, tarihi emel, haklı neden ve makul amacı yoktur. Bu KiRaLıK KaTiL, Kader kurbanı ve CaHiL TERÖRist HaiNlerin varlık NEDENİ: HaRiCi Düşmanlar ADINA CaSuSluk, Asimetrik Savaş, HAYDUTLUK ve adına TaŞeRoNluk ettikleri HüKüMeTlerLe; İllegal ORTAK sıfatıyla HIRSIZLIK, YOLSUZLUK ve KAÇAKÇILIK YAPMAKTIR. İhanet Şebekesinin İŞtirak, İŞbirliği, yardım ve yataklık ilişkisi içinde olduğu DâHiLi BEDBAH, uzantı ve bağlantıları, genellikle Şaibeli hükümetleri kullanarak KAMU’da YuVaLaNmış DÖNME, DEVŞİRME, Sabıkalı CaNi, Yasaklı, Kısıtlı ve “Vatana İhanet yolunda, Her Türlü KuLLaNıMa Açık” KRiPTOLARdan müteşekkildir… (Bunlar, Zahirde “iYi insan, iYi vatandaş” ROLüNü USTA’LIKLA beceren, cihanşümul YAHUDİ TARİKATI MASON biraderlerin oligarklarında Müstahdem, Muhterem Üstatlar ve BARONLARdan eMiR alırlar…)
    Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kesinlikle bir etnik sorunu yoktur!..
    50 YILDIR yaşanan ANARŞİ, TERÖR ve TEDHİŞin NEDENİ de; Etnik veya ideolojik DeğiLdir.
    Sorun KRoNiKleşmiş RüŞVeT-İltimas, SOYGUN-VURGUN, YALAN-TALAN, nitelikli DOLANDIRICILIK, SAHTEKARLIK, Siyaset SimSarLığı-Din TüCCaRLığı; HiLeYLe Kamu Gücünü kullanarak ZiMMeT, İrtikap, GASP, Kundakçılık, KALPAZANLIK, KaÇaKÇıLıK, KapKaÇçılık, üÇKâğıTçıLıK, kayıt ve kapsam dışılık, Suiistimal, KaDıN ve uYuŞTuRuCu Ticareti ile Dış Düşman (harici bedhah) hesabına (para karşılığı) YıKıCı FaaLiYeTler Organize EDEN Suç ÖrgütLeRinin VARlığıDIR.
    Başta CUMHURİYET (!?) SAVCILARI olmak üzere; Hâkim-Yargıç, asker ve polis şeflerinin Gaflet ve Dalâleti ile aCiZ hükümetlerin Zaaf, illegal ORTAKLIK, Gizli İŞbirliği ve/veya duyarsızlığı yüzünden ÇETELERin ‘yardım ve yataklık unsurları’ Devlet İçinde oDaKLaNıR; Hattâ bir Parti alıp, Parlamentoya BiLe DuHuL eDeBiLiRler!..
    Şu aşamada “dokunulmazlık” tartışmalarının odağına oturtulan da onlar DeĞil Mi?
    SORUMLULAR: Yukarda açıklanan LâĞıM çukuru ve BaTaKlığı azimle kurutmak; Milletin can, mal ve Şehitlerin kanından beslenen SüLüK, Sivrisinek, Yarasa, Yılan, Çıyandan mürekkep mazarratla mücadele yerine, müzakereyi tercih eden BeDHaH İŞbirlikÇiLeRdir..
    Bunu çok iYi bilen, fakat kötülerin adeta bir yasal koruma, imtiyaz ve dokunulmazlık zırhı altına alındığını hayret ve dehşetle gören halk; Derin hiddet, vicdani isyan ve tepkisini; Kinayeten “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” cümlesi veya şu dizelerle dile getirir:
    “Küfür edenler kâfir, Yalan söyleyen yılan…
    Kesinlikle domuzdur, Kamu malını çalan…”
    Özellikle bizim (İmparatorluk bakiyesi) MEMLEKETİMİZDE, DâHiLi ve HaRiCi BEDBAHAHLARın kahir EKSERİYETİ, aPaÇıK bir YAHUDİ TARİKATI olan MASONLAR ve UZANTILARI ile Hıristiyanlık kisvesi altında faaliyet gösteren Papalık etki AJANI Misyoner veya DÖNME- DEVŞİRME, yani Dış (Düşman) kaynakLı olup;
    1. Bilumum Anarşi, Terör Tedhiş; İlâh ve Silâh Ticareti, Gasp ve Kundakçılık;
    2. Rüşvet, İltimas, Hırsızlık, YolSuzluk, Görevi Kötüye Kullanma, HortumCuluk;
    3. DiN TüCCaRLıĞı, Siyaset Simsarlığı, Suiistimal ve tümüyle istismar olayları;
    4. Adalet cihazı, emniyet ve güvenlik alanında ZAAF, Rüşvet, iltimas ve suiistimal…
    KaMu ve Halka Karşı CüRüM/suç teşkil eden bu “TERÖR” fiili faillerinin tamamı yukarıda açıklanan Uluslar Arası Organize Suç Örgütlerinin uzantısı; Yani ülkemizde VaKi Anarşi, TERÖR ve TEDHİŞ odaklarının unsuru ASLİSİ (bir YAHUDİ TARİKATI olan) MASON bağlantılıdır.
    Dünyanın adalet, barış ve huzur iklimi Osmanlı’nın, 220 yıllık tefessüh sürecinde ve şu kısacık (80 yıllık) Antiemperyalist Cumhuriyet tarihinde bunu görmek mümkündür.
    Ortak sebep: Anti Emperyalist; Yani, hırsızlık, yolsuzluk, sömürü, soygun, istismar ve suiistimale KARŞI olmak, KARŞI çıkmak ve KARŞI koymak; İnsan hakları, adalet ahlâkı, evrensel hukuk, hakkaniyet, dürüstlük ve “Medeni Siyasetten” YaNa OLMAKTIR..
    ÖRNEKLEMEK GEREKİRSE!..
    Başta GüneyDoğu olmak üzere ülkemizde arama yapan en büyük iki petrol şirketinden biri MoBiL, öbürü SHeLL’dir..Shell Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi taşır. Royal – Dutek Shell’e bağlı. Sahibi Markus Samuel isimli bir YAHUDİ. Mobil, bir YAHUDİ trilyoner olan ROCKEFELLER’e ait. Mobil Türkiye’ye 1956’da geldi..1968’e kadar NECDET EGERAN şirketin Genel Müdürlük görevinde bulundu. Egeran 1954’te yabancıların Türkiye’de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu’nun kabul edilmesinde EN BüYüK çabayı sarf edenlerden biri. Aynı zamanda MTA ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurucularından. 1956’da emekli olur ve Mobil’in başına geçer. Söylentilere göre, Mobil’in PETROL bulduğu KUYULARı BETONLA KAPATAN da odur…
    Dönemin Etibank Genel Müdürü BURHAN ULUTAN o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğrular. Konuyla ilgili yaptığı açıklamada: “1965’lerin başında Mobil Oil’in Genel Müdürü Necdet Egeran, bu arada petrol buluna kuyuları kapattırmış..”N. Egeran hakkında Türkiye MASONLARının yayın organı “ŞaKüL Gibi” isimli dergi şu bilgileri vermektedir:
    “Enver Necdet Egeran: 24 Ekim tarihinde DOĞUŞ LOCAsında TeKRiS edildi. (42 yaşında) Mayıs 1950’de KALFA, Ekim 1950’de ÜSTAT oldu. BİLGİ LOCASI’nın 25 kurucu üyesinden biridir. 1955’de ÜSTAD-I MUHTEREM oldu..1958’de Türkiye BÜYÜK LOCASI’na Genel Sekreter seçildi ve İSKOÇYA BÜYÜK LOCASIna Fahri Büyük 2. Nazırı unvanı aldı 1964’de 1. BÜYÜK LOCA temsilcisi sıfatıyla Amerika NEW YORK BÜYÜK LOCAsı toplantısına davet edildi. 2 Mayıs 1965’te Pek Sayın Üstat seçildi. 58 yaşında 16. MASONik yılında Türk MASONLuĞunun EN genç BÜYÜK ÜSTADı oldu”
    Görüldüğü gibi Necdet Egeran Amerika’Dan ISMARLAMA geLen CEVAT EYÜP TAŞMAN gibi yabancı petrol şirketlerin türlü ENTRiKaLaR çevirdiği bir dönemde EN Aktif Türkiye MASONu olma özelliği taşır. Aynı Tarihlerde Petrol çıkan KUYULARı BETONLUYAN Mobil’in Genel Müdürlüğü çok ilginç bir raslantı olsa gerek!.. Nitekim Türkiye’nin YILLARDIR petrol yönünden DıŞaRıYa BAĞIMLI KALMASI belki de Ortadoğu’nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını KAYBETmesi ile Türkiye’DeKi MASONik SİYONİZM DaVaSına BüYüK KaTKıLaRDa bulunmuş ve neticede hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda yeni petrol yasası parlamentodan geçmiştir.
    Uzunca bir dönem Türkiye’nin petrol arama, üretim ve rezervlerini kontrol edenlerin neredeyse TAMAMI MASONdur. Bunun bir tesadüf olduğu KesinLikLe DüşüNüLeMEZ.
    ”En Zengin Petrol Yatakları Türkiye Kürdistanı’nda”
    Türkiye sınırlan içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çoğunlukla kamuoyunda “Türkiye’de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor” tartışmalarına yol açmakta. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır. Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını HiçBir GAZETECİ veya MEDYA kurumu yerinde GörMEZ, Tespit etMEZ veya eDeMeZ. Bu konuyu ciddiyetle eLe alan HiçBir HABER Programı veya GünDem HABER bulaMazsınız. Teşebbüs eden birçok GaZeTeCi de İŞiNDen (ve Uğur MUMCU gibi CANINDAN http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7067 ) eDeR_LeR; Yapacağınız çalışmayı hem kursağınıza GöMeRLeR, hem de yayınlayacak yer bulaMazsınız. Diğer taraftan Türk halkı bu iri gazete ve televizyonlarda yayınlanan magazin programlarına ilgisini günbegün gösterirken, niye kendilerine bu tarz konuların işlendiği programların gösterilMediğini bir türlü sorgulaMaz!..
    Meselâ, 27 ŞUBAT 1992 tarihli Güneş Gazetesi’nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım. “EN verimli yatakların ‘Türkiye Kürdistanı’nda olduğunu ileri sürdüler. ”Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu’da” başlıklı haberde bakın hangi cümleler yer alıyor:
    GD Anadolu ile Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini “Türkiye Kürdistanı” olarak değerlendiren bir ABD şirketi, ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı petrol şirketi RETOG, Türkiye, Suriye, Irak sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, söz konusu raporda Kürdistan (!) olarak nitelendirildi.
    Adresi “14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA olan Retog şirketi tarafından hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye’nin çok şaşırtıcı bir coğrafî konuma sahip olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin, Ortadoğu petrol bölgelerinin kuzey uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı. Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. Dört ciltten oluşan rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusuna ait tüm kayıtları kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm jeokimya, termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor. Rapor yalnızca Ortadoğu’nun Güney bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye’nin Güneydoğu bölgesi topraklarının da bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol yönünden zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.
    45 bin dolar fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistanı olarak tanımlanan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak ve Türkiye’de işlenen petrol sahalarından DAHA verimli olduğu iddia ediliyor. “Retog şirketinin petrol araştırma fırsatları, Türkiye Kürdistan” adlı raporunda, 500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahaları, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtlan, yerüstü coğrafî bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak’ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda ayrıca Türkiye’nin siyasî yapısıyla bunun komşu ülkeleriyle mukayeseleri de bütün ayrıntılarıyla açıklanıyor ve anlatılıyor.”
    Yıl 1992: “Türkiye Kürdistan”ı Dillerde
    Retog şirketinin vermiş olduğu önemli bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistanı cümlesine dikkat çekmek gerek. İSRAİL SİYONİZMinin ABD’ye İHALE ettiği Irak İŞgali sonucu menfur niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere. Oysa 1990 yılında çıkan MASONLUK ve KaPiTaLizm adlı eserin “özel bölümünde” bu konuya dikkat çekilmiş, “Yukarıda bahse konu zengin petrol yatakları ile dev GAP projesinin yer aldığı topraklarda kurulacak bir Kürt devleti, İSRAİL için yutulacak lokma değildir. Bu devletin zayıf, askerî güçten yoksun, ekonomik açıdan HiMaYeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.
    Zira İSRAİL için, bu Kürt devletini kontrol ve HiMaYesine almak gayet kolay olacaktır.
    Kürdistan’ın bir İSRAİL eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İSRAİL’in G.D. Anadolu sınırlan içine alıp VAAT edilmiş topraklara ARZ-I MEVUD’a kavuşmasıyla sona erecektir. Rapor, şöyle devam ediyor; “Olay bu yönden değerlendirilince, Time Dergisi’nde çizilen Kürdistan haritasının G.D. Anadolu’nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf eseri olMadığı açıkça anlaşılır. Dergide yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep’ten başlar. K.Irak’tan Halepçe’ye kadar uzanır. Türkiye’nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm G.D. Anadolu Bölgesi’ni içeren bir yayçizer.”
    Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek ABD’nin bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay. Körfez krizi ve şimdi de Irak savaşı derken bölgede “insanî yardım ve güvenlik kampları” adı altında büyük bir oyun oynanıyor. Şu hale nazaran, Türkiye’nin MASONLUK tarihini hatırlamakta yarar var:
    Türkiye’de MASONLUK Tarihi:
    Her ne kadar Türkiye´de MASONluğun ve ilk MASONLARın 1720´li yıllardan bu yana var olduğu bilinse de, Dış Obediyanslara bağlı, Osmanlı topraklarındaki yabancıların etkinliğinde sürdürülen bu çalışmalar, 18. yy ortalarından itibaren Türkleri de içine almaya başlamıştır. Bilinen ve kayıtları günümüze ulaşan ilk Türk MASONLAR, bu yy’ın ortalarında topluluğa kabul edilmiş olan İbrahim Müteferrika ve Yirmisekiz Çelebizade Sait Çelebi´dir. 1861 yılına kadar, İngiltere, Fransa ve İtalya milli obediyanslarına bağlı localarda çalışmalarını sürdüren Türk MASONluğu, bu yıl içerisinde Mısır asıllı Osmanlı Prensi AbdülHaLiM PAŞA´nın önderliğinde Osmanlı Yüksek ŞURAsı, o zamanki ismi ile Makbul İskoç RiTi ŞURA-ı Ali-i Osmani´yi kurar.
    Bu cemiyeti ilk tanıyan Dış Obediyans ise 1869 yılında ABD Güney JüridikSiYoNu olur. Böylece Milli bir hüviyet kazanmış olan Türk MASONluğu, dış obediyanslarca da tanınmaya başlamış ve ABD´yi diğer bazı obediyanslar takip etmiştir. Osmanlı Yüksek Şurası´nın yanı sıra yabancı obediyanslara bağlı olarak Osmanlı Dünya düzenli MASONluğunu temsil eden, ve bir yerde Hür MASONluğu (Fikri MASONLUK, Spekülatif MASONLUK) babası sayılan İngiltere Birleşik Büyük Locası´nın Türkiye Büyük Locası´nı kabul etmesi ise ancak 1970 yılında, 1909 yılında Mısır´da kurulmuş bulunan ve RESNE LOCAsı´nın düzenli köklerine bağlanarak gerçekleşir. Ondan önce İskoçya Büyük Locası tarafından 1965 yılında, aynı gerekçe ile kabul edilerek konsekre edilen Türkiye Büyük Locası bu yıldan itibaren dünya düzenli MASONluğunca kabul edilerek ritüelleri, kıyafetleri, mabetleri geleneksel MASONluğa göre yeniden tanzim edilerek muntazam bir hal alır ve bu düzenli Büyük Locaya Hür ve Kabul Edilmiş MASONLAR Büyük Locası adı verilerek kuruluş tarihi 1909 olarak tasdik edilir.
    Türkiye´de MASONLAR
    Bugün, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Eskişehir, Denizli, Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Antalya, Çeşme, Fethiye´de 200´ün üzerinde Locasında çalışan 14.000 üyesi ile Hür ve Kabul Edilmiş MASONLAR Büyük Locası, Türk MASONluğunun dünyadaki temsilcisidir. Yıllık %3 üye artışı ile de dünyanın en hızlı büyüme oranına sahip obediyanslarından biridir. 21 yaşını doldurmamış, hür ve erkek olmayanlar aralarına kabul edilmezler. Bu niteliklerden herhangi birisini kaybeden üye, üyelikten çıkartılır.
    Her yıl bir kere yapılan beyaz gecelerde MASON Eşleri, Kızları, Anneleri ve Kızkardeşleri MABETLERe alınır ve onlara MASONik hikayeler anlatılır. Türkiye Büyük Locası´nın üyeliğe giriş yaş ortalaması 40 civarındadır. MASONluğa kabul edilen ve düzenli bir Locada usülüne uygun yapılan düzenli bir tören ile üyeliğe kabul edilen üye Çırak ünvanını kazanır. Kabul töreninin ardından en az 12 ay geçmeden Kalfalığa yükselinmez. Bu 12 ay içerisinde Çırak, kendisine verilen en az üç ayrı MASONik ödevi başarıyla tamamlamalı ve Kalfalığa layık olduğunu, farklı zamanlarda verdiği bu tezler ile ispatlamalıdır. Kalfa olduktan sonra da en az 12 ay geçmeden Üstatlığa yükselinmez. Üstat olabilmek için de Çıraklık dönemindekine benzer MASONik çalışmalar, bu sefer Kalfa gözüyle yapılır ve verilen tezler sonrasında Üstat olunabilir.
    GÜNEYDOĞU, AKP, PETROL VE BOP PROJESİ
    Erzincan’dan başlayan ve Güneydoğu’ya genişleyerek inen üçgende ALTIN ve PETROL fışkırıyor. Ama bölgede suni olarak yaratılan kronik TERÖR güvenlik zaafı var. Güya güvenlik sağlanamadığı için doğru dürüst çalışma yapılamıyor. SEBEP: Dahili ve harici BEDHAHLARın İŞ ve güç birliği ile HüKüM SüReN LâNeTLi SİYONİZM, adam gibi çalışılırsa Türkiye’nin dünyanın EN zengin, güçlü, kuvvetli, kudretli ve tarihte olduğu gibi adaletli ülkelerinden biri olma şansına sahip bulunduğunu biliyor VE Memleketi Bölmeye çalışıyor!…
    Bilinen bir HaKiKat BU… Hem de Cennet Mekan Ruhu Şad olsun ALLAHc.c. Rahmet eylesin Şanlı Şerefli ŞuuRLu Ceddim Ecdadım Atam BaHaDıR HaKaN GökSultan ABDüLHaMiT’den BeRi..
    Buna rağmen AKP seyirci, muhalefet gaflet, dalalet ve hıyanet uykusunda. İŞİNi bilen, onurSuz ve sorumSuz büroKRATLAR eLiNDe devlet güvenlik Güçleri aTıL hükümet hantal.. Güneydoğu’da EN değerli madenlerin toprağın hemen altında bulunduğu artık sır değil. Yani bu TERÖRün altında, Başka ÜLKELERin milyarlarca dolarlık bu servetten pay alma mücadelesi var… O nedenle Anarşi, TERÖR ve Tedhiş bilerek kazınmıyor.
    SOMUT GERÇEK VE BİR KESİT…
    Diyarbakır Ergani’de Güney Kırtepe’de 7 petrol kuyusu bulundu. 1405 m. derinlikte…
    Diyarbakır Ergani Karacan’da 5 kuyuda petrol bulundu, 1713 metre derinlikte…
    Diyarbakır Hani’de Beyazçeşme’de bir kuyuda petrol bulundu, 1800 metrede…
    Diyarbakır Taşdan köyünde 1800 metrede petrol bulundu…
    Adıyaman Şambayat’ta 3 kuyuda petrol bulundu… 1584 metrede…
    Diyarbakır Bismil’de Arpatepe’de 2 kuyuda bulundu petrol 2450 metrede..
    Dünya petrol için 6 bin metreye inerken Güneydoğu’da son zamanlarda bulunan petrolün derinliği en fazla 2450 metre…
    İşinin ehli bir madencinin söyledikleriyle birleştiğinde tablo ortaya çıkıyor. Hala bazı gerici, yobaz ve mürteci kafalar anlamıyor. Türkiye’nin bir Kürt sorununu yok. Kürt’lerin çok büyük bir bölümü aslında zengin, özgür, huzurlu, güvenli ve mutlu… Diğer bütün Müslüman veya gayrimüslim unsurlar da öyle. Tamamının siyaset, ticaret, üretim ve sanayide belirleyici unsur olma özellikleri var. Halkın içinde asla bir Türk – Kürt ayrımı söz konusu değil. Gerçek o ki; Ülkemizde herkes barış içinde, kardeşçe yaşıyor. MeLâNeTLeR karışMadığı SüReCe insanlar hayatından memnun ve mutlu. Bazı gerici, yobaz, irtica, kiralık, aptal ve taşıma sulu kafalar şiddetten uzaklaştığında, insana insan gibi baktığında, terörü bir çözüm görmediğinde hayatın, barışın, huzur, mutluluk yolunun zenginliğe açıldığını gösteriyor…
    HaLa anlaşılmıyor Mu acaba?..
    Anarşi, TeRöR ve Tedhişin GüDüMLü; GüDeNin MASON BiRaDeRLeR olduğu!..
    NETİCE:
    Türkiye Cumhuriyeti’nin başına; Vahşi Batı’nın İznik Kongreleri ve Şark Raporu gibi; MASON ve Misyoner LOCALARı tarafından yalan-yanlış iftira ve furyalarla BeLâ eDiLen GüneyDoğu (Sözde Kürt) SoRuNu Gerçekte bir PETROL sorunu olup..; SİYONİZM ve ABD bu petrol; Su ve sair doğal kaynaklar ile değerli madenlere EL koymak için Malum ve Menfur Eşkıyayı (taşeronları) Yaşatıyor, Besliyor ve OSLO’da “BEDHAHLARLA” pazarlık masasına oTuRTuYoR…
    http://www.borhaber.net/terorun-unsuru-aslisi-masonluktur-makale,2063.html
    http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8949


Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: